28 Mart 2009 Cumartesi

Liverpool Efsaneleri 5: "Siyah İnci" John Barnes



1987 Ekimi’nde işte böyle buyurmuş futbolun zerdüştü George Best: “John Barnes gelmiş geçmiş en iyi futbolcu olabilir. İngiltere teknik direktörü Bobby Robson onun için ‘Siyah George Best’ demiş. Haklı da bence, çünkü benden beri ilk kez ilk kez bir açık oyuncusu Britanya’ya bu kadar büyük zevkler tattırıyor” Eğer Best böyle diyorsa böyledir. Nokta! Bir başka futbolcu George Best ile karşılaştırıldığı, adı aynı cümlede zikredildiği andan itibaren o oyuncu artık çoktan futbolun en kudretli tanrıları arasında, güzel oyun dilencileri mitolojisinde yerini almıştır.

Biz 30’lı yaşlardaki futbol tutkunları için, çocukluğumuzun en güzel düşlerinden birisidir John Barnes. Hormonlarımızın maksimum seviyede azıttığı Nisan Mayıs günlerinde bizi eve hapseden, en az Monica Bellucci’nin kalçaları kadar baştan çıkartıcıdır o kadife sol ayak. Başta Murat Kosova olmak üzere 17 yıldır şampiyonluk yüzü göremesek de birçoğumuzun iflah olmaz Liverpool fanatiği olmasında başroldedir. Hepimiz de onun adı zikredildiğinde hemen oturuşumuzu, duruşumuzu düzeltir, sağ elimizi kalbimize götürür ve bir anda o harika günlere geri döneriz.

Gelmiş geçmiş en başarılı siyah futbolcu olmasının yanı sıra futbolculuğu döneminde ve sonrasındaki saha dışındaki örnek insanlığı ile İngiltere’nin Kaderini Değiştiren Siyahi’ler listesinin en başında olan bu siyah inci aslen Jamaika’lıdır. 7 Kasım 1963’te Kingston’da olabileek en zor şartlardaki alabildiğine sancılı bir doğum esnasında, tüm dünya aynı anda 14 gün önce Almanya’daki maden ocağında göçük altında kalan 11 işçiye kilitlenmiş, kurtarılmalarını bekliyor. Tam da Barnes’ın dünyayı ilk kez gördüğü o anlarda nihayet 14 gün sonra tüm madenciler sağsalim dünyaya geri dönüyorlar.

Jamaikalılara özgü aşırı özgürlük ve içten pazarlıksız kozmik bir sevginin kuşattığı ortamda büyüyen John Barnes için kendini bildi bileli sadece iki şey var kafasında: Futbol oynamak ve şarkı söylemek. Aslında her ikisi arasında fazla da bir fark yok… Nasıl kendisiyle beraber Jamaika’nın dünya tarihine harika bir miras bırakan Bob Marley’i reggae’nin kralı yapan arkasındaki harika grupsa, bir gün John Barnes’ı “Siyah İnci”ye dönüştürecek olan da okyanusun diğer tarafındaki Liverpool kentinden başka bir şey değil…

Liverpool’a gelene kadar ilk olarak 1970’lerin sonuna doğru Ada’nın yolunu tutuyor Barnes… Sonuçta hayallerinin iki ucu da Ada’ya çıkıyor… Her zaman dünya futbolunun ve dünya müziğinin magması olan Ada’da bir yandan kendisine uygun bir müzik grubu kurmaya çalışırken, diğer yandan da okul takımı Sudbury Court’ta hünerlerini sergiliyor. Daha o zamanlardan “zenci” olduğu için hakaretlere maruz kalan siyah inci, Jamaikalılara özgü bir tebessümle sadece hakarete uğradıkça daha da iyi oynuyor. Yine o maçlardan birinde yetenek avcısı Watford oyuncu izleme komitesi üyeleri aynı anda birbirilerine 10 numaralı siyahi çocuğu gösteriyorlar. Rezerv takımda oynadığı birkaç maç ve oynadığı maç sayısının üç katı kadar attığı gollerle henüz 18 yaşındayken profesyonel sözleşme teklif ediliyor kendisine. Transfer karşılığı alacağı 11 Watford forması ve eşofmanı o gece Barnes’ın kendisini Suudi kralı gibi hissetmesine yetiyor da artıyor. O gece karar veriyor, artık sadece maçlardan sonra duşlarda şarkı söylemeye, futboldan arda kalan zamanda diğer aşkı da futboldaki süksesi sayesinde onu yeniden kollarına alana kadar…

Henüz 18’inden sadece birkaç gün almasına rağmen ilk 11’e adı ilk yazılan oyuncu John Barnes… Daha ilk sezonunda o zamanlar 2. Lig’de (şimdiki Championship) mücadele eden Watford, Luton Town’ın arkasından ikinci sırayı alarak 1. Lig’e yükseldiğinde oynadığı 36 maçta 13 gole imza atıyor. İstatistikleri boşverin, başta teknik direktör Graham Taylor ve takım arkadaşları olmak üzere herkes tek bir konuda hem fikir o zamanlar: “Bu Jamaika mucizesi olmasa, biz bir hiçiz”


