22 Mart 2009 Pazar

Liverpool Efsaneleri 2: ROBBiE FOWLER



Şimdi samimi olun ve açıkça kendi kendinize sorun: Fenerbahçe ya da Galatasaray’ın en çok para kazanan –diyelim ki haftada 65 000 Euro- yıldız santrforusunuz; taraftarlar nezrinde Tanrı’nın katındasınız ve o yıl şampiyonluktaki en büyük rakibinize karşı oynuyorsunuz. Mutlaka kazanmanız gerek, yoksa işiniz çok zor. Maçın sonlarına doğru top ayağınızda, hızla herkesi geçip rakip kaleci ile karşıya kalıyorsunuz. Tekniğiniz çok iyi, ne de olsa her an her şeyi yapabilecek bir futbol tanrısısınız. Kaleciyi geçmek üzeresiniz, bütün stat ayakta, sizden gol bekliyor. Ama bir anda istem dışı olarak kaleciye takılıp düşüyorsunuz. Bütün stat, penaltı diye ayağa kalkıyor, üstelik hakem de hiç tereddütsüz penaltı noktasını gösteriyor. Ne yapardınız? Kendinizi hiç aldatmayın! Büyük ihtimalle kendi kazandırdığınız penaltıyı gole çevirir ve gecenin kahramanı olurdunuz. Ertesi gün gazetelerde boy boy resimleriniz ve daha da kudretleşen Tanrılığınız… Birçoğumuz başta ben olmak üzere birçoğumuz o gece tabelanın kahramanı olurduk. Aramızdan bir kişi hariç! O, o gece, önce hakeme doğru koştu. Sanki kendi aleyhine penaltı verilmiş gibi hakemi itti kaktı, itiraz etti. “Penaltı falan değil, ben kaleciye takıldım” dedi. Hakem “Ne yapalım, verdim artık, kurallar böyle” dedi.


Aramızda penaltı olmadığını itiraf edebilecek bir avuç insan çıksa da hepsi de o penaltıyı gole çevirmek için elinden geleni yapar. Bir kişi hariç, o gece, Liverpool’un en önemli rakibi Arsenal’le karşılaştığı maçta, Liverpool’lu Fowler o penaltıyı göstere göstere David Seaman’ın üzerine attı. Bunu ne fair-play ödülünü almak, ne de ne kadar dürüst olduğunu kanıtlamak için yaptı. Yaptı, çünkü o Robbie Fowler’dı, o Anfield’ın Tanrısı’ydı. Gerçek bir Tanrı’ymış gibi, adil olanı yaptı.

Diyelim ki Fowler’dan feyz aldık, aslında yapılması gerekeni yaptık. Mesela Hakan Şükür ya da Tuncay Şanlı, ya da Gökhan Güleç’siniz. Yetenek, kariyer, para her şey sizde… Haftada 65 000 Euro kazanıyorsunuz. Sabah 6 akşam 9 çalışan insancıklara göre kral, prens ya da Tanrı’sınız… Bir gün olsun, onlar için bir şey yapmak istiyorsunuz… Para yardımı, bağış gibi bir şey değil… Onların makus talihini değiştirecek, sonsuza kadar hatırlanacak bir şey. Üstelik de yapacağınız şeyin cezası o kadar ağır ki o ayki maaşınızın tamamı kadar. Asla bizim “sözde” büyük takımların sözde “büyük” yıldızları, gol attıktan sonra formalarını çıkarıp üzerinde “Zonguldak maden işçilerinin grevini destekliyoruz” tişörtlerini göğüslerini kabarta kabarta gösteremezler. Tamam, Türkiye’de kanunların çoğu Faşist Mussolini kanunlarından türemiş, 17 yaşında çocukları asan darbecilerin postalları gölgesinde yapılmış. Ama İngiltere’de de kanunlar o kadar farklı değil aslında, ne de olsa örnek aldığımız Avrupa! Ama Robbie Fowler burada da orada da aynı şeyi, hiçbirimizin kolay kolay yapamayacağını yapardı. Ceza olan para neyse hiç düşünmeden, üstelik de “sözde” kanun koruyucuların yüzüne fırlatarak: “Liman işçilerinin grevini destekliyorum” İngiltere’ye göre haksızlığın 1000 kat daha fazla hüküm sürdüğü Türkiye’de olsa belki de daha daha neler yazardı o tişörtte. Maçın akşamı, kerli ferli, vergi rekortmeni “sözde” futbolun “sözde” yorumcuları ağız birliği etmişçesine kınardı Fowler’ı: “Bunun futbolla ne ilgisi var? Siyasetin kirli elini futbola karıştırdı bu gavur. Defolsun gitsin!” Bu kadar anlarlar!.. Daha doğrusu ahlakları, vicdanları bu kadarına yeter!

