08 Temmuz 2009 Çarşamba

AİLE BOYU FUTBOLCU ABDUL KADER KEITA



Bir ayrı severim baba-oğul, abi-kardeş futbolcuları... Formun geçici, yeteneğin ebedi olduğunu kanıtladıklarından mı yoksa tarihte belli bir devamlılık sağlayarak futbolun mekanlar ve zamanlar üstü ölümsüzlüğünü vurguladıklarından mı bilemiyorum ama Laudrup'lardan Koeman'lara, Şota-Arçil Arveladze'lerden yeteneği kısıtlı ama forma aşkı efsane Neville'lara bayılırım iki kardeşin aynı takımda oynaması durumuna... Hele hele Gudjohnsen'ler ve Laudrup'larda söz konusu olduğu gibi baba oğulun yan yana oynaması bambaşka bir futbol tadıdır, ölümsüzlüğün, sportif ruhun katıksız uzantısı bayrak yarışının ta kendisidir...

Son yıllarda abi-kardeş akımının en parlak temsicileri garip bir şekilde hep Fildişi Sahili'nden çıktı. Bir ihtimal yıllardır Fransız emperyalizminin erozyona uğrattığı toplumsal değerlere karşı futbolun sosyalleştirici ekseninde geleneksel aile değerlerinin el üstünde tutulmasının sonucu olabilir bu durum. Yaya ve Kolo Toure, Arouna ve Bakary Kone (bir de Karamoko Kone var küçük kardeş Roda'da yedek), Bonaventure ve Solomon Kalou'lar...

Galatasaray'ın yeni yıldızı Abdul Kader Keita da aslında en az onlar kadar hatta onlardan bile daha futbolcu bir aileden. Annesi Somalili olan Abdul Kader Keita'nın abisi Hamza Keita zamanında Fildişi Milli Takımı'nın önemli oyuncularından birisiydi. Hele baba Keita herhalde ailenin en büyük futbol delisi olacak ki iki oğlunu da futbolcu yapmasının yanı sıra Keita ailesinin yaşadığı Gagnoa ilçesinin futbol takımı Sporting Club de Gagnoa kulübünün de kurucusu.

Abdul Kader Keita, ailenin en büyük yıldızı kuşkusuz. 1980'lerde Cezayir, 1990'larda ise Kamerun ve Nijerya'nın estirdiği Afrika futbol rüzgarı ve Kara Kıta'nın futbol dünyasındaki rönesansı sürecinde Batılı beyaz adamların "Çok düşük maliyete süper yetenek" şiarıyla yaptığı Afrika ihracatının en bereketli dönemi olan 2000'lerin önemli bir yıldızı Keita.

Daha 17'sinde bir çocuk yıldız kıvamında İsveç'in Elfsborg takımına transfer olan Ağustos 1981 doğumlu süper yetenek, çok genç yaşta uluslararası şöhreti ve parayı bulmuş bir futbolcu. Elfsborg'de kısa bir süre kalan ve kaçınılmaz olarak uyum sorunu yaşayan (hayatı boyunca 30 derece sıcaklığı serin olarak değerlendirmiş bir gencin en sıcak havanın 20'yi bile geçmediği Avrupa'nın en medeni ülkesine gitmesinden bahsediyoruz!) Keita Fildişi'nin en başarılı takımı olan Africa Sports National'da asıl yıldızını parlattı. Africa Sports National, Kamerun'un efsanevi kalecisi Joseph Antoine Bell, Amokachi-Okacha'lı Nijerya'nın yıldızlarından Yekini ve Keshi'nin de zamanında formasını giydiği Afrika kıtasının bir nevi Porto'su, Rangers'ı, Celtic'i olan bu kulüpteki performansı Keita'yı daha çok genç yaşta Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi futbolcuların para bastığı liglere taşıdı.



Aslında bundan 8 yıl önce 9 milyona değil 9000 dolara Türkiye'de oynamaya başlayabilirdi Keita ancak adı lazım değil onu denemeye alan takımlarımızdan birisi kendisini beğenmeyerek bir haftada geri yollamayı başardı! Uzun vadede asıl kaybeden ise Keita'yı üç hafta deneyip imza attırmayan Paris Saint Germain olacaktı. Tunus'un efsanevi takımı Etoile Sahel'den sonra sırasıyla BAE'de Al Ayn ve Katar'da Batistuta ve Romario ile beraber Al Sadd formalarını giyen "Popito" lakaplı süper yetenek, Katar'dayken harika çalımları ve spektaküler hareketleriyle taraftarları kendisine ölümüne hayran bırakırken başına buyrukluğu ve disiplinsizliğiyle hocası Bora Milutinoviç'i çıldırtmayı başardı. Dünyanın dört bir yanında takım çalıştıran ve Irak'ı çalıştıracak kadar gözü kara bir futbol gönüllüsü olan Milutinoviç en sonunda yönetime şöyle buyuracaktı: "Ya ben, ya Keita. Hatta Keita kalırsa ben sadece takımı değil, futbolu da külliyen bırakıyorum!"
Söz konusu olan aslında Yattara, Okocha, Amokachivari bir vakadan daha fazlası değildi. Afrikalı yıldızların birçoğu gibi Keita'nın da yetenekleri takım disiplini kalıbına sığamayacak kadar coşkun ve sınırsızdı. Neyse ki kazanan Lille oldu. Fransa'nın Gençlerbirliği misali mütevazı takımı önce Keita'yı bu hengamede kapıp Claude Puel yönetiminde altın çağını yaşadı daha sonra da ele avuca sığmaz süper yeteneği 16+2 milyon euro'luk rekor bedelle Lyon'a sattı.

Sevgili Galatasaraylı kardeşlerim, abilerim, ablalarım "Bu adam Lyon'da topu ayağına sürmemiş, nasıl olacak bu iş; üstelik de çok disiplinsizmiş" diyerek hiç kaygılanmasınlar. Keita, Rijkaard futbolunun, sahanın maksimum kullanımına dayalı açık futbolun oyuncusu. Robben'den tek eksiği kurnaz olmaması. Eğer Keita, Ortega misali Lorant yönetimindeki bir takıma gelseydi bomba elde patlardı ama Rijkaard var, Neeskens var, oyuncularını konsantre etmek için onlara The Pixies, Nirvana, The Smiths dinleten bir total futbol dehası, Cruyff'un en başarılı mirasçılarından birisi var. Yani kısacası korkulacak bir sorun yok, bir Beşiktaşlı olarak arada Keita'yi izlemeye geleceğim, orada görüşürüz...

2008-09 BANK ASYA FOURFOURTWO ÖDÜLLERİ

BANK ASYA 1. LİG
YIL SONU ÖDÜLLERİ


Bu yıl Bank Asya 1. Lig bambaşkaydı! Bir saniye bile azalmayan heyecanı, dramatik iniş çıkışları ve yukarılara göz kırpan yıldızlarıyla zaman zaman Süper Lig’e bile kramponunu ters giydirdi. Bize de geleneksel FourFourTwo ödüllerini bu kez öteki ligimize vermek düştü!

Jüri ve yazı: Sinan Okyay, Hüseyin Ataş, Yetkin Etkin, Ali Ece
Görseller: Bank Asya 1. Lig Dergisi

Mission Impossible Oscar’ı:
LEVENT ERİŞ & KENAN YARALI

“Manisa’da sponsor gider, iş biter” diyenlere inat batan gemiyi terk etmeyen başkan Kenan Yaralı ve büyük düşüşe rağmen takımda kalıp 64 gollü, 64 puanlı lideri yaratan teknik adam Levent Eriş kimsenin beklemediği kadar güzel bir mutlu son yaşattılar. Vestel’den devraldıkları enkazdan alınlarının akıyla Manisaspor’u yarattılar. Ayda bir antrenör değiştiren Süper Lig’e inat düştüğü lige geri dönmek için uğraş veren futbolcularıyla Zicovari bir diyalog geliştiren “Eski Efe” futbolculuğunu “Yeni Efe” antrenörlükle pekiştiren Levent Eriş’e ve ona sözde değil özde güvenen Kenan Yaralı başkana şapka çıkartıyor, herkese örnek teşkil etmelerini diliyoruz!

Sen Neymişsin Be Abi Oscar’ı:
BRUNO MEZENGA

“Pahalıdır vardır bir hikmeti, ucuzdur vardır bir illeti” sözünün ipliğini pazara çıkaran, hafif emekli, bol kaprisli, Brezilyalı jön rollerinin yeni yorumcusu… 1982 model Zico’lu Socrates’li Brezilya’dan aramıza sızmış Serginho misali meşin yuvarlağa elmas muamelesi yapan Bruno Ferreira Mombra Rosa, bütün bir yıl jilet gibi çalımları ve afili golleriyle Ordu Stadı’nı Maracana’ya çevirdi. Gollerini nasıl attığını izlemekten sayısını saymaya fırsat bulamadık, sonra bir baktık ki hakiki sambacı 24 maçta 21 gol atarken Taner Gülleri’ye bile kramponunu dama atmış!


Gurbette Samba Rüzgârı Ödülü:
TIAGO QUEIROZ BEZERRA

İzmir’in yeni futbol güneşi, Altay’ın gözbebeği. Adını daha önce duymayanlara kulağınızı iyi açın: Süper Lig’in Brezilyalılarına taş çıkartan 9 gollü orta saha yıldızı, sadece 21 yaşında! Daha önce Avrupa’da şanssız bir Belçika deneyimi yaşayan Tiago, böyle devam ederse birçok yeni kuşak sambacı gibi Türkiye Ligi’ni yeni futbol ülkesi belleyebilir. Marco Aurelio’nun ilk geldiği zamanlar hâlâ gözümüzün önünde! Belki bir sezonda Marco’dan Mehmet olmaz ama ne olur ne olmaz biz şimdiden ona bir Türk ismi önerelim istedik: Timuçin Kamil Bezmez!


Fakir Ama Gururlu Jüri Özel Ödülü:
COŞKUN DEMİRBAKAN

Futbolculuğunda takoz gibi bir defans oyuncusuydu. Şimdi de en az futbolculuğu kadar sağlam yürekli usta bir teknik adam. Sonu gelmek bilmeyen maddi sıkıntılara rağmen çoğu zaman maaş bile alamadan Diyarbakır’ı zirvede tutmayı başaran Coşkun Demirbakan’ı ayakta alkışlıyoruz!


Koca Yusuf Mansiyon Ödülü:
ÖZGÜRCAN ÖZCAN

Hiçbir zaman estetik, narin bir fiziği olmadı. Galatasaray toprağının yetiştirdiği en gürbüz futbol meyvelerinden. Onurlu bir şekilde lige tutunmaya çalışan Tatangaların kalın enseli, heybetli fizikli, 17 gollü genç yeteneği Özgürcan Özcan.

Geldik, Gördük, Cuk oturduk Oscar’ı:
FERHAT ÖZTORUN & AYDIN ÇETİN

Ali Sami Yen tribünleri defansın solundaki bu sarışın çocuğu çok sevmişti. Sol oyuncu çorağı ülkemizde yeni bir vahaya dönüşürken esen rüzgârlar onu Manisa’ya kadar sürükledi, Vestel gitti Manisa geldi onunla beraber Ferhat Öztorun da vazgeçilmezlerden oldu. Yolu yine Manisa’ya düşerse her zaman kırmızı-siyah-beyazlı tribünlerin başının üstünde yeri var. Ateş hattında debelenen yeşil-beyazlı Giresunspor takımına bu sene katılan, futbolseverlerin olduğu kadar menajerlerin de dikkatini çekmeyi başaran 14 gollü genç forvet Aydın Çetin’e de ayrıca dikkat!