Daha o zamanlardan Liverpool, Barnes’a fena halde aşık! 19 yaşındaki bu siyahi süper yeteneği renklerine katmak için Watford’a dünyaları teklif ediyor. Ama o zamanlar henüz Vaka-i Bosman yaşanmamış ve şimdilerle karşılaştırıldığında futbolcular sadece ücretli bir köleden ibaretler. Yine de Barnes için önemli olan futbol oynamaktı ve kalbi Liverpool’un kırmızı yakasında olsa da ona bu olanağı sunan Watford kulübüne sözleşmesi bitene kadar sadık kalacaktı. Öylesine bir sadakat ki 1982-83 sezonunda 42 maçta 10 gol atarken sol açıkta sergilediği performans Watford sanat tarihinin en büyük eseri… O sezon sonunda kümede kalmayı hedef olarak belirleyen ligin yeni ekibi Watford, şampiyon Liverpool’un ardından ligi ikinci olarak tamamlıyor. Üstelik o yıllarda İngiltere Ligi’nde kara paralar ile saadet dönemi başlamamış ve başta Manchester United, Everton, Tottenham ve Nottingham Forest olmak üzere birçok takım kıran kırana bir şampiyonluk mücadelesi veriyorlar.

Tam da o günlerde, Watford tarihinde ilk ve son kez Avrupa Kupaları’nda harikalar yaratırken, İngiltere Milli Takımı teknik direktörü Bobby Robson, Barnes’ı George Best ile karşılaştırmaya tenezzül ediyor. Tenezzül etmekle de kalmayıp henüz 19 yaşındayken onu milli takım kadrosuna alıyor. Ve ilk kez Kuzey İrlanda karşısında onu sahaya sürüyor. Siyahi oyunculara alışkın olmayan İngiltere o anda ortadan ikiye bölünüyor: Bir tarafta Tanrı’nın sadece siyahlara bahşettiği harika bir fizikle harmanlanan Best ile karşılaştırılmaya tenezzül edilen bir yetenek diğer tarafta ise aslen Jamaikalı siyahi bir göçmen olması gerçeği!

Barnes, 1983-84 sezonunda 39 maçta birbirinden jenerik 11 gole imza atıp Watford’u FA Cup finaline taşırken artık Bobby Robson için Barnes’ın Jamaikalı bir siyah ya da Mançuryalı bir çekik gözlü olmasının hiçbir önemi yok. O, 10 Haziran 1984’te İngiltere, Maracana’da tarihinde ilk ve son kez Brezilya’yı yenerken, Siyah İnci, maçın her anında pırıl pırıl parlayan, tüm dünyanın gözlerini kamaştıran süper yıldızı. Barnes’ın 5 Brezilyalı’yı ipe dizerek attığı Maradona’dan önceki “Asrın Gol”ü, o gece tüm dünya televizyonlarında defalarca tekrarlanıyor. Ama bazıları için bu İngiltere’nin gurur duyması değil, utanması gereken bir olay! 2-0 kazanıyorlar ama bazı İngilizler için maç 1-0 bitmiş çünkü diğer golü “bir maymun”, “bir bok renkli” atmış! O çoğu Milliyetçi Cephe üyesi aynı İngilizler, maça giden uçakta zaten iğrenç yüzlerini çoktan göstermişler: Belki de o sondan bir önceki “Asrın Golü” yolculuk boyunca Barnes aleyhine tezahürat yapanlara kapak olsun diye o kadar da güzel, o kadar da stil atılmış! Üstelik maç esnasında da dünyanın en aşağılık, en zavallı tezahüratları devam etmiş… Brezilyalılar bu olan bitene hiçbir anlam veremeyip sadece o golü atan adamla fotoğraf çektirirken İngiltere yine fena halde çalkalanmış.

Reaganizm ve Kenan Evrenizm ile beraber dünya tarihinin en çirkin, en rezil izm’i Thatcherizm’in demir yumruğu Britanya’nın kafasına balyoz gibi indiği o yıllarda, İngiltere bir nevi “Güney Afrika Light” gibi… Thatcherizm’in yaydığı en amansız hastalık olan işsizliğin ve sadaka sınırındaki maaşlarla sigortasız çalıştırılmanın vebalini siyah göçmenlere yüklemeye çalışan iktidar odakları el altından ırkçılığı körüklüyor. John Barnes otobiyografisinde o zamanları şöyle anlatıyor:
“Watford’dayken özellikle Milwall maçlarında atılan muzlar, maymun sesleri, hepsi de son derece anlamsız ve insanlık dışıydı. Ben de pekala bir İngiliz’dim. Nasıl o bağıranların çoğunun asıl kökenleri dünyanın başka bir yerindeyse benimkiler de Jamaika’daydı o kadar. Ama aslında sadece kendilerini aşağılıyorlardı, ben onları istemesem de duyuyordum ama bu duyduklarım sadece daha iyi oynamamı sağlıyor, beni iyice körüklüyordu. Onların zavallılığı sayesinde ben kendimi daha da geliştirdim. Aslında şimdi de bütün o ırkçılık karşıtı kampanyalara rağmen değişen çok fazla bir şey yok. Aynı zavallıların çocukları, 90 dakika kendilerini gizleyip günün kalan 22 saat 30 dakikasında yine ırkçılık yapıyorlar. Hayata renkkörü bakmaya devam ediyorlar”



