17 Mart 2009 Salı

17-18 Mart St. Patrick's Day, İrlanda Bayramı Şerefine İrlanda Futbolu: DERBİ Mİ ATEŞLİ SİLAHLA OLMAKSIZIN İÇ SAVAŞ MI: CELTIC - RANGERS DİYALEKTİĞİ



“İskoçya” deyince Braveheart filminden sonra aklımıza gelen ilk isim Souness’a nasıl Fenerbahçe Stadı’nın ortasına Galatasaray bayrağı dikmeye cesaret edebildiğini sorduğumda hiç düşünmeden şöyle demişti: “Ben yıllarca Rangers-Celtic maçlarında oynadım, Old Firm’ün yanında sadece Fenerbahçe-Galatasaray maçları değil, dünyadaki tüm diğer derbiler, ezeli rekabetler en fazla bir dostluk maçı kadar tehlike arz eder”

Hadi Souness da biz Türklerin çoğu gibi çılgın ve fazla heyecanlı diyelim.

Peki İskoçların efsanevi hakemi Hugh Dallas’a ne demeli: “Yugoslavya’nın dağılma sürecinde, Hırvatlar ve Bosnalılar birbirlerine tecavüz ediyorlar, kafalarını kesiyorlardı. Tam savaşın en çirkin yüzünün yaşandığı günlerde UEFA, Hırvatistan-Bosna maçına beni atadı. O maçı sadece Celtic-Rangers maçını defalarca yönetmiş bir hakemin kazasız belasız atlatabileceğini düşünüyorlardı. Yerden göğe kadar haklılardı çünkü Old Firm’le karşılaştırınca bütün maçlar en fazla birbirine düşman iki mahallenin çocukları arasındaki gazozuna maç gibidir”

Glasgow’da futbol, ateşli silahlar olmaksızın yapılan savaştır. 1888 yılında başlayan savaş, her sezon 4 kez sahada yaşanır ama 365 gün devam eder. O 365 gün boyunca mezhepler, siyasi görüşler ve Avrupa tarihi, olabilecek en fanatik futbol dininin elbisesini giyerek nefes bile almadan savaşır. Celtic-Rangers maçlarında, Katoliklerle Protestanlar, İrlanda direnişi ile İngiliz sömürgeciliği, IRA ile UVF, işçilerle patronlar, kiracılarla ev sahipleri, Che Guevera ile CIA, Papa ile Kraliçe, yeşil ve mavi renklere bürünerek karşı karşıya gelirler. 90 dakika tamamlanır ama maç asla bitmez. Glasgow’da güneş her doğduğunda, Rangers ve Celtic, iş yerlerinde, okullarda, sokaklarda, devlet dairelerinde sürekli savaşmaya devam ederler.



Glasgow Celtic ve Glasgow Rangers arasındaki savaş sadece Glasgow’da yaşanmaz. Old Firm, dünyanın en evrensel derbisidir. Tony Blair, siyasi hayatında yaptığı tek insanlığa hayırlı iş olan Kuzey İrlanda Barış Süreci’ni başlatmadan önce her Rangers-Celtic derbisi günü Kuzey İrlanda birbirine girer, en az birkaç kişi ağır yaralanır, bombalar Belfast sokaklarını cehenneme çevirirdi. Şimdilerde, Kuzey İrlanda’daki Old Firm savaşı, sadece maçın oynanacağı gün Belfast’tan Glasgow’a kalkan gemilerin sayısında yaşansa da bir Celtic-Rangers maçı öncesi sadece İskoçya’da değil, tüm Britanya Adası’nda hiç bitmeyecek zihinsel savaş yaşanmaya devam ediyor.

Glasgow Celtic, 1888 yılında Büyük Kıtlık’tan sonra İrlanda’dan İskoçya’ya göç eden fakir insanlara yardım etmek için Katolik papazlar tarafından kurulmuş. Aslında İskoçya’da İrlanda göçmenleri tarafından kurulan ilk futbol takımı, ismi Latince’de İrlanda anlamına gelen Hibernian. Celtic’in kurucularının 1888’de kulüplerine “Keltli” anlamına gelen Celtic ismini seçmelerinin sebebi de İskoçların da İrlandalılar gibi Kelt kökenli olması ve “fazla İrlandalı” bir isim koyarak göçmenleri yaşadıkları toplumda daha fazla ötekileştirmek yerine daha çok entegre etme niyetlerinden kaynaklanıyor. Glasgow Rangers ise aslında ezeli düşmanından çok daha önce 1872’de o zamanlar sadece bir spor kulübü olarak kuruluyor. Ama Rangers’ın bugünkü Old Firm diyalektiğindeki Rangers olma süreci de Celtic’in kurulduğu gün başlıyor.

Celtic’le Rangers’ın oynadığı ilk maçı Celtic 1-0 kazanıyor ve bir süre İskoçya’da herkesi yenerek üst üste şampiyon oluyor. Göçmenlerin kurduğu, çoğunlukla Katoliklerin oynadığı bir takımın, ülkelerinin asıl sahipleri olarak algıladıkları Protestan takımlarını ezdiğini gören, Glasgow’daki milliyetçi sağın sembol isimlerinden John Ure Primrose, Rangers’a başkan olduğunda, sürekli büyüyecek bir düşmanlığın en zehirli tohumları İskoçya’daki yeşil sahalara ekiliyor. Primrose’un “Bölücü, gerici, komünist papazlar” olarak nitelediği Celtic’e karşı İskoçya’nın Londra merkezli Britanya Krallığına bağlılığını savunan ve İskoçya bayrağı yerine Britanya Birleşik Krallığı’nın bayrağını Rangers tribünlerine asılmasını başlatan da o zamanların “Büyük Başkan”ı… Primrose, Glasgow’daki Britanya Birleşik Masonları locasının başkanı olarak “sadece Britanya’nın gerçek sahipleri Protestan’lar”ın Rangers formasını giymesine izin verdiğini açıklayınca, Celtic yönetimi de kendi sahaları olan Parkhead’e asmak için İrlanda Cumhuriyeti bayrakları sipariş ediyor.