Süper Lig’i Selamlayanlar Ödülü:
BURAK ÇALIK (Altay), BURHAN COŞKUN (Samsunspor), UĞUR ERDOĞAN (Gaziantep B.B.), MUHAMMET HANEFİ (Manisaspor), ADEM KAYA (Karabükspor), ŞEHMUS ÖZER (Altay), CİHAN YILMAZ (Karşıyaka)

Neredeydik Nerelere Geldik Ahududu’su:
SADİ ÇOLAK

Gol krallığı gördüğü sahalarda, forma bulamadığı Rize’den gittiği Diyarbakır’ı geçen sene play-off’a çıkaran, bu sene döndüğü Rize’de yine ne formunu ne de formasını bulamayan Sadi Çolak. Herhalde en sonunda Rizespor dergisine yıllar önce söylediğini yapacak: “Futbolcu olmasaydım, Trabzon’da kasap dükkanı açardım”

Geleneksel Hakan Şükür Özel Ödülü:
RAFAEL MARQUES

Ersun Yanal’ın Manisaspor’a kazandırdığı yeteneklerden birisi. Bazen kaçırdıklarıyla saç baş yoldursa da rakip defansı sürekli yıpratan post modern bir kule. Uzun boyuna rağmen hiç de fena sayılmayacak bir tekniğe sahip olan Rafael’in zaman zaman stoper olarak değerlendirilmesinin yanı sıra Manisaspor’da iş başa düştüğünde kalecilik yapmışlığı bile var.

Milli Olma Mansiyon Ödülü: UFUK CEYLAN
Bank Asya 1. ligden bu sezon milli olan tek oyuncumuz Manisaspor’un kalecisi Ufuk Ceylan. 1986 doğumlu genç yıldız, böyle devam ederse çok yakında Türkiye’nin bir numarası olabilecek potansiyele sahip.

Taner Gülleri’nin Taçsız Veliahtları:
ERHAN KÜÇÜK & EMRAH BOZKURT

Daha önceki yıllarda Taner Gülleri gollerini sıraladıkça, takımı uçardı. Bu yıl Süper Lig’de rüştünü fazlasıyla kanıtlayan “tüm liglerin golcüsü”nün bıraktığı boşluğu doldurmak da onlara nasip oldu. Kasımpaşaspor olumlu futboluyla adından söz ettirmeye başladığında başrolde Erhan Küçük bulunuyordu. Süper Lig’den düştüklerinde adı uzun süre Trabzonspor’la anıldı ama o Kasımpaşaspor’da kaldı. Tecrübesi ve gol sanatçılığıyla Kasımpaşaspor’a kattıkları ortada, attığı 12 gol ise cabası. Erhan’ın Diyarbakır şubesi Emrah Bozkurt ise toplamda sadece 39 gol atarak Süper Lig’e çıkmayı başarmış Diyarbakırspor’un 16 golüne imza attı.

Kevin Phillips Türkiye Şubesi Oscar’ı:
COŞKUN BİRDAL

2000’de Sunderland’i, 2008’de WBA’yı, bu yıl da Birmingham’ı Premier Lig’e çıkaran Kevin Phillips’in dünyaca tanınmayan rakibi! Oynadığı bir çok takıma Süper Lig’e çıkma yolunda attığı goller ile katkıda bulunup sonra yeni takımları üst lige taşımak için gezen bir evliya çelebi… Denizli’de attı, Antalya’da attı, yıllarca Süper Lig’de attı dayanamadı, bu sezon da Bank Asya 1. Lig’de Diyarbakır için varını yoğunu ortaya koymaya devam etti. Kritik golleriyle Süper Lig’e dönmesinde başrol oynadığı Diyarbakırspor’da kalmayıp yine 1. Lig’den bir takımla anlaşıp onu da ihya ederse kimse şaşırmaz. Ayağına sağlık Coşkun Birdal usta, sen futbolumuzun vazgeçilmez renklerinden birisin.

Jüri Özel Ödülü: CENK İŞLER
İstanbul’a bakarkör Türk skor basınında hak ettiği değeri bulamayan sayısız Anadolu futbol zanaatkarından birisi. Daha önce bir röportajında attığı yüzlerce golün, Beşiktaş maçında gole giderken rakip futbolcu sakatlanınca topu taca attığındakinin yüzde biri kadar bile konuşulmadığından yakınmıştı. Ne kadar kendisi adına kısır bir sezon geçirse de (11 gol kendisi için kısır sayılır) 35’lik tecrübe genç futbolculardan kurulu Manisaspor’a o kadar çok şey kattı ki tek tek anlatmaya kalksak derginin sayfaları yetmeyebilir.

Kumdan Kaleler Yapma Oscar’ı:
REHA KAPSAL

Elinde geçenlerden, altyapıdan alınan, 2. ve 3. ligden transfer edilen futbolculardan kurulu son derece mütevazı bir kadrosu olmasına rağmen son haftalara kadar Karşıyaka’yı şampiyonluk yarışının içinde tutmayı başardı, son haftalardaki performans düşüklüklüleri yüzünden şampiyonluk iddiasından uzaklaşmış olasalar da play off’ların en sağlam takımı oldular. Saha içindeki performansıyla Bülent Uygun’un Bank Asya şubesi olan Reha hocanın saha dışındaki kalitesi de cabası!

Erciyesspor Anısına Çıkmayan Candan Umut Kesilmez Ödülü:
SAKARYASPOR

Bülent Korkmaz ve sürekli bağıran kalecileri Orkun Uşak ile Erciyesspor’un ligde kalmak için verdiği mücadeleyi hiçbir romantik futbol yüreği unutmaz. Herkesin ‘‘Keşke düşmeseler’’ diye iç geçirdiği o takımın neticeye rağmen hatice bayrağını bu sezon Bank Asya 1. Lig’imizde Sakaryaspor devraldı, “Bu yolda mağlup aslında yüreklerde her zaman galip” bayrağını daha da yukarılara taşıdı. Sezon başındaki yanlış transfer politikaları yüzünden ikinci yarının başında herkesin ligden kesin düştü gözüyle baktığı bu takım bir anda öyle bir futbol oynamaya başladı ki son haftaya kadar verdikleri onurlu mücadele ile yılın en güzel düşeni oldular. Tatangalar’da bu ruh oldukça, hemen geri dönmeleri uzun zaman almayacaktır.


Başarı Hemen Gelmiyorsa Teknik Direktör Kıyımı Farzdır Ahududusu:
ADANASPOR

Güney’in renkli takımı her ne kadar sezonun ikinci yarısında aldığı olumlu sonuçlar ile adından söz ettirse de bu ligde en fazla hoca değiştiren takım durumunda. Sezona Eyüp Arın ile başlayan Adanaspor, Mustafa Çapanoğlu ve Metin Yıldız ile de başarılı olamayanıca bir de Ekrem Al’a şans verdi. Herhalde yönetimin ruhuna Yıldırım Demirören’in zihnini sonunda terk eden teknik adam kıyım makinesi girmiş olacak. O herkesten çok kendine zarar makinenin bir an önce Adana’yı terk etmesi ve turuncu-beyazlıları en yakın zamanda Süper Lig’de görmek dileğiyle!

Bu Çocuklarda Çok İş Var:
HAKAN ARSLAN, NİZAMETTİN ÇALIŞKAN, SEZER ÖZTÜRK

Hakan, kendisi ve takımından hiç beklenmeyecek şekilde Adana Demirspor’a attığı gol ile Adana’nın diğer bir köklü takımı Demirspor’un 1. lig hayallerini başka baharlara ertelerken kendi ve takımının en büyük hayalini gerçekleştirmişti. Güngören Belediyespor altyapısından yetişen oyuncu gelecekte çok iyi yerlere gelebilecek bir potansiyel arz ediyor. Nizamettin ve Sezer ise yetenek avcısı Ersun Yanal’ın bulup ülkemiz futboluna kazandırdığı kaliteli futbol kumaşlarından. Geçen sezon fazla forma şansı bulamamış olsalar da bu sezon ilk 11’e sağlam kapak attılar. Özellikle Sezer orta sahadan attığı gollerle bu sezon Bank Asya’da yerel bir Steven Gerard rüzgârı estirdi.


24 Haziran 2009 Çarşamba

RIDVAN, İSMAİL KÖYBAŞI VE BEŞİKTAŞ'IN TRANSFER POLİTİKASI

Salı gecesi Skytürk'teki Total Futbol'da şöyle demiştim: "Beşiktaş başkanı Yıldırım Demirören, bu yazki transferlerde Pembe Panter filmlerindeki Peter Sellers gibi: Sürekli yanlış şeyler yapıyor ama sonunda o hataların toplamında hep iyi şeyler ortaya çıkıyor ve aslında ona yarıyor."Öncelikle
Rıdvan Şimşek'le başlayalım
, Ekşi Beşiktaş'ta gördüm ve çok sevindim, ihtimali bile çok güzel. Geçen sene Bank Asya Ligi'nde Yılın En İyi Genç oyuncusu seçildi ki seçilmese de bence ligin açık ara en iyi kanat oyuncusuydu. Henüz çok genç, 20'sinde bile değil...
FourFourTwo için yazdığım "O gece bu gece - Karşıyaka reloaded" için İzmir'e gittiğimde kendisini önce antrenmanda izledim daha sonra da defalarca televizyonda seyrettim. Kendi görüşümden daha önem verdiğim birisi kefil zaten. 2008-09'da Karşıkaya'da kumdan kaleler yapan, kadro kalitesi bağlamında ortalama bir teknik direktörle pekala küme düşecek bir takımı play-off finaline taşıyan Reha Kapsal hocanın bulduğu, keşfettiği bir yetenek. Modern futbolun en önemli yapıtaşı olan toplu ve topsuz hız bağlamında harika bir oyuncu. Fakir bir ailenin kavruk bir çocuğu, eğer Beşiktaş'a gelirse Beşiktaş Seba sonrası başarısızlıkların ana sebebi olan boyalı balon yıldızlar yerine Elazığ'dan gelen Ulvi Güveneroğlu, Kahramanmaraş'tan gelen Şifo Mehmet Özdilek, Bergamaspor'dan gelen Zeki Önatlı örneklerindeki gibi tam anlamıyla bir takım oyuncusu olan kavruk bir genç ama sahici bir yıldız kazanır. Rıdvan bütün sezon son nefesine kadar koşar mücadele eder ki bu da Beşiktaş'ta uzun yıllardır eksik olan bir oyuncu karakteri. Tekniği çok iyi değil ama o kadar hızlı ki Adana muhabirimiz Hüseyin Ataş ve Göztepe muhabirimiz Sinan Okyay da ona "Speedy Gonzales" diyorlar. Tabii İbrahim Üzülmez örneğinde olduğu gibi modern futbolda kontrolsüz hız hız değildir o ayrı ama Rıdvan'da ben bambaşka bir ışık görüyorum. Bu arada "Rıdvan" ismini de Rıdvan'ın abisi Rıdvan Dilmen'e hayranlığından takmış. Karşıyaka tesislerinde Rıdvan'la bir süre sohbet etme olanağı buldum, çok efendi, mütevazı bir çocuk, yokluk içinde büyümüş tam anlamıyla o çok sevdiğim işçi-işsiz sınıfından futbolcu kahramanı profili var. Eğer Mustafa Denizli de gerçekten istiyorsa size formülüm şudur:
Mustafa Denizli'nin oyuncu yeteneğini tespit potansiyeli (10 üzerinden 8.5) + genç milli takımlarda en iyi oyuncuları bulan Reha Kapsal'ın tedrisatından geçmiş olma durumu (10 üzerinden 9.5) + Sinan Okyay ve Hüseyin Ataş'ın Bank Asya uzmanlıkları (10üzerinden 8)+ Ali Ece'nin futbol tarihi deneyimleri (10 üzerinden 7)+ şans ve İstanbul denen güzel ama yosma şehrin yozluğuna karşı Rıdvan'ın kendine hakim olabilme ışığı (10 üzerinden 7.5)= Tam isabet...

