Liverpool’un son kez lig şampiyonu olduğu 30 Nisan 1990’dan bu yana aradan 230 ay geçti. O günden beri 132 futbolcu transfer edildi, altı kez teknik direktör değişti ama hasretimiz bir türlü bitmedi…Ezeli rakip
Manchester United 1989–90 sezonunun sonunda ligi 13. sırada bitirmişti. İlk üç yılında sıfır çeken Alex Ferguson, FA Cup finalinde Crystal Palace karşısında alınan 3-3’lük beraberlikten sonra tekrar maçı ite kaka 1-0 kazanılınca, taraftar baskısı yüzünden kovulmaktan son anda kurtulmuştu. Güney Afrika’daki insanlığın yüz karası ırkçı düzenin kurbanı Nelson Mandela, 27 yıldır yattığı hapishaneden daha yeni çıkmış ama Windows 3.0 bile piyasaya çıkmamıştı. O yılların en ileri bilgisayarı Amiga, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi
Türkiye’de de futbol âşığı çocukların en gözde oyunu yeni yayınlanan Kick Off 2’ydi. Kick Off 2’yi daha önceki futbol oyunlarından daha büyülü kılan şüphesiz oynayanın aynı anda hem futbolcu, hem de teknik direktör olmasını sağlayan “Player Manager” seçeneğiydi. İflah olmaz futbol delisi çocukların çoğunun hayatına yön veren Kick Off 2’nin tek sorunu, aynı anda iki kişinin birden Liverpool’a menajer-futbolcu olarak Kenny Dalglish olamamasıydı! 
Kenny Dalglish’in Liverpool’u şimdilerde Guardiola’nın Barcelona’sının 1990 model versiyonuydu. Sadece önüne geleni devirmiyor, her maçının 90 dakikasında da eşsiz bir futbol resitali sergiliyordu. Heysel faciasından hemen sonra 1985 yazında Liverpool’un başına İngiltere liglerinin ilk menajer-futbolcusu olarak geçen İskoç Dalglish, 1977 yılında transfer olduğu Kırmızılar’ın formasıyla sadece futbolcu olarak beş lig, üç Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, dört Lig Kupası, bir Avrupa Süper Kupası şampiyonluğu yaşamış, tam anlamıyla yaşayan bir futbol efsanesiydi.
Kenny Dalglish, teknik adam olarak sahaya çıktığı 1985–1991 yılları arasında Liverpool’a üç lig, iki de FA Cup şampiyonluğu yaşattı.
Dalglish, 1989–90 sezonun sonunda üçüncü kez yılın teknik direktörü seçilip Liverpool’a tarihindeki 18. şampiyonluğunu yaşattığında herkes daha çok uzun yıllar 38 yaşındaki genç teknik adamın Kırmızılar’ın başında tarih yazmaya devam edeceğini düşünüyordu.
Ancak hiç kimse 1989 yılında yaşanan ve Steven Gerrard’ın kuzeninin de aralarında bulunduğu 96 kişinin ölümüyle sonuçlanan Hillsborough trajedisinden sonra Dalglish’in içinde kopan fırtınanın farkında bile değildi. 20 Şubat 1991’de Liverpool’un Everton’la karşılaştığı ve dört kez öne geçmesine rağmen 4–4’lük beraberlikle sahadan ayrıldığı FA Cup 5. tur maçının ertesi günü istifa ettiğinde, tüm futbol dünyası tarihi bir şok yaşayacaktı.
O gün, Liverpool ligde liderdi ve oynadığı 18 maçın 14’ünü kazanmış, sadece bir kez yenilmişti. İstatistiklerin ötesinde, Barnes, Beardsley, Rush gibi süper yıldızların sürüklediği takım, oyuncuların doğal yeteneklerinin maksimum kullanımına dayalı, hücuma dönük doğaçlama futboluyla gelmiş geçmiş en güzel, en izlenilesi takımlarından birisiydi.
Dalglish “Üzerimdeki baskı yüzünden ölmekten korkuyorum” diyerek istifa ettikten sonra göreve geçici olarak Liverpool tarihinin en büyük emektarlarından olan yardımcı teknik direktör Ronnie Moran getirildi.