Yıllar geçtikçe, Ada siyasetinde yaşanan her olay Old Firm’ü daha da radikal bir düşmanlığın odağı haline getiriyor. 1920’li yıllarda yaşanan ekonomik kriz sürecinde Glasgow’da yaşanan grev dalgası ve İrlanda’nın bağımsızlık sürecinin kesiştiği noktada şehirde yaşanan karmaşanın başrolünde Celtic ve Rangers var. Rangers’lılar, şehirde üretimi durduran ve yaşamı felce uğratan grevlerin İrlanda göçmeni işçilerin ve “bölücü” Katolik papazların provokasyonu olduğunu iddia ederken, “düzeni” yeniden tahsis etmek ve Glasgow’daki grevleri kırmak için Britanya Faşistleri hareketinin liderlerinden Fullerton, çetesi Billy Boys ile beraber şehre geliyor.


1926’daki Genel Grev’in belinin kırılmasında oynadığı rol için daha sonradan Devlet Madalyası alacak olan Fullerton’un yanında başkan Primrose bile son derece demokrat ve medeni bir insan!
Yıllarca Rangers tribünlerinde UEFA ve İskoç Futbol Federasyonu tarafından yasaklanmasına rağmen söylenmeye devam eden “Billy Boys” marşı da ilk kez Glasgow sokaklarında grevciler boğazlanırken söyleniyor:
“Katolik kanının üstüne çıkmış dimdik ayaktayız.
Ya teslim olun ya da geberin”
Buna karşın Celtic’lilerin tepkisi ise maçlarda İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nın isyan marşlarını ve Liverpool’daki İrlandalı göçmenlerden öğrendikleri “You’ll Never Walk Alone”u söylemek oluyor. 1960’lı yıllardan itibaren Old Firm maçlarında İskoçya bayrakları neredeyse hiç görülemeyecek kadar azalırken, Rangers’lılar Büyük Britanya bayrakları ve Protestan sembollerinin yanı sıra İngiltere boyunduruğundan kurtulamayan Kuzey İrlanda’nın siyasi simgelerini tribünlerine asmaya başlıyorlar. Celtic ise bir yandan 1967’de Şampiyon Kulüpler Kupası’nı Protestan ve Katoliklerin beraber forma giydikleri bir kadro ile kazanırken diğer yandan da IRA marşlarıyla başarılarını kutlamaya başlıyorlar.

IRA marşlarının yanı sıra o yıllarda tüm dünyayı kasıp kavuran devrimci ve anti-emperyalist hareketlerden nasiplenen Celtic’liler yeşil rengin Katolikleri, turuncunun Protestanları, her iki rengin ortasındaki beyazın da iki mezhep arasındaki barışı temsil ettiği İrlanda bayrağının ortasına IRA ve Che Guevara figürleri ekliyorlar.

Celtic, kuruluşundan itibaren her zaman Protestanlara açık bir takım. Hatta 9 sene üst üste şampiyon olan ve Celtic’i Avrupa’da şampiyon olan ilk Ada takımı olarak tarihe geçiren efsanevi teknik direktör Jock Stein da bizzat bir Protestan. Celtic tarihinin en ünlü oyuncuları olan Kenny Dalglish ve Henrik Larsson da birer Protestan.

Rangers ise 1989’da Souness’ın daha önce Celtic’te forma giymiş Mo Johnston adlı Katolik oyuncuyu transfer etmesiyle 100 yıl sonra Primrose’un ayrımcılığına son noktayı koymaya çalıştı. Aslında Johnston, Rangers’ta oynayan 14. Katolik futbolcuydu ama daha öncekilerin hiçbiri Johnston gibi boynuna haç takacak kadar ayan beyan bir Katolik değildi ve hiçbiri daha önce Celtic formasını giymemişti. Souness, bir anda tüm tabuları yıkmaya çalışırken, farkında olmadan Old Firm’üm makus talihini kökünden değiştirecekti.

Mo Johnston’ın golüyle Rangers’ın 1-0 üstünlüğü ile biten ilk Celtic maçı, birçok Rangers’lı için 0-0 bitmişti! Çünkü Johnston bir Katolikti ve daha önce Celtic’in sembol oyuncularından birisiydi. Birçok Rangers’lı bununla da yetinmedi, Ibrox’un önünde “Billy Boys”u söyleyerek kombine biletlerini yaktılar ve asla Johnston’ın attığı golleri golden sayıp sevinmediler. Ama Souness ve yerine göreve getirilen yardımcısı Walter Smith yönetiminde Rangers, Katolik oyuncuları da takımda oynatarak 9 sezon üst üste şampiyon oldu. Hatta sonunda bir Katolik olan Lorenzo Amoruso, Rangers’a kaptan oldu. Aslında yıllar sonra ortaya çıkacağı gibi Souness’ın Ibrox’a transfer ettiği ilk futbolcu olan Terry Butcher zaten Katolikti ve uzun yıllar Rangers’a kaptanlık yapacak ama Mo Johnston olayında yaşananlardan dolayı bu gerçek gizli tutulacaktı.

1980’lerin ikinci yarısında ve 1990’lı yıllarda İskoçya Ligi’nde, Rangers Katolikleri de oynatmaya başlayıp üst üste 9 kez şampiyon olduğunda bu kez bağnazlık sırası Celtic’e