Gelelim sol bek adayımız İsmail Köybaşı'na... Kendisi ilk kez UEFA şampiyonlarından Arif Erdem'in FourFourTwo için yaptığı tüm zamanların en iyi 11'i "Benim 11'im"de dikkatimi çekmişti; çekmeyecek gibi de değildi çünkü Arif Erdem gibi bir oyuncu sağ bekine Cafu'yu stoperine Cannavoro'yu koyduğu tüm zamanlarda en beğendiği oyuncuların sol bekine İsmail Köybaşı'yı koymuş, bunu ilk gören ERdem Kabadayı ve bendeniz de "Yok artık!" demiştik. İnşallah olur, Beşiktaş'a gelse de gelmese de inşallah Türk futbolu Paolo Maldini'den bile daha iyi bir sol bek çıkartır! Maldini demişken İbrahim Üzülmez'in "Ben Maldini'nin izindeyim" demesini yıllardır Beşiktaş formasına yansıttığı emeğine saygımdan "Ona katılıyorum ama gülmekten katılıyorum" demek istemiyorum. Emeğe saygım sonsuz ama gerçekten de 9 yılda 9 orta yapan Deli İbrahim'den sonra İsmail Köybaşı bir Maldini etkisi yaratmasa da sol kanatta olumlu bir sinerji yaratacağından eminim.

Gökhan Zan mı? Bilenler, beni Lig Radyo'dan, FourFourTwo'dan, Skytürk'ten Total Futbol ekseninde takip edenler, bilmeyenlere anlatsın! Ben bir dinleyici izleyici okuyucu takımın savunma oyuncusundan şikayet ettiğinde "İsterseniz Gökhan Zan'ı verelim" derdim, her zaman da derim. Kendisiyle konuştuğum zamanlarda da hocalarının kendisiyle ilgili söylediklerinden de bu kadar asosyal, kırılgan psikolojili birisi görmedim. Zan'ın Beşiktaş'ta kaptanlık yapmış olması tamamen Toraman ve Üzülmez'in aptalca terlik kavgaları ve Beşiktaş yönetiminin zaafının sonucudur. Kesinlikle Galatasaray'da Ayhan örneğinde olduğu gibi Beşiktaş'ta olduğundan çok daha başarılı olacağını düşünüyorum. Geçen yaz da takımda kalmasının tek sebebi Toraman'ın karıştığı terlik skandalıydı. Neyse ki bu yaz öyle bir şey olmadı. Tabii Gökhan Zan'ın gidişi beni ne kadar mutlu etmiş olsa da Beşiktaş yönetiminin hatası bambaşka bir skandal çünkü Zan'ı istemeden bıraktılar!
Ayrıca Galatasaray taraftarına da içten içe üzüldüm, Servet gibi gerçek bir kahramandan sonra camdan kahramana alışmaları zor olacak!
Gelelim bu yazın en hormonlu, en şişirilmiş en çok da beni meslekten soğutmuş transfer kahramanına: Mehmet Topuz Avrupa'da en fazla Basel'de oynayacak kapasitede daha ötesi değil, yani bir nevi Delgado gibi eksik gedik bir oyuncu, bonservisine bu kadar para ödenmesi Türk transfer piyasasının hormonlu yapısının doğal sonucu. Ancak kendisi ekseninde bu kadar gürültü kopması maalesef futbolumuzun seviyesini fena halde düşüren bir olay. Ayrıca "Küçükken Beşiktaş'lıydım vs" söyleminden artık fena halde midem bulanıyor. Belediye takımına gelenler de artık "Küçükken bu belediyenin çukuruna düşmüştüm" desinler bence! İyi bir Beşiktaş oyuncusu olmak için gereken son özellik o oyuncunun küçükken Beşiktaşlı olması bence yoksa bendeniz Ali Ece, Mehmet Topuz'dan 10 yıldız daha iyi bir futbolcuyum! Gökhan Keskin, Metin Tekin, Feyyaz Uçar hiçbiri de küçükken Beşiktaşlı değildi ama onlar sayesinde Beşiktaş Beşiktaş oldu. Michael Owen, Ian Rush, Jamie Carragher, Robbie Fowler, Steve McManaman gibi Liverpool efsanelerinin tümü de küçükken Everton'lılarmış ama bu durum asla Liverpool tarihinin kilometre taşları olmalarını engellemedi! Celtic efsanesi Kenny Dalglish, Celtic yöneticileri evlerine gelene kadar Rangers'lıymış ki odasının tamamını kaplayan gece mavisi Rangers posterlerini Celtic'liler gelince yırtmış! Yani Mehmet Topuz da kim, neyin nesi? Küçükken isterse İstanbul Büyükşehir Belediyesporlu ya da Ferençvaroş'lu olsun, bundan bana ne, kime ne! Ayrıca transferde araya Kurtlar Vadisi ekiplerini sokan sözde yöneticiler sonunda beni bile futboldan soğutacaklar...
Mehmet Topuz ve Gökhan Zan'a tüm içtenliğimle başarılar dilerim sonuçta milli takım oyuncularıdır ancak Beşiktaş'a uzak allaha yakın olsunlar... Yalnız seneye kimse Arda Turan, Batuhan Karadeniz gibi gerçek yıldızlar Topuz'un 2 katı para isteyince sakın onlara "Çok şımarmış bunlar" demesin! Madem paranın tanrı olduğu yanılgısındasınız ve kuralsız kitapsız etiksiz serbest piyasacısınız, o zaman biz fakiriz diye yakınmayacaksınız!

15 Haziran 2009 Pazartesi

FUTBOL FİLMLERİNİN TAÇSIZ KRALI: KEMAL SUNAL



Sadece Türkiye’yi en çok güldüren adam değildi. En çok düşündürenlerden de birisiydi. Hele söz konusu olan futbol oldu mu, Kemal Sunal filmleri tadından yenmezdi. İşte Türkiye’nin futbol gerçeklerini yansıtan tüm karakterleri ve unutulmaz anlarıyla Kemal Sunal futbolu sözlüğü...

İNEK ŞABAN:

1978 tarihli filmin senaryosunda, Rinat Dasayev’in de izledikten sonra kaleci olmaya karar verdiği, Sovyet sinemasının en ünlü eserlerinden “Vratar” filminden esinlenilmiştir. Senaryosunu Berrin Giz ile beraber filmin yönetmeni Osman Seden kaleme almıştır. Başrollerinde manav çırağı Şaban ve ünlü kaleci Bülent olmak üzere iki ayrı rolde Kemal Sunal’ın yer aldığı film, Bosman kuralları devreye girmeden önce Türkiye’deki en yaygın transfer biçimi olan adam kaçırma ile başlar. Bir ülke futbolu yedisinde ne ise yetmişinde de odur misali, birkaç hafta önce formasını giydiği takımla ilgili “Damarımı kesseler takımımın renkleri akar” açıklaması yapan kaleci Bülent, rakip takım Fenerbahçe kendisini kaçırınca bir anda kırk yıllık Fenerli kesilir ama yine de daha fazla para kazanması gerektiğini ima eden açıklamalar yapar: “Damarlarımı kesseniz sarı-lacivert akar ama aldığım transfer parası çok değil. Bugün bir Mercedes fiyatına bile yetmez, idareci abilerimden anlayış bekliyorum”
Aynı anlarda nüfusun çoğunluğunu oluşturan insanlar gibi zar zor geçinen manav çırağı Şaban, bir kaleci misali karpuzları yakalamakta, kaleci Bülent’e benzerliğinden dolayı da gaza gelen mahalle halkı kendisini sürekli alaya almaktadır. Halbuki Şaban’ın tek derdi birçok Kemal Sunal filminde olduğu gibi Ali Şen’in canlandırdığı paragöz kayınpederin talep ettiği başlık parasını biriktirip sevdiği kıza kavuşmaktır. Bu sebeple Almanya’ya gitmeye hazırlanan Şaban ve o zamanların Chelsea’si Cosmos’a gitmek için Türkiye’den kaçmaya karar veren kaleci Bülent’in yolları havalimanında kesişir. Futboldan yolunu bulan mafya babası Kara Mithat’ın adamları benzerliğin etkisiyle yanlışlıkla Bülent diye Şaban’ı kaçırınca olaylar gelişir.


Kaleci Bülent: Daha sonra Tanju Çolak, Tümer Metin, Emre Belözoğlu gibi futbolcuların da yapacağı gibi transfer olduğu ezeli rakibe geçince eskiden beri o takımı tuttuğunu açıklayarak trajikomik hallere düşer. Tüm film boyunca ağzında cikletiyle gamsız, ruhsuz ve yeteneğinin her şeye yeteceğinden emin yani Türkiye’deki tanımıyla son derece “profesyonel” bir futbolcunun profilini çizer. Filmin sonuna doğru Cosmos’tan Kara Mithat’ın yanına geri dönerken hiçbir şey olmamış gibi davranır. Kara Mithat’ın çabalarıyla kaldığı yerden devam edeceğine emindir.

Şaban: Tipik bir dar gelirli vatandaştır. Başlık parası töresinin kurbanıdır. Bu uğurda çalışmaya acı vatan Almanya’ya giderken, bir anda hayatı boyunca benzetilmekten nefret ettiği kaleci Bülent ile karıştırılınca hayatı değişir. Ancak Kara Mithat’ın Bülent zannederek evine hapsettiği ve işi sağlama almak için kızkardeşiyle evlendirmeye karar verdiği Şaban, bir süre sonra Mithat ile olan ilişkileri yüzünden kendisini mafya hesaplaşmalarının ve karanlık işlerin içinde bulur. Yine de hepsinden bir şekilde sıyrılmayı başarır ve mahalleye geri döner. Filmin sonunda gerçek kaleci Bülent Fenerbahçe kalesine dönüp sakatlanınca iş yine başa düşer ve mahalleye kadar gelen Fenerbahçe yöneticilerinin teklifini kabul ederek başlık parasını tamamlar.

Kara Mithat:
Dinçer Çekmez’in olağanüstü oyunculuk performansı ve tüm film boyunca tekrarladığı “O kadarrrrr!” repliğiyle Türk sinemasında unutulmazlar arasına girmiştir. Her zaman Türk futbolunun ayrılmaz bir parçası olmuş, başkanları zaman zaman kuklalaştıran mafya babasının karikatürize edildiği Kara Mithat karakteri, futboldan nemalanan, ününe ün katan bir “iş adamı”dır. Futbolcu kaçırmak, başkandan haraç almanın yanı sıra takımın iç işlerine de sık sık karışan Kara Mithat maçları tribünde başkanın yanında izler. Kendi sözleriyle laubalilikten hoşlanmaz, ciddiyeti sever, disipline hayrandır; sorsanız her şeyi hayatını adadığı kulübü için yapmıştır. Bu arada da kesesini fazlasıyla doldurmuştur. Dinçer Çekmez’in canlandırdığı bu karakterin günümüzdeki versiyonları halen Türk futbolunun kanayan yaralarındandır.

Kulüp başkanı Natuk Bey: Yönetmen Osman Seden’in canlandırdığı, mafya babası tarafından manipüle edilen, iyi niyetli ama parasından başka bir özelliği olmayan klasik kulüp başkanı. Takımın en büyük yıldızı kaleci Bülent’in kaçmasıyla koltuğu tehlikeye girer ama o hemen soluğu Kara Mithat’ın yanında alır. Mithat işleri halledince de yine ona gebe kalır ve film boyunca Kara Mithat ne zaman istese hemen yüklü bir çek karalar.

Antrenör:
Türk sinemasının emektarlarından Macit Flordun’un canlandırdığı Fenerbahçe’nin isimsiz teknik direktörü. Filmde hiç isminin geçmemesi insanda Türk teknik adamlara ne kadar değer verildiğini vurgular gibidir. Takımın yıldızı Bülent ile atıştıklarında alttan alan hep odur. Şu anda birçok Türk teknik direktörünün tekrarladığı hatayı yaparak kısa vadede işinden olmamak üzere futbolcuların, yöneticilerin, mafyanın oyuncağı olur.