1952–68 yılları arasında 16 yıl aralıksız kırmızı formayı giyen Moran, ilk olarak 1966 yılında Liverpool’u Liverpool yapan adam Bill Shankly’nin yardımcılarından birisi olmuştu ve 1998’de emekli olana kadar tam 46 yılını Liverpool’a adayacaktı. R. Sociedad’dan ayrılmak istemeyen John Toshack’ın teklifi kabul etmemesi üzerine geçici olarak göreve getirilen Moran, 10 maç kadar görevde kaldı. Oyuncular Moran’ın varlığına rağmen kaçınılmaz olarak Dalglish’in şok istifasından etkilendiler ve Liverpool kısa bir süre sonra üst üste kaybettiği puanlarla liderliği Arsenal’e kaptırdı.
Takvimler 16 Nisan 1991’i gösterdiğindeyse aranan kurtarıcı bulunmuştu: 1978–1984 yılları arasında Liverpool formasıyla tam beş lig, dört Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, dört de Lig Kupası şampiyonluğu yaşayan Graeme Souness. “Shankly’nin Liverpool’unun 50 yılı” kitabının yazarı Paul Tomkins’in de dediği gibi Souness, kâğıt üstünde olabilecek en ideal tercihti. Kulübe altın çağlarını yaşatan Shankly ve Dalglish gibi İskoç’tu ve 9 yıl boyunca şampiyonluk yüzü görmeyen Rangers’ı teknik direktör olarak beş yılda üç kez şampiyonluğa taşımıştı.
Bunun yanı sıra Dalglish’in de en yakın arkadaşlarından birisiydi ve Rush, Whelan, Grobbelaar gibi 1991 takımının ağabeyleriyle eski takım arkadaşıydı.Ancak Ocak 1994’te Souness yerini Roy Evans’a bıraktığında dağ fare doğurmuştu:
Souness yönetimindeki Liverpool sadece 1992’de FA Cup şampiyonu olabilecek, oynadığı 157 maçın sadece 65’inde galip gelmeyi başarırken 47 kez sahadan yenik ayrılacaktı. % 41’lik galibiyet oranı, Dalglish’in % 60’ına göre tam anlamıyla bir felaketti! Souness’ın eski takım arkadaşı, yeni talebesi efsanevi golcü Ian Rush’a göre ise asıl felaket soyunma odasındaydı. Shankly’nin 1959’da başlattığı Liverpool devriminden geriye kalan “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” değerleri yerini soyunma odasında havalarda uçuşan çay bardaklarına ve yumruklara bırakmıştı. Bir keresinde kaybedilen bir maçtan sonra bulduğu her şeyi soyunma odasındaki aynaya fırlatarak her yeri kırıp döken Souness, futbolculuğunda ne kadar sevilen bir figürse Liverpool’daki teknik adamlığında o kadar nefret edilen bir kişiye dönüşecek,
Anfield’daki teknik direktörler duvarında Gerard Houllier’nin bile resmi yerinde dururken onunki bir gün ansızın silinecekti. Souness her şeyden önce kendi eseri olan o sevgisizlik atmosferini
“Artık çift kale maçlarında oynamaya cesaret edemiyordum çünkü yere düşersem beni kimsenin kaldırmayacağından, nefesim kesilirse oyunculardan hiçbirinin suni teneffüs yapmayacağından korkuyordum. Üst üste kalp ameliyatları geçirmiştim ve hiçbiri yanıma gelip geçmiş olsun bile dememişti. O günlerde ölseydim çoğu mutlu bile olurdu!” sözleriyle anlatıyor.
Aslında 1991–1994 yılları arasındaki büyük hayalkırıklığının bütün faturasını Souness’a kesmek tarihi bir haksızlık olur. Nevi şahsına münhazır İskoç, bir bakıma yanlış zamanda doğru yerdeydi. 1985’ten beri Liverpool Avrupa kupalarından men edildiği için kulübün gelirleri düşmüş, finansal açıdan gerilemişti. Oyuncuların bir kısmı başarıya doymuş, Souness’ın sözleriyle “takımdan çok ceplerini düşünüyorlar”dı.