Ama Allah aşkınıza tıpkı Toschak’la tarıştıkları gibi: İsveç havalimanında kim tanır onları. Ya Fowler’ı? Tanrı, her yerde aynı derecede Tanrı’dır. Sadece bakmayı yani görmeyi bilmek yeter… Ben yakından görmüştüm. İstanbul’da unutulmaz Liverpool-Milan Şampiyonlar Ligi Finali’nde. Orada, benle aynı merdivenlerde yürüyordu. Şarkımızdaki gibi “asla yalnız yürümüyordu” Kadro dışı, sakat ya da cezalı değildi. Sadece o sırada Liverpool’un değil Manchester City’nin futbolcusuydu. Ama orada, asla yalnız yürümeyenlerden biriydi. Aramıza karışmış bir tanrı, elinde hepimizin yediği sosislilerden, boynunda kızıl bir kaşkol, belki de kullarını rahatsız etmemek için sıradan insan kılığına bürünmek için taktığı kızıl gözlükleriyle aramıza karışmıştı. Ama herkes de tanıyor, hemen yanına gidiyor, herkesin boynuna sarılmasına, kendisini kucaklamasına izin veriyor, hatta bazen kendisinden çekinenlere o sarılıyordu.


Sanki fizik kurallarının izin verdiği ölçüde atılabilecek her türlü golü atıp, tüm rekorları yeniden kırmış adam değildi, emekli bir tanrıydı sadece… Maç bitti ve herkes gibi sevinçten havalara uça uça geldiği yere, Liverpool’a geri döndü. Tam 7 ay sonra, otobiyografisinde altını çize çize defalarca yinelediği gibi hayatındaki tek rüyası olan Liverpool futbol takımına bir kez daha bu sefer asla gitmemek üzere geri dönecekti. Küçücük bir çocukken, 2 yılda Tanrı olduğu ve ölümsüzleştiği yere…
İşin garibi bu ya, çok küçükken iflah olmaz bir Everton fanatiğiydi.
11 yaşına kadar Liverpool FC’nin ezeli rakibi Everton’ın neredeyse tüm maçlarına gitmiş, tüm oyuncuların posterlerini duvarına asmış, her gece de yatmadan önce Liverpool’un mavi yakalılarının formasını giymeyi düşlemişti. Ama gerçek hayatı, düşlerinden çok daha renkli oldu. Henüz 11 yaşında 1986 yılında kapısından içeri girdiği Liverpool’un “Kızıl” yakasından hiç çıkmak istemedi. “Mavi” tarafa dönüp bakmadı bile. Daha 7 yaşındayken mahallesi Toxteth’de polislerin siyahi Liverpool’lularla yaptıkları meydan savaşlarını görmüştü. Tuttuğu Everton, küçük çocuk kalbiyle saflarını tuttuğu siyahların Tanrısı, Liverpool’lu John Barnes’a muz kabukları fırlatıyorlardı. Anfield’a top toplayıcı olarak adımını attığı an o kabukları hepsine yedirmeye kara vermişçesine, eski Sırp asisi Nikoliç’ten Osmanlı sadrazamı Sokullu’ya dönüşüverdi bir anda.