GOL KRALI:

1980 yapımlı film, Türk edebiyatının büyük ustası Aziz Nesin’in birçok yabancı dile de tercüme edilen aynı adlı eserinden uyarlanmıştır. Senaryo birçok roman uyarlaması filmde olduğu gibi birebir kitapla eş zamanlı gitmez. Kartal Tibet’in yönettiği filmin senaryosunu Memduh Ün ve Osman Seden filme adapte etmişlerdir. Kemal Sunal’ın canlandırdığı Sait Hopsait, çocuklarının mutluluğu için her şeyi yapan çok zengin bir aileye mensup, yurtdışında tahsil görmüş bir gençtir. Bir gün ailesi kürtaj yapmasından bıkıp acilen evlenmesini istediği Suna Yıldızoğlu’nun canlandırdığı “Kerkenez” Sevim Ferferik’e abayı yakınca, onun gözüne girmek için futbolcu olmaya karar verir. Başta gözleri olmak üzere fiziği zayıf olan Sait, futbolcu olmak uğruna uzun süre tedavi görür ve özel dersler alır. Sonunda Beşiktaş’a transfer olan Sait attığı gollerle gol kralı olarak Beşiktaş’ı şampiyonluğa taşır.

Duvar Ahmet:
Manchester City ile oynanan efsanevi maçlarda da Fenerbahçe kalesini korumuş, sarı-lacivertlilerin gerçek hayattaki eski kalecisi Yavuz Şimşek’in canlandırdığı unutulmaz karakter. Duvar Ahmet, zamanının en ünlü futbolcularından birisidir. Boş zamanlarında kağıt oynar, içki içer, kızları hamile bırakır (“Ne evliliği kızım, bizimkisi Seksspor!”). Arkadan tekme atar, hakemi aldatmak için binbir numara yapar, hepsinin de ustasıdır. Bir ara Sait’e özel ders verirken de ilk olarak ceza alanına girince kendisini nasıl yere atacağını, rakibi nasıl sakatlayacağını öğretir. Duvar Ahmet karakteri uzun yıllar gerçek Türk futbol tarihinde isim değiştirerek yaşamaya devam etmiştir.

İspanyol Aysel: Gölge Başar’ın canlandırdığı İspanyol Aysel, zamanında magazin basınına en çok malzeme olan isimdir. Hayattaki tüm amacı da zaten odur. Bu uğurda evli olmasına rağmen ünlü futbolcularla yatıp kalkar. Sait üst üste goller atınca bu kez ona kapak atmaya çalışır ama karşısında ezeli magazin rakibi Kerkenez Sevim’i bulur.

Kerkenez Sevim Ferferik: Her sabah kahvaltıda magazin sayfalarına haber olup olmadığına bakar. Çoğunlukla da futbolcu sevgililerinden olan gayri meşru çocuklarını aldırmasıyla manşetlere çıkar. Genellikle sevgilisi hangi takımda oynuyorsa o kulübün en fanatik taraftarı kesilir. Aslında Duvar Ahmet’e aşıktır ama zengin babası onu mirasından reddetmekle tehdit edince Sait ile nişanlanır. Nişanlanmasına rağmen Ahmet ve diğerleriyle takılmaya devam eder. Sait gol krallığına oynayınca bir anda kıymete biner ve Kerkenez Sevim, Sait için İspanyol Aysel ile kıran kırana bir mücadeleye girişir.

Teknik direktör Tomson: Birçok Kemal Sunal filmindeki rolüyle Yeşilçam’ın en büyük emekçilerinden olan Mete Sezer’in canlandırdığı karakter uzun yıllar Türk futboluna damga vuran Yugoslav hocaların hicvedilmiş halidir. Tomson, çatpat Türkçe konuşur ama futbol dilini çok iyi bilir. Ona göre bir futbolcunun başarılı olması için her şeyden önce kondisyonunun iyi olması gerekir. Bu yüzden Sait’i saatlerce bir beden öğretmeni edasıyla çalıştırır. Sonunda Sait’in onu oyuna alması için yaptığı dırdırdan bıkıp kafasını dinlemek amacıyla oyuna sokar; Sait’in de takımın da talihi o anda dönmeye başlar.

Mahmut Hoca-Trabzonspor problematiği ve topsuz oynayan deliler!..
Türk sinemasına gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan birisi olan Kemal Sunal, uzun süre sosyoloji okudu. Birçok filminde sosyolojik çözümlemelerden yola çıkarak canlandırdığı karakterlerle hem güldüren hem de fazlasıyla düşündüren büyük usta, gündelik hayatında da her Türk erkeği kadar futbolu severdi. Birçok filminde futbol temasına rastladığımız Kemal Sunal’ın “Gol Kralı” ve “İnek Şaban” dışında başka filmlerinde de meşin yuvarlak etrafında dönen olaylara kayıtsız kalmamıştır. Hababam Sınıfı serisinde sık sık okulu kırıp Fenerbahçe maçlarına giden Şaban ve arkadaşları, o yıllarda Fenerbahçe’nin belalısı olan Trabzonspor’a yenildiklerinde durumu bütün hocalara kül yutturup sonunda hep Mahmut Hoca’ya takılmalarıyla karşılaştırırlar. Bir bölümde sınıfa gelen yeni kız öğrencilerin onlara gıcıklıktan Galatasaray’ı tuttuklarından yakınırlar. Ama Hababam Sınıfı futbola o kadar aşıktır ki sürekli disipline gitmek pahasına ön bahçede maç yaparlar, öğretmenler odasının camlarını kırarlar.
“Hababam Sınıfı”nda Fenerbahçeli, “Gol Kralı”nda ise Beşiktaşlı olan Kemal Sunal, “Köyden İndim Şehire” filminde fanatik bir Kayserilidir. Define ararken bir anda kendilerini İnönü Stadı’nda bulan Kemal Sunal ve rol arkadaşları maçta Kayseri’nin yenildiğini fark edince altınları boşverip Kayseri’yi kurtarmaya karar verirler ama kendilerini önce filelerde sonra da nezarethanede bulurlar. 1986 tarihli “Garip”te bir kez daha Beşiktaşlı olarak karşımıza çıkan Kemal Sunal, Galatasaraylı olan evlat edindiği kızıyla şampiyonluk düğümünün çözüldüğü maça giderler. Derbilerin aynı tribünde bir arada izlendiği filmin o sahneleri şimdi bakınca Türk futbol kubbesinde hoş bir sedadan ibaret! Bugün dönüp o harika filmlere bakınca insanın içi gidiyor, keşke hepimiz futbolu o filmlerdeki Kemal Sunal kadar sevsek de 1976 tarihli “Meraklı Köfteci”de olduğu gibi icabında top bulamasak bile hastane bahçesinde topsuz futbol oynamaya devam etsek!

30 Mayıs 2009 Cumartesi

FourFourTwo Haziran 2009


Yine tam hayal ettiğim gibi dopdolu bir sayı oldu cidden. Tirajların neticelerin ötesinde haticenin fazlasıyla hakkının verildiği, bayide görünce insanın tüm emeklerine değdiğini hissettirdiği bir sayı.
Öncelikle uzun zamandır çok severek, beğenerek okuduğum blogcu kardeşlerimizden Le Foot İbrahim Dalkılıç ve Mağusa Glasgow'dan Deniz'in konuk yazar olarak yer almalarından dolayı duyduğum mutluluğun altını çizmek istiyorum. Bu Kıbrıslı iki futbol havarisinden İbrahim en büyük uzmanlarından birisi olduğu Fransa Ligi'ne dair "Saltanatın Çöküşü, Lyon vs Marsilya + Bordeaux" ile yer aldı. Sevgili Deniz ise bu ay Glasgow'dan İngiltere'ye gitmişti ve konuk blog köşemizde bize Liverpool Veteranlar (ama ne veteranlar Rush'tan Staunton'a herkes vardı, sanki 80'ler 90'ları 5000 vuruşluk bir yazıda bize yeniden yaşattı) maçını bize yazma inceliğini gösterdi.
Sarcophagidae'den sevgili Turgay Keskin her zamanki gibi efsanevi "O maç" "O şimdi nerede" köşelerinde son Şampiyon Kulüpler Kupası finalini yazarken Barcelona'nın bir önceki rüya takımını hatırlattı sağolsun... Peki, ya Davor Vugrinec nerede sahi, Hırvat golcü gibi bir oyuncusu olsa Trabzonspor bu sezon şampiyon olmaz mıydı?
Ayrıca Turgay bu kez 4 sayfalık bir yazıda da FourFourTwo'da yer aldı. Lig Radyo'dan değerli kardeşlerim İlker Duralı, Özgür Koçularlı ve bendeniz Ali Ece bu güzel sezonun ardından önümüzdeki yıl neler olmazsa daha da güzel olur mealinde bir yazı yazmaya karar vermiştik, eksik olmasın Turgay Keskin de bayağı bir katkıda bulundu, forumları açar açmaz bu sayının şimdilik en çok ilgi gören yazısı olması beni şaşırtmadı.

Ama bence asıl Haziran sayısının Messi'si olan yazı Erdem Kabadayı ve Umut Çelik'in kaleme aldığı "90'lar kulübeye indi". Uğur Meleke ile sohbet ederken her zamanki gibi futbol zihnim fazlasıyla açılmıştı ve bu konuyu ben önermiştim. Yazı yazılırken de yine bir gün Uğur Meleke sağolsun FourFourTwo'yu şereflendirdi. (Bu arada sadece sözleriyle değil okuyucalara hediye ettiğimiz efsanevi Euro 88, 92 toplarıyla yaptığı hareketler, top tekniğiyle de, sahi kimse bu adama sakın ayağına top sürmeden yorum yapılmaz falan demesin, yoksa Messi'nin karşısındaki O'Shea durumuna düşerşer!) Lig Radyo'da ben ve Erdem Kabadayı, sevgili Uğur Meleke'yi ikili markaja aldık ve onun da değerli ufuk açıcı görüşlerinin katkısıyla zamanında futbolcuyken bizi ihya edenler, kalkındıranlar şimdilerde teknik direktör olarak nasıl Türk futbolunda yeni bir devrim yaptıklarını masaya yatırdık. Parreira'nın Bülent Uygun ve Aykut Kocaman'ı nasıl etkilediklerinden, üzerlerindeki 90'lar Serie A'sı etkisine Erdem Kabadayı'nın editörlüğünde harika bir dosya ortaya çıktı. Arada ben de çorbaya bir tuz attım ve Euro 96 kadrolarındaki futbolcuların kaç tanesinin teknik direktör olduğunu inceledim, meğerse şampiyon Almanya'dan sonra en çok biz 0 puan çeken Türkiye teknik adam çıkartmışız, gerisi dergide!.. Yine bir Erdem Kabadayı klasiği 51 maddede 51. sezon da aslında Anelka'nın bonusu Ribery tadında, ben şimdiden söyleyeyim.

Bilen bilir, Beşiktaş'ı sevmişim bir kere Sinan Engin'lere vs'lere rağmen vazgeçemedim asla aşkımdan ama Zeki Demirkubuz'un yanında meğerse ben sıradan bir taraftarmışım! Bakalım, Zeki usta ayrıca bir Beşiktaş filmi de çekecek mi?

Zeki Demirkubuz demişken, benim için gazeteci-yazarlığın yaşayan efsanesi olan Sevin Okyay ablamızın FourFourTwo'da yazması öyle büyük bir mutluluk ki kelimeleri yetiştiremem cidden, o yüzden kıca keseceğim: Bir futbol ikonu olarak Feyyaz Uçar'ı Sevin Okyay yazarsa ne olur? Daha ne olsun!..