Bunun da ötesinde Souness’ın Fatih Terimvari otoriter yönetimi, Lucescuvari Paisley ve Dalglish’ten sonra ters tepmişti. İskoç hoca, İtalya’daki tecrübesiyle oyuncuların beslenme programında radikal bir değişiklik yapmaya kalkışınca, başta eski takım arkadaşı Rush olmak üzere futbolcularla Souness’ın arası fena halde açılacaktı. Souness patates, kızarmış balık ve biradan oluşan menüyü brokoli, haşlanmış tavuk, soda üçlüsüyle değiştirmeye çalıştı. Aynı beslenme programı devrimini Souness’tan iki yıl sonra Arsene Wenger, Arsenal’de yapacak ve olumlu sonuçlarını fazlasıyla alacaktı. Ama 1990’lı yılların ilk yarısında oyuncuların en büyük sorunu “anlamsız bir askeri disiplinin sonucu olarak aç karna maça çıkmaları”ydı! Souness’ın devraldığı kadro yapısına bakınca da İskoç hocanın tarihsel açıdan tek suçlu olmadığını daha iyi anlayabiliriz. 1991 baharında ilk 11’in yaş ortalaması 29.6’ydı. Bu yaşlanmış takımın en büyük eksikliği de şüphesiz sadece Souness döneminde değil Roy Evans zamanında da Liverpool’un aşil tendonu olacak savunmanın ortasıydı. 1977–91 yılları arasında Liverpool’la tam 13 kupa kazanan Alan Hansen’in sakatlığı dolayısıyla emekli olması, defansın ortasında doldurulması çok güç bir boşluk bıraktı. Takımın en büyük hücum silahı olan
John Barnes, Souness döneminde üst üste ağır sakatlıklar geçirecek, Souness’ın göreve gelmesinden önceki üç yılda 182 kez Liverpool forması giyerken, Souness’ın ilk iki yılında sadece 48 maç oynayabilecekti. Sadece Barnes değil birçok oyuncu Souness döneminde sık sık ağır sakatlıklar geçirirken, oyunculara göre bunun asıl sebebi İskoç hocanın İtalyan tarzı antrenman programıydı. Souness’ın, asiliği yüzünden önce satış listesine koyduğu sonra çark ederek sürekli oynattığı
Danimarkalı Jan Molby bitmek bilmeyen sakatlıklarla ilgili şöyle diyor: “Antrenmanlara başladığımız ilk üç ayın sonunda neredeyse hepimiz aşil tendonumuzdan sakatlanmıştık. Bunun da sebebi sanırım Dalglish zamanındaki gibi topla çalışmak yerine hiç durmadan maratoncular misali koşmamızdan kaynaklanıyordu” 
Bu atmosferde Souness, oyuncuların davranışlarını değiştiremeyince, oyuncuları değiştirmeye karar verdi. Rush’ı 1992–93 sezonunda kızağa çeken Souness, takım bir anda kendisini düşme hattında bulunca tükürdüğünü yalamak zorunda kaldı. Yaşlı kadronun en çok gelecek vaat eden oyuncusu, savunma ve orta sahanın her yerinde aynı başarıyla oynayabilen 22 yaşındaki Steve Staunton’ı “Avrupa kupalarında sadece üç yabancı oynatmamıza izin veriyorlar, İrlandalılar da yabancıdan sayılıyor” gerekçesiyle satması, yaptığı en tarihi hatalardan birisi oldu. Diğer bir İrlandalı oyuncu olan Ray Houghton, Souness’ın ilk tam sezonundaki harika performansıyla Yılın Futbolcusu adayları arasına girmişti ancak o da kendisini Staunton’la beraber Aston Villa’da buldu.
Staunton ve Houghton’lı Villa 1992–93 sezonunu ikinci sırada tamamlarken, 28 yıldır lig tarihindeki en kötü başlangıcını yapan Liverpool, Villa’nın 15 puan gerisinde averajla 6. sırayı alabilecekti. Ama asıl en büyük transfer yanlışı Rush’la muhteşem bir ikili oluşturan Peter Beardsley’i ezeli rakip Everton’a satmasıydı. Houghton gibi Souness tarafından “yaşlı” bulunan Beardsley, Premier Lig’de altı sezon daha 210 maçta forma giyecek, 1993–94 sezonunda onun sürüklediği Newcastle ligi 3. sırada tamamlarken Liverpool sezonu 8. sırada kapatacaktı. Yine de şöyle bakmak da fayda var: Hiçbir futbolcu Liverpool’dan büyük değildi ve birçok yıldız icabında gözden çıkartılmıştı.