Daha ilk profesyonel maçında 22 Eylül 1993’teki Fulham ile oynanan kupa maçında ilk golünü attı. 2 hafta sonraki rövanşta daha 18 yaşındayken bir maçta 5 gol atarak Liverpool tarihinin bir maçta 5 gol atan 4. oyuncusu oluverdi. Yalnızca beşinci lig maçında ilk hat-trick’ini yaptı. Liverpool forması ile oynadığı ilk 13 maçında 12 gol atmıştı bile. Ama daha bunlar hiçbir şey değildi olacakların yanında…
1994-95 sezonunda daha 20 yaşındayken o sezon Liverpool’un oynadığı 57 maçta da forma giydi.
Hücumdaki partneri, gelmiş geçmiş en büyük Liverpool golcüsü olarak gösterilen Rush’tan birçok şey öğrendi ama Rush’ın söylediğine göre yaşlı kurt da 20 yaşındaki Fowler’dan çok şey öğrendi. O sezon Arsenal’e karşı oynadığı bir maçta tam 4 dakika 33 saniyede 3 gole imzasını attı. Sadece İngiliz futbol tarihinde değil dünya futbol tarihinde bile zorluk derecesi bu kadar yüksek bir maçta olmuş, olacak, olabilecek bir şey değildi. Ama sonra olacakların yanında bunlar daha hiçbir şeydi.
1995 ve 1996 yıllarında üst üste 2 kez Yılın Genç Futbolcusu seçildi. Rooney ortaya çıkana kadar da bu rekoru kimse egale edemedi. 1990’lı yılların ortası ve ikinci yarısında onun kadar kolay ve şık gol atabilen kimse yoktu. Üstelik o, 70’ler sonu ve 80’lerin efsanevi Liverpool’unda değil, onu ve 2-3 oyuncuyu daha kadrodan çıkarırsak neredeyse rahmetli Wimbledon kalitesinde Liverpool tarihine göre vasat sayılabilecek bir takımda oynuyordu. 1997’ye kadar 3 sezon boyunca her sene 30’dan fazla gol atmış olmasa, yani kısacası o olmasa, belki de Liverpool cidden Wimbledon’ı bile geçemezdi. 1995 yılında Liverpool’un Newcastle ile oynadığı ve 90’lı yılların tartışmasız en güzel maçı olarak hatırlanan karşılaşmada yine o vardı. Maçı 4-3 Liverpool kazanırken, Fowler birbirinden jenerik 2 gole imzasını atmıştı. 1996’da Middlesbrough gibi o zamanın en iyi savunmalarından birine sahip bir takıma tam 4 gol attı. Daha sonra otobiyografisinde de anlatacağı gibi bazen meslektaşları olan savunmacıların haline üzülüp, onları daha fazla aşağılıyormuş gibi olmamak için birçok maçta 3 ya da 4 golde kalmayı tercih etti.
1997 yılında önce Kupa Galipleri Kupası maçında golünü attıktan sonra Liverpool işçilerinin grevini desteklediği tişörtünü gösterdi, sonra da o “penaltıyı” atmadı. Önce para cezasını, sonra da “asıl” cezasını ödedi. Git gide endüstrileşen futboldan kendine süper bir rant sağlayan boyalı basını fazlasıyla rahatsız etmişti. Birden adı “Spice Boys”ların arasında geçmeye başladı. Hatta Spice Girls grubunun sarışını Emma ile adı geçti. Ama onu yakından tanıyanlar gayet iyi bilirdi, Robbie tenezzül bile etmezdi. Ama endüstrileştirilip içi boşaltılan futboldan rantlananlar için Robbie fazla “güzel”di. Fowler, yakın arkadaşları McManaman, Redknapp ve Collymore ile birlikte fazla “güzel” oynuyordu. Rantçılar, gazete kılığında daha fazla paçavra satmak için güzel oyun değil, kupalar istiyorlardı. Ama o dönemin Liverpool’unun küme düşmeme mücadelesi veren takımlardan bile kötü savunmasıyla bunu başarabilmesine imkan yoktu. O zamanlar Liverpool geleneğinden bihaber Houllier de yoktu daha ortada, şampiyon olunacak diye 90 dakika savunma ağırlıklı oynamak söz konusu bile olamazdı. Ama aslında olmayacak her ne varsa pusuda bizi bekliyordu.
Liverpool’un 2005 İstanbul mucizesine kadar süren düşüşü 1997’de Fowler’ın geçirdiği ağır sakatlıkla başladı. Bu kadar “güzel” oynayan bir adamın sakatlanması kaçınılmazdı. O sakatlık aslında hiçbir zaman geçmedi. 1997’den beri 10 yıldır yarı sağlam yarı sakat oynayacaktı. Tesadüf eseri Redknapp ve McManaman da müzmin sakatlıklarından dolayı daha 30’lu yaşlarının ilk yarısında futbola veda edeceklerdi. Ama aslında tatları kaçmıştı. Tamam, ara sıra geceleri dışarı çıkıyor, kendi yaşlarındaki her genç gibi dağıtıyorlardı. Ama sahadaki görüntü ortadaydı. Sorun ne Redknapp, ne Macca’daydı, Robbie’de hiç değildi. Hatta aralarına 17 yaşında Michael Owen da katılmıştı (Ne tesadüf ki Owen da sakatlıklardan çok çekecekti). Her şeyden önce o zamanın Liverpool savunmacıları en fazla Championship kalitesindeydiler ki çoğu da Liverpool’dan ayrıldıktan sonra kariyerlerine her sezon bir lig aşağıya düşerek devam ettiler. Ama en önemli sorun artık 1970’ler ya da 80’lerde değildik: Hatice sadece küçük bir ayrıntı, vefa ise bir semtin adıydı, her şey ne olursa olsun netice uğrunaydı. Lehine verilen haksız penaltıyı bilerek atmayana sadece gülüp geçmekle kalmazlar, onu da kendilerine benzetmek için ellerinden geleni yaparlardı.