O, Barnes’ı maymunlara benzeten ama aslında kendi insanlık evrimini tamamlayamamış ilkel yaratıklar nefretlerini kustukça, Siyah İnci de onlara nazire yaparcasına bizlere en güzel futbol anlarını sunmaya devam etti. Kendisinin de söylediği gibi o iğrenç tezahüratlar sadece onun daha da ustalaşmasını sağladı. 1984-85 sezonunda Watford formasıyla 40 maçta 12 gol, 1985-86’da 39 maçta 9 gol, 1986-87’de ise 37 maçta 10 gol attı. Ligin tartışmasız en iyi sol açığıydı, icabında iş başa düşünce tek başına santrfor ya da oyun kurucu olarak da mevkiler üstü eşsiz anlar yaşattı Watford’lulara. 1987-88’de artık Liverpool’a geçme zamanı geldiğinde, Watford’un da altın çağının sonu gelmişti. Barnes gitti, Watford onun takımdan ayrıldığı ilk sezon sonunda ligden düştü. Barnes’tan sonra Watford bir daha asla gün yüzü göremedi.
1986 Dünya Kupası Çeyrek Finali’nde Maradona’lı Arjantin ile İngiltere Falkland’in rövanşı niteliğindeki maçta ilk 11’de sahaya çıkmamıştı. Brezilya’ya attığı gole rağmen zavallı ırkçıların kendisine gösterdiği tepkinin etkisinden mi artık bilinmez ama Barnes milli takım kariyeri boyunca gelmiş geçmiş en çok milli olan siyahi oyuncu olmasına rağmen asla İngiltere formasıyla Watford ve Liverpool’daki eşsiz Siyah İnci olamayacaktı. Ama o gün, Siyah İnci Arjantin karşısında İngiltere 2-0 yenikken oyuna girdiğinde, bir anda Maradona’nın uçsuz bucaksız futbol okyanusunda boğulan en örümcek kafalı ırkçıların bile sarılacağı siyahi yılan olacaktı. Pusuya yatmış, içinden kıs kıs gülen kader o anda Barnes’ı oyuna dahil edecek ve Maradona’nın eşsiz bilekleri ve Tanrı’nın eliyle mahvettiği İngiltere bir anda şahlanacaktı. O andan itibaren, Glenn Hoddle tüm topları sol kanada Barnes’a paslamaya başladı. Bilardo, önce duruma uyanamadı. Ne de olsa sadece 15 dakika kalmıştı, üstelik de Maradona onun takımındaydı. Ama belki de Barnes, Maradona’dan aldığı ilhamla maçın kalan 15 dakikasında 1986 Dünya Kupası’nda kısa bir süre için de olsa Maradona’nın seviyesine yükselebilen tek oyuncu olacaktı. Sol kanatta aldığı her topla önce birkaç Arjantinli’yi doğduğuna, futbolcu olduklarına pişman ediyor, sonra da sol ayağının içiyle Lineker’in kafasını buluyordu. O toplardan birinde Lineker maçı 2-1’e getirmiş ve İngiltere’yi umutlandırmıştı. Santradan sonra top İngilizlere geçtiğinde Hoddle yine Barnes’ı gördü. O anda tarafsız anlatımı ve sakin telaffuzu ile nesli tükenmiş İngiliz centilmenlerinin son temsilcisi olan BBC spikeri Barry Davies bile dayanamadı: “Hadi aslanım, hadi Siyah İnci, üzerlerine koş, hepsini geçersin sen!” Belki de o en zavallı ırkçılar bile bir anda Barnes’ı sevmişler, sadece derisinin rengi onlarınkinden farklı olduğu için onun attığı golü golden saymayan o insanlıktan nasibini almamış ilkel yaratıklar bile Barnes ile beraber koşmaya başlamışlardı. Ve yine yapmıştı, yine Arjantin savunmasını futbolcu olduklarına bin kere pişman etmiş, hepsini geçerek sıfıra inmişti. O en pahalı kadifelerden daha yumuşak sol ayaktan çıkan orta, zarif serçeler gibi süzülmüş Lineker’in kafasına değip kaleye girmek üzereydi ki bir anda top dışarı çıktı, İngilizlerin efsanevi santrforu Lineker kaleye girdi.

O günkü maçın skorunu unutun ve bir an için düşünün: Lineker değil de o top kaleye girseydi, bugün Barnes, Maradona’yı yıkan adam olarak tarihe geçecek, Dünya Kupası’nın kutsal defterinde o inci gibi sol ayağın silinmez izi olacaktı. Ama hak eden kazanmış, pusudaki kader kurnaz İngilizler’e harika bir oyun oynamıştı. Ya Barnes Arjantinli olsaydı, neler olurdu dersiniz? Ama Siyah İnci, İngilizler tarafından İngiliz olarak kabul edilmese de o gün beyaz formayı giyenler arasında en çok ağlayan oyuncuydu… Gözyaşları, kadife sol ayağının bıraktığı yerden altın harflerle yazmaya devam ediyordu: “Siyahım ama İngilizim! En az hepiniz kadar İngilizim”

Maradona’ya meydan okumuş, Watford’a altın çağını yaşatmış, Brezilya’yı tek başına yıkmıştı. Tüm bunlar bile Ada futbolu mitolojisinin kutsal kitabının altın sayfalarında yer bulması için yeterdi. Ama asıl efsane daha yeni başlıyordu. 9 Haziran 1987’de Kenny Dalglish, John Barnes’ı Liverpool’un kırmızı yakasına transfer ettiğinde yepyeni bir tarih yazılmak üzereydi. Peter Beardsley, John Aldridge ve kısa bir süre sonra İtalya sürgününden dönecek Ian Rush’tan oluşan her takımın rüyası hücum hattına katıldığı andan itibaren 1974 Hollanda’sından beri en güzel hücum futbolu oynayan takım uzun yıllar yaşama sebebimiz olacaktı.




15 Ağustos 1987’de ilk kez Liverpool’un kırmızı forması ile Anfield’a adım attığında Kenny Dalglish dünyanın en rahat, en mutlu insanıydı. Üstelik de karşılarında o zamanlar dünyanın en iyi savunmasına sahip Arsenal vardı. Ama henüz 9. dakikada Barnes, Beardsley ile sanki 40 yıldır Liverpool’da beraber oynuyorlarmışçasına öyle bir paslaştılar ki Liverpool şehrinde adeta zamanın beyni durdu, Aldridge’e sadece topa dokunmak kaldı. Daha ilk maçında Arsenal’i 2-1 ile geçmişler, 90 dakika boyunca bir an bile duraksamadan futbolun icadından beri en güzel Anfield anlarını yaşatmışlardı.


Times gazetesi maçla ilgili olarak “İlk kez Anfield’da Liverpool kazansa da insanlar bir maçın bittiğine bu kadar üzüldüler” yorumunu yapmıştı. Ama o sezon başladığı gibi devam etti. 12 Eylül 1987 günü Barnes kırmızı forma ile ilk golüne imza attı. O sezon Liverpool şampiyon olurken 29 maç üst üste kimse Kırmızılar’ın bileğini bükmeyecek, tüm sezon boyunca sadece 2 maç kaybedeceklerdi. FA Cup Finali’nde Wimbledon karşısında aldıkları 1-0’lık şok yenilgi bile bütün bir yıl Barnes’ın ekseninde oynanan mükemmel oyunun yanında hiçbir şeydi. Üstelik Barnes, Anfield’ın sadece futbol Tanrısı değildi artık, eski aşkı müzik, futbol sayesinde ona geri dönmüş, o da kendisini bağrına basan Liverpool taraftarlarına ithafen “Anfield Rap” adlı 45’liği piyasaya sürmüştü. Şarkı uzun bir zaman listelerde yer alırken, bir ara İngiltere listelerinde 3 numaraya kadar yükselmişti. “Anfield Rap” halen Liverpool’un kupa maçlarından önce dört bir ağızdan söylenmekte olan bir nevi “You’ll never walk alone”un rap versiyonu olarak Anfield folklorunun vazgeçilmez öğelerinden birisi:

“Liverpool cehennem kadar serttir
Manchester United, Tottenham, Arsenal
Dudaklarımı izleyin yeter, sizin için heceleriz
Çünkü biz sadece futbol oynamaz, rap de yaparız en kralından

Ah ah ah…
Napolyon tüm dünyayı fethettiğini sanıyordu

Gelsin de görsün
Bizi duysun:

Devam et devam et
Umutla devam et
Kalbinde umutla devam et durma
Asla yalnız yürümeyeceksin

Ben Jamaika’dan geldim
Adım John Barnes
Top ayağıma geldiğinde
Kafama muz yağar
Ama neler olacağını kimse tahmin edemez
Kızıl makine çalışmaya başladığında”


Yine o unutulmaz sezonun en çarpıcı anlarından birisinde de başrolde John Barnes ve muzlar olacaktı. Rakip hooliganlar John Barnes’a muzlar fırlatmışlar, o muzların birisi Barnes’ın yanına kadar gelmişti. Barnes ise muza bakmadan, arkasını bile tam olarak dönmeden harika bir topuk vuruşuyla muzu geldiği yere doğru geri göndermiş, sonra da 90 dakika boyunca topu her ayağına aldığında o muzları hooliganlara kabuklarıyla yedirmişti. Tam bir yıl sonra, 1987-88 sezonunda FA Cup Finali’nde artık attıkları muzları kabukları ile yemekten sıkılmış olacaklar ki hooliganlar sahaya tek bir muz bile atmadılar. Ama maç uzatmaya gittiğinde, Barnes sanki bir anda o muzları hatırladı. O andan itibaren adeta tek başına Everton savunmasını maymun eden Barnes bir de maçı kazandıran golden sonra eliyle muz yiyormuş gibi yapmış, ardından da topu santra yapmaları için topuğuyla Everton’lılara yollamıştı.


Aynı sezon şampiyon olmalarına sadece birkaç saniye kala Arsenalli Thomas’ı maçtan sonra ilk kutlama cesaretini de gösteren John Barnes’tan başkası değildi… Ne de olsa o bir Jamaikalı’ydı ve Jamaikalılar asla umudunu yitirmez, beş dakika öncesini ve sonrasını asla kafaya takmadan yaşamaya devam ederlerdi. Ne demişti Bob Marley: “Güzel günler yine gelecek” O büyük Jamaikalı şair tabii ki bir kez daha haklı çıkacaktı: 1989-1990 sezonunun Liverpool’u belki de Liverpool’ların en güzeli, en futbol sanatçısı olanıydı. Sol açıkta oynayarak ligde sezon boyunca tam 22 gole imzasını atan Siyah İnci, Kızılların gelmiş geçmiş en efsanevi golcüsü Ian Rush’tan bile daha çok gol atmış, Liverpool’un bu satırlar yazılana kadarki son şampiyonluğuna damgasını bir kez daha vurmuştu.


1990 Dünya Kupası’nda Barnes’ın muhteşem formuna güvenen İngilizler, İtalya’daki turnuvaya şampiyonluk parolasıyla gelmişlerdi. 1990 yılı adeta İngiltere’de John Barnes yılıydı, gelmiş geçmiş en efsanevi gruplardan New Order’la beraber Dünya Kupası resmi şarkısı “World in Motion”ı kaydetmiş, uzun zaman listelerde bir numarada kalmıştı. Halen gelmiş geçmiş en güzel futbol şarkısı olarak nitelendirilen şarkının en vurucu kısmındaki rap performansı ile o dönemin en ünlü rap’çileriyle düet teklifleri almış ancak Dünya Kupası’nın dünyada her şeyden daha önemli olduğunu söyleyerek hepsini de reddetmişti.

Başta Barnes olmak üzere, 1966’dan beri İngiltere’nin en iyi takımı olarak nitelendirilen kadronun antrenörü Robson da Barnes’a çok güveniyordu. Lineker, Waddle, Robson gibi yıldızlar da turnuvadan önce “Nasıl olsa Barnes var, bir şekilde gol atarız; savunmayı sağlam tutalım, yeter” fikrindeydiler. Bunun üzerine Bobby Robson, savunmanın önüne gerektiğinde savunmayı beşlemesi için Des Walker’ı da ilk 11’e monte etti. Ama işte o değişiklik aslında takımın da omurgasını bozan değişiklikti. Sorun Walker’da değil, Barnes’ın sol kanatta coştuğu, rahatça forvet hattına eklemlendiği klasik 4-4-2’den
5-3-2’ye geçilmesindeydi. Bu sistem ve dizilişte, Barnes daha önceki yıllarda ve Liverpool’da olduğu gibi sol kanatta serbest oynayamayacak, hücum yönünden kendisine yeterince destek veremeyen ve sık sık rakip ataklar karşısında savunmada 3. bir stoper olarak ikame edilen Stuart Pearce’e yardım etmek zorunda kalacaktı.
Üstelik İtalya 90, -herhalde oynandığı ülkeden kaynaklanıyor olsa- tartışmasız o güne kadarki en futbol fakiri, en savunma ağırlıklı, en sıkıcı Dünya Kupası’ydı.

Korkulan başa geldi, daha ilk maçtan itibaren o sezon ligin en iyi oyuncusu olan Barnes’ın performansı büyük bir hayal kırıklığından ibaretti. Lineker, ileride yalnızları oynarken, sol kanadın Harley Davidson’ı Siyah İnci, ilk tur grubunda karşılaştıkları İrlanda (Ray Houghton da ayrı bir Liverpool efsanesidir) ve Hollanda’nın güçlü kanat akınları karşısında adeta alelade bir sol bek gibi rakibin sağ açığını kapatmak, adam kovalamak zorunda kalıyordu. Topun İngiltere’ye geçtiği anlarda ise, daha çok sağlamcı bir futbol anlayışı ile klasik uzun toplarla çıkmayan çalışan İngiltere’nin sol açığı ayaklarındansa gökyüzüne çok daha yakın olan toplara buruk bir şekilde bakmak zorunda kalıyordu. Mısır’ı zar zor yendiklerinde, biraz da Mısır’ın bütün maç kendi yarı sahasına çekilmesini fırsat bilen John Barnes, nihayet gruptaki son maçta biraz olsun hünerlerini göstermeye başlamıştı.



Mısır karşısında alınan ite kaka galibiyet ile yeniden gaza gelen İngiliz spor medyası Barnes’ı göklere çıkarıyor, onun şampiyonluk kapısını açacak anahtar olduğunu yazıyorlardı. İkinci turdaki Belçika maçında neredeyse haklı çıkmak üzereydiler. Barnes sıkı markajdan ve Robson’ın üzerine yüklediği savunma yüklerinden bir an olsun kurtulup efsanevi bir vole ile golünü atmıştı. Tüm İngiltere havaya uçmak üzereyken, bir anda kimsenin ofsayt olmadığını göremeyen ama yan hakemin anlamsız bayrağını gören orta hakem bu muhteşem vole golünü iptal etmiş ve bu vuruş sadece Dünya Kupaları tarihinde Zico'nun 1978'de kornerden attığı sayılmayan golle beraber haksız yere sayılmayan en güzel gol olarak hatırlanacaktı. Bu da yetmezmiş gibi tam bir dakika sonra bileğine aldığı darbe ile turnuvanın sonuna kadar acı içinde oynamak zorunda kalacaktı. Çeyrek Final’de İngiltere yine ite kaka ve biraz da uydurma penaltı golleriyle Kamerun’u elerken, ilk yarının sonunda daha fazla oyuna devam edemeyen Barnes, yerini Liverpool’dan takım arkadaşı Beardsley’e bırakacaktı. O anda onun için hem İtalya 90 hem de Dünya Kupaları çoktan bitmişti bile. İğneyle oynadıkça daha da fazla kronikleşen sakatlığı dolayısı ile yarı finalde penaltılar sonucu Federal Almanya’ya elenmelerini sadece kenardan ölüm sessizliğine bürünmüş bir şekilde seyredecekti.


Aslında İtalya 90, bir yerde Barnes’ın İngiltere kariyerini en iyi şekilde özetleyen turnuvaydı. İngiltere Milli Takımı, uzun yıllar boyunca iyi ve güzel futbol oynamasına rağmen başta Tanrı’nın eline kurban gidip sürekli hayal kırıklığına uğramasından dolayı daha sağlamcı ve savunmaya önem veren bir oyun tarzını benimsemişti. Bu oyun tarzında Barnes ne kadar Barnes olabilirdi ki? Onun %100 kapasite ile oynayabilmesi için formasını giydiği takım Liverpool’da olduğu gibi sürekli pozitif futbolu düşünmeli ve hücum etmeliydi. Bunun yanı sıra o yılların kıran kırana geçen İngiltere Ligi’nde gösterdiği insan üstü performanslardan sonra sezonun hemen bitiminde 1988 Avrupa Şampiyonası ve 1990 Dünya Kupaları’nın oynanması milli takım performansını düşüren en önemli etkenlerden biriydi.

Robson’dan sonra Watford’dan çok sevdiği hocası Graham Taylor’ın milli takım patronluğuna getirilmesi kağıt üzerinde Barnes’ın İngiltere Milli Takımı formasıyla yeniden Siyah İnci’leşeceğini gösteriyordu. Ama bunun imkansız olduğunu en iyi bilen John Barnes’tı. Çünkü Taylor yıldız oyunculardan çok, başarıya aç görev adamlarına dayalı bir oyun stilini benimseyen bir antrenördü. Taylor dönemi İngilteresi Erickson’dan önceki gelmiş geçmiş en kötü, en tatsız tuzsuz İngiltere Milli Takımı’ydı. 1991 yılının büyük bir kısmını sakat olarak geçiren Barnes, 1992’deki Avrupa Şampiyonası fiyaskosunda aşil tendonundaki sakatlığından dolayı yer alamadı. Neyse ki de almadı aslında…


Barnes düzelir düzelmez, Taylor başta Waddle olmak üzere birçok yıldızı kadro dışı bırakırken, eski öğrencisine iltimas geçmişti. Ama maçtan maça değişen savunma ağırlıklı kadrolar ve sergilenen sıradan futbol zaten Taylor’ın ipini çekmek üzereydi. Maçlar başlar başlamaz, Taylor yuhalanmaya başlıyor, Barnes da bu yuhalamalardan nasibini alıyordu. Ama o neler neler görmüştü: Kafasına fırlatılan muzlar, maymun taklitleri; yuh sesleri onun umrunda bile olmazdı. Hollanda ile oynanan eleme maçında attığı muhteşem frikikle son bir kez kendisini İngiliz’den saymayanlara harika bir cevap verdi. 1994 Dünya Kupası’na kalifiye olamayan Taylor’ın yerine gelen Venables 3-5-2 ve kanat bekleri ağırlıklı bir sistemi milli takıma getirdiğinde, Siyah İnci için İngiltere Milli Takımı günleri çoktan bitmişti bile… 1995’te Higuita’nın akrep kurtarışını yaptığı hazırlık maçında son bir kez sessizce milli formayı giydi ve toplamda 79 kez ile en çok milli olan siyahi İngiliz oyuncu oldu.

Liverpool’da da işler ilk geldiği yıllardaki gibi gitmemeye başlamıştı. Bunun en önemli nedenlerinden birisi de üst üste geçirdiği sakatlıklar ve kendisini Liverpool’a getiren Kenny Dalglish’in şok istifasıydı. Dalglish’in yerine gelen Souness, değişik formasyonlar deniyor, kazanan ve klasikleşen Liverpool kimyasını gün geçtikçe bozuyordu. Artık Liverpool’un altın çağı bitmiş, ezeli rakipleri Manchester United, İngiltere Ferguson Devrimi’ni başlatmıştı. 1992’de Liverpool forması ile FA Cup’ı kazandı ama aşil tendonundaki kronik sakatlık bu maçta da forma giymesine izin vermedi.

Henüz 31 yaşındaydı ama o eski kasırgavari hızından eser bile yoktu… Yine de çok sevdiği Liverpool’da kalmayı tercih etti. Zaten Hillsborough felaketi onu herkesten çok daha derinden etkilemiş, Liverpool’la arasında kupaların, şampiyonlukların çok daha ötesinde bir bağ kurmuştu. Hillsborough’da ölenlerin cenazelerinde yakın arkadaşı John Aldridge ile en önlerdeydi. Cenazelerden ve antrenmanlardan sonra yaralanan insanların yanlarına ziyarete gidiyor, sakat kalan çocukları görünce eve gidip gizli gizli ağlıyor ve kendi çocuklarına sıkı sıkı sarılıyordu. 18 yaşından beri yaşadığı ve yaşattığı tüm zaferler bir anda anlamını yitirmiş, sanki başka bir dünyada yaşanmış çok uzak hatıralar olarak benliğine gömülmüştü.

Roy Evans, 1994’te göreve geldiğinde, Barnes sadece genç yetenekleri yetiştirmek için de olsa takımda kalmak istediğini söyledi. Steve McManaman, Robbie Fowler ve Jamie Redknapp gibi genç yıldızlara daha çok şans verilmesini savundu. Onlarla beraber aynı takımda kazandığı 1995 Lig Kupası’na çocuklar gibi sevindi. O artık sol şeridin herkesi ezip geçen Harley Davidson’ı değil, savunmanın önünde harika tekniği ve dahiyane oyun zekasını kullanan bir önliberoydu… Harley Davidson, herkese örnek 1963 model bir Vespa’ya dönüşmüştü. Evans, Barnes için “Çok şanslıyım, çünkü sahada bir teknik direktör daha var” diyor, sık sık ilk 11’i onun fikrini alarak belirliyordu.

Eski Liverpool kaptanı Steve Nicol, çok sevdiği takım arkadaşının o günlerini şöyle özetliyor: “Barnes, herkesi oyuna dahil ediyordu. Steve McManaman, Jamie Redknapp gibi gençler onun yanında oynamaktan büyük bir zevk alıyor ve şeref duyuyorlardı. Hepsi de bu Liverpool efsanesiyle yan yana oynaya oynaya oyunlarını kısa zamanda fazlasıyla geliştirme fırsatını buldular.” Barnes da onlarla yan yana oynuyor olmaktan müthiş bir zevk alıyor ve hepsinden kendi çocuklarıymış gibi aşırı bir sevgi ile bahsediyordu: “34 yaşındayım, aslında futbol oynamak için çok da yaşlı sayılmam. Ama 18 yaşından beri oynuyorum, nereden baksan hayatımın yarısı sol kanatta geçti. Şimdilerde Jamie ve Stevie’yle yan yana oynarken bir anda Watford’a 11 forma karşılığı transfer olduğum günlere dönüyorum. Uzun yıllardır futbol oynamaktan hiç bu kadar zevk almamıştım”

Aslında bu sözleri sarf ettiği 1997 yılında futbolu bırakmaya karar vermişti. İlerlemiş yaşına rağmen üstün tekniği ve dahiyane oyun zekası ile Ferguson’un Manchester’ına son bir kez kafa tutmuş, Liverpool uzun zamandır ilk kez bu kadar şampiyonluğa yakınlaşmıştı. Evans, bir sezon daha oynamasını istedi ama bu kez Şampiyonlar Ligi’ne katılacak olan Newcastle’ın başına geçen eski dost Kenny Dalglish’in hatırını kıramadı ve kısa bir süre Newcastle formasını giydi. 41 maçta 17 gol atarken 35 yaşında herkese son bir kez daha taş çıkarttı. FA Cup Finali’nde bir kez daha mağlup oldu ama yüzbinlerce Newcastle’lı için o tek bir sezon, St James Park Azizleri arasına girmesi için yetti de arttı bile. Son olarak Charlton formasıyla 12 maç daha oynadı ve 2 gol attı. Son attığı 2 golden bile muhteşem bir oyun zekası ve zarafet fışkırıyor, futbolu bırakacağı için bir zamanlar kendisine muzlar fırlatanlar dahil herkesi fazlasıyla üzüyordu.

Bir süre antrenör olarak Celtic’te Dalglish ile beraber çalıştı ama işler beklenildiği gibi gitmedi ve teknik adamlık kariyeri bir kelebeğin yaşamı kadar kısa sürdü. Zaten Hillsborough’dan beri aklı fikri hep çocuklardaydı. Celtic Park’tan kendisine verilen tazminatı reddedip sadece ceketini alıp çıktıktan sonra yaptığı ilk iş Save the Children Kuruluşu’na elçilik yapmak için başvurmak oldu. 2006 yazında taraftarların düzenlediği Liverpool’a Gelmiş Geçmiş En Büyük 100 Futbolcu anketinde 5. olmuş, 110.000’den fazla taraftar onu gelmiş geçmiş en efsane Liverpool’lu seçmişlerdi. O ise anketten sonra televizyonda herkese şükranlarını sundu ve kendisine bahşedilen bu şerefi Hillsborough’da hayatını kaybeden Liverpool’lulara adadı… ITV televizyonları binasından belki de kimse gözyaşlarını görmesin diye gece gece taktığı güneş gözlükleriyle çıktığı gibi Les Ferdinand ile beraber Tanzanya’da geliri sakat çocuklara bağışlanacak maçta oynamaya gitti. Kim bilir, belki o gün yine sol kanatta mucizeler yarattı, kendisine “sunulan” muzları sol ayak topuğunda defalarca sektirdi… Sonra da geldiği yere doğru olabilecek en zarif şekilde geri yolladı…

Onu ilk gördüğüm FA Cup Finali günkü harika Nisan güneşi gibi gülümseyen yüzü, çocukluğumuza dair en masalsı anlardan birisi… Ve her muz yediğimde aklıma geldiği gibi hayatımın sonuna kadar da öyle kalacak gibi… Futbol vahalarında yetişen, güzel futbol seraplarımızın en zarif, en eşsiz Siyah İnci’si… Bu da bizden sana olsun, kelimelere sığdıramadık çünkü seni:

“Ah ah ah…
Napolyon tüm dünyayı fethettiğini sanıyordu
Gelsin de görsün
Bizi duysun:
Devam et devam et
Umutla devam et
Kalbinde umutla devam et durma
Asla yalnız yürümeyeceksin”

5 yorum:

Deniz Yeşil dedi ki...

Kırmızıların efsanelerini bir solukta okudum. Büyük bir Liverpool sempatizanı olarak, bu takım hakkındaki bilgi açlığımı sayende gideriyorum Ali Abi. Sen çok yaşa.

Ali Ece dedi ki...

Denizcim, sen çok yaşa, beğendiysen ne mutlu bana. Çok yakında Ian Rush, Kevin Keegan, Peter Beardsley gelecek, dilerim onları da beğenirsin

Deniz Yeşil dedi ki...

Sabırsızlıkla bekliyorum. Zaten takip ettiğim bir insansınız. Gerek facebook'tan gerek 442'den gerekse de Dinar Bandosu'ndan.

tufan dedi ki...

Bir liverpool lu bile sizin kadar sevmiyordur takımını.Sizin bu taraftarlığınız sayesinde bizde futbol bilgimizi geliştiriyor, hayran olduğumuz futbolcuları tekrar hatırlıyoruz. Ancak bu yazılarınızın sadece liverpool la kalmamasını umuyorum. Dünya ve Türk futboluna damga vurmuş başka takımların da efsanelerini bekliyoruz. Bu yazıları sizden istiyoruz çünkü şu an basın dünyasında bu kadar şairane yazabilecek bir tek siz varsınız.İyiki varsınız.
P.S. Yüzde yüz binlerce mektup alıyorsunuz. Fakat talebiniz üzere yazdığım ve çok beğendiğinizi söylediğiniz KIRILMA ANI yazısını bu ayki 442 da görmeyi umuyordum,sevgiler.

deNNis dedi ki...

Ali abi, sen beni batiracaksin!!
Senin bu yaziLarin yuzunden, her hafta bir t-shirt mu aLacagim ben?? :)
Once Dalglish, simdi de Barnes..
Tufan isimLi arkadasimiz baska takimlari da istemis, ama Ali abi harika bir yazar olsa da, baska takimlari bu kadar yurekten yazamaz herhalde.. Ha, belki Celtic olabilir.
Yaziya gelince, bizim gazetedeki bu haftaki konumuz, dunya tarihine damga vurmus en iyi 10 futbol fotografiydi. Barnes'a atilan muz fotografi en iyi 3. fotograf secilmisti. Ben yaziyi koymadan Ali abim mukemmel anlatmis..
Burada, ISKOCYA'da bile cok sevilen bir adam. Su anda Jamaika Milli Takiminin hocasi sanirim. The Sun'da yazmisti, ordan aklima geldi. Mukemmel bir "insan", renk kavramini sorgulayanlarin yuzune atilmis bir samar!.. Harikasin Ali abi, Keegan merakLa bekLeniyor.. :)