Ancak Liverpool tarihinde hiçbir teknik adam da onların yerine bu kadar kötü oyuncular transfer etmedi! 1985 finalinde Souness’ın rakibi olan Michel Platini ona 1991 sonbaharında bir oyuncu önerecek ama İskoç teknik adam, o önerilen ismin yerine sadece 6 maç oynatacağı Macar Istvan Kozma’yı transfer edecekti. Önerilen isimse yıllarca Premier Lig’in Fransız kralı olacak Eric Cantona’dan başkası değildi! Souness, Euro 92’de Danimarka kadrosunda yer aldı diye alınan Torben Piechnik’ten forvet diye alınıp önlibero oynatılan Paul Stewart’a kadar birçok, Liverpool formasını rüyasında bile göremeyecek kalitede isimleri transfer ederken aslında kendi ipini çekti. Alan Shearer yerine sonradan Galatasaray’a da getireceği Dean Saunders’ı tercih etti
üstelik 1991–92 sezonunda transfer rekorunu kırarak aldığı Galli golcüyü bir yıl sonra Villa’ya sattı ve o Saunders ilk maçında Liverpool’a iki gol birden attı.Souness’ın son derece isabetsiz transferleri Liverpool’a toplam 18 milyon pound’a (şimdiki transfer endeksine göre yaklaşık 160 milyon pound) patlarken, asıl kırılma noktası saha dışında yaşanacaktı. Sonun başlangıcı,
İskoç hocanın 1992’de geçirdiği kalp ameliyatından sonra Hillsborough trajedisinin yıldönümünde, Liverpool taraftarının nefret ettiği İngiltere’nin en palavraspor gazetesi The Sun’a sevgilisiyle öpüşürken verdiği pozlar oldu. Liverpool’daki futbolculuğu dolayısıyla kâğıt üstünde asla tükenmeyecek gibi duran kredisini har vurup harman savuran Souness, 1995’te Galatasaray’a gelene kadar bir süre takım çalıştırmadı. Giderayak takıma Fowler ve McManaman gibi genç yetenekleri monte etmesine rağmen asla Liverpool taraftarları tarafından hiçbir şekilde hayırla anılmadı.

Liverpool, Dalglish’ten sonra ikinci “bizim çocuk” tercihinde baltayı taşa vurunca kulüp yönetimi bu kez Boot Room geleneğine geri dönmeye karar verdi.
Boot Room geleneği, Shankly ile başlayan son teknik direktörün yardımcılarından birisinin göreve getirilmesiydi. Shankly’den sonra 1974’te Bob Paisley, Paisley’den sonra 1983’te Joe Fagan teknik direktörlüğe getirilmişler ve Liverpool’a efsanevi başarılar yaşatmışlardı. 28 Ocak 1994’te Bristol City ile oynanan maçta FA Cup’tan elenilince Souness artık istifa etmiş, üç gün sonra yerine 1965 yılından itibaren önce futbolcu sonra da antrenör olarak uzun yıllar Liverpool’a başarıyla hizmet eden Roy Evans getirilmişti. Evans, hiçbir kulvarda iddiası kalmayan bir kadroyu devralırken, zamanında karşı çıktığı Souness’ın Kıta Avrupası tarzı yenilikleri yerine geleneksel Liverpool tarzını benimsedi. Altyapı mahsulü Steve McManaman ve Robbie Fowler’ın üzerine kurduğu takım,
tek bir kupanın dahi kazanılamadığı üç yıldan sonra Evans’ın ilk tam sezonunda 1994–95 Lig Kupası’nda şampiyon olurken, ligde de ilk 23 maç sonunda 45 puanla ikinci sıradaki Manchester United’ın sadece 2 puan gerisindeydi. Ancak kırılgan savunma hattı ve o zamanlardaki performansıyla Liverpool’dan ayrıldıktan sonraki form grafiğiyle hiçbir alakası olmayan kaleci David James’in akıl almaz hataları yüzünden Liverpool ligi 4. sırada tamamladı ve Devler Ligi’ne katılma hakkını kazanamadı.