Ama Robbie’nin kimselere benzemeye niyeti yoktu. Diğerleri gibi kolay pes etmeyecek (İspanya’ya kaçan Macca), ısrarla başta Manchester United ve Real Madrid tarafından istenmesine rağmen hep “Kızıl” kalacak, bir gün kovulacak olsa da asla yalnız yürümeyecekti. Küçükken gönül verdiği Everton’lıların Robbie’yi çekememeleri normaldi. Tabii ki ona “Spice Boy” diyecekler, bir günlüğüne daha fazla gazete satmak için annelerinin çıplak resimlerini bile kapak yapmaktan çekinmeyecek adamların oyununa geleceklerdi. Ama ona “kokainman pislik” demeselerdi keşke! Ne de olsa Robbie, Barnes’a muz atmalarına rağmen bir zamanlar Everton aşığıydı. O gün, Liverpool forması ile Everton’a golünü attı, normalde Everton’a gol atınca aşırı bir sevinç göstermekten kaçınır, çoğu zaman başını öne eğip santraya koşardı. Ama bugün eski aşkı kendisine çok fena ihanet etmiş, düşmanlarının safına geçmişti. O da golünü atar atmaz cezaalanı çizgisinin önünde eğildi ve kokain içiyormuş gibi beyaz badanayı burnuna çekmeye başladı. Ama Liverpool’u yönetenler de, İngiliz futbol endüstrisini yönetenler de Everton’lı gibi davrandılar ve tam 60 bin Pound ceza ödemek zorunda kaldı. Umrunda oldu mu? Hem de hiç olmadı, sadece tanrılara özgü bir şekilde olabilecek en ince şekilde hepsiyle alay etmişti. 4 maç ceza da hiç önemli değildi onun için, ne de olsa Owen’la beraber ligin en büyük gol tanrısıydı. Ama Liverpool o 4 maçta çok şey kaybedecekti. Sanki Tanrı, kendi kendini yarattığı cennetle beraber yakmaya hazırlanıyordu. Bir süre sonra o da kendini tabloidlerin sığ dünyasına kaptırıverdi: Bir maçta kendisine sert giren “eşcinsel” olduğu iddia edilen Chelsea’li Le Saux’ya poposunu gösterdi. Yine yüklü bir ceza ödedi.
Bunların hiçbiri Houllier’nin Liverpool’a teknik direktör olmasından daha kötü değildi. Houllier güzel oyun değil, skortif başarılar istiyordu. Çünkü Liverpool tarihinden bihaberdi. Liverpool, tarihsel olarak güzel oyunun temsilcisiydi. Belki kısa vadede bir sezonda 4 kupa kazanıldı. Ama 2001’de kazanılan UEFA, Lig Kupası ve FA Cup Liverpool tarihinde aslında devede kulaktı. Yıllardır ligde ya da Şampiyonlar Ligi’nde başarının esamesi bile okunmuyordu. Houllier göz boyamış, daha da kötüsü heveslendirmişti. Houllier’ye göre başarısızlığının sebebi belliydi: Fowler! Lig Kupası Finali’nde golünü atan, FA Cup Finali’nde Liverpool 1-0 yenikken sonradan oyuna girip Owen’la beraber maçı 2-1 kazanmalarını sağlayan, UEFA Finali’nde 65’te oyuna girip 5 dakika sonra Liverpool’u öne geçiren Kaptan Fowler! Ligin son maçında Charlton’ı Fowler’ın 2 golüyle devirip Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı kazanan Liverpool’un tanrısı!