İngiliz meslektaşlarımızın hazırladığı hat-trick kralları dosyası da ayrı bir mutluluk kaynağı benim için: Hasta Liverpool'lu olmam Eric Cantona'yı deli gibi sevmeme hiçbir zaman engel olmamıştı. Cantona'nın yanı sıra aynı dosyada Robbie Fowler'ı görmek, bir de Les Ferdinand röportajı okumak harika oldu, Hitesh Ratna'nın ellerine sağlık!

Cantona olur da gelmiş geçmiş bence en büyük kaleci Peter Schmeichel röportajı olmaz mı? Bence hala en iyisi o, yemişim Cech'i, Reina'yı, hatta Van der Saar'ı!...

Malumunuz, Total Futbol televizyon programına da dönüştü, her salı 21:00 ve ayrıca bu gece 22:00 gibi sürpriz günler kinder yumurtadan çıkan küçük çikolatalar tadında Skytürk'teyiz. Bu vesile ile kendimiz rekorları kırmadan önce (!) 41 Efsanevi Televizyon Sahnesini irdeleyelim dedik, neden mi 41? Eee, ne Kemal Sunal, ne Asya Avrupa Yakası, bizce en komiği telegol ve türevleri. Cem Yılmaz'dan, Sergen Yalçın'a ve tabii ki Gökmen Özdenak'a yok yok. Benim favorim Nobre ilk geldiğinde ingilizce bilmeden röportaj yapan muhabir o ayrı: "Sorar mısınız, kendisi gol makinesi mi?" Nobre de sana soracak kardeşim: "Sorar mısınız haber makinesi mi?"

Hilal Gülyurt'un Türk kadın teknik direktörler dosyasına da şapka değil ama bandımı çıkarıyorum cidden!

Torino derbisi, bizzat İlker Duralı ile ortak yapımımız En Güzel 11 Solak, John Terry, İstanbul'u dize getiren Eskişehirspor efsanesi "Çengel" Fethi Heper, Hoffenheim dosyası ve Liverpool-Newcastle United hatta Everton efsanesi Peter Beardsley'in favori 11'i... Sahiden de tam istediğim gibi bir sayı oldu, emeği geçen herkesin ellerine, zihinlerine sağlık!

Az daha unutuyordum, kapakta Holosko var, bence şu anda Beşiktaş'ın en çok gelecek vaat eden oyuncusu olmasının ötesinde hakiki bir takım oyuncusu, bir de o golleri kaçırmasa o zaman zaten Barcelona'da oynar... Barcelona demişken şimdilik verdiğimiz Xavi posterini asın, ağzınıza bir tutam bal çalalım, önümüzdeki sayı asıl Barcelona geliyor 1974'ten 2009'a futbolun en güzel rüyası, anlayan anladı, anlamayan anlayanlara sorsun, şimdi yeni sayıdaki o yazıya devam etmem gerek...

Not: Bu gece Beşiktaş şampiyon olsa da olmasa da yani Sivas efsane yazsa da Skytürk'te olacağım. Özhan Abi sunacak, Mustafa Sapmaz, Fırat İşbecer, bendeniz verkaçlayacağız, total futbol oynayacağız...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

LiVERPOOL'UN 19 YILLIK HASRETİ

Liverpool’un son kez lig şampiyonu olduğu 30 Nisan 1990’dan bu yana aradan 230 ay geçti. O günden beri 132 futbolcu transfer edildi, altı kez teknik direktör değişti ama hasretimiz bir türlü bitmedi…

Ezeli rakip Manchester United 1989–90 sezonunun sonunda ligi 13. sırada bitirmişti. İlk üç yılında sıfır çeken Alex Ferguson, FA Cup finalinde Crystal Palace karşısında alınan 3-3’lük beraberlikten sonra tekrar maçı ite kaka 1-0 kazanılınca, taraftar baskısı yüzünden kovulmaktan son anda kurtulmuştu. Güney Afrika’daki insanlığın yüz karası ırkçı düzenin kurbanı Nelson Mandela, 27 yıldır yattığı hapishaneden daha yeni çıkmış ama Windows 3.0 bile piyasaya çıkmamıştı. O yılların en ileri bilgisayarı Amiga, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Türkiye’de de futbol âşığı çocukların en gözde oyunu yeni yayınlanan Kick Off 2’ydi. Kick Off 2’yi daha önceki futbol oyunlarından daha büyülü kılan şüphesiz oynayanın aynı anda hem futbolcu, hem de teknik direktör olmasını sağlayan “Player Manager” seçeneğiydi. İflah olmaz futbol delisi çocukların çoğunun hayatına yön veren Kick Off 2’nin tek sorunu, aynı anda iki kişinin birden Liverpool’a menajer-futbolcu olarak Kenny Dalglish olamamasıydı!

Kenny Dalglish’in Liverpool’u şimdilerde Guardiola’nın Barcelona’sının 1990 model versiyonuydu. Sadece önüne geleni devirmiyor, her maçının 90 dakikasında da eşsiz bir futbol resitali sergiliyordu. Heysel faciasından hemen sonra 1985 yazında Liverpool’un başına İngiltere liglerinin ilk menajer-futbolcusu olarak geçen İskoç Dalglish, 1977 yılında transfer olduğu Kırmızılar’ın formasıyla sadece futbolcu olarak beş lig, üç Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, dört Lig Kupası, bir Avrupa Süper Kupası şampiyonluğu yaşamış, tam anlamıyla yaşayan bir futbol efsanesiydi. Kenny Dalglish, teknik adam olarak sahaya çıktığı 1985–1991 yılları arasında Liverpool’a üç lig, iki de FA Cup şampiyonluğu yaşattı.

Dalglish, 1989–90 sezonun sonunda üçüncü kez yılın teknik direktörü seçilip Liverpool’a tarihindeki 18. şampiyonluğunu yaşattığında herkes daha çok uzun yıllar 38 yaşındaki genç teknik adamın Kırmızılar’ın başında tarih yazmaya devam edeceğini düşünüyordu. Ancak hiç kimse 1989 yılında yaşanan ve Steven Gerrard’ın kuzeninin de aralarında bulunduğu 96 kişinin ölümüyle sonuçlanan Hillsborough trajedisinden sonra Dalglish’in içinde kopan fırtınanın farkında bile değildi. 20 Şubat 1991’de Liverpool’un Everton’la karşılaştığı ve dört kez öne geçmesine rağmen 4–4’lük beraberlikle sahadan ayrıldığı FA Cup 5. tur maçının ertesi günü istifa ettiğinde, tüm futbol dünyası tarihi bir şok yaşayacaktı. O gün, Liverpool ligde liderdi ve oynadığı 18 maçın 14’ünü kazanmış, sadece bir kez yenilmişti. İstatistiklerin ötesinde, Barnes, Beardsley, Rush gibi süper yıldızların sürüklediği takım, oyuncuların doğal yeteneklerinin maksimum kullanımına dayalı, hücuma dönük doğaçlama futboluyla gelmiş geçmiş en güzel, en izlenilesi takımlarından birisiydi.

Dalglish “Üzerimdeki baskı yüzünden ölmekten korkuyorum” diyerek istifa ettikten sonra göreve geçici olarak Liverpool tarihinin en büyük emektarlarından olan yardımcı teknik direktör Ronnie Moran getirildi. 1952–68 yılları arasında 16 yıl aralıksız kırmızı formayı giyen Moran, ilk olarak 1966 yılında Liverpool’u Liverpool yapan adam Bill Shankly’nin yardımcılarından birisi olmuştu ve 1998’de emekli olana kadar tam 46 yılını Liverpool’a adayacaktı. R. Sociedad’dan ayrılmak istemeyen John Toshack’ın teklifi kabul etmemesi üzerine geçici olarak göreve getirilen Moran, 10 maç kadar görevde kaldı. Oyuncular Moran’ın varlığına rağmen kaçınılmaz olarak Dalglish’in şok istifasından etkilendiler ve Liverpool kısa bir süre sonra üst üste kaybettiği puanlarla liderliği Arsenal’e kaptırdı.

Takvimler 16 Nisan 1991’i gösterdiğindeyse aranan kurtarıcı bulunmuştu: 1978–1984 yılları arasında Liverpool formasıyla tam beş lig, dört Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, dört de Lig Kupası şampiyonluğu yaşayan Graeme Souness.
“Shankly’nin Liverpool’unun 50 yılı” kitabının yazarı Paul Tomkins’in de dediği gibi Souness, kâğıt üstünde olabilecek en ideal tercihti. Kulübe altın çağlarını yaşatan Shankly ve Dalglish gibi İskoç’tu ve 9 yıl boyunca şampiyonluk yüzü görmeyen Rangers’ı teknik direktör olarak beş yılda üç kez şampiyonluğa taşımıştı. Bunun yanı sıra Dalglish’in de en yakın arkadaşlarından birisiydi ve Rush, Whelan, Grobbelaar gibi 1991 takımının ağabeyleriyle eski takım arkadaşıydı.
Ancak Ocak 1994’te Souness yerini Roy Evans’a bıraktığında dağ fare doğurmuştu: Souness yönetimindeki Liverpool sadece 1992’de FA Cup şampiyonu olabilecek, oynadığı 157 maçın sadece 65’inde galip gelmeyi başarırken 47 kez sahadan yenik ayrılacaktı. % 41’lik galibiyet oranı, Dalglish’in % 60’ına göre tam anlamıyla bir felaketti! Souness’ın eski takım arkadaşı, yeni talebesi efsanevi golcü Ian Rush’a göre ise asıl felaket soyunma odasındaydı. Shankly’nin 1959’da başlattığı Liverpool devriminden geriye kalan “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” değerleri yerini soyunma odasında havalarda uçuşan çay bardaklarına ve yumruklara bırakmıştı. Bir keresinde kaybedilen bir maçtan sonra bulduğu her şeyi soyunma odasındaki aynaya fırlatarak her yeri kırıp döken Souness, futbolculuğunda ne kadar sevilen bir figürse Liverpool’daki teknik adamlığında o kadar nefret edilen bir kişiye dönüşecek, Anfield’daki teknik direktörler duvarında Gerard Houllier’nin bile resmi yerinde dururken onunki bir gün ansızın silinecekti. Souness her şeyden önce kendi eseri olan o sevgisizlik atmosferini “Artık çift kale maçlarında oynamaya cesaret edemiyordum çünkü yere düşersem beni kimsenin kaldırmayacağından, nefesim kesilirse oyunculardan hiçbirinin suni teneffüs yapmayacağından korkuyordum. Üst üste kalp ameliyatları geçirmiştim ve hiçbiri yanıma gelip geçmiş olsun bile dememişti. O günlerde ölseydim çoğu mutlu bile olurdu!” sözleriyle anlatıyor.

Aslında 1991–1994 yılları arasındaki büyük hayalkırıklığının bütün faturasını Souness’a kesmek tarihi bir haksızlık olur. Nevi şahsına münhazır İskoç, bir bakıma yanlış zamanda doğru yerdeydi. 1985’ten beri Liverpool Avrupa kupalarından men edildiği için kulübün gelirleri düşmüş, finansal açıdan gerilemişti. Oyuncuların bir kısmı başarıya doymuş, Souness’ın sözleriyle “takımdan çok ceplerini düşünüyorlar”dı. Bunun da ötesinde Souness’ın Fatih Terimvari otoriter yönetimi, Lucescuvari Paisley ve Dalglish’ten sonra ters tepmişti. İskoç hoca, İtalya’daki tecrübesiyle oyuncuların beslenme programında radikal bir değişiklik yapmaya kalkışınca, başta eski takım arkadaşı Rush olmak üzere futbolcularla Souness’ın arası fena halde açılacaktı. Souness patates, kızarmış balık ve biradan oluşan menüyü brokoli, haşlanmış tavuk, soda üçlüsüyle değiştirmeye çalıştı. Aynı beslenme programı devrimini Souness’tan iki yıl sonra Arsene Wenger, Arsenal’de yapacak ve olumlu sonuçlarını fazlasıyla alacaktı. Ama 1990’lı yılların ilk yarısında oyuncuların en büyük sorunu “anlamsız bir askeri disiplinin sonucu olarak aç karna maça çıkmaları”ydı!
Souness’ın devraldığı kadro yapısına bakınca da İskoç hocanın tarihsel açıdan tek suçlu olmadığını daha iyi anlayabiliriz. 1991 baharında ilk 11’in yaş ortalaması 29.6’ydı. Bu yaşlanmış takımın en büyük eksikliği de şüphesiz sadece Souness döneminde değil Roy Evans zamanında da Liverpool’un aşil tendonu olacak savunmanın ortasıydı. 1977–91 yılları arasında Liverpool’la tam 13 kupa kazanan Alan Hansen’in sakatlığı dolayısıyla emekli olması, defansın ortasında doldurulması çok güç bir boşluk bıraktı. Takımın en büyük hücum silahı olan John Barnes, Souness döneminde üst üste ağır sakatlıklar geçirecek, Souness’ın göreve gelmesinden önceki üç yılda 182 kez Liverpool forması giyerken, Souness’ın ilk iki yılında sadece 48 maç oynayabilecekti.
Sadece Barnes değil birçok oyuncu Souness döneminde sık sık ağır sakatlıklar geçirirken, oyunculara göre bunun asıl sebebi İskoç hocanın İtalyan tarzı antrenman programıydı. Souness’ın, asiliği yüzünden önce satış listesine koyduğu sonra çark ederek sürekli oynattığı Danimarkalı Jan Molby bitmek bilmeyen sakatlıklarla ilgili şöyle diyor: “Antrenmanlara başladığımız ilk üç ayın sonunda neredeyse hepimiz aşil tendonumuzdan sakatlanmıştık. Bunun da sebebi sanırım Dalglish zamanındaki gibi topla çalışmak yerine hiç durmadan maratoncular misali koşmamızdan kaynaklanıyordu”

Bu atmosferde Souness, oyuncuların davranışlarını değiştiremeyince, oyuncuları değiştirmeye karar verdi. Rush’ı 1992–93 sezonunda kızağa çeken Souness, takım bir anda kendisini düşme hattında bulunca tükürdüğünü yalamak zorunda kaldı. Yaşlı kadronun en çok gelecek vaat eden oyuncusu, savunma ve orta sahanın her yerinde aynı başarıyla oynayabilen 22 yaşındaki Steve Staunton’ı “Avrupa kupalarında sadece üç yabancı oynatmamıza izin veriyorlar, İrlandalılar da yabancıdan sayılıyor” gerekçesiyle satması, yaptığı en tarihi hatalardan birisi oldu. Diğer bir İrlandalı oyuncu olan Ray Houghton, Souness’ın ilk tam sezonundaki harika performansıyla Yılın Futbolcusu adayları arasına girmişti ancak o da kendisini Staunton’la beraber Aston Villa’da buldu. Staunton ve Houghton’lı Villa 1992–93 sezonunu ikinci sırada tamamlarken, 28 yıldır lig tarihindeki en kötü başlangıcını yapan Liverpool, Villa’nın 15 puan gerisinde averajla 6. sırayı alabilecekti. Ama asıl en büyük transfer yanlışı Rush’la muhteşem bir ikili oluşturan Peter Beardsley’i ezeli rakip Everton’a satmasıydı. Houghton gibi Souness tarafından “yaşlı” bulunan Beardsley, Premier Lig’de altı sezon daha 210 maçta forma giyecek, 1993–94 sezonunda onun sürüklediği Newcastle ligi 3. sırada tamamlarken Liverpool sezonu 8. sırada kapatacaktı.
Yine de şöyle bakmak da fayda var: Hiçbir futbolcu Liverpool’dan büyük değildi ve birçok yıldız icabında gözden çıkartılmıştı. Ancak Liverpool tarihinde hiçbir teknik adam da onların yerine bu kadar kötü oyuncular transfer etmedi! 1985 finalinde Souness’ın rakibi olan Michel Platini ona 1991 sonbaharında bir oyuncu önerecek ama İskoç teknik adam, o önerilen ismin yerine sadece 6 maç oynatacağı Macar Istvan Kozma’yı transfer edecekti. Önerilen isimse yıllarca Premier Lig’in Fransız kralı olacak Eric Cantona’dan başkası değildi! Souness, Euro 92’de Danimarka kadrosunda yer aldı diye alınan Torben Piechnik’ten forvet diye alınıp önlibero oynatılan Paul Stewart’a kadar birçok, Liverpool formasını rüyasında bile göremeyecek kalitede isimleri transfer ederken aslında kendi ipini çekti. Alan Shearer yerine sonradan Galatasaray’a da getireceği Dean Saunders’ı tercih etti üstelik 1991–92 sezonunda transfer rekorunu kırarak aldığı Galli golcüyü bir yıl sonra Villa’ya sattı ve o Saunders ilk maçında Liverpool’a iki gol birden attı.
Souness’ın son derece isabetsiz transferleri Liverpool’a toplam 18 milyon pound’a (şimdiki transfer endeksine göre yaklaşık 160 milyon pound) patlarken, asıl kırılma noktası saha dışında yaşanacaktı. Sonun başlangıcı, İskoç hocanın 1992’de geçirdiği kalp ameliyatından sonra Hillsborough trajedisinin yıldönümünde, Liverpool taraftarının nefret ettiği İngiltere’nin en palavraspor gazetesi The Sun’a sevgilisiyle öpüşürken verdiği pozlar oldu. Liverpool’daki futbolculuğu dolayısıyla kâğıt üstünde asla tükenmeyecek gibi duran kredisini har vurup harman savuran Souness, 1995’te Galatasaray’a gelene kadar bir süre takım çalıştırmadı. Giderayak takıma Fowler ve McManaman gibi genç yetenekleri monte etmesine rağmen asla Liverpool taraftarları tarafından hiçbir şekilde hayırla anılmadı.

Liverpool, Dalglish’ten sonra ikinci “bizim çocuk” tercihinde baltayı taşa vurunca kulüp yönetimi bu kez Boot Room geleneğine geri dönmeye karar verdi. Boot Room geleneği, Shankly ile başlayan son teknik direktörün yardımcılarından birisinin göreve getirilmesiydi. Shankly’den sonra 1974’te Bob Paisley, Paisley’den sonra 1983’te Joe Fagan teknik direktörlüğe getirilmişler ve Liverpool’a efsanevi başarılar yaşatmışlardı. 28 Ocak 1994’te Bristol City ile oynanan maçta FA Cup’tan elenilince Souness artık istifa etmiş, üç gün sonra yerine 1965 yılından itibaren önce futbolcu sonra da antrenör olarak uzun yıllar Liverpool’a başarıyla hizmet eden Roy Evans getirilmişti. Evans, hiçbir kulvarda iddiası kalmayan bir kadroyu devralırken, zamanında karşı çıktığı Souness’ın Kıta Avrupası tarzı yenilikleri yerine geleneksel Liverpool tarzını benimsedi. Altyapı mahsulü Steve McManaman ve Robbie Fowler’ın üzerine kurduğu takım, tek bir kupanın dahi kazanılamadığı üç yıldan sonra Evans’ın ilk tam sezonunda 1994–95 Lig Kupası’nda şampiyon olurken, ligde de ilk 23 maç sonunda 45 puanla ikinci sıradaki Manchester United’ın sadece 2 puan gerisindeydi. Ancak kırılgan savunma hattı ve o zamanlardaki performansıyla Liverpool’dan ayrıldıktan sonraki form grafiğiyle hiçbir alakası olmayan kaleci David James’in akıl almaz hataları yüzünden Liverpool ligi 4. sırada tamamladı ve Devler Ligi’ne katılma hakkını kazanamadı. Blackburn’ü 81 yıl sonra şampiyonluğa taşıyan Dalglish ise iki ayrı takımı İngiltere’de şampiyon yapmayı başaran üçüncü teknik direktör oldu.
Roy Evans, 1995–96 sezonunun başındaysa Fowler’ın yanına transfer rekorunu kırarak Stan Collymore’u monte etti. Ancak Liverpool McManaman-Fowler-Collymore üçlüsünün sürüklediği hücumda ne kadar iyiyse, savunması da bir o kadar kötüydü. Bunun üzerine Souness zamanındaki tandemde bekleneni veremeyen Mark Wright’ı liberoya çeken ve üçlü defansa dönen Evans, Liverpool’a 1990 yılından beri en estetik, en güzel futbolunu oynatmayı başardı. Geçirdiği ağır sakatlıklar yüzünden oyun temposu düşen ve aldığı aşırı kilolarla bir zamanlar kendisini Avrupa’nın en iyi sol açığına dönüştüren yeteneğinin kötü bir taklidi olan John Barnes, Jamie Redknapp’la beraber orta sahanın ortasına oyun kurucu olarak monte edildi. En başta 4-3’lük unutulmaz Newcastle maçı olmak üzere görsel açıdan muhteşem performanslar sergileyen Evans’ın Liverpool’u ligi 3. sırada tamamlarken FA Cup finalinde yaşananlar asıl sorunun saha içinde değil, saha dışında olduğunu kanıtlıyordu: Özel hayatları yüzünden basında “Baharat Çocuklar” olarak lanse edilen McManaman, Fowler, Redknapp ve Collymore’un başını çektiği futbolcular, maç öncesinde oynamadan şampiyon olmuşlar gibi son moda beyaz takım elbiseleriyle fink atıyorlar ama karşılaşmanın tek golünü ligde de şampiyon olarak duble yapan ezeli rakip Manchester United adına Eric Cantona atıyordu.
Evans yönetimindeki Liverpool, 1996–97 sezonunda yine çok güzel bir futbol sergilemesine rağmen müzmin savunma ve kaleci hataları yüzünden ligi ikinci Newcastle ve üçüncü Arsenal’le aynı puanda olmasına rağmen averajla dördüncü sırada tamamladı. Ancak bu sonuç da hiçbir Liverpool taraftarını mutlu etmedi çünkü Kırmızılar uzun bir süre puan tablosunda liderdi ve son haftalara kadar şampiyonluğun en büyük favorisiydi. Fakat Fowler’ın ligin son dört maçında cezasından dolayı forma giyememesi üzerine UEFA Kupası’na katılma hakkıyla yetinmek zorunda kaldılar. 1997–98 sezonu da bir önceki sezonun kopyasıydı. Inter’den alınan Paul Ince takım savunmasının direncini bir nebze de olsa arttırmış, bu kez sezonun büyük kısmında sakatlığı dolayısıyla forma giyemeyen Fowler’ın yerine altyapıdan çıkan 18 yaşındaki Michael Owen gol yükünü üstlenmişti. Liverpool ligi üçüncü sırada tamamlarken Evans, kaçan şampiyonluğun sorumlusu olarak gösterilen Baharat Çocukları savunmaya devam ediyordu: “Diğer takımların oyuncuları da şampuan reklamlarına çıkıyorlar, moda dergilerine pozlar veriyorlar. Ancak saha içinde ellerinden geleni yapıyorlar, belki melek değiller ama hepsi de iyi profesyoneller. Uzun yıllardır ilk kez ligi bu kadar üst sırada tamamladık fakat Liverpool’un anlı şanlı tarihine bakınca bu kesinlikle yeterli değil.”


“Birinciysen her şeysindir, ikinciysen hiçbir şey” felsefesine sahip Shankly’nin yardımcısıyken teknik direktörlüğü öğrenen Evans, şampiyonluk dışında her neticenin Liverpool taraftarları için başarısızlıkla eş anlamlı olduğunu en iyi bilen kişiydi. Bunu en az onun kadar iyi bilen bir diğer Liverpool emektarı Ronnie Moran, o sezonun sonunda emekli oldu ve yerine Gerard Houllier getirildi. 1998–99 sezonundan itibaren Liverpool’u Evans-Houllier ikilisi beraber çalıştıracaktı ve tabii ki futbol tarihinde defalarca tekerrür ettiği gibi sadece % 33.3’lük bir galibiyet oranı yakalayabilen iki başlı yönetim uzun ömürlü olmayacak, herkesin beklediği gibi Evans sezon ortasında istifa edince Houllier takımın tek patronu olacaktı.

Houllier’nin göreve getirilmesi tıpkı Souness ve Evans tercihleri gibi kâğıt üzerinde o zaman yapılabilecek en doğru tercihti. 1998–99 sezonuna gelindiğinde artık Premier Lig bir zamanlar Liverpool’un egemenliğindeki klasik Ada futbolundan çok daha farklıydı. Bosman devriminden sonra AB üyesi ülkelerin tüm yıldız oyuncuları Premier Lig’e gelirken, oyun tarzı da git gide Kıta Avrupası’na yaklaşıyordu. Özellikle 1998 Dünya Kupası’nda şampiyon olan gösterişsiz ama işlevsel Fransızlar, Ada’da en çok rağbet gören yabancılardı. Daha önce Fransa Milli Takımı’nı çalıştırmış olan Houllier, 1999 yazından itibaren Ince, McAteer, Harkness gibi yerli oyuncularla yolları ayırdı. McManaman’ın da R. Madrid’e gitmesinden sonra Hyypia, Hamann, Smicer gibi Kıta Avrupası tarzındaki ideal görev adamlarını takıma monte etti.
Bu silbaştan operasyonunun gerekçesi olarak da 1998–99 sezonunda Liverpool’un ligi 7. sırada bitirmesini gösterdi. Sahada defansif açıdan çok daha bir sağlam bir Liverpool olsa da Kırmızılar özellikle küçük takımlara karşı gol yollarında oldukça zorlanıyordu. Yedincilik, son beş yılda Liverpool’un aldığı en kötü neticeydi. Büyük umutlarla girilen 1999–2000 sezonunda ise Houllier’nin Liverpool’u son haftaya kadar Devler Ligi biletini kovaladı ancak küme düşme hattındaki Bradford City karşısında alınan 1-0’lık şok yenilgiden sonra Kırmızılar ligi 4. sırada bitirip UEFA Kupası’na katılma hakkıyla yetindiler. 2000 yazında ise Houllier yeni bir neşter operasyonu başlattı. Matteo, Babb, ikinci kez Liverpool’a gelen Staunton gibi yerli oyuncular elden çıkarılırdı. 2000 yazında kulüp bütçesini zorladı ve aralarından Babbel, Heskey, Biscan, Ziege gibi yıldızların da bulunduğu yeni isimler transfer edildi. 2000–01 sezonunda Liverpool, UEFA Kupası, FA Cup ve Lig Kupası’nda şampiyon olup üçleme yaparken ligi de 3. sırada bitirerek yıllardır beklenen Devler Ligi’ne katılma hakkı elde edildi. Houllier’nin ilk geldiğinde açıkladığı 5 yıllık kalkınma planı kâğıt üstünde tıkır tıkır işliyor gibiydi.
2001-02 sezonu daha da büyük beklentilerle başlarken, Houllier’nin ekim ayında geçirdiği kalp krizi üzerine yardımcısı Phil Thompson geçici olarak takımın başına geçti. Eski bir Liverpool oyuncusu olan Thompson’da Houllier’de eksik olan şey vardı: Liverpool’a hücum futbolu oynatma isteği. Thompson’ın yönetiminde üst üste galibiyetler alan Liverpool, sezonu Arsenal’in ardında ikinci tamamlarken 80 puan toplamayı başarmıştı. Bir önceki sezon 80 puanla Manchester United’ın şampiyon olduğunu düşününce bu gerçekten de çok büyük bir başarıydı. Ayrıca Devler Ligi’nde de takım son derece başarılıydı ancak çeyrek finalde Leverkusen karşısında maç 1-1 devam ederken ve Liverpool’un elenmesi için 2 gol yemesi gerekirken Houllier önlibero Hamann’ı oyundan alıp forvet Smicer’i sokunca takımın defansif önlemlere dayalı balansı fena halde bozulmuş ve Kırmızılar şok bir şekilde elenmişlerdi. Bu maçtan sonra ilk kez Anfield ahalisi Houllier’yi sorgulamaya başladı ve bu, kalp ameliyatından sonra eski performansından uzak gözüken Fransız hoca için sonun başlangıcı oldu.
Gerçekten de ameliyattan sonraki Houllier ile geri dönen teknik direktör arasında çok büyük fark vardı. Daha önce transferde ince eleyip sık dokuyan Fransız hoca, 2002 yazında Senegal’in Dünya Kupası’ndaki sürpriz başarısının rüzgârına kapıldı ve El Hadji Diouf’un bonservisine 10, Salif Diao’nunkine de 5 milyon pound ödeyerek aslında pek de Liverpool kalitesinde olmayan iki oyuncuya servet harcadı. “Yeni Zidane” olarak lanse ettiği ve bonservisine 4 milyon pound ödediği Bruno Cheyrou da diğer iki Fransa orijinli oyuncuyla beraber sezonun en büyük hayal kırıklığı oldular. Transferdeki hataların yanı sıra saha içindeki taktik hatalar da Liverpool’un o sezon ligi 64 puanla 5. sırada tamamlamasına sebep oldu. Şampiyonlar Ligi’ne katılamamak, transfere büyük paralar harcayan kulübü çok büyük bir finansal darboğaza sokarken Houllier sorunun taktiklerinde değil, oyuncularda olduğunda ısrarcıydı. Taraftarlar ise Houllier’nin katı defansif taktiklerinden fazlasıyla sıkılmışlardı ve hasılat oranı bir önceki sezona göre % 20 düşmüştü.

Houllier 2003 yazında kurtuluş reçetesi olarak Harry Kewell ve neredeyse bütün sezonu sakat geçirecek Djibril Cisse’yi transfer etti. Ancak Kewell’ı sağ, Diouf’u sol kanada hapseden dört stoper, üç önliberolu oyun planı, taraftarların günden güne artan hayal kırıklığını ve dolayısıyla hasılatlardaki büyük düşüşü engelleyemedi. Liverpool yine ligin alt sıralarındaki takımlara puanlar kaybederken (En son Souness döneminde Anfield’da beş mağlubiyet alınmıştı), Kırmızılar geri düştüğünde bile transfere 125.5 milyon pound harcayan Houllier’nin aynı aşırı kontrollü defansif futbolda ısrar etmesi bardağı taşıran son damla oldu. Liverpool’u sezonu 4. sırada tamamlarken taraftarın sevgilisi Michael Owen da şampiyonluk yaşamak hedefiyle Anfield’dan ayrılıp R. Madrid’in yolunu tuttu.
2003-04 sezonu sonunda Liverpool’la yolları ayıran tek isim Owen değildi, 24 Mayıs günü Houllier de sözleşmesini karşılıklı olarak fesh ettiğini açıkladı. Ligde %50’lik bir galibiyeti oranı yakalayabilen Houllier’nin yerine göreve getirilen Rafael Benitez, kalbinden yaşadığı sorun ve zaman zaman ısrar ettiği defansif oyun tarzıyla selefini hatırlatsa da 2005’te kazanılan sürpriz Devler Ligi şampiyonluğundan sonra beklentiler iyice yükseldi. Liverpool’u 50 yıl boyunca yöneten Moores’lerin kulübü Amerikalılara satmasından sonra ise İspanyol hocadan beklentiler iyice büyüdü. Bu sezona kadar lig şampiyonluğuna hep Yılbaşı’ndan önce havlu atan Kırmızılar bu kez sondan 2. haftaya kadar şampiyonluğu kovaladılar ama Benitez'in fendi de Ferguson'u yenemedi...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

HAGİ YA DA TÜRKİYE LİGİ'NİN BAŞINA GELMİŞ EN GÜZEL ŞEY


Hagi, türünün son örneği… Tıpkı Baba Hakkı, Metin Oktay, Rıdvan Dilmen gibi formasını giydiği takımı tutmayanlar tarafından da gözünü kırpmadan tekrar tekrar izlenen bir film… Hagi, -ben Galatasaraylı değilim ama- Türkiye’ye gelmiş geçmiş en büyük yabancı futbolcu…

Aslında ona “yabancı” demek ne kadar doğru ki? Bence şimdilerde 3 büyüklerde oynayan ve ne saha içinde ne de saha dışında bu durumun onlara kaderin ne kadar mucizevi bir lütfu olduğunu bilmeyen genç Türk oyuncular asıl “yabancı”lar… Belki de Hagi gibi bir figürün eksikliği onlara ihtiyacı olan hissi ve sorumluluğu hissettiremeyen… Belki de Emre bu yüzden hala mehter takımı gibi bir ileri bir geri gidip geliyor İngiltere’de, İtalya’da, Milli Takım’da… Belki de Hakan Şükür’ün yaşı Hagi’nin yokluğunda bu kadar batıyor bir takım “skor” yorumcularına… Hepsi tartışılır ama bence Hagi’nin futbolu bırakmasından sonra Türkiye Ligi’nde arkasında bıraktığı boşluk asla tartışılamaz… Öyle ki sadece bence değil, o yıllarda gözünü kırpmadan Hagi’yi izlemenin hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak zevkini tadanların hepsine göre Türkiye Ligi tarihi ikiye ayrılıyor: Hagi’den önce (HÖ) ve Hagi’den sonra (HS)…

Sanırım HÖ 3 yılındaydık… İstanbul’un en ünlü otellerinden birinin lobisinde birbirine avazı çıktığı kadar bağıran, her an birbirlerine vuracakmış gibi bağıra çağıra tartışan iki adam… Sabaha karşı 3 suları… Sanki bu iki adam o gece şampiyon 3. sene üst süte şampiyon olmamışlar, bununla da kalmayıp UEFA Kupası’nı kazanmamışlar gibi kıyasıya tartışıyorlar… İki Rumen, iki futbol Tanrısı sanki deri koltuklarda değil de gökyüzünde, bulutların arasına oturmuşlar, sanki biraz önce büyük bir tufan kopmuş, onlar hariç herkesi yutmuş gibi; o an onlardan başka orada olan herkes dilini yutmuş… Sonradan öğrenecektim neden tartıştıklarını: Hagi, süper bir sezon geçirdiklerini söyleyen Popescu’ya çok sinirlenmiş, “Şampiyonlar Ligi’nin kazanabilirdik ama Chelsea’den 5 yedik! Ayrıca ligde Fener’e yenildik! Sevineceğimize, bir dahaki sene daha iyisini nasıl yaparız onu konuşalım!”

Yine sonradan tanıyacaktım yakından… Tüm “futbol yıldızları” dünyasında kendisi arabasından daha klas olan tek oyuncu oymuş meğerse… “Romanya halkı, Çavuşesku’dan sonra sudan çıkmış balığa döndü… Porsche’leri, Ferrari’leri onların gözüne sokmanın alemi yok… Tempra gayet güzel… Bükreş’ten Ali Sami Yen’e kadar götürüyor getiriyor, daha ne isterim ki?” O zaman daha iyi anladım neden Romanya’nın her yerinde pazarlardaki tüm torbaların üstünde Hagi’nin resminin olduğunu…
“Yetenek, Tanrı’nın bir lütfudur sadece… Eğer yeteneğinle yetinmeye kalkarsan hem insanlara ihanet eder, hem de Tanrı’ya koşut gidersin… Tembellik sadece Tanrı’ya özgüdür” demişti, “Senin gibi bir tanrı nasıl olur da bir hakeme tükürmeye tenezzül eder?” diye sorduğumda… O zaman anlamıştım nasıl olur da bir adam iki ayrı formayla neredeyse 5’er sene arayla 40 metreden Kolombiya, Athletico Bilbao, Karabükspor ayırt etmeden aynı tanrısallıktaki aşırtmaları yapabilir. Emre de söylemişti: “Galatasaray antrenmanı ayrıdır, en fazla 2 saat sonra biter… Gica’nın asıl antrenmanı, Galatasaray antrenmanından sonra başlar… O kadar şanslıyım ki ben de onla o hiç bitmeyen antrenmanı yapıyorum bazen…”

Keşke Hagi futbolu bıraktıktan sonra da Emre’yi çalıştırsaydı… Bugün böyle bir derginin Rumencesinde de onu yazardı birileri… Ne demişti o gün, 10 numara adam: “Mesleğinde büyüdükçe, egonu küçültmeyi bileceksin” Romanya’da havanın en soğuk olduğu 5 Şubat günü, Çavuşesku dikta rejiminin en koyu olduğu 1965 yılında dünyaya geldiğinde adından sonra bunu fısıldamışlar belki de kulağına… O zamanlar Maradona daha fethetmemiş tüm futbol dilencilerinin kalbini, o zamanlar sadece “Karpatların Pele”si derlermiş küçük Gica’ya… Daha 18’indeyken o zamanın en iyi Rumen takımı Universitatea Craiova istemiş onu… Ama daha zamanı var diyerek Rumen Ligi’nin Tempra’sı Sportul Studenţesc’ı tercih etmiş… O zamanlar başlamış hiç bitmeyecek özel antrenmanlarına… Önce takımın en küçüğü ve çelimsizi olarak antrenmanlarda tutunmak ve Pele lakabını gerçekten hak etmek, altında ezilmemek için… Sonra yıllardan 1986 olmuş ve o da “Tanrı’nın eli”nden sonra Karpatların Maradona’sına dönüşüvermiş… Ve masal gibi bir yılın sonunda sadece 1 maçlığına Steaua Bükreş’e transfer olmuş bizzat Çavuşesku’nun emriyle… Avrupa Süper Kupası Finali’nde Romanya’nın büyük ağabeyi SSCB’den Dinamo Kiev’i yenmesi için… Beklediği gün gelmiş Gica’nın, sahaya çıkış o çıkış, 1-0 S. Bükreş’in kazanıp o zamanki en büyük kupayı müzeye götürdüğü gün maçın tek golünü atmış Hagi… Maçtan sonra bizzat aramış Çavuşesku: “Yoldaş, bütün bir Romanya halkı seninle gurur duyuyor… Senin Bükreş’te kalmanı istiyorlar” Bir anda bir maçlık sözleşme unutulmuş, Hagi bir daha asla dönememiş Sportul’a… 1987-90 yılları arasında önce yüzbaşı, sonra binbaşı en sonunda da albaylığa terfi etmiş… Ama “asıl halk” tarafından 97 maçta attığı 76 golle taraflı tarafsız herkesin, tüm futbol dilencilerinin mareşali ilan edilmiş. O üç sezon boyunca takımı 3 sene üst üste hem kupada hem de ligde şampiyon olmakla kalmamış, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda da bir yarı final, bir de final oynatmış Bükreş’e… Galatasaray da hayatına ilk kez o final oynadığı sene girmiş hayatına…

1990 Dünya Kupası’nda “tek başına” Romanya olan ama takımının 2. turda penaltılarla elenmesini engelleyemeyen futbol Tanrı’sını önce Real Madrid kapıvermiş hiç düşünmeden… Orada geçirdiği 2 sezonu şöyle özetlemişti bana: “Orada herkes albaydı, Popescu da Lacatus da yoktu… Ben yine Hagi’ydim ama daha önce kimse benden top ayağımda değilken ve oynadığım takım hücumda değilken koşmamı istememişti. Eğer daha önceden koşmayı öğrenseydim koşabilirdim. Üstelik aynı anda 3’ten fazla İspanyol olmayan oyuncu oynatılması yasaktı o zamanlar. Yine de çok güzeldi 2 sene orada olmak; dersimi almıştım… Başladığım yere dönmüştüm: Her gün daha da fazla çalışmam gerektiğini bir kez daha anlamıştım”


Real Madrid adlı futbolcu imha makinesinin yuttuğu ilk yıldız değildi Hagi… Yine de Barnebeau’dakilerin ağzında buruk bir tat bırakmıştı. Artık kornerler, frikikler yarı penaltı gibi değildi. Hagi’den sonra işler biraz kötüye gittiğinde onu hep sattıkları Brescia’dan geri çağırmayı düşündüler. İlk sezonunda Hagi’nin keyfi yerindeydi: Takımını tek başına Serie B’den Serie A’ya çıkartmış, aynı ülkede forma giydiği için Karpatların Maradona’sı efsanesini yeniden canlandırmıştı. Ama birinci ligdeki daha ilk sezonunda Brescia yine geldiği yere dönmek zorunda kalınca, Hagi için Brescia asansöründen inip İspanya’ya geri dönme zamanı çoktan gelmişti. Üstelik de bu kez Real’in kanlı bıçaklı düşmanı Barça formasıyla…

Ama İspanya yine yaramayacaktı profesöre… Yine 3 yabancı kısıtlaması vardı… O belki Karpatların Maradona’sıydı ama Laudrup, Romario ve Koeman da Laudrup, Romario ve Koeman’dılar… En azından Popescu’suna kavuşacaktı bu kez, zaman zaman kendisinin takımdan kesilmesine sebep olacak en eski yoldaşı, karısının kız kardeşi ile evli olan adaşına…2 yıl önce Real Madrid’den ayrıldığında 63 kez forma giymiş 15 gol atmıştı. Barça’daki 2 sezonunda ise sadece 35 maçta forma şansı bulabilecek ve 7 gole imzasını atabilecekti. Halbuki 1994 yazında Amerika’daki Dünya Kupası’nda “asıl Maradona” doping kullandığı için ihraç edilince önce onun ülkesi Arjantin’i dize getirecek sonra da kupaya damgasını vuracaktı “Karpatların Maradonası”… Ah yine o penaltılar denilen karabasan olmasaydı İsveç’e elenmeyip yarı finale kadar gidecekti… Aslında o gece penaltı atışlarında kimse Romanya’yı tutmuyordu, sadece İsveçliler hariç bütün dünya Hagi’yi biraz daha seyretmek istiyor, onun sihrinden mahrum kalmak istemiyordu. 1994 Dünya Kupası denilince herkes önce Amerikalıların futbol kroluğunu ve rugby çizgileri halen duran sahalardan geç gelen yayını ve Türk spikerlerin önceden bağırdığı birkaç güzel “gol”ü hatırlıyordu. İşte o gollerden birisi, hem de yine bizim yakından tanıyacağımız bir isme atılacaktı ve Maradona’nın gözyaşları ve Bebeto’nun beşik sallayan gol sevinci ile beraber asla hafızalardan silinmeyecekti. Kolombiya kalecisi Oscar Cordoba her zamanki kendine aşırı güveni ile ileri çıkmış savunmasını organize etmeye çalışıyordu; belli ki Hagi’yi tanımıyordu belki de hiç tanımamış olmak isteyecekti… Orta sahanın biraz ilerisinden bir gözü ile Cordoba’yı diğer gözü ile doksandaki örümcek ağlarını kesen Gica 40 metreden zarifçe aşıracak, futboldan o zamanlar daha da bihaber olan Amerikalıları bile yerinde hoplatacaktı.

“Çok isterdim ‘o Barça’da, asrın takımında sürekli oynamayı ama herkes o kadar iyiydi ki bir türlü sıram gelmedi. Belki de kaderimde İspanya yoktu, geleceğimi Romanya’dan çok uzaklarda boşuna arıyordum, belki de kader burnumun dibinde, İstanbul’daydı… Evet İstanbul’daydı tabii ki… İstanbul bambaşka, Galatasaray daha da başka…” diye başlamıştı filmin İstanbul kısmı… Öyle güzel bir filmdi ki hiç bitmeyecek gibiydi… Hatta kendisine burun kıvıran İspanyollar’dan o Süper Kupa Finali’nde alacaktı intikamını… Aslında onun kitabında “intikam” yoktu… Başının üstünde hiç sönmeyecek gibi yanan tutuşan bir yeteneği yere düşürmemek için her geçen gün daha da arttırdığı kazanma azmi, sanatına, zanaatına karşı olan saygısı ve derin aşkı vardı… Karısı dünyalar güzeliydi ama o futbola aşıktı… Biz de ona aşık olduk… Kelimelere sığmayacak 5 sene gibi gözüken o zamanlar 55 sene gibi gelen şimdilerdeyse 5 dakika gibi kısa gelen o anların toplamı biz futbol dilencilerin izlediği en güzel filmdi. Bazen siyah tonların ağır bastığı, hakemlerle, kendisini durduramayıp bel altı vuran rakiplere aynı şekilde cevap verdiği karanlık kareler… Tüm aşıkların ara sıra yaşadığı kavgalardan daha fazlası değildi… O gidince, biz onla gittiğimiz yerlere gitmez olduk… O varken burası rengarenkti… Şimdilerde renksiz, tatsız, tutsuz… Ondan sonrakilere bakınca ne maça gitmek istiyor canımız ne de televizyonu açmak…

Popescu’nun dediği gibi: “Eğer Brezilyalı ya da İtalyan olsaydı o dünyanın en büyük futbolcusu olarak kabul edilirdi” Haklıydı bence… Ben görmüştüm koskoca Tony Adams’ın, Bergkamp’ın bellerinin nasıl kırıldığını, yüzlerindeki çaresizliği, böylesine tanrısal bir yetenek, klas karşısında nasıl da o büyük yıldızların bir anda küçüldüğünü… O Roberto Carlos ki o zamanlar en iyisi derlerdi onun için, nasıl da 35’lik Gica’nın peşinden dili dışarıda koşturuyordu… Ve hiçbiri kaybettiklerinde öyle ağlamamışlardı… Ne demişti bana o gece? “Kaybedince ağlamayan futbolcu yıldız olamaz” Ondan başka hiç kimse 35 yaşında gol atınca lise maçında ilk golünü atmış çocuklar gibi sevinmemişti. Ne de olsa koskoca Collina bir tek onun formasını almıştı. Galatasaray’da futbolu bıraktığı gün Türkçe konuşmaya çalışırken o tül bir perdeden süzülen meleklerin gölgeleri gibi ince ince dökülen gözyaşlarını kim unutabilir ki?

İki ayağı ile futbol adına yapılabilecek her şeyi yapan, kramponlarıyla Cemal Süreya’lara, Nazım Hikmet’lere, Ece Ayhan’lara taş çıkartacak şiirler yazan, adı her sene değişen Türkiye Futbol 1. Ligi tarihini HÖ ve HS olarak ikiye ayıran bu adamı sevmemek mümkün mü kalbiniz taştan değilse eğer! Kırmızı, sarı, lacivert, siyah, beyaz, mor, pembe tüm renkler bir araya gelince görünen futbolun gökkuşağı, uçsuz bucaksız atonal bir tayf, karanlık Kasım gecelerimizi Nisan sabahına çeviren o gördüğüm en parlak yıldız… Son bir kez daha kelimelerle anlatmaya çalışayım: Türkiye Ligi’nin başına gelen en güzel şey, Bülent Korkmaz kadar hırslı, George Best kadar klas, Zico gibi stil, Deniz Gezmiş kadar yürekli, şahmaranlar kadar kıvrak; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Puşkin’in, Lorca’nın futbolcu olarak reankarnasyonu…
Keşke İbrahim Altınsay’ın önerdiği gibi futbolda da oyuncu değişiklikleri basketboldaki gibi olsaydı da sen de ölene kadar frikik atsaydın biz sadece avuçlarımız patlayana kadar alkışlasaydık…
Seni o kadar çok özlüyoruz ki; inan sensin hiç tadı yok buraların…