Blackburn’ü 81 yıl sonra şampiyonluğa taşıyan Dalglish ise iki ayrı takımı İngiltere’de şampiyon yapmayı başaran üçüncü teknik direktör oldu. Roy Evans, 1995–96 sezonunun başındaysa Fowler’ın yanına transfer rekorunu kırarak Stan Collymore’u monte etti. Ancak Liverpool McManaman-Fowler-Collymore üçlüsünün sürüklediği hücumda ne kadar iyiyse, savunması da bir o kadar kötüydü. Bunun üzerine Souness zamanındaki tandemde bekleneni veremeyen Mark Wright’ı liberoya çeken ve üçlü defansa dönen Evans, Liverpool’a 1990 yılından beri en estetik, en güzel futbolunu oynatmayı başardı.
Geçirdiği ağır sakatlıklar yüzünden oyun temposu düşen ve aldığı aşırı kilolarla bir zamanlar kendisini Avrupa’nın en iyi sol açığına dönüştüren yeteneğinin kötü bir taklidi olan John Barnes, Jamie Redknapp’la beraber orta sahanın ortasına oyun kurucu olarak monte edildi. En başta 4-3’lük unutulmaz Newcastle maçı olmak üzere görsel açıdan muhteşem performanslar sergileyen Evans’ın Liverpool’u ligi 3. sırada tamamlarken FA Cup finalinde yaşananlar asıl sorunun saha içinde değil, saha dışında olduğunu kanıtlıyordu: Özel hayatları yüzünden basında “Baharat Çocuklar” olarak lanse edilen McManaman, Fowler, Redknapp ve Collymore’un başını çektiği futbolcular, maç öncesinde oynamadan şampiyon olmuşlar gibi son moda beyaz takım elbiseleriyle fink atıyorlar ama karşılaşmanın tek golünü ligde de şampiyon olarak duble yapan ezeli rakip Manchester United adına Eric Cantona atıyordu.
Evans yönetimindeki Liverpool, 1996–97 sezonunda yine çok güzel bir futbol sergilemesine rağmen müzmin savunma ve kaleci hataları yüzünden ligi ikinci Newcastle ve üçüncü Arsenal’le aynı puanda olmasına rağmen averajla dördüncü sırada tamamladı. Ancak bu sonuç da hiçbir Liverpool taraftarını mutlu etmedi çünkü Kırmızılar uzun bir süre puan tablosunda liderdi ve son haftalara kadar şampiyonluğun en büyük favorisiydi.
Fakat Fowler’ın ligin son dört maçında cezasından dolayı forma giyememesi üzerine UEFA Kupası’na katılma hakkıyla yetinmek zorunda kaldılar. 1997–98 sezonu da bir önceki sezonun kopyasıydı. Inter’den alınan Paul Ince takım savunmasının direncini bir nebze de olsa arttırmış, bu kez sezonun büyük kısmında sakatlığı dolayısıyla forma giyemeyen Fowler’ın yerine altyapıdan çıkan 18 yaşındaki Michael Owen gol yükünü üstlenmişti.
Liverpool ligi üçüncü sırada tamamlarken Evans, kaçan şampiyonluğun sorumlusu olarak gösterilen Baharat Çocukları savunmaya devam ediyordu: “Diğer takımların oyuncuları da şampuan reklamlarına çıkıyorlar, moda dergilerine pozlar veriyorlar. Ancak saha içinde ellerinden geleni yapıyorlar, belki melek değiller ama hepsi de iyi profesyoneller. Uzun yıllardır ilk kez ligi bu kadar üst sırada tamamladık fakat Liverpool’un anlı şanlı tarihine bakınca bu kesinlikle yeterli değil.”