O güne kadar Rush dahil birçok efsanevi Liverpoollu, bir gün Liverpool’dan ayrılmış, hepsi de “Kimse Liverpool’dan büyük değildir” şiarıyla taraftarlar tarafından bir şekilde sindirilmişti. Ama Fowler’ın Houllier tarafından adeta kovulmaktan beter edilmesi asla sindirilemedi. Houllier, 1 puan için deplasmanlarda 8 defansif oyuncu oynatmaya başlamadan çok daha önce, Tanrı’yı Anfield’dan kovduğu gün taraftarın desteğini kaybetti. Bir sezonda kazanılan 3 “minör” kupa unutuldu, Fowler’ın kovulması asla unutulmadı.
11 Milyon Euro’ya satıldığı Leeds’teki başarıları ya da Manchester City’deki inişli çıkışlı olsa da başarılı grafiğini anlatmaya gerek bile yok. Çünkü Fowler’ın otobiyografisinde yazdığı gibi Liverpool’dan uzakta olduğu yıllar asla yaşanmamış yıllar gibi. O her zaman Liverpool’du, Liverpool olarak kalacak ve Liverpool olacaktı. 26 kez formasını giydiği İngiltere Milli Takımı bile Liverpool’un yanında hiçbir şeydi! Manchester City forması ile City’nin ezeli rakibi, Liverpool’un ise baş düşmanı olan Manchester United’a attığı golden sonra dayanamayıp içinden geldiği gibi yaptığı hareket her şeyi özetliyordu: Golünü atmış, United taraftarlarının olduğu tarafa tüm hızıyla koşmuş ve Liverpool’un kazandığı 5 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kastederek bir eliyle “5”, diğer eliyle United’ın kazandığı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu sayısını kastederek “2” yapmıştı. Manchester City forması ile bir maç daha oynadıktan sonra bedelsiz olarak sonsuz aşkına geri dönecekti.

