29 Aralık 2011 Perşembe

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?

İskoç futbolunun en büyük filozofu Liverpool efsanesi Bill Shankly der ki futbol hayat memat meselesi değildir, ondan çok daha önemlidir… Ama Cemal Süreya sorar bize: “Sizin hiç babanız öldü mü?” Cevabını kendisi yazar yüreği elektrik tellerine konmuş serçeler gibi titreye titreye: “Benim bir kere öldü, kör oldum. Yıkadılar, aldılar götürdüler… Babamdan ummazdım bunu kör oldum”
Ölümün ne demek olduğunu en iyi babasını kaybeden bir çocuk anlarmış… 2007’nin son maçı olan Motherwell-Dundee United karşılaşmasında, oyundan çıkmaya hazırlanırken bir anda hayata gözlerini bir daha açmamak üzere yuman İskoç futbol efsanesi Phil O’Donnell’ı o anda tribünden izleyen dört çocuğunun anladığı gibi… 35 yaşındaki babalarının yıllar sonra futbol dünyasında bir daha ölmemek üzere yeniden doğuşunu izlerken onu sonsuza kadar kaybeden o dört çocuğun anısına bu yazı…


Motherwell kaptanı Phil O’Donnell, takımının 5-3 kazandığı ve takım arkadaşı olan yeğeni David Clarkson’ın öz be öz dayısından aldığı paslarla 2 gol attığı maçın 78. dakikasında oyundan çıkmaya hazırlanıyordu. Bir zamanlar Steven Gerrard’ın gençliği kadar parlak bir gelecek vaat ettiği Motherwell’in mabedi Fir Park’ta, uzun yıllar peşini bırakmayan sağlık problemleri ve sakatlıklardan sonra takımı ile beraber yeniden doğmuştu. Kendisini ilk kez bu kadar genç hissediyor, futbol topunun içindeki sonsuz hayata dört elle sarılıyordu. İskoçya futboluna musallat olan Celtic-Rangers danışıklı dövüş senaryosunu yıkıp Ada’nın bir nevi Eskişehirspor’u olan Motherwell’i şampiyonluk potasına sokmanın verdiği gururla karışık huzurla kendisini alkışlayan seyircileri alkışlamış, saha kenarına doğru yavaş adımlarla ilerliyordu. Tam o anda, onun için bir hayat memat meselesinden çok daha önemli olan futbol dünyası gözlerinin önünden geçti, her ölüm erken ölümdü biliyordu ama her şeye rağmen gözünün önünden geçerken ondan alınan hayat kendisini alkışlayan eşinin ve dört çocuğunun gözlerindeki kadar güzeldi… Bir daha kalkmamak üzere yere düştüğünde gözlerinden Cemal Süreya’nın ölümsüz dizeleri okunuyordu: “Ölüyorum tanrım, bu da oldu işte. Her ölüm erken ölümdür, biliyorum ama aldığın şu hayat fena değildir… Üstü kalsın.”


Haklıydı Phil Dayı… Hiç de fena bir hayatı olmamıştı. 1972 yılında Matt Busby, Jock Stein ve Bill Shankly gibi futbol efsanelerinin doğduğu Bellshill’de hayata gözlerini açmıştı. Daha 17 yaşındayken Motherwell formasını giymeye başlamış, 18’inde kulübün bugüne kadar kazandığı son kupa olan 1991 İskoçya Kupası Finali’nde golünü atmış, 4-3 biten ve yine Dundee United’a karşı forma giydiği maçtan sonra geleceğin en büyük yıldızlarından birisi doğmuştu. Bir dahaki sezon Motherwell, tarihinde ilk kez bir Avrupa kupasında mücadele ederken Phil O’Donnell sadece takımın en genç oyuncusu değil, aynı zamanda da en büyük yıldızıydı.

Kendisini henüz 19’undayken milli takıma alan hocası Craig Brown o günleri şöyle anlatıyor:
“O zamanların Fabregas’ı, Phil O’Donnell’dı. Sadece İskoçya’daki değil, tüm Avrupa’da oyunun her iki yönünü de aynı başarıyla oynayan, her iki ayağından taşan yetenekle orta sahada Sounessvari İskoç savaşçı ruhunu sentezleyen Ada futbolunun en büyük umuduydu. Eğer talihsiz sakatlıklar geçirmeseydi, Euro 96’da herkes onu konuşuyor olacaktı. Kusursuz yeteneği ve hiç yılmayan mücadeleci ruhuyla Steven Gerrard’ın o zamanlardaki eşdeğeriydi”

1992 ve 1994 yıllarında İskoçya’da Yılın En İyi Genç futbolcusu ödülünü alan Phil O’Donnell, 17 yaşında Motherwell’e tarihinin son kupasını kazandıran golünü attığında sevinememiş, golü teknik direktörü McLean’in birkaç gün önce kaybettiği babasına adamıştı. 17 yaşındaki bir çocuk yıldızın yüreğinde o golün anlamı futbolun bir hayat memat meselesinin çok daha ötesindeydi çünkü finaldeki rakipleri Dundee United’ın teknik direktörü McLean, Motherwell’ın menejeri McLean’in öz be öz kardeşiydi!


Phil O’Donnell’ın futbol yaşamı boyunca taraflı tarafsız herkes tarafından sevilip saygı görmesini, Celtic-Rangers kalibresinde ölümcül düşmanlıkların damgasını vurduğu bir dünyada arkasından hiç kimsenin en ufak kötü bir söz bile sarf etmemesini sağlayan da oynadığı tüm maçlarda sergilediği hayati duruş oldu. İskoçya’da ilk kez Yılın Genç Oyuncusu seçildiğinde, takımı ligde zor günler geçirdiği ve kümede zar zor kaldığı için çocukluğundan beri en büyük hayali olan Celtic’in formasını giymeyi 2 yıl erteleyecek, Motherwell’in toparlanıp ligi ikinci bitirdiği sezonun sonunda Celtic’e o zaman verdiği sözü tutacaktı.


1994-95 sezonunun başında Celtic’in O’Donnell için Motherwell’e ödediği 3 milyon Euro, Motherwell’in tarihinde aldığı en büyük bonservis ücreti olurken, O’Donnell da ilk maçında yeni takımına maçı kazandıran golleri attı. Sezon sonunda bu kez Celtic’le İskoçya Kupası’nı kazanacak, bir dahaki yaz oynanacak Euro 96’da İskoçya’nın en büyük umudu olacaktı. Buraya kadar O’Donnell’ın hayatı olabilecek en güzel futbol masallarından birisiydi. Ama endüstrileşmeye başlayan futbolda masallar gerçek hayattakinden bile daha kısaydı. Haftada 3 maç oynayan Celtic’te, endüstriyel futbol çağında profesyonel futbolcuları yaşayan bir ölü psikolojisine iten uzun süreli sakatlıklar yaşamaya başlayacak, Euro 96’yı evinde izlemenin yıkımını yaşayacaktı.


Uzun süreli ilk sakatlığından kurtulan O’Donnell, 1997-98 sezonunda Celtic nihayet şampiyon olup yeminli düşmanı Rangers’ın üst üste 10. kez şampiyon olma rekorunu kırmasını engellerken, Larsson’la beraber takımın en büyük kozlarından birisi oldu. Ama buna rağmen uzun yıllardır büyük hayal kırıklıkları yaşayan ve tarihinin en büyük ekonomik krizine giren kulübün başkanı Fergus McCann, Yıldırım Demirörenvari bir manevrayla “o zamanki Celtic’in Burak Yılmaz’ı” Phil O’Donnell’ı satışa çıkardı.

Çocukluğunda delicesine tuttuğu takımdan taraftarların protestolarına rağmen mali önceliklere kurban edilerek uzaklaştırılan O’Donnell, istemeye istemeye Sheffield Wednesday’in yolunu tutarken, hayatının en kötü dönemini yaşayacağını biliyor gibiydi. 1999-2003 yılları arasında sakatlıklar ve sağlık sorunları dolayısıyla sadece 20 maçta formasını giyebildiği Sheffield Wednesday küme düştüğünde serbest kalacak ama 4 yıl öncesinin parmakla gösterilen yeteneklerinden birine “öldü” denilerek kimse talip olmayacaktı.

2003 yılını işsiz olarak geçiren Phil O’Donnell, 2004 yılında bir zamanların en çok gelecek vaat eden yıldızı olduğu Motherwell’in kapısını çaldığında, tek amacı formunu korumak için kulübün antrenman tesislerinden faydalanmaktı. Ablasının oğlu olan David Clarkson, bir zamanlar dayısının olduğu gibi İskoç futbolunun en çok gelecek vaat eden oyuncularından birisi olarak bütün bir yazı onunla çalışarak geçirdi. Tam da o günlerde Motherwell teknik direktörü Terry Butcher, O’Donnell ile görüşmek istedi. Artık Clarkson’ın dayısı olduğu için “Phil Dayı” olarak anılmaya başlanan bir zamanların en büyük yıldızlarından birisi, Butcher’ın kendisine yardımcı antrenörlük teklifi yapacağını sanırken bir anda kendisini Motherwell formasıyla sahada buldu. Geri dönüş maçı yine bir Motherwell-Dundee United karşılaşmasıydı. Yeğeni Clarkson, Motherwell’in 3-1 kazandığı maçta hat-trick yaparken dayısı gollerin pasını verecek, o günden itibaren küllerinden yeniden doğacaktı. O maçtan sonra Terry Butcher’ın söyledikleri O’Donnell’ın yaşamının özeti gibiydi: “Endüstriyel futbol çağında her şey çok hızlı tüketiliyor. Siz hep son oynadığınız maçla hatırlanıyorsunuz. O’Donnell’ın son maçına bakarsak söyleyebileceğim tek şey var: Bazı yetenekler ölümsüzdür.”


O’Donnell artık sadece Clarkson’un dayısı değil, saha içi ve dışındaki herkese örnek olan kişiliği ve bir futbol yıldızı olarak yeniden doğuşuyla tüm takımın dayısıydı. Yıllardır bocalayan, zar zor kümede kalan Motherwell de Phil Dayı’yla beraber yeniden doğmuş, şampiyonluk yarışında Celtic’lere Rangers’lara meydan okuyordu. 2007 yılının son maçından önce Phil O’Donnell’ın eşi ve dört çocuğu, 13 yıl önce Motherwell’in sahada ölen ilk oyuncusu olan Cooper’ın anısına Davie Cooper adı verilen tribünde oturuyor, bir kez daha yeniden doğuş filminin en güzel karelerini izlemeye hazırlanıyorlardı. Tam bir hafta önce O’Donnell, Yusuf Şimşekvari yeniden doğuşunu konu alan haberi hazırlayan BBC muhabirine “Kendimi hiç bu kadar sağlıklı ve fit hissetmemiştim, 3-4 yıl daha oynamayı planlıyorum” demişti.

289. maçında hiçbir zaman olmadığı kadar mutlu ve neşeliydi. 75. dakikada 5-1 önde olan Motherwell, bir kez daha Dundee United’ı yenerek şampiyonluk iddiasını sürdürmüş, Phil Dayı’nın paslarını gole çeviren Clarkson attığı 2 golle gecenin yıldızı olmuştu. Belki de 78. dakikada oyundan çıkarken ailesi ve yeğeni ile hepimizinki kadar eğlence ve umut dolu bir yılbaşı gecesinin hayalini kuruyor, yüreği pır pır atıyordu… Belki de o anda kalbi durup gözlerini bir daha açmamak üzere kapadığında, hayattaki tek gerçeklerin hayaller olduğunu hepimizden daha iyi anladı…

Dayısının yere yığıldığını gören Clarkson maçı bırakmış, saha kenarına gelip Dundee Utd ve Motherwell doktorlarıyla dayısına yardım etmeye çalışıyor, o güne kadar attığı gollerin toplamından çok daha hayati olan bir son dakika golüyle Phil O’Donnell’ı kazanmaya çalışıyordu… Clarkson’ın son vuruşu hayatın direğinden döndüğünde, Phil Dayı çoktan uçsuz bucaksız futbol cennetinde diğer futbol şehitleri Marc-Vivien Foé, Antonio Puerta, Davie Cooper, Catalin Hildan, Miklos Feher, Kayhan Kaynak ve Okwaraji’yle aynı takımda hiç bitmeyecek bir maça başlamıştı.
Phil Dayı’nın bıraktığı dünyada, 2008’in ilk maçında Everton’lı James McFadden, Middlesbrough’a golünü attığında, tüm futbolcuların kolundaki siyah bantta yaşayan Phil Dayı’nın o ölümsüz sol ayağını saygıyla öpecek, o anda futbol topunun içine gizlenen babasız büyüyen çocukların hepsiyle beraber ağlayacaktı… Futbol hayat memat meselesi değil ondan çok daha önemliydi…

28 Aralık 2011 Çarşamba

SON MODEL ROCK'N'ROLL TOTTENHAM'LIYMIŞ!


Yıllar sonra ilk kez yeni bir grubu eski gruplar kadar sevdim. Hatta en sevdiğim (yeni jenerasyona göre) "eski" grup Stone Roses yeniden birleşince bu yaştan sonra posterini veriyor diye 8 yıl sonra NME aldığımda keşfettim The Vaccines'i... Paylaşıyım dedim...
Bu arada futbolla bağlantı adına merak eden varsa basçıları İzlandalı ve hasta Tottenham'lı grubun kalanı gibi. Anne babası hasta Liverpool'lularmış ama çocuk daha önce hiç maça gitmemiş. İlk gittiği maçta Gareth Bale'i görünce tereddüt bile etmemiş.


4 Aralık 2011 Pazar

MUTSUZ PAZARLAR


Geçen pazar bir futbol meleği Gary Speed, bu pazar gelmiş geçmiş en büyük hayat ustalarından Socrates... Dedem öldüğünden beri hiç bu kadar üzgün olmamıştım. Yine de biliyorum, benim üzüntüm birçoklarınınkinin yanında okyanusta su damlası bile olmaz.
Milyonlarca insan çok üzgün bugün... Futbol sanatı adına sergilenebilecek her türlü güzelliğe imza attıktan sonra köy köy dolaşıp doktorluk zanaatıyla binlerce fakir insanı iyileştiren Socrates bizzat tıbba yenik düştü... Top yine beklemediğimiz köşeden geldi... Büyük filozof olduğu kadar büyük kaleci olan Camus'nün dediği gibi hayat bu kadar saçma işte, tam da bu yüzden bu hayatı kahramanca, SOCRATES'çe yaşamak gerekiyor...
Socrates, idolü olan Che Guevera'nın kramponlu versiyonuydu. Sadece kafasındaki bandı değil, bandın simgelediği zihin güzelliği de -başta ben- herkese nasip olsun bir gün...
Kimbilir belki de bu satırları yazarken Socrates, George Best ve Gary Speed'le futbol cennetinde paslaşıyor, rahmetli dedem de onları izliyordur... Bu takım o takımdır işte:
“Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar. Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha güzeldir!”

- SOCRATES

http://aliece.blogspot.com/2010/04/1982-dunya-guzeli-zico-socratesli.html

Socrates'in bir diğer idolünden gelsin, ölümsüz ustalar sonsuzluğa paslaşsınlar : John Lennon - Imagine

2 Aralık 2011 Cuma

TÜRKİYE SÜPER KAST LİGİ


Bu satırları yazarken Süper Lig’in 6. haftasıydı. İlk 6 haftada ligimizin iki yeni temsilcisi Mersin İY ve Orduspor sadece oynadıkları futbolla lige renk katmakla kalmadılar. Aynı zamanda da (emrivaki olduğu ölçüde gereksiz gözüken) yeni play-off sisteminde Avrupa kupalarına katılma şanslarının yeni bir boyut kazandığı ligimizde 5. ve 6. sıraya yerleşerek lige fazlasıyla iddialı başladılar.
Peki, gerisi gelir mi? Futbol geleneğinin fazlasıyla zengin olduğu bu iki ilimizin takımları, Türk skor yorumcularının en gıcık lafı olan “Haddini bilerek oynadılar” saçmalığını “hadlerini bilmeme”ye devam ederek onlara yedirir mi?
Sezon öncesinde ve esnasında fazlasıyla üşüyen futbol yüreklerimizi, minibüste şoförün açtığı mütevazı kalorifer misali biraz olsun ısıtan bu iki takım gibi “yeni futbol dinamikleri”ne fazlasıyla ihtiyacımız var.



Çünkü bizim hiçbir zaman “pesküvit tadı”nda bir Nottingham Forest’imiz, Kaiserslautern’imiz olmadı babalar!
Türkiye, maalesef 2. kümeden 1. kümeye çıkan hiçbir takımın ilk sezonunda şampiyon olamadığı futbol ülkelerden birisi. Diğerleri, ligi ligimize ikiz kardeş gibi benzeyen Yunanistan, son yıllarda tamamen Barcelona-Real Madrid ezeli rekabetinin “diğerleri”ni figüranlığa indirgediği İspanya La Liga, son 25 yılda Elkjaer Larsen'li Genoa ve Maradona’lı Napoli dönemleri hariç futbolda kast sisteminin ağababası olan İtalya Serie A ve Portekiz.
Yani bizle beraber 5 Akdeniz ülkesi. Bizim ligin bile altında kalitede olan Avusturya, Belçika, Macaristan, Romanya ve İskoçya’nın futbol sistemleri zaten herkesin malumu.
Akdeniz demişken “Bizde istikrar ve sürdürülebilir başarı olmaz çünkü Akdeniz ülkesiyiz” klişesini temcit pilavı gibi bize kakalamaya çalışanlara klişeyi kabuklarıyla yedirecek futbol gerçeği ise üst üste Dünya Kupası ve Avrupa Kupası şampiyonu olan ve Şampiyonlar Ligi’nin ilk şampiyonunu çıkartan Fransa. Ligue 1 tarihinde 2. kümeden en üst lige çıkan üç takım Bordeaux, Saint Etienne ve Monaco çıktıkları ilk sezon şampiyon oldular!



Tabii ki 2. kümeden 1. kümeye çıkıp ilk yılında şampiyon olan efsaneler efsanesi Nottingham Forest ve Kaiserslautern’in yerleri Türk futbolseverinin gönlünde ayrı. Ama Forest’in yeri İngiltere futbol tarihinde o kadar da “ayrı” değil. Çünkü Forest’in yanı sıra İngiltere’de 4 takım daha en üst kümeye çıkar çıkmaz ilk sezonunda şampiyon olmayı başarmış: Liverpool, Everton, Tottenham, Ipswich. Üstelik de Ipswich tarihinde ilk kez en üst kümeye çıktığı sezon, o kümenin şampiyonu olmuş! En son Dalglish yönetimindeki Blackburn, Premier Lig’e çıktığı ilk yıl olan 1994’te 4., ikinci sezon 1995’te ise şampiyon olmuştu.



Yine de Rıdvan Dilmence konuşursak hiçbiri bir Nottingham Forest değil Güntekin! Brian Clough yönetimindeki Forest, en üst kümeye çıktığı ilk sezon şampiyon olmakla kalmadı. Şampiyon olduktan sonra da üst üste iki kez Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu olarak Avrupa’nın en büyüğü olmayı başardı.



Babaları sanki Romario ya da Ronaldo’ymuşçasına “Babam da Hollanda’da gol kralı olur” diye akıllarınca aşağıladıkları Hollanda’nın 3 ayrı takımı ise bizim evde elimizde kumandayla izlediğimiz maçlarda 6 kez Avrupa’nın en büyüğü oldu. Aynı Hollanda’nın en üst ligi 3 kez de ilk sezonlarında şampiyon olan 3 takıma şahit oldu. Hollanda’yı temsil ederken 4 kez Avrupa’nın kralı olmayı başaran Ajax o ilk çıktığı sezon en üst kümede şampiyon olmayı başaran takımlardan birisi. Total Futbol devriminden önce Lüksemburg’dan hallice olan Hollanda’nın ekipleri sık sık Norveç hatta Finlandiya ekiplerine bile elenirdi!
“Hollanda olmamız imkânsız” diyenler, o zaman bari o Norveç kadar olup toplamda 5 kez en üst kümeye çıkar çıkmaz şampiyon olmayı başaran takımlardan çıkarsaydık, çok mu şey istiyorum?

Ben de ligde kimsenin düşmesini istemem ama asıl sorun bu kast sistemi değil mi sayın Kulüpler Birliği! 2004-05 sezonunda Süper Lig’e yükselen Ankaraspor o sezonu puan tablosunda 7. sırada tamamlayarak Süper Lig tarihinin en başarılı yeni takımı olmuştu. Şimdi nerede? Siyasi filler tepişti çimenler ezildi!
Peki, bizim ligin Nottingham Forest’i olabilecek kapasitedeki Kocaelispor ve Sakaryaspor nerede? Sahi, Derby’nin şaşkın başkanı da Clough’ı televizyon sorunsalı yüzünden kovmuştu değil mi?


1. Takım 2. Takım 3. Takım
2001/02 Göztepe 8 Diyarbakırspor 12 Malatyaspor 13
2002/03 Altay 16 Elazığspor 13 Adanaspor 11
2003/04 Konyaspor11 Ç. Rizespor 14 A. Sebatspor 13
2004/05 Sakaryaspor16 Kayserispor 15 Ankaraspor 7
2005/06 Sivasspor8 V. Manisaspor 10 K. Erciyes 11
2006/07 Bursaspor10 Antalyaspor 16 Sakaryaspor 18
2007/08 G. Oftaş11 İstanbul BB 12 Kasımpaşa 18
2008/09 Kocaelispor17 Antalyaspor 12 Eskişehirspor 11
2009/10 Manisaspor14 Diyarbakırspor 16 Kasımpaşa 11
2010/11 Karabükspor 9 Bucaspor 16 Konyaspor 17

13 Ekim 2011 Perşembe

HAYAT PLAY-OFF'U: FİLİSTİN MİLLİ TAKIMI

İSRAİL’İ YENME İHTİMALİ!
Maalesef Türkiye’de bazı kişiler Filistin’de yaşatılan İsrail yapımı mezalime en fazla “Yaprak Dökümü” dizisinde Ali Rıza beye üzüldükleri kadar üzülüyorlar. Aşırı tüketim toplumuna “Fight Club”dan gönderme yaparsak nasıl “tek porsiyonluk arkadaş”lar var, lafa gelince insanlık mangalında kül bırakmayan “salt reyting”ci kafa Filistin’i de “tek porsiyonluk hüzün”e indirgiyor.
Ama neyse ki futbol var, hem yaşadığımız hayatın metaforu olarak, hem de dünyadaki kusurlara özür mahiyetinde. Ben şimdi hemen Filistin’in futbol direnişini anlatmaya başlasam “salt reyting”ci kafa hemen sayfayı çevirtir. Ancak “Ya Arda Turan, Türkiye için değil de ülkemizdeki emperyalist etkisini İsrail seviyesine çekmeye çalışan Amerika’nın futbol milli takımında oynasaydı?” diye sorsam, gazetelerin ilk sayfasındaki yarı yalan yarı gerçek reyting aldatmacasında 3. sayfadaki gerçek hayatı yaşıyormuş gibi şok geçirirsiniz!Aslında Filistin futbolu başladığı günden beri tarihi bir şoku yaşıyor. 1918’de 11 Yunanlı’nın Türkiye Milli Takımı formasıyla sahaya çıkıp, FIFA tarafından Türkiye olarak tescil edildiğini ve “Türkiye Milli Marşı” diye Yunan emperyalizmi marşının çaldığını bir hayal etsenize! Kâbustan hemen uyanmayın, Türkiye yerine Filistin’i koyun: FIFA aslında 1998’den çok daha önce 1934’te 11 İsrailli Musevi’den oluşan takımı “Filistin Futbol Milli Takımı” olarak tanımıştı. Üstelik de maçlar öncesi söyledikleri marş, 70 yıldır her gün Filistin’i yangın yerine çeviren Siyonist Hareket’in resmi marşı Hatikvah’tı!

İsrail’in ilk ve tek Arap bakanı Majadleh’in söylemeyi reddettiği Hatikvah, halen İsrail’in resmi milli marşı. Neyse ki artık Filistin Milli Takımı sahiden de Filistinlilerin takımı! Ancak 12 Haziran’da İtalya Serie C karmasıyla bir maç yapan Filistin’in futbolu da halen İsrail emperyalizminin boyunduruğu altında. Ve en acıklısı da İsrail’in bir zamanlar Hitler’in Musevilere yaptıklarını futbolda da aynen tekrarlamaları.
Filistin Milli Takımı’nın ruh hali, “Zafere Kaçış” filminin gerçek hayata uyarlanmış versiyonundan farksız. Şimdilerde Cezayirli hocaları Moussa Bezaz ile 2014 Dünya Kupası’nı hedefleyen Filistin, 2006’da DK rüyasına çok yaklaşmıştı. Ta ki İsrail kâbus gibi başlarına çöküp takımın 10 oyuncusuna yurt dışına çıkış yasağı getirene kadar. Tıpkı daha önce en golcü oyuncuları Al-Cord’un evinin yakılması ve ömür boyu ülkeden çıkmasının yasaklanması gibi hiç bitmeyen kâbus kaldığı yerden devam etti. Kendi sahasındaki ilk resmi maçı 2011’de oynayabilen Filistin’in birçok oyuncusu İsrail’in işgali ve yasakları yüzünden ya deplasmandaki maçlarda oynayamıyor ya da bir kere gitti mi bir daha ülkesine dönemiyor. Bir de takımın belkemiği Obied gibi Ramallah’a geldiği için 2.5 yıldır Gazze’ye dönemeyip karısı ve oğlunu görememekle “cezalandırılanlar” var! Bu yüzden Bezaz “Bir mevkiye üç oyuncu çağırıyorum, o gün maça gelebileni oynatıyorum” diyor.2006 DK elemelerinde Tayvan’ı 8-0 yenmeleri ve İsrail futbollarını da işgal edene kadar sürdürdükleri iddiadan çok şuna yanıyor futbol gönlüm: Ortadoğu’da ilk kurallı futbol oynayan Filistinliler. Hatta İngiliz mandası döneminde Arsenal ve Liverpool’un transfer etmek isteyip de İsrail ajanlarınca engellenen bir sürü süper yetenek görmüş Filistin futbol toprakları. Bezaz, tüm engellere rağmen teknik direktörlüğe devam ediyor:
“Bu insanlar en azından özgürce futbol oynamak istiyorlar. ‘Bir gün İsrail’i en azından sahada yeneceğiz’ diyorlar. ‘Zaten evlerimizi yakıyorlar, Al-Cord gibi gol attığımız için yaksınlar, ne değişir ki?’ sözünden sonra insan olan onlarla aynı takımda olur!”

TABUDEVİREN
Filistin Milli Takımı, “Derin İsrail Futbol Devleti”nin en büyük düşmanı değil. İsrail’deki faşizmin baş futbol düşmanı Hapoel Tel Aviv! Filistinlilerin de destekledikleri Hapoel TA geleneksel olarak İsrail’de solcuların desteklediği, statları Bloomfield’da Che Guevera bayraklarının dalgalandığı bir takım. Hapoel TA taraftarları Filistin’de yaşatılan mezalime karşı oldukları için yapılan bir ankette İsrail’de en çok nefret edilen takım %22.3’lük bir oranla Hapoel Tel Aviv seçildi. Güney Afrika doğumlu Filistinli Bevan Fransman’ı oynatmaları da cabası!

17 Eylül 2011 Cumartesi

GEÇMİŞ OLSUN SOCRATES REİS


“Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar. Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha güzeldir!” - Socrates

“Bu vuruşu Dünya Kupası’nda yapmaya cesaret bile etmiş olması, bir yerden sonra sonucu boş vererek oynadığımız oyundan ne kadar büyük zevk aldığımızın canlı timsali. Eder sadece Dünya Kupası’nın değil belki de futbol tarihinin en seksi golünü attı.” - Socrates


İşin aslı turnuva sonrasında felsefe doktorası yapacak olan Socrates ve arkadaşları için Dünya Kupası’nda birinci olmak Dünya şampiyonu olmakla eş anlamlı değildi. Onlar için gerçekten dünya şampiyonu olmak güzel oyunu oynayarak futbol aracılığıyla “güzel”in yanında olmaktı. 1982 yazında 18 yıllık askeri diktatörlük dönemi bitiminde Brezilya’da düzenlenecek ilk serbest seçimlerde halkı oy vermeye çağırmak için “15’inde oy ver!” tişörtleriyle poz veren Socrates ve arkadaşları o yıl reklam yerinde “Demokrasi” yazan Corinthians formasıyla Sao Paulo eyalet şampiyon olmuşlardı. Tarihe “Corinthians Demokrasi” hareketi olarak geçen bu futbol aracılığıyla devrim projesinin son aşaması 1982 model Brezilya oldu.


“1982’nin Zidane”ı olarak anılan kaptan Socrates turnuva bitiminde şampiyon olamamalarına rağmen kendilerini şampiyonlar gibi karşılayan taraftarlara şöyle diyecekti:
“Savunmacılara çalım atmak diktatörlere çalım atmaktan daha kolay… Siz zoru başaracak, Brezilya’ya demokrasi şampiyonluğunu getireceksiniz!”

2010 yılında ise Brezilya’nın futbol delisi devlet başkanı Lula o güne ithafen
“Ülkemiz gerçekten de demokratik bir ülkeyse Brezilya halkı 1982 takımına çok şey borçlu”
dedi ve futbolu futbolun ötesine taşıyan kramponlu sanatçılara tarihi bir teşekkür mesajı verdi.



Socrates sonra köy köy dolaşıp doktorluk yaptı, 70’ler Türk filmlerinin gerçek versiyonu misali parası olmayan hasta insanlara şifa dağıttı. Ne de olsa idolü Che Guevera ve John Lennon'dı!

23 Ağustos 2011 Salı

SÜPER MÜZİK BLOGU: http://happybluemondays.blogspot.com/

Kaç zamandır, Total Müzik diye bir kardeş blog açayım diyordum taa ki evlenmeden bir gün önce http://happybluemondays.blogspot.com/ adresini keşfedene kadar... Kendisine çok teşekkür ediyor, severek her gün okuyor izliyorum. Turgut Uyar ile Happy Mondays'i pazartesi ortak paydasında ustalıkla hünerle zanaatla birleştiren bir insanın varlığından mutluluğum ayrı, o varken yeni blog açmanın abesliği apayrı...
Bu vesileyle play-off saçmalığına karşı alın size play-off yok ama İspanya ile beraber futbolun en güzel liginin en güzel şarkısı (Herkes sorup duruyordu, araştırdım buldum, grup Kasabian, bizim Ermeni vatandaşlar gibi mesleği soyadı olmuş bir Amerikalı vatandaştan geliyor adları. Lakin bu Kasabian kasap değil ama Charles Mason'ın şoförüymüş!) Neyse adamlar yani Kasabian hasta Leicester City'li, hayalleri Leicester City'e santrfor olmakmış. A planları tutmayınca B planında rock'n'roll-punk-isyan ekseninde müzik yaparken futbol sosu da katmışlar. Kısaca işte Premier Lig TV'nin süper müziği, geri kalan süper müzikler için http://happybluemondays.blogspot.com/ adresini mutlaka izleyin derim

22 Ağustos 2011 Pazartesi

100 YILLIK KARŞIYAKA AŞKI

Serpil Hamdi Tüzün ile Mustafa Denizli, nikâh şahitlerim olunca kendimi ölmüş de cennete gitmiş gibi mutlu hissedecek kadar iflah olmaz bir Beşiktaşlıyım, o ayrı! Ama bu hormonlu futbol topraklarında, bana “her şeye rağmen” katıksız futbol aşkıyla %100 organik gelen, futbol gönlümü fazlasıyla okşayan bir taraftar topluluğu daha var. O “her şeye rağmen”lik, “skortif başarı”nın çok daha ötesinde, bir futbol takımının asıl ve nihai sahibinin o takımın taraftarının ta kendisi olmasının dünyadaki en efsanevi örneklerinden birisi: Karşıyaka!Bu sezon 100. yılını kutlayacak olan Karşıyaka Spor Kulübü, futbol takımı neredeyse hiçbir şey kazanmamasına rağmen ülkemizin hem nitelik hem de nicelik açısından en çok desteklenen ve açık ara en “karşılık beklemeden” desteklenen kulüplerinden bir tanesi.Kimisi için vapur iskelesinin hemen karşısında maça gitmeden önce midelere bayram ettiren beş midye dolma ve bir bardak susuz fıçı bira, kimisi için de maçtan önce erkek-kadın demeden beraber namaz kılınan Kemalpaşa Camii’ndeki iki bukle maç duası…

Hepsi de bir yerden sonra Karşıyaka futbol takımının üst üste 5 maçta 3 puan almasından daha hayati! Çünkü bizzat hep beraber yürüyerek stada gitmek, mahallede yalnız yürümemek, 3 puanın ötesinde futbolun ta kendisi Karşıyakalı için!
Öyle olmasa, Karşıyaka’nın öteki yakasındaki diğer bir güzel İzmir takımı olan (bana göre güzel olmayan tek bir İzmir takımı yok, o ayrı) Göztepe ile 16 Mayıs 1981’de oynadığı maçın Guiness Rekorlar Kitabı’nda yer almasını başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki? İzmir futbolunun “Karamazov kardeşleri” Karşıyaka ve Göztepe arasında 1981’de oynanan şimdiki Bank Asya Ligi’ne denk olan 2. kümedeki maçı tam 80 bin taraftar izlemiş ve bu halen 2. kümeler baz alındığında seyirci açısından dünya rekoru!Peki, İzmir’in tamamını, her milimetre karesini bu kadar çok severken neden Göztepe, Altay, İzmirspor, Altınordu değil de Karşıyaka’ya bu kadar takık futbol gönlüm? Çünkü en azından Göztepe’nin başta 1968–69 UEFA Kupası (o zamanki adıyla Fuar Şehirleri Kupası) yarı finali oynamak gibi önemli Avrupa Kupaları başarıları varken, Karşıyaka’nın sadece bir Türkiye Kupası yarı finali ve bir 2. küme şampiyonluğu var, o kadar! Ancak Karşıyaka, İstanbul’un gözü kör olası aşırı endüstriyel futbol kriterlerine göre en az iki kez Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış kadar destekleniyor. Birçok insan kırmızı ile nefes alıp yeşil ile nefes veriyor. Bu başarıya endekssiz tavır da futbol aşığının nefesini açıyor!Mesela sadece Karşıyaka’nın değil Türk futbol tarihinin yetiştirdiği en büyük yeteneklerden olan Gode Cengiz’in tişörtleri çoktan Karşıyaka Store’larda tükenmiş ama Gode’yi nakite çevirmeyi hayati bir mesele olarak gören bir futbol yönetimi yok, bundan da kimsenin şikâyeti yok! Önemli olan Karşıyaka’yı hep beraber yaşamak ve Baki Mercimek gibi yetenekleri süper kısıtlı ama insanlığı 10 numara adamları Gode Cengiz savaşçılığını sergilediklerinde alkışlamak.Mesela bir Chelsea’liyi bir sezonluğuna Karşıyakalı yapın, o salt başarıya endekslenmiş futbol bünyesi asla kaldıramaz, 35.5 günde kanser olur! Ama bir Karşıyakalı’yı alın bir sezonluğuna Londra’ya yerleştirin Chelsea maçlarına götürün, 35.5 gün sonra “Kırmızı giy kalbini sev, yeşil-kırmızı giy kanseri sev” diyerek Karşıyaka’ya döner! Çünkü “O gece bu sene” mi şarkısındaki henüz gerçekleşmemiş hayalin %1 gerçek olma ihtimali Karşıyakalı için futbolun eşanlamıdır. Sahi, hem Reha Kapsal reis döndü hem de Milan’dan Adiyiah geldi. Nihayet “o gece” “bu sene” olur mu acaba? “Olmasa da hep beraber maça gitmek şampiyonluk değil mi zaten?” diyen Türkiye otostopla deplasman mesafe şampiyonu Tulu abinin kulakları çınlasın: “11 Gode Cengiz ruhlu adam, futbol cennetinin ta kendisi zaten!”

İZMİR “FAŞİST” Mİ?
Karşıyaka Taraftar Derneği, bu sezon da daha önceki 5 yılda olduğu gibi Güneydoğu Anadolu’nun en fakir bölgelerine iletmek üzere kalem-defter-kitap toplamakla meşguldü, görüşemedik. Hatta Göztepeliler de ezeli rekabet mantığı uyarınca kendi Güneydoğu’ya yardım kampanyalarını başlatmışlar. Ama kimi reyting canavarları gibi Hitler tonunda böğürüp bağırmıyorlar. Sahi İzmir’de kimse hiç bağırmıyor ki… Kısacası İzmir’e “faşist” diye çamur atanlar öbür tarafta dikkat etsinler. İzmir faşist ise Lucarelli de Lazio’ludur!

19 Ağustos 2011 Cuma

Geçmiş olsun Bülent Karpat abi


Bizi hep güldürdün allah da seni hep güldürsün çok geçmiş olsun Bülent Karpat, yaşayan efsane! Tüm bu pisliğin ortasında her zaman %100 kendin olarak yaptığın tüm gafları, insani boyutunu o kadar özledik ki!


11 Ağustos 2011 Perşembe

ARDA MESELESİ!

ARDA MESELESİ?
Bir keresinde bana şöyle demişti Arda:
"George Best abi ben Beşiktaş'ı senin kadar seven bir de Süleyman başkan ile eski futbolcu abileri, Metin Tekin abiyi falan gördüm. Benim Galatasaray'ı ne kadar sevdiğimi anlaman için şunu anla yeter: Ben şimdi anam babam kadar sevdiğim takımımın formasını giyip sahada temsil ediyorum, oynuyorum. Bir de sen Beşiktaş'a hissettiğin bu sevgiyle Beşiktaş'ta oynasaydın, düşünsene! Ben işte Galatasaray'ı o kadar çok seviyorum!"
Bir Beşiktaşlıoğlu Beşiktaşlı olarak ne yazsam bir yere kadar aslında. Çünkü Galatasaraylının uzun süre en büyük umudu, çoğu zaman en büyük “futbol neşesi kaynağı” olan Arda, değil Atletico Madrid’e, Barcelona’ya gitse bile bu ayrılık sarı-kırmızı futbol yüreğinde sızıdır.
Nasıl hayatta sevdiğimiz kadın bizi bırakıp Brad Pitt’e gidince “Olsun ya çok yakışıklı adam” demiyorsak, yaşadığımız hayatın metaforu olan futbolda da “çok sevdiğimiz” bizi bırakınca, geriye kalan duyguyu bir tek bırakılan kişi anlar. Kimi kızar bir daha adını bile duymak istemez ki en doğal hakkıdır. Kimi “Yolun açık olsun o zaman” der ki, o da kendince haklıdır. Şunu da hatırlatalım: Prekazi, Hagi hatta Metin Oktay’ın bile bir süre sonra yeri en azından saha içinde dolduysa, Arda’nın da yeri dolar bir şekilde. Ancak asıl mesele Arda’nın yokluğunda yaşanacak tartışmalar değil, Arda’nın varlığında yaşanan, transferinde kilit rol oynayan tartışmalar.
Kırmızı-beyaz Türk futbolu gözleriyle bakarsak, Arda en yüksek bedelle yurt dışına transfer olan Türk futbol sanatçısıdır. Yine de Arda’nın derdi ne para be bonservis rekoru aslında. Mesele para olsa anası babası kadar sevdiği Galatasaray’ın teklif ettiği paranın vergiler düşünce üçte ikisi bile etmeyen bir bedel karşılığı La Liga’yı seçmezdi.
Mesele bambaşka. En azından İspanya’da en çok izlenen anti-futbol programında Arda’nın sevdiklerine hakaret edecek “çakma kasıkbilimciler” yok! Artık Arda, dini-imanı-ideolojisi “salt reyting”den ibaret “Belaltıspor”la değil, dünyanın en güzel futbolunu oynayan Barcelona, R. Madrid’lerin birbirinden klas sanatçılarına karşı “futbol” oynayacak. Yani Arda çok sevdiği Galatasaray’dan değil, başka bir şeyden kaçtı aslında. Necip oynatılınca Beşiktaş’a “kreşe döndü” diye hakaret eden, renklerin ötesinde ölümsüz futbol sanatçısı Alex’i tartışan ama Edirne’yi geçince herhangi bir spor programında masa olarak bile iş bulamayacak insan taklitlerinden kaçtı! “Meyve veren ağaç taşlanır” sözünün ÖSYM’de anlam bozukluğu olarak sayıldığı bir futbol kültürüne kaçtı!
Arda başarılı olduğu ölçüde Türk futbolu kazanır; başarısız olursa Türkiye’deki futbol düşmanları kazandıklarını zannederler. Yalnız La Liga maçlarını o “kaynakçı gözlüğü”yle izlerlerse bir şey anlamazlar yine, onu da söyleyeyim!

10 Ağustos 2011 Çarşamba

NANI: 3 – DE GEA: 2

Türkiye'de yaşayan hatta Süleyman Seba'nın yeğeniyle evli olan Manchester'lı dilbilimci Andy Kovacs söylemişti: Marx ve Engels’ın en önemli eserlerini yazdığı endüstri devriminin başkenti Manchester’da bir Manchester City taraftarını “United’ı tutmakla suçlamak” mahkemelerde bile hafifletici sebepmiş!Ancak bir United kalecisinin daha ilk resmi maçında böyle büyük bir hata yaparak “City’den gol yeme suçu”nu hafifletecek çok az şey var.
Van der Sar gibi bir “kalecilik anıtı”nın yerini doldurmak tabii ki kolay değil. Belki De Gea sadece 20 yaşında ama Djeko’dan yediği gol, onu bir anda 10 yaş yaşlandırmış olmalı. O yüzden bir an önce Beşiktaş kalecisi Cenk gibi Nietzsche okumaya başlayıp “Öldürmeyen yara insanı gürbüzleştirir” kafasını yakalaması lazım. Aksi takdirde daha önce Schmeichel sonrası 6 yılda 8 buçuk kaleci değiştiren (Taibi, Bosnich, Carroll, van der Gouw, Barthez, Howard, Goram, Culkin, Rachubka)United’ın yaşadığı “kaleci öğütme sendromu”nun yeni dalgasının ilk kurbanı olabilir! Geçen sezon İspanya La Liga’nın ceza alanı dışından en çok gol yiyen kalecisi olan De Gea’nın ilk olarak en zayıf yönünü geliştirmesi gerekiyor çünkü İngiltere’de gollerin büyük bir kısmı bu tip uzun mesafeli şutlarla atılıyor!Ancak neyse ki Nani ve United’ın yeni gençleri (Başta Cleverly ve Smalling nefis oynadılar), Fevzi’nin formasını içine giyen İlhan Mansız edasıyla “De Gea’nın ilk maç acısı”nı 45 dakikada biraz olsun hafiflettiler. Zaten United maça daha iyi başlayan ekipti sadece ilk yarıda son vuruşlarda geçen sezonun kilit golcüsü Chicarito’nun bitiriciliğini aradılar.
25 sene önce United’a ilk geldiği yılki gibi Ferguson bir kez daha günü kurtarmak uğruna (City’nin aksine) geleceği ipotek ettirmiyor, yepyeni gençlerle kazanırken bir yandan da geleceğin takımını kuruyor. 2. yarıda bir ara 22.5 yaş ortalaması yakalayan United’ın en “yaşlı” oyuncusu 26 yaşındaki Ashley Young’dı. Diğer kanatta ise Nani, artık Cristiano Ronaldo’nun bile boşluğunu doldurabilecek kalibrede bir hücum silahına dönüştüğünü haykırırcasına bir “futbol bienali” sergiledi.
Ferguson’un aklında emekli olmadan önce Barcelona’yı tahtından devirmek var. Yoksa üst üste 10. kez Community Shield finalinde sahne alan United için bu maç sadece test niteliğinde. City için ise sadece bu finali kaybetmek değil, son 3 yılda transferde Premier Lig’in diğer ekiplerinin tamamına yakın bir para harcayıp bu kadar kötü oynamak “paha biçilmez” olmalı!

1 Ağustos 2011 Pazartesi

2014 Dünya Kupası Elemeleri ve Türkiye

Kuralar çekilir çekilmez, birçok kişi “Güzel kura, Hollanda’nın ardından 2. oluruz, play-off’ta Allah Kerim!” tezinde birleşti. Gerçekten de 3. torbadaki ekiplerden en düşük FIFA sıralamasında olan Macaristan’ın gelmesi, Belçika, Ukrayna, İsviçre gibi “başımızın tarihi belaları”ndan birisiyle eşleşmemizden daha iyi. Ancak 9 gruptan en iyi 8 ikincinin play-off oynayacağını unutmamak lazım çünkü G ve H grupları hariç gruplarda 2. sırayı alabilecek birçok takımın bizden fazla bir eksiği yok!
Bu süreçte eğer gerçekçi ihtimalde ikincilik hedefliyorsak, asıl rakiplerimiz Macaristan ve Romanya’dan çok kendimiz ve kronik duran topları savunamama sorunumuz! İşin aslı iki maçtan birinde Hollanda’yı yenme ihtimalimiz, gruptaki diğer rakiplerimizi her iki karşılaşmada da yenme ihtimalimiz kadar var. Azerbaycan yenilgisi ile bir kez daha ortaya çıktığı gibi millilerle her şey mümkün! Allah korusun, 1998 Dünya Kupası Elemeleri’nde olduğu gibi Hollanda’ya iki maçta da yenilmememize rağmen Dünya Kupası’nı elimizde kumanda imrenerek izlediğimizi unutmamak lazım!



HOLLANDA
2010 Dünya Kupası finalisti Hollanda, uzun yıllar boyunca Euro 88 hariç hep “hatice şampiyonu” olmuştu. Ancak son yıllarda, tüm dünyadaki taraflı tarafsız herkesi büyüleyen estetik hücum futbolu ekolünden biraz ödün verip Total Futbol’dan Total Kontrol’a geçtiler ve daha netice odaklı bir futbol sergilemeye başladılar. 2010 elemelerinde %100’lük bir galibiyet oranı yakalayan Hollanda
Euro 2012 elemelerinde de şu ana kadar oynadıkları tüm maçları kazandı ve 6 maçta 21 gol atmayı başardı. Bert van Marwijk yönetiminde tarihin en güzel futbol oynayan Hollanda’sı olduğu fazlasıyla tartışılır ama şu anda Avrupa’nın İspanya ile beraber en zorlu takımı oldukları aşikâr!
FIFA sıralaması: 2
Takımın Yıldızı: Wesley Sneijder


MACARİSTAN
31 maç üst üste kimsenin bileğini bükemediği Puşkaş’lı takımını babadan dededen şimdiki Barcelona’nın 50’li yıllardaki milli takım versiyonu olarak dinleyip büyüdüğümüz Macaristan, 1986’dan beri Dünya Kupası, 1972’den beri de Avrupa Şampiyonası finallerine kalmayı başaramadı. Yine de son yıllara baktığımız zaman ilk kez uzun yıllar sonra 30 maçlık periyotlarda en azından galibiyet ve yenilgi sayılarını eşitlemeyi başardılar. Bu da Macar futbol kamuoyunda olumlu bir hava yarattı. Euro 2012 için şansları zor olsa da 2014 Dünya Kupası’na katılmayı asıl hedefleri olarak görüyorlar. FIFA sıralaması: 47
Takımın Yıldızı: Balazs Dzsudzsak


ROMANYA
Hagi’nin futbol kariyerini sonlandırmasından bu yana, Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonaları’nda ses getiren Hagi’li Popescu’lu Romanya’nın kötü bir karikatürüne dönüştüler. Son 5 büyük turnuvadan sadece Euro 2008’e katılmayı başaran onda da turnuvanın en kötü futbolunu oynayan takımlardan birisi olarak ilk turda elenen Rumenler, 4. torbaya kadar gerilediler. 1990’ların sonunda FIFA sıralamasında 3. sıraya kadar yükselmeyi başaran Romanya, yeniden toparlanmak için Mircea Lucescu’nun Shakhtar’daki misyonunu tamamlamasını beklerken oğlu Razvan’ı göreve getirmişti. Ancak Euro 2012 elemelerinde üst üste alınan başarısız sonuçlardan sonra sadece %33’lük düşük bir galibiyet oranı yakalayan Razvan’ın yerine eski teknik direktörü Piturca yeniden göreve getirildi. Süper sorunlu yıldızları Mutu, milli takımdan emekli olan Inter’li Chivu’nun yerine kaptanlığa getirilmiş ve Bosna karşısında alınan 3-0’lık zaferde tamamen bitmediğini herkese göstermişti.
FIFA sıralaması: 53
Takımın Yıldızı: Adrian Mutu & Ciprian Marica


ESTONYA
Son hazırlık maçında Uruguay’ı yenerek herkesi şaşırtan Estonya 2000’li yılların başında yakaladığı çıkış ivmesiyle son torba takımı olmaktan kurtulmuştu. Kendi evleri Le Coq Arena’da ateşli taraftarının desteğiyle daha iyi maçlar çıkartan Baltık temsilcisi Euro 2012 elemelerindeki son maçında Sırbistan ile berabere kaldı. 2010 Dünya Kupası elemelerinde de kendi evlerinde bizden puan almayı başardıklarını unutmayalım.
FIFA sıralaması: 79
Takımın Yıldızı: Andres Oper


ANDORRA
Türkiye’nin 4. büyük golü olan Eğirdir Gölü kadar yüzölçümüne sahip bu mikro ülkenin futbol milli takımı sadece 15 yaşında. 98 milli maçta 86 yenilgi yüzü gören Andorra, resmi maçlardaki tek galibiyetini Makedonya karşısında almıştı. Türkiye’nin en az nüfusa sahip Bayburt ilinden biraz daha fazla bir nüfusa sahip olan Andorra 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 elemelerindeki tüm maçlarını kaybetti. Sadece bu grupta değil önümüzdeki en az 10 turnuvada da bir turnuva finaline katılmak gibi bir umudu yok.
FIFA sıralaması: 203
Takımın Yıldızı: Yok

23 Temmuz 2011 Cumartesi

11 Kasım 1944 - 3 Temmuz 2000


Bir köşeli parantez açmaktır uyku yaşamın orta yerinde...
Ve alacakaranlığın ardındaki incecik çizgide durmaya çalışan gökkuşağı kayboluverir ansızın; kalkar gecenin koyu mavi perdesi, çırılçıplak kalır bayan dünya...
Günün ilk ışıklarıyla ısınmaya çalışan ruhlardan bazıları kapatamamışlardır açtıkları köşeli parantezi bir türlü
Yırtar gecenin sesini ölümün sessizliği...
Toplanır kalabalık ve ortasında yapayalnız koca bir çocuk, gözleri kan çanağı...
Sabahın köründe kesik kesik öten uğursuz telefondan kayıp çocukluğunun bir daha geri dönemeyeceğini öğrenen.

Yanına yaklaşırlar: “Yakınınız mıydı?”
Çocukluğun rengârenk kısa film sahneleri, ağlamaktan utanan çocuğun ardına dek kapalı gözlerinde birbirini kovalar dört nala...
Türünün en güzel filminin en güzel sahnesinde olduğu gibi çocukluğunuz son bir kez göz kırpar size:
- Şaban yok artık, Şaban öldü...
- Yok canım! Ne iyi adamdım ben ya!..

21 Temmuz 2011 Perşembe

ÇOK GÜZEL BİR RÖPORTAJ: Menotti komşu bloglarda

http://cizgiden-cikaran.blogspot.com blogundan okuyabilirsiniz
hatta mutlaka okuyun derim!
http://cizgiden-cikaran.blogspot.com/2011/07/ceviri-totalbarca-menotti-roportaj.html

13 Temmuz 2011 Çarşamba

İSİM BULAMADIM!



"BAZILARI DÜRÜSTLÜĞÜ APTALLIK OLARAK GÖRÜYOR AMA BENCE DÜRÜSTLÜKTEN DAHA BÜYÜK AKILLILIK YOK!"- SERPİL HAMDİ TÜZÜN (Beşiktaş tarihinin gayri resmi Ernesto Che Guevera'sı)

6 Şubat 2011 Pazar

HİÇ GÖRMEDİĞİ BİR KIRMIZI VOSVOS AĞLATIR MI İNSANI? (BENİM SOSYALİZMİM SENİN SOSYALİZMİNİ YENER!)


Bugün Senem'e "Sana araba alacağım oyuncak moyuncak ama tüm hayallerimiz içinde olacak!" dedim. Beylerbeyi'ndeki oyuncakçıda gözüme çarptı kırmızı bir vosvos, bir an çok neşeliyken hüzünleniverdim. Vosvos'un sahisini alacak param olmadığından değil ama oyuncak vosvos Senem'e yeter de artar zaten, ne de olsa hayallerimiz kadar varız bu dünyada... O tüm sözleşmeli evlilikler, mal mülklerin bakarkörlüğünde bize "romantik salaklar" der geçerler ama bize ne! Kendini bilen insanlar kendileriyle ilgili söylenenleri hiç takmazlar, o hesap bizimkisi de kendi hayallerimizle, oyuncak vosvosa bakarken bile dünyanın en mutlu insanlarıyız biz, gerisi traş!

Tam oyuncak kırmızı vosvosu alacaktım ki Senem'e "Yok Ali" dedi, "Sen kardeşinin kızı Derin'e bu vosvosun yanındaki oyuncak ksilafonu al, bana vosvos almış kadar mutlu edersin beni! Torres bu gece gol atmasın bana yeter, ben gönül şansımı oraya yatırayım" dedi.

Ksilafonu alıp oyuncak vosvosa hüzün dolu kaçamak bakışlarla veda ettik, o anda neden hüzünlendiğimizi anlamadan! Torres nereden çıktı, eve gelince anladım: "Futbolda romantizm öldü" demişti ya Torres, 2 yaşındaki Derin ksilafonu çalarken oyundan çıktı Torres! Skor falan önemli değil, ne de olsa Ece ailesinin futbol aşkının %99.5'i Beşiktaş'a %0.05'i Liverpool'a. (Başkalarının Beşiktaş aşkı 100 üzerinden 100 ise bizimki 100 üzerinden sonsuz rahmetli babaanneme Ziya-Ferdinand duası ettiren rahmetli dedem özelinde %99.5'i öyle hesaplasınlar da Beşiktaşlılığımı sorgulayan son kişinin başına gelenler onların da başına gelmesin) Bazılarını o %0.05'lik dünya takımı kontenjanı rahatsız etse de ben çok memnunum halimden, o %0.05 sayesinde babamla haftada 2 maç izleyebiliyoruz, gerisi önemli değil. Ayrıca futbol gönlümüzün büyük ikramiyesi Beşiktaş çıkmayınca, amorti oluyor o Beatles köprüsündeki Liverpool sempatimiz...
Ne de olsa evrensel futboldaki küçüklük idolüm Dalglish usta, Senem'in bir blog yazısında adımı vermeden anlattığı gibi: Ben küçükken yanaklarım Dalglish kırmızısı olsun diye neler yapmadım ki saatlerce patlak topun peşinde koşmak ruhumu kesmeyince... O yüzden yaşadığımız hayatın metaforu olan futbolda romantizm Torres için ölmüş olabilir ama Carragher ve Steven Gerrard için ölmemiş asla da ölmeyecek gibi Dalglish özelinde...


Tıpkı maçtan sonra izleme mutluluğuna eriştiğim Behzat Ç. ile kırmızı vosvosun ilişkisi gibi benim dünyam bu kadar işte, kimine göre çok küçük! Nasıl hasta Gençlerbirliğili Behzat Ç., Ankaragücülü yardımcısı Harun'un borçları uğruna o ölmüş kızı yadigarı vosvosu elden çıkarmayı düşünebiliyorsa ben de "kendime ve sevdiklerime sosyalist" olmak yani o kırmızı vosvosu almak yerine temel ihtiyaçları olan insanları düşünerek bugün bir reklam teklifini kabul ettim. Paranın tamamını da vergilerine ödenecek kısmı ayırdıktan sonra engelli kardeşlere, ablalara, abilere vereceğim onların hayatını biraz olsun kolaylaştırmak için...
Ben böyle bir adamım, size yamuk gelse de annemden babamdan bunu öğrendim, gerisi traş: Nasıl bir dizideki kırmızı vosvos beni ağlatabiliyorsa, engelli bir kardeşin temel ihtiyacı da beni ağlatır, sadece kendimi oynayacağım bir reklam filmine de evet derim. "Kendine müslüman olmayacaksın" derdi dedem, bir hocam da "kendine sosyalist olma Ali Ece!" demişti. O gün bugündür ben böyleyim, seven sever sevmeyen sevmez; insan kendini bildikten sonra arkasından söylenen hiçbir şey ona hiçbir şey ifade etmez!
Neyse Edirne'den Kars'a hangi engelli kardeşin neye ihtiyacı varsa lütfen bana mail atsın: dinarbandosualiece@gmail.com
Hayatım boyunca zaten kendimi oynadım, "O bandı çıkar Hendrix'i giyme takım elbise giy" diyenlere her halükarda siktirin kralını çektim, yine böyle kaldım, kalacağım da.
Sen umursarsın ya da umursamazsın, bana hiçbir şey ifade etmez ama ben hayattaki en küçük engeli kaldırmak için bir reklamda kendimi oynayacaksam bana ne dersen de fark etmez. Ben kendimi biliyorum, ne de olsa rahmetli dedemden öğrendim tıpkı Serpil Hamdi Tüzün, Socrates, Muhammed Ali, Dalglish, Shankly, Süleyman Seba gibi!
Ne de olsa Behzat Ç.'de Erdal abinin seslendirdiği gibi:
“Yanlış yolda yürümek, doğru yolda durmaktan iyidir. Çünkü sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir.
Mutsuz olursak da mutsuz olalım, hep mutlu olunacak diye bir kural yok ki, bizde mutsuz olalım, olmaz mı?" (Behzat Ç. en güzel bölüm kaçıncısı hiçbir önemi yok!)


Ekleyeceğim hiç bir şey yok, siz ne isterseniz ekleyin!

GÜNEŞ’İ GÖREMEYİNCE!

Trabzonspor’u zirveye taşıyan, Selçuk-Colman ikilisi yönetimindeki harika kısa pas trafiğiydi. Şenol Güneş’in Trabzonspor’a aşıladığı bu Karadeniz soslu tiki taka, hem estetik hem de istatistik açıdan bordo-mavilileri ihya etmişti. Selçuk sezonun ilk yarısının dikine en çok isabetli pas veren oyuncusu olurken, Engin ve Burak gibi Uğur Meleke’nin “32.5 numara ayakkabı misali” olarak nitelediği, herkese uymayan ama uydu mu da tam oturan futbolcu profilleri ise ekstra fark yaratmıştı.
Maçtan önce üniversitedeki sıra arkadaşım Erdem Egemen aramıştı: “Dayanamadım, atladım Trabzon’a geldim çünkü en büyük rakibimiz telaşımız, stresimiz. Ne yapıp yapıp herkesi sakinleştirmemiz, bizi şampiyonluğun en büyük adayı yapan sakin ve akil futbola dönmemiz lazım!”
Ancak Trabzonsporlu oyuncular maça o kadar stresli başladılar ki sanki ilk ayağı 5-0 kaybedilmiş bir kupa maçının rövanşını oynuyorlarmış gibi Trabzon tiki takası “akil atak”lardan çok “panik atak”lar geliştirdiler. Hâlbuki Erdem’in %1’i kadar sakin olabilselerdi, ilk yarıda buldukları pozisyonlarda maçı rahatça koparabilirlerdi.
Şenol Güneş, o dakikalarda defalarca kulübesinden çıkıp “akil futbol”a dönmeleri için oyuncularını uyardı. Bir ara yüzünde öyle bir ifade vardı ki adeta “Çocuklar, Allah eğer futbolu bu şekilde havadan oynamamızı isteseydi yeşil sahaları bulutların üstünde yaratırdı” der gibiydi.
Son 15 dakikada ise sanki son 1 dakika kalmış kadar telaşlı top şişirmelerle işler iyice sarpa sardı. “5 dakika uzatma” tabelası kalktığında Onur aut atışını kullanacakken ısrarla birilerinin gelip topu almasını, oyun kurmasını bekledi ancak kimse gelmeyince o da topu dikmek zorunda kaldı. (Bence) O an adeta dün gecenin Trabzon açısından özetiydi.

5 Şubat 2011 Cumartesi

KALE ÇİZGİSİNE DE ÖNLİBERO KOYSUNLAR!



İBB maçında “Schuster bu işi hiç bilmiyor, Guti’yi çıkartıp Ernst’i alarak çift önlibero oynatmalıydı!” diyenler dünkü maçı izlemiş midir acaba? Neyse herkesin görüşü kendine, ne de olsa onlara göre hata hep Schuster’de, tek çözüm çift önliberoda! Zannedersiniz ki bakanlar kuruluna iki önlibero alınsa, ülkedeki tüm sorunlar çözülecek, enflasyon bile bitecek!

Schuster gibi hem Beşiktaş hem de R. Madrid’i çalıştıran Toshack bir keresinde şöyle demişti:
“Futbol takımları piyano gibidir, bazı oyuncular piyanoyu sırtlarında taşırlar bazıları da o piyanoyu çalarlar.”
Bir de Guti gibiler var tabii, piyanoyu hem taşırlar hem de çok az kişi kadar ustalıkla çalarlar! Bu yüzden sezon başından beri Guti’ye “Krampon giymiş Mozart” demekte ısrar ediyorum. Guti’nin yokluğu, uzun zamandır haftada iki maç yapmanın yorgunluğuna eklenince Karabük ilk 1 saatte aslında Beşiktaş’tan beklenen futbolu sergiledi.

Toraman’ın Emenike karşısında düştüğü haller üzerine de düşünmek lazım!
“Emenike’nin menejeri Figer olsa ve Türk vatandaşlığına geçip adı ‘Erman Emine’ olsaydı acaba hangi takımda oynardı?” sorusunun cevabı ise başlı başına bir yazı konusu!

STEVIE WONDER BİLE GÖRDÜ!
Almeida’nın verilmeyen golüne gelirsek: Topun çizgiyi geçtiğini Stevie Wonder hatta hayatında ilk kez maç izleyen müstakbel kayınvalidem bile gördü. Onun da dediği gibi “Bir top daha ne kadar kaleye girebilir ki?”
Tabii yine “Islahatçı Önlibero Partisi” yorumcularına göre sorun ne Guti’sizlik ne de Stevie Wonder’ın bile gol vereceği pozisyonda golü göremeyenler! Ne de olsa onlar için Antalya’ya kar yağsa suçlusu yine Schuster. Schuster suyun üstünde yürüse bu sefer de “Yüzme bilmiyor işte ondan suyun üstünde yürüyor, iki önlibero alsın onlardan yüzme öğrensin!” derler. Sonra da “Stevie Wonder da kim?” diye sorarlar!

31 Ocak 2011 Pazartesi

(Öyle sinirliyim ki aklıma geldin) ROY KEANE

90’ların, 2000’lerin sahte peygamberlerle dolu yarı gerçek yarı simülasyon endüstriyel futbolun bir avuç sahici karakterinden birisi değil sadece… Avrupa’nın zencisi İrlanda’nın en İrlandalısı, en zencisi…
“Korkusuzluk en büyük mutluluktur” şiarıyla filtresiz, dibine kadar içilen sert bir sigara gibi yaşanan; icabında doğru yoldan gitmek uğruna ters yoldan son sürat süren bir hayat… Fazlasıyla bir rollercoaster’ı andıran 21. yüzyıl yaşamında, en yukarı çıktığında da en aşağı düştüğünde, o bir kerelik yaşamda sahici bir yıldız futbolcu olmanın insana bahşedilmiş en büyük mucizelerden birinin olduğunu en güzel hisseden adam… Futbolcu olmasa en az futbolculuğu ya da teknik direktörlüğü kadar harika bir yazar olabileceğini kanıtladığı biyografisinde en içten şekilde itiraf ettiği gibi: “Şöyle bir geriye dönüp bakıyorum: Dünyanın en şanslı insanlarından birisiyim”
Manchester United’la 7 Lig, 4 FA Cup, 4 Charity Shield (geliri bizdekinin aksine büyüklere değil küçük takımlara ve ihtiyacı olanlara dağıtılan bir nevi Süper Kupa), 1 Şampiyonlar Ligi, 1 Kıtalararası Şampiyona Kupası; toplamda 12 sezonda 17 kupa… Celtic’te bir sezonda hem lig hem de federasyon kupası şampiyonluğu… İstatistiklere bakarsak Keano yerden göğe kadar haklı, o dünyanın en şanslı insanlarından birisi… Ama bence ondan çok daha şanslı olanlar başta Kırmızı Şeytanlar ve taraftarları olmak üzere, onun saha içi ve dışındaki her anına şahit olan biz futbol müptelalarıyız… Öyle şanslıyız ki 35 yaşında futbolu bıraktığı için bizi üzen hatta kızdıran bu hep kafasının dikine giden ve her seferinde de kendi stilinden en ufak bile taviz vermeden haklı çıkan adam, teknik direktörlüğünün ilk sezonunda futbolculuğu kadar büyük bir efsaneye imza attı: İlk 4 maç sonunda 0 puan ile Championship’in dibine demir atmış, herkesin en büyük küme düşme adayı olarak gösterdiği Sunderland’i neredeyse olmayan bir bütçeyle şampiyon yapmayı başardı.
1971 yılında Cork’ta yazılmaya başlanan efsane, ilk olarak 2 yıl üst üste o zamanlar Liverpool ve Manchester United’ın en büyük rakibi olan Nottingham Forest forması ile 1991 ve 1992’de üst üste 2 sezon kupayı finalde kaybedip hırsından gözleri kan çanağına dönmüş biçimde soyunma odasının duvarlarını tekmelerken biz futbol dilencilerine kendisini keşfettirdi. Biri FA diğeri Lig kupası olan her iki finalde de sahada basmadık yer bırakmamış, bastığı her rakibine sonunda ölümü göze alıyormuş gibi müdahale etmiş, her pası Dünya Kupası Finali’nde sonucu belirleyecek penaltıyı atıyormuşçasına dikkatli ve isabetli vermiş, her iki maçta da sahanın tartışmasız en iyisi olmuştu. Ama takım arkadaşlarında ne ondaki ruh vardı, ne de dâhiyane teknik direktör Brian Clough’ın onun parlaklığında yıldızları alacak parası… Ağlaya ağlaya ayrılacaktı çok sevdiği Nottingham’dan…


Belki o gün Keano, Manchester Havalimanı’na giden uçağa son anda binmekten vazgeçse bugün Robin Hood’un takımı olan bir zamanların Avrupa Kralı Nottingham Forest, İngiltere’nin alt liglerinde cadı kazanından beter play-off’larda sürünüyor olmayacaktı. Daha da önemlisi, bugün bu satırlar yazıldığında Manchester United hâlâ 1980’lerdeki gibi Gençlerbirliği ayarı baş altı bir takım olmaya devam edecekti. Alex Ferguson’un da pekâlâ itiraf ettiği gibi Keane o sezon Manchester United’a transfer olmasaydı belki de Alex Ferguson bir efsane değil, en fazla Wenger kadar önemli ve başarılı olacaktı!

2007 Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Manchester United’ın kadrosu yıllardır ilk defa bu kadar iyiyken, kadrosu ilk defa kendi standartlarına göre bu kadar sıradan olan Milan’a 3-0 ile boyun eğmek zorunda kalması Ada’da tüm saygın futbol yorumcularının dile getirdiği gibi sadece Keano’nun eksikliği ile açıklanabilir. Çünkü Keano, 90 dakika, 120 dakika boyunca hatta günün 24 saati Keano’dur ve başta futbol olmak üzere hayatın birçok dakikasının içinde bir yaşam kadar önemli öylesine büyülü anlar vardır ki orada sadece Roy Keane gibiler vardır ve o yüzden Roy Keane’lerdir… Ama futbol dünyasında Manchester Utd’lıların Roy’la soyadı benzerliğinden başka hiçbir kan ya da ruhsallık bağı olmayan Robbie Keane’e nazire yaparcasına hep bir ağızdan bağırdıkları gibi: “Sadece bir Keano var!”

1989 yılında işte öyle bir gün, öyle kısa bir anda, Nottingham futbolcu izleme komitesi Roy Keane’in forma giydiği amatör İrlanda takımı Ramblers’ın 4-0 kaybettiği finalde kazanan takımda golleri atanları değil kaybeden takımda sinirden deli gibi ağlayan çocukla geri döneceklerdir. 1993’te Nottingham küme düştüğünde yine o deli gözlerden boşalan sinir yumağı yaşların gölgesinde Blackburn ve Manchester Utd büyük bir savaşa başlar. Hâlbuki sabun köpüğü medyaya göre iki takımın yöneticileri de ne yaptıklarından habersiz birbirlerini yemektedirler. “Henüz 22 yaşında iflah olmaz bir sinir hastasını, uyumsuz, sosyopat hatta psikopat kişilikli” olarak tanımladıkları Keano’nun o zamanın transfer rekoruyla Avrupa’da başarı hedefleyen bu iki büyük takımdan birine transfer olmasını yakıştırmazlar. Nottingham tarafından denendiği o kısa anda, yine orada her zaman olduğu gibi 100% kendisi olan Keano hemen İngiltere Milli Takımı’nın beyni Steve Hodge’un yerine takıma girer. Bu kez de Manchester’daki ilk antrenmandan sonra İngiltere Milli Takımı’nın yeni beyni Paul Ince’in yanında yerini alır. Daha ilk maçta Ince efsanesi gölgelenmeye başlar, önce Inter sonra Man Utd’ın ezeli rakibi Liverpool’un yolunu tutan Ince için Keano’nun başlangıcı onun sonunun başlangıcıdır. Ferguson’a göre asıl uyumsuzlar, sabahtan akşama kadar futbol yıldızlığının sadece sefasını süren eski oyunculardır. Asıl onlar psikopattır çünkü takımları yenilince değil ağlamak üzülmezler bile, sadece hesaplarına paraları yatmayınca şımarık çocuklar gibi mızmızlanırlar. Asıl böyle bir futbolcu topluluğuna isyan etmemek sosyopatlıktır. Roy Keane, yeni bir etik anlayışı, yeni bir rol modeli, yeni bir ethos’tur… Şimdi zaman altyapıdaki gençleri korkusuzca bu yeni anlayışa göre monte etme zamanıdır. Boyalı basın Ferguson’la dalgasını geçmektedir: “Bir psikopat ve bir sürü çoluk çocukla Mickey Mouse Kupası’nı bile kazanamayacak, işinden olacak bir deli!”

Ferguson da biraz delidir tıpkı Keano gibi, icabında en büyük sanal yıldızının kafasına koşmadığı için kramponunu fırlatır, icabında İngiltere Milli Takımı’nın sağbekini gözü kapalı kesip 18 yaşındaki çoluk çocuğu monte eder. Erasmus’u haklı çıkarırcasına haklı çıkar Ferguson ve Keano: Deliler, deli olmayanlardan çok daha mutlu ve başarılıdırlar. En önemlisi de böyle delicesine bir korkusuzluk en büyük mutluluktur. Manchester United kariyerinde toplam 11 kırmızı kart görerek kırılması çok zor bir rekora imzasını atacak, daha 2. sezonunda kendisine arkadan tekme atan Southgate’in “Aynı mesleği yapıyoruz” diyerek suratına kameraların önünde tüküren Keano, Ferguson’un her zaman sahadaki eli, gözü, ruhu, her şeyi olacaktır.
1997’de Cantona futbolu bıraktığında aynı boyalı basın tarafından artık tükeneceğine kesin gözüyle bakılan Kırmızı Şeytanlar’da “o psikopat”ı hiç düşünmeden kaptan yapar Ferguson. O sezon Leeds’li Haaland bir türlü baş edemediği Keano’ya öyle bir tekme atar ki Keano o sezon neredeyse hiç forma giyemez. Çocukları ve karısı gözyaşlarını görmesin diye kafasına kadar yorganını örttüğü yatakta geçirmek zorunda kaldığı tüm o anlarda tek bir şeyi kafasına koyar: Kendisine böylesine sert giren, en kötü şekilde sakatlayan, bir de kart görmesin diye “Kalk yerden, numara yapma!” diye bağıran Norveçli’ye gününü gösterecektir. Tam 3 yıl sonra nihayet yeniden karşısına çıkan Haaland’a herkese göstere göstere yapılabilecek en sert müdaheleyi yapar ve hakeme bağırır: “Bilerek vurdum, ben vurdum, Roy Keane, kırmızı göster bana hemen!” Daha sonra otobiyografisinde de bunu açıkça itiraf eder; aldığı para cezaları, oynamama cezaları hiç umurunda değildir… Çünkü Haaland’ın vurduğu yer futbolu bırakana kadar top ayağına her geldiğinde ölümüne acır. Haaland ise futbolu Keano’nun vurduğu bacağından değil, diğer bacağından geçirdiği ameliyat yüzünden bırakmak zorunda kalır.
1999’da Manchester United’ın Lig Şampiyonluğu, FA Cup ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğunu kazandığı “üçleme” sezonundaki performansını kelimelere dökebilmek için İslam Çupi bile olmak yetmez sanırım. Sadece final maçında oynamamayı, koskoca bir kaptan olarak hâlâ o ilk günkü gibi bir köşede ağlayarak finali seyretmeyi göze alması, takımının finale kalması için kendini feda etmesi yeter de artar bile…
Sahada verdiği mücadele, emek ve sanatını en güzel şekilde harmanlaması, kaptan olmaktan da kahraman olmaktan da daha önemlidir onun için. Gözünü kapar ve bir önceki sezonun başarıları ile yetinen ve maçlar esnasında sandviç yiyerek adeta tiyatro izler gibi mücadeleyi izleyen taraftarlara saydırır: “Old Trafford’a gelen birçok insan sadece yiyip içip tıkınıyor. Birçoğu futbolun F’sinden bile anlamıyor” Buna rağmen 2000 yılında hem spor yazarları hem de Manchester United taraftarları tarafından yılın futbolcusu seçilir.
2001-02 sezonunda sıra takım arkadaşlarına gelir: “Bu geçmişin başarıları ile çoktan doymuş bir avuç ruhsuz herif, rolex saatleri ve son model arabaları yerine Manchester United formasını giymenin parayla ölçülemez tarifsizliğini, paha biçilmezliğini biraz hissetselerdi bu sezonu elimiz boş bitirmezdik” Açıkça kastettiği İngiliz Milli oyuncular Nicky Butt ve Wes Brown ağızlarını açıp bir satır bile cevap veremezler. Ferguson’a göre Keano çizmeyi aşsa da yerden göğe kadar haklıdır.
Ama asıl efsane filmin en çarpıcı sahnesi o yaz, 2002 Dünya Kupası’nda İrlanda Milli Takımı kampında yaşanır. Sponsorluk anlaşmaları için amatör takımların çalıştığı yerde çalışmak zorunda kalan takımın kaptanı önce federasyona fena giydirir: “Kendi ceplerine hiç çalışmadan 3-5 kuruş fazla doldurmak için bizi buraya mahkûm edenler ve buna göz yumanlar İrlanda halkına ihanet ediyorlar!” İlk günden itibaren dünyanın en çok kazanan oyuncularından birisi olan Roy için milli takım hayat memat meselesi değil her şeyden çok daha önemlidir. 1994 Dünya Kupası’nda icabında 1990’da İrlanda’yı ilk kez Dünya Kupası Finalleri’ne hatta çeyrek finale kadar taşıyan Jacky Charlton’a bile açıkça fikrini beyan etmiştir: “Evet, kâğıt üstünde büyük başarı. Ama eğer korkmasaydık, kupayı bile kazanırdık, üstelik biraz da top oynamış olurduk!”
2002 yazında Keano’nun karşısında teknik direktör Mick McCarthy değil, Charlton, Ferguson, Capello hatta George Best bile olsaydı o yine aynı şeyi yapardı. Saipan’daki kampı terk eder, antrenörüne kupayı münasip bir tarafına sokmasını söyler, arkasını bile dönmeden çıkıp giderdi. Belki, kim bilir yine evinde kafasını yorganın altına sokar, maçları televizyondan seyrederken her zamanki çocuk saflığıyla gözleri kan çanağına dönene kadar ağlardı. Keane’e göre onun oynadığı milli takım, Avrupa’nın zencileri kupada şampiyon olmak için hazırlanmalıydı, 1-2 tur geçip sponsorlarına para kazandırmak için değil. Önce kampı terk etti. Sonra McCarthy ve yöneticiler Keano’yu en zayıf yerinden vurarak, İrlanda tarihinden yola çıkıp duygu sömürüsü yaparak geri döndürdüler ve asla tutmayacakları sözler verdiler.


Döndüğü gün aynı tas aynı hamamdı. Keano, McCarthy’nin yanına koştu ve en tarihi müdahalesini yaptı: “Mick, sen adi bir yalancısın… Karaktersiz kuklanın tekisin… Futbolculuğun da beş para etmezdi… Korkağın tekiydin… Antrenörlüğün de beş para etmez… İnsan olarak hiç para etmezsin… Al Dünya Kupası’nı münasip bir tarafına sok! Bugüne kadar sana katlandıysam sadece ülkemin, İrlanda’nın teknik direktörü olduğun içindi. Ben sana değil, ülkemin antrenörüne saygı gösterdim… İnşallah cehennemde çürürsün!”
O gün İrlanda tam ortadan ikiye bölündü. Bu kez Kuzey ve Serbest olarak değil. Keano’cular ve McCarthy’ciler olarak. Keane’in doğduğu yer Cork’ta neredeyse herkes Keane yüzlü İrlanda tişörtleri giydi. Dünya Kupası maçları esnasında tek bir televizyon bile açılmadı. Keano, İrlanda Kurtuluş Savaşı’nın en büyük kahramanı
Michael Collins’leştirildi. Canlı yayına çıkan bir tarih profesörü Keano’nun Collins gibi kendi halkı için yaralanırken kendi halkının ihanetine uğradığını söyledi. İrlanda 2. turda uzatmalarda 10 kişi oynayan İspanya karşısında McCarthy tarafından savunmaya çekildi. Penaltılarda Keano’nun ahı tuttu. Hâlbuki çok rahat sadece fiziklerini kullanarak çeyrek finalde Güney Kore’yi de eleyip en kötü Türkiye ile 3.-4.’lük maçına çıkabilirlerdi. Yarı finaldeki muhtemel rakipleri Almanya’ya grup maçında yenilmemişlerdi zaten. Tüm bunlar Keano’suz senaryolardı. Ya bir de Keano olsaydı?
Bu olaydan sonra İrlanda’nın en ünlü dört müzikal yazarı bir araya gelip “Ben, Keano” adlı bir müzikal yazdılar. Keano, eski Roma’da savaşa hazırlanan bir komutan olarak canlandırıldı. Ama oyunda da General Macartacus, ülkesini satarak Keano’nun savaşmasına engel oluyordu. Keano’yu satan ve McCarthy’nin yanında saf tutan diğer kaptan Niall Quinn ise İngiltere Kraliçesi ve onun İrlanda halkını uyutmak için kullandığı ünlü bira markası Guinnes isminden türetilen Quinnes adıyla hicvedildi.
Daha sonra Colin Teevan adlı yazar Troya Savaşı’nda Achilles ve Kral Agamemnon’un arasında yaşananlarla paralellik kurarak “Roykeanad” adlı bir senaryo yazdı. Sarhoş İrlandalı karakterler tarafından seslendirilen oyunda Keano ve McCarthy bir kez daha hicvedildi. Modern Ada müziğinin en önemli ismi Morrissey’in ona adadığı “Roy’s Keen” şarkısı radyolarda en çok istek alan şarkı oldu.
Keano, kendisini McCarthy ile aynı kefeye koyanlara en doğrudan cevabını yine sahada verdi. Dünya Kupası’nda McCarthy’nin kendisinin yerine oynattığı ve McCarthy’nin ispiyoncusu olarak suçladığı Jason McAteer’e ligin ilk haftalarında öylesine bir dirsek attı ki tüm McCarthy’ciler fazlasıyla suratlarında hissettiler. Zaten Haaland’ın yol açtığı müzmin sakatlıktan bir kez daha ameliyat olacağı için 3 maç Manchester United forması giyemeyecekti.

İyileşir iyileşmez, 2000’li yıllar boyunca karşılaştıkları tüm maçlarda ölümüne mücadeleye giriştiği Vieira’ya ilk “dersini” verdi. Daha sonra 2005 yılında takım arkadaşı Gary Neville’e “dayılanma” hatasına düşen Senegal asıllı Fransız siyahî oyuncuya asıl dersini verdi. Kameraların önünde avazı çıktığı kadar “Adam olsan seni köleleştiren, dışlayan Fransızlar için değil, kendi ülken Senegal için oynarsın” diye bağırdı. Aklı hâlâ Dünya Kupası’nda kalmıştı… Nihayet McCarthy üst üste alınan kötü sonuçlardan sonra kovuldu ve Keano Milli Takım’a geri döndü.
Herkes artık yaşlandığını, Haaland’ın yol açtığı sakatlığın ona yaşlandıkça daha da fazla acı verdiğini ve bunun da sinirlerini onulmaz ölçüde bozduğunu söylüyordu. Ama o hâlâ mevkisinin en iyisiydi. 10 yıldır olduğu gibi yine Juventus’u, Real Madrid’i reddetti. 2004’te futbol yaşamını sürdürürken Hall of Fame’e adı yazılan ender oyunculardan birisi oldu. Pele’ye göre gelmiş geçmiş en iyi 100 futbolcudan birisiydi. Capello’ya göre “Bir Roy Keane, başlı başına bir orta saha” demekti. Onun için yapılacak 2 şey vardı: Birincisi her zaman olduğu gibi yine sadece kendisi olmaya devam etmek, diğeri de mutlaka bir gün küçükken uyumadan önce ettiği dualardaki gibi Celtic formasını giymek.
Önce kendisi olmaya devam etti. 2005 Kasımı’nda sezon öncesi sponsorlar istediği için Portekiz’de yapılan hazırlık kampını eleştirdi. O sezon Middlesbrough’a 4-1 yenildikleri maçtan hemen sonra Manchester United TV’ye çıktı, gözünü yumdu, ağzını açtı ve son bir kez Kırmızı Şeytan olarak kendisi oldu: “Bugün bu formayı giyme şansını bulan birçok sözde futbolcu bunun ne kadar da harika bir şey olduğunu ve yerlerinde olmak isteyen milyonlarca taraftara karşı sorumluluklarını yerine getirmek zorunda olduklarını farkında değiller. Bunu göremiyorlar, bunu onların yüzüne söylemeyeceğim çünkü son model arabaları, evleri ve tüm o lüks gözlerini kör etmiş. Bu takımda oynama şansını bulmak asla parayla ölçülemeyecek kadar pahalı bir şey!”
Bu kez sadece İrlanda değil, İngiltere de ikiye bölündü. Bazılarına göre “bu deli” iyice çizmeyi aşmıştı. Birçoğuna göreyse yerden göğe kadar haklıydı, o gerçek bir kahramandı. Ferguson onu kaptanlıktan almadı, kendisine yakışır, Keane’in hatalarıyla sevaplarıyla tüm mirasını yücelten bir çözüm buldu: “O benim veliahtım. Benim yerime geçecek. Ama önce artık son rüyasını da gerçekleştirmeli. Ne mutlu Celtic’e de, Keano’ya da”

2005-06 sezonu sonunda, Ada’da bir jübile maçında en fazla seyirci rekorunun (69.591 kişi) kırıldığı Manchester United-Celtic maçının bir devresinde bir aşkının diğerinde diğerinin formasını giydiği karşılaşmada oyunculuğa veda edene kadar bu kez Celtic’i başarıdan başarıya koşturdu. Maçın gelirinin büyük bölümünü körlere bağışlayan Keano, Ferguson’un ona çizdiği hedef uyarınca Sunderland’in başına geçti.

İşin garibi, Sunderland’in başkanı 2002 yazında McCarthy’ye destek veren Niall Quinn’di. Quinn, 4 maç sonunda 0 puanla ligin dibine demir atan Sunderland’in başına dünya çapında bir teknik adam getirileceğini açıkladığında kimsenin aklının ucundan bile Keano geçmemişti. Keane, özyaşamöyküsünde Quinn’i “kukla” olarak nitelemiş. Quinn ise kendi biyografisinde Keano’yu “bölücülük”le suçlamıştı. Ama birden, tarihsel bir hatadan dönülerek kader birliği yapıldı. Daha da garip bir gerçek, Ada’nın köklü takımlarından Sunderland 1. Lig’den McCarthy yönetiminde düşmüştü. Sunderland, kesinlikle 3. lige düşmemeliydi. Ama Keano’nun hedefi bambaşkaydı. Artık daha da korkusuzdu çünkü ne Haaland’ın yol açtığı, hayatını karartan sakatlık vardı ne de endüstriyel futbolun sahte yıldızları şımarık paragöz eski takım arkadaşları. Keano, Quinn’e “Şunu şunu alalım” demedi hiç. Quinn bütçeyi söyledi, Keano da ona uygun olarak birçoğu İrlandalı ümit vaat eden yıldızlar olmak üzere pek de ünlü olmayan oyuncular transfer etti. Keane’den önce 4 maçta 0 puanla sonuncu olan Sunderland sezon sonunda şampiyon olarak ait olduğu yere dönecekti. Üstelik Keano’ya bir haller olmuştu! Bu sezon Wolves’ın başında olan McCarthy’nin maçtan önce yanına gitmiş, ona sarılmış, “Bu kadar az bütçeyle bu takımı yarattığın için tebrik ederim” diyerek eski azılı düşmanının elini sıkmıştı. Sezon bittiğinde yaptığı “Dilerim Wolves da 1. lig’e çıkar” açıklamasıyla adeta manevi babası olan Ferguson’a göz kırpıyordu. Aynı sezonda Ferguson da, Keano da şampiyon olmuşlardı. Ve en garibi bir dahaki sezon rakip olacaklardı! Sonraki sezonlar da halef-selef olmaları ise bu gece güneşin batacağı kadar aşikâr. Çünkü nasıl bir Ferguson varsa, sadece bir Keano var! Ipswich-Sunderland'e sığmayacak kadar büyük!

13 Ocak 2011 Perşembe

Önü Barça arkası Almeria!

Ne de olsa bozuk saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir: Ligde oynanan Beşiktaş-Manisaspor maçındaki 3-2'lik beklenmedik yenilgiden sonra "Üşüyoruz Sivok Reis, bir an önce geri dön!" yazmışız. Dünya tarihinde futboldan açık ara en iyi anlayan sülale olan (Alex) Ferguson sülalesinin de hemfikir olduğu gibi Slovak futbol zanaatkarı, özlenmeyecek cinsten bir oyuncu değil.

Quaresma'nın bazen "Servet-i Fünun tarzı" abarttığı bireysel futbol sanatı, Guti'nin pas konçertoları, başka bir takıma gelmiş olsa skor basını tarafından her gün posteri verilecek futbol kudretindeki Simao ve Almeida bir yana... Taktik zeka kategorisinde Beşiktaş'ın 21. yüzyıl model Gökhan Keskin'i Sivok usta!

Merkezdeki Sivok farkı bir yana, Recep Çetin-Metin Tekin sağ kanadı ve İbrahim Üzülmez-Markus Münch sol kanadından beri Beşiktaş ilk kez yakın tarihinde kanatlardan bu kadar futbol gönlümüze hitap eden akınlar geliştirdi, "2011 model Kara Kartal" lakabının hakkını verdi. Zaten bilakis Cem Dizdar ve Forza Beşiktaş'ın da ısrarla savunduğu gibi Benfica Lizbon'dan kartal ithal edip hayvancağıza "sembolik işkence" yapmanın hiç lüzumu yok, yabancı kontenjanı biraz mantıklı ayarlansın, yeter de artar! Ne de olsa kanatta Baki Mercimek oynarken de 'Kara Kartal', 'Kara Kartal'dı!

SİVOK-ERSAN TANDEMİ?
Paslar, "kramponlu Ahmet Hamdi Tanpınar" Guti'nin ayağından çıkıyor, kanatlardan Q7 ve Simao kaleye doğru hareketleniyorsa, "alan daraltmacı skor yorumcuları"na rağmen bize her atak Barcelona! İnanmayan varsa 48 maçta sadece 8 gol atıp 80 gol kaçıran Nobre'nin bile dün gece attığı ve kaçırdığı gollere baksın yeter!

Arkaya dönüp bakarsak ise Schuster dayı benden milyar kat iyi bilir ama siyah-beyaz gönüllere en fazla hitap edecek stoper tandemi Ersan-Sivok ikilisi gibi... Diğer türlü hücumlar Barçavari, savunma Almeria'dan hallice! 70'den sonraki kondisyon sorunları ise bambaşka bir yazı konusu...

12 Ocak 2011 Çarşamba

Euro 84 yazı, Bakırköy, anneannem ve ruh hastalıkları hastanesi bahçesinde top oynamam


(Sizler gibi ben de) Büyüyünce hep futbolcu olacağımı düşünürdüm... Mahallede herkes Maradona, Zico olmak için yarışırken ben kafadan Socrates'tim çocuk aklımla...

Hatta Euro 96'da benden sadece bir gün sonra doğan Phil Neville, abisi Gary Neville'ın yerine oyuna girene kadar da hep futbolcu olacağıma inanmıştım...
İşin aslı hiçbir zaman gerçekten büyümedim ki futbolcu olayım!
Geçenlerde mahallede, 2011 yılında benim 1984'te olduğum yaştaki çocuklarla futbol oynarken cep telefonum yani "Ooh! Aah! Cantona!" şarkısı çaldı.


Arayan annemdi, istem dışı "Anne hava kararmadan gelirim eve, merak etme!" dedim. İşin aslı yıllardan 2011'di ve ben 15 gün sonra az buz değil tam 34 yaşına girecektim ama halen annem beni mahallede top oynarken eve çağırıyordu...
İçimden "Sorun değil Tony Cascarino 34 yaşında Marsilya formasıyla gol kralı oldu, bizim mahalle de bir nevi Marsilya değil mi zaten?" diye kendi kendimi avuttum...

Meğerse annemin arama sebebi, anneannemin düşüp bacağını iki yerden kırdığını ve iyileşene kadar bizde kalacağını haber vermek içinmiş.
Eve geldiğimde, keşke onun yerine biraz önce ben mahallede bacağı kırsaydım dedim! 88 yaşındaki insanlığın yüz akı kadının canı çok yanıyor, demirden yürüteç sayesinde zar zor yürüyebiliyordu...
Gece yarısı uyandığımda halen gözünü uyku tutmamıştı. 88 yaşındaydı ama bilinci halen bana göre 88 ışık yılı daha fazla açıktı...
Birden cebinden iki fotoğraf çıkardı. "Sen küçükken de böyleydin, sana bir top verirdik dünyanın en mutlu çocuğu olurdun" dedi. O uyuyana kadar sohbet ettik, bana bir gün Bakırköy'deki evlerinin bahçesinde oynarken ortadan kaybolduğumu ve çok merak ettikleri günü hatırlattı, anlattı. Meğerse anneannemin evinin arka sokağındaki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalakları Hastanesi'nin bahçesine girip oradaki hasta abilerle top oynamışım...

"Merak etme anneanne hiç değişmedim aslında, şimdi de daha akıllı değilim" dedim. "Olur mu hiç, ben herkese senin bu resimlerini gösteriyorum" dedi.
Fotoları aldım, kardeşime tarattırdım. Ortadaki elinde top olmayan dünya tatlısı çocuk ben değilim, kardeşim tabii ki... Ben ise elimde topla sanki dünyayı değiştirmiş kadar mutlu ve gururlu gözüküyorum... Saçlarım mı? Cidden Beatles elemanı saçı gibiymiş, ayakkabıların neden kırmızı olduğunu ise dün gibi hatırlıyorum: Ben çocukken, büyüyünce Beşiktaş'ın Kenny Dalglish'i olacağımı zannediyordum, ondan olsa gerek! Ne de olsa 1984 yazıydı, Dalglish'i ilk kez Roma'daki Şampiyon Kulüpler finali maçında izlemiş, bir de üstüne Euro 84'e şahit olmuştum...
Düşündüm de hiç değişmemişim, saçlar hariç sadece biraz gelişmişim; ne de olsa bozuk saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir o hesap bir gelişme işte!

11 Ocak 2011 Salı

YATTARA VE ÇİM YASASI!

Eskiden eleme usulü oynanan Türkiye Kupası, günlük yaşamayı seven bizim toplum için bariz daha zevkli ve heyecan vericiydi. Ancak KT Şekerspor gibi mütevazı takımlara hem kendilerini gösterme, hem de biraz olsun finansal durumlarını düzeltme şansı tanıyan gruplu kupa formatı, 21. yüzyıl Türk futbolunun önemli bir gerçeği.
Zaten biz ne yazarsak yazalım, kupa uzun süre böyle oynanacak. O yüzden sadece “kendine endüstriyel” olan futbol yöneticileri de Trabzon’da futbol kararlarını alanlardan biraz ilham almalı!
Son kupa şampiyonu ve lig lideri, dünkü maçı tek maç eleme usulü bir karşılaşmanın ciddiyetiyle oynadı. Sezon başından beri her maç üstüne koyarak gelişen, bir nevi Karadeniz usulü “tiki taka” sergiliyor Trabzonspor.
Orta sahayla ileri ucun sürekli ve hızlı şekilde alan değiştirmesine dayalı bu Trabzon “tiki taka”sı, Selçuk ve Coleman gibi iki pas ustasının yokluğuna rağmen yine de kısmen yerli yerindeydi. Şenol Güneş bir yandan maçtan istediği sonucu alırken diğer yandan da fazla şans vermediği oyuncuları deneme fırsatı buldu. Yattara attığı sanat eseri gol kadar bir 3-5-2 tek sağ kanadı edasıyla takım savunmasına da yardım etmesiyle de göz doldurdu. Eğer Yattara dünkü gibi harika yeteneklerini Şenol Güneş standartındaki taktik disiplinle harmanlamayı başarırsa, 2011’de Trabzon’un asıl bomba ara transferi olur!

“KUPA ŞEKERLERİ”
KT Şekerspor, Beşiktaş maçından sonra Trabzonspor karşısında sergilediği oyunla kupaya adı gibi tat katmaya devam ediyor. Bir de saha zeminleri biraz düzelse, bu umut veren genç yetenekler daha yukarı seviyelere tırmanabilirler. Sadece Şekersporlu gençler değil bu ülkede futbola gönül veren hiç kimse o zeminde oynamayı hak etmiyor. O yüzden hazır “yasa atağı” varken bir de “çim yasası” çıksa şeker gibi olmaz mı?

HAMİT ALTINTOP, PUŞKAŞ VE INGO ANDERBRUGGE

Önce Nuri Şahin, Kicker dergisinin “Bundesliga 2010-11 İlk Yarının En Değerli Oyuncusu” ödülünü kazandı. Ödül demişken Nuri’nin aldığı ödül, bizdeki Adnan Aybaba’ya Yılın En İyi Yazarı Ödülü verilen yarışmalar gibi sonucu önceden belli, Stalin dönemi oylamalarıyla “seçilen” yarışmalar "sonucu" değil. Bizzat Bundesliga’da top koşturan 286 futbolcudan %32,6’sının oyuyla Nuri, ilk yarının en değerli oyuncusu seçildi.
Sonra da Hamit Altıntop, dünyada yılın en güzel golüne verilen FIFA Puşkaş Ödülü’nü kazandı. Geçtiğimiz futbol yılında % 17.68’lik oy oranıyla Cristiano Ronaldo’nun kazandığı ödülü aldıktan sonra Hamit’in söyledikleri ise Mesut Özil Almanya’yı seçtiği için kendisini “Burası Türkiye yok öyle!” gericiliğiyle “vatan haini” ilan edenlere “Burası Türkiye, var öyle!” dedirten cinstendi:
“Çocukluk yıllarımda Ronald Koeman ve Ingo Anderbrugge gibi topa vurmaya çalışırdım. Bu iki adam o yıllarda öykündüğüm oyunculardı.”


Koeman başlı başına bir yazı, kitap hatta “futbolda altın vuruşlar tarihi” ansiklopedisi konusu! Ancak Ingo Anderbrugge, Ronnie Whelan, Richard Witschge misali “özel” bir futbol zevki. “Özel” derken kastım, nasıl “Ronnie Whelan” deyince “O da kimdi?” cevabını alıp “Hani Euro 88’de Dasayev’e uçan voleyle gol atan İrlandalı vardı ya…” ipucunu verince hemen hatırlanması misali "özel"!

Bilakis bendeniz de Ingo’nun adını kendisini hiç izlemeden önce duymuş, mecburen benimsemiştim. Lisedeyken her çarşamba bizim “Aziz Yusuf İdadisi FC” olarak İstanbul Erkek’le maç yapardık. Maç bir saat, futbol sohbeti ise minimum 3 saatti. Israrla kendisine “Ingo” diye hitap edilmesini isteyen İstanbul Erkek Liseli kardeşimiz her hafta yarım saat Ingo Anderbrugge anlatırdı.
Ingo ile o kadar bütünleşmiş, devasa solağı o kadar benimsemişti ki doğuştan sağ ayaklı olup sağ elip yazı yazmasına rağmen futbolu ısrarla solla oynar; sağ ayağıyla çok daha iyi bir vuruş yapabileceği bir pozisyonda bile sol ayağını kullanmakta inat ederdi.
Ve yıllar sonra nihayet bir başka doğal “sağlak”tan ama bizim deli İstanbul Erkek Liseli’ye göre sahici bir futbol sanatçısından, Hamit Altıntop’tan yeniden “Ingo” adını duymak çok güzel. “Futbol hiç büyümek istemeyen çocukların oyunu” dediğimizde bizlere “Romantik işte hehehehe” diyen “homo amerikanus”ların asla dikkatini çekmeyecek bir adam Ingo Anderbrugge… Ne de olsa hem Borussia Dortmund hem de Schalke’nin, Ruhr Derbisi’nin iki yakasının da formasını giyip iki tarafa gönül verenlerin de saygı ve sevgiyle andıkları ender isimlerden birisi Ingo… Hatta bence daha da güzeli, futbol hayatını amatör bir takımda noktaladıktan sonra iki yıl da Rhein Fire takımının formasıyla rugby oynamış olması!


Sonradan Rugby’ci oldu diye öyle sadece fiziğiyle oynayan eski tip “kalas” bir orta saha sanmayın Ingo’yu! Zaten Rugby de aslında futbol gibi fizik kadar zekâ ile tekniğin birleştiğin ince çizgideki ayrıntıların sonucu belirlediği bir oyun ya, o da apayrı bir yazı konusu olur!
Ingo’ya dönersek: Önce Dortmund sonra da uzun yıllar Schalke’de oynadı 1.89’luk hücuma dönük orta saha sanatçısı. 1997 UEFA Kupası şampiyonu Schalke, Inter’le kapıştığı iki ayaklı finali penaltılar sonucu kazanacak; Schalke adına ilk penatıyı da Ingo gole çevirecek, akabinde gecenin o saatinde çalan telefonda İstanbul Erkek Liseli Erhan kardeşim avazı çıktığı kadar bağırıyor olacaktı!

Aynı Erhan manyağı, 29 Ekim 1996 günü soluğu Trabzon’da almış, UEFA Kupası 2. turu rövanş maçında Schalke, Trabzonspor’la olağanüstü bir maç sonrası 3-3 berabere kalıp yoluna devam edip bizi üzerken Ingo müthiş performansıyla Erhan’ı dünyanın en mutlu insanına dönüştürmüştü!

Trabzonspor adına sahanın yıldızı iki gol atan Hami Mandıralı’dan başkası değildi, tabii ki! Aynı Hami yaklaşık 1.5 yıl sonra Schalke 04’ün yolunu tutacak, Ingo ile beraber oynayacaktı. Hamit Altıntop o efsane golü attığında hepimiz “Vay be Hamit’in içine Hami girmiş!” demiştik. Ancak Hamit ödülünü aldığında çocukken içine giren Ingo’dan bahsetti. Daha doğrusu sabahın 8’inde çalan telefonla uyandım. “Eyvah babama mı bir şey oldu yoksa!” diye tirtir titrerken duyduğum dünya tatlısı delinin sesiyle kendime geldim. Tabii ki “Ingo Erhan”dı arayan: “Bak Ali Ece, bütün programlarını izledim, dinledim; bir kere Ingo’yu anlatmadın ama gördün mü tarihte bu ödülü alan tek bir Türk var. O da başkasının değil Ingo’nun adını verdi!”
Meğerse “Ingo Erhan” halen Ingo’nun peşindeymiş tıpkı benim Tony Cascarino’nun peşinde olmaya devam etmem gibi. “Cascarino ile meslektaş oldum oğlum, adam Times’ta yazıyor hem de!” dedim. “O bir şey mi?” dedi Erhan, “Ingo hâlâ takım çalıştırıyor, hem de amatör kümede. Üstelik de bir sürü futbol okulu açtı. Senin Cascarino hâlâ içiyor mu peki?”
“Cascarino’yu boşver, gel biz içelim!” dedim. “Gelemem oğlum, ben Berlin’de yaşıyorum, sen gel!” dedi! Çok yaşa be Erhan, hâlâ futbolun hiç büyümek istemeyen çocukların oyunu olduğuna inanmayan varsa onu da artık Ali Eren çarpsın, ne diyeyim!