“Birinciysen her şeysindir, ikinciysen hiçbir şey” felsefesine sahip Shankly’nin yardımcısıyken teknik direktörlüğü öğrenen Evans, şampiyonluk dışında her neticenin Liverpool taraftarları için başarısızlıkla eş anlamlı olduğunu en iyi bilen kişiydi. Bunu en az onun kadar iyi bilen bir diğer Liverpool emektarı Ronnie Moran, o sezonun sonunda emekli oldu ve yerine Gerard Houllier getirildi.
1998–99 sezonundan itibaren Liverpool’u Evans-Houllier ikilisi beraber çalıştıracaktı ve tabii ki futbol tarihinde defalarca tekerrür ettiği gibi sadece % 33.3’lük bir galibiyet oranı yakalayabilen iki başlı yönetim uzun ömürlü olmayacak, herkesin beklediği gibi Evans sezon ortasında istifa edince Houllier takımın tek patronu olacaktı.Houllier’nin göreve getirilmesi tıpkı Souness ve Evans tercihleri gibi kâğıt üzerinde o zaman yapılabilecek en doğru tercihti. 1998–99 sezonuna gelindiğinde artık Premier Lig bir zamanlar Liverpool’un egemenliğindeki klasik Ada futbolundan çok daha farklıydı. Bosman devriminden sonra AB üyesi ülkelerin tüm yıldız oyuncuları Premier Lig’e gelirken, oyun tarzı da git gide Kıta Avrupası’na yaklaşıyordu.
Özellikle 1998 Dünya Kupası’nda şampiyon olan gösterişsiz ama işlevsel Fransızlar, Ada’da en çok rağbet gören yabancılardı. Daha önce Fransa Milli Takımı’nı çalıştırmış olan Houllier, 1999 yazından itibaren Ince, McAteer, Harkness gibi yerli oyuncularla yolları ayırdı. McManaman’ın da R. Madrid’e gitmesinden sonra Hyypia, Hamann, Smicer gibi Kıta Avrupası tarzındaki ideal görev adamlarını takıma monte etti. Bu silbaştan operasyonunun gerekçesi olarak da 1998–99 sezonunda Liverpool’un ligi 7. sırada bitirmesini gösterdi. Sahada defansif açıdan çok daha bir sağlam bir Liverpool olsa da Kırmızılar özellikle küçük takımlara karşı gol yollarında oldukça zorlanıyordu. Yedincilik, son beş yılda Liverpool’un aldığı en kötü neticeydi. Büyük umutlarla girilen 1999–2000 sezonunda ise Houllier’nin Liverpool’u son haftaya kadar Devler Ligi biletini kovaladı ancak küme düşme hattındaki Bradford City karşısında alınan 1-0’lık şok yenilgiden sonra Kırmızılar ligi 4. sırada bitirip UEFA Kupası’na katılma hakkıyla yetindiler. 2000 yazında ise Houllier yeni bir neşter operasyonu başlattı.
Matteo, Babb, ikinci kez Liverpool’a gelen Staunton gibi yerli oyuncular elden çıkarılırdı. 2000 yazında kulüp bütçesini zorladı ve aralarından Babbel, Heskey, Biscan, Ziege gibi yıldızların da bulunduğu yeni isimler transfer edildi. 2000–01 sezonunda Liverpool, UEFA Kupası, FA Cup ve Lig Kupası’nda şampiyon olup üçleme yaparken ligi de 3. sırada bitirerek yıllardır beklenen Devler Ligi’ne katılma hakkı elde edildi. Houllier’nin ilk geldiğinde açıkladığı 5 yıllık kalkınma planı kâğıt üstünde tıkır tıkır işliyor gibiydi.
2001-02 sezonu daha da büyük beklentilerle başlarken, Houllier’nin ekim ayında geçirdiği kalp krizi üzerine yardımcısı Phil Thompson geçici olarak takımın başına geçti. Eski bir Liverpool oyuncusu olan Thompson’da Houllier’de eksik olan şey vardı: Liverpool’a hücum futbolu oynatma isteği. Thompson’ın yönetiminde üst üste galibiyetler alan Liverpool, sezonu Arsenal’in ardında ikinci tamamlarken 80 puan toplamayı başarmıştı.
Bir önceki sezon 80 puanla Manchester United’ın şampiyon olduğunu düşününce bu gerçekten de çok büyük bir başarıydı. Ayrıca Devler Ligi’nde de takım son derece başarılıydı ancak çeyrek finalde Leverkusen karşısında maç 1-1 devam ederken ve Liverpool’un elenmesi için 2 gol yemesi gerekirken Houllier önlibero Hamann’ı oyundan alıp forvet Smicer’i sokunca takımın defansif önlemlere dayalı balansı fena halde bozulmuş ve Kırmızılar şok bir şekilde elenmişlerdi. Bu maçtan sonra ilk kez Anfield ahalisi Houllier’yi sorgulamaya başladı ve bu, kalp ameliyatından sonra eski performansından uzak gözüken Fransız hoca için sonun başlangıcı oldu.
Gerçekten de ameliyattan sonraki Houllier ile geri dönen teknik direktör arasında çok büyük fark vardı. Daha önce transferde ince eleyip sık dokuyan Fransız hoca, 2002 yazında Senegal’in Dünya Kupası’ndaki sürpriz başarısının rüzgârına kapıldı ve El Hadji Diouf’un bonservisine 10, Salif Diao’nunkine de 5 milyon pound ödeyerek aslında pek de Liverpool kalitesinde olmayan iki oyuncuya servet harcadı.
“Yeni Zidane” olarak lanse ettiği ve bonservisine 4 milyon pound ödediği Bruno Cheyrou da diğer iki Fransa orijinli oyuncuyla beraber sezonun en büyük hayal kırıklığı oldular. Transferdeki hataların yanı sıra saha içindeki taktik hatalar da Liverpool’un o sezon ligi 64 puanla 5. sırada tamamlamasına sebep oldu. Şampiyonlar Ligi’ne katılamamak, transfere büyük paralar harcayan kulübü çok büyük bir finansal darboğaza sokarken Houllier sorunun taktiklerinde değil, oyuncularda olduğunda ısrarcıydı. Taraftarlar ise Houllier’nin katı defansif taktiklerinden fazlasıyla sıkılmışlardı ve hasılat oranı bir önceki sezona göre % 20 düşmüştü.
Houllier 2003 yazında kurtuluş reçetesi olarak Harry Kewell ve neredeyse bütün sezonu sakat geçirecek Djibril Cisse’yi transfer etti. Ancak Kewell’ı sağ, Diouf’u sol kanada hapseden dört stoper, üç önliberolu oyun planı, taraftarların günden güne artan hayal kırıklığını ve dolayısıyla hasılatlardaki büyük düşüşü engelleyemedi. Liverpool yine ligin alt sıralarındaki takımlara puanlar kaybederken (En son Souness döneminde Anfield’da beş mağlubiyet alınmıştı),
Kırmızılar geri düştüğünde bile transfere 125.5 milyon pound harcayan Houllier’nin aynı aşırı kontrollü defansif futbolda ısrar etmesi bardağı taşıran son damla oldu. Liverpool’u sezonu 4. sırada tamamlarken taraftarın sevgilisi Michael Owen da şampiyonluk yaşamak hedefiyle Anfield’dan ayrılıp R. Madrid’in yolunu tuttu.2003-04 sezonu sonunda Liverpool’la yolları ayıran tek isim Owen değildi, 24 Mayıs günü Houllier de sözleşmesini karşılıklı olarak fesh ettiğini açıkladı. Ligde %50’lik bir galibiyeti oranı yakalayabilen Houllier’nin yerine göreve getirilen Rafael Benitez, kalbinden yaşadığı sorun ve zaman zaman ısrar ettiği defansif oyun tarzıyla selefini hatırlatsa da 2005’te kazanılan sürpriz Devler Ligi şampiyonluğundan sonra beklentiler iyice yükseldi. Liverpool’u 50 yıl boyunca yöneten Moores’lerin kulübü Amerikalılara satmasından sonra ise İspanyol hocadan beklentiler iyice büyüdü. Bu sezona kadar lig şampiyonluğuna hep Yılbaşı’ndan önce havlu atan Kırmızılar bu kez sondan 2. haftaya kadar şampiyonluğu kovaladılar ama Benitez'in fendi de Ferguson'u yenemedi...