Liverpool efsanesi Dalglish çok sinirlenmişti (!) Tanrı’nın geri dönüşüne: “Gelmiş geçmiş en büyük, en golcü oyuncu bendim. Hangi dahiden bu fikir çıktı bilmem ama bence gelmiş geçmiş en büyük Liverpool’lu Robbie döndü, bütün rekorlarımı kırdı ve beni Tanrılıktan attı. Ona çok sinirliyim (!) ve onu kendi oğlummuş kadar seviyorum”
Anfield’a adımını attığı an, o bayrak göndere çekildi: “Fowler, Tanrı, Cennet’ine yeniden hoş geldin!” Neredeyse hiç bitmeyecek bir efsanenin de ötesine taşmak üzereydi: Topa değmiş ve gol olmuştu. Ama hakem cidden üzüle üzüle golü ofsayt gerekçesi ile iptal etmek zorunda kalmıştı. 1 ay sonra Liverpool forması ile 13 yıl önce ilk golünü attığı Fulham’a nihayet sayılan bir gol atana kadar 3 golü daha ofsayt gerekçesi ile sayılmadı. Sonra WBA’ya attığı golle Kenny Dalglish’i de resmen geçti. 16 Nisan 2006 itibariyle 5 maçta 4 gol atmış, Tanrı cennetine olabilecek en güzel şekilde geri dönmüştü. Daha ne olabilirdi ki? Bu satırlar, Liverpool 2006-07 Şampiyonlar Ligi’nin ilk finalisti olduktan hemen sonra yazıldı. Ve eğer finalde Fowler’ın golüyle Liverpool şampiyon olursa ben hiç şaşırmam. Olmasa da olur tabii çünkü hiçbirimiz ama hiçbirimiz kolay kolay “o penaltı”yı bile bile kaçıramayız, “o tişört”ü bütün dünyaya göğsümüzü kabarta kabarta gösteremeyiz. Sadece sahalarda değil, dünyanın her yerinde hepimiz aynı anda Fowler olabilsek, dünya bambaşka bir yer olurdu. Yine de bu haliyle bile sadece Fowler’ı seyretmek bile Tanrı tarafından biz insancıklara bahşedilmiş eşsiz bir mucize… Ada’nın en popüler futbol şovunda Fowler’ın her adı geçtiğinde sunucular Tim ve Helen’in yaptığı gibi elimize kalbimizin üzerine götürelim ve avazımız çıktığına kadar bağıralım: “Şükürler olsun!”

7 yorum:

deNNis dedi ki...

Bir soLuk... Harika... Tamamen gercek, ve bizden biri...
Icten, pazarLiksiz ve gonuLden bagLi...
Hasta, fanatik bir GS'li oLmama ragmen, (ki ayni zamanda LiverpooL'u da asiri destekLiyorum) Olimpiyat stadinda GS'nin 3-2 kazandigi macta goLu attiginda cok sevinmistim...
Elinize sagLik.. devamini bekLiyoruz...

deNNis dedi ki...

http://magusaglasgow.blogspot.com/2009/03/kader-cilve-etken-faktor-umut-baslangc.html

not so reLevant... Ama umarım begenirsiniz... Tamamen gerçektir, abartma, abanma, yağlama gibi öğeler barındırmaz...

Walentino dedi ki...

fowler en sevdiğim golcüydü.sıradışı hareketleriyle,muhteşem golcülüğü,esprili sevinçleriyle...

müthiş anlatmışsın abi tebrikler..

sekerse tehlike dedi ki...

üstat biraz ısmarlama gibi olacak ama izlediğin efsane maçları da yazsan buraya
bizde kendimizden geçsek....

gkslsrt dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
gkslsrt dedi ki...

fowler, 33 yaşında ama öyle bir kariyer yaşadı ki 39-40 civarı veteran bir futbol gönüllüsü gibi duruyor. bazen diyorum ki keşke bu kadar hızlı bir kariyer yaşamasaydı da biraz da bu günlere kalsaydı. tıpkı Alan Shearer gibi "yüksek" bir vedayla kariyerini noktalasaydı ve bunu çoktan hak etmişti. ama bir başka açıdan şöyle düşünebiliriz; o, aslında Liverpool'dan ayrıldığı gün futbola veda etmişti.

Dave dedi ki...

Good article, but never has a player lived on past glories as long as Fowler did. Brilliant up to the age of 21, the very definition of over-the-hill thereafter.

Should have been offloaded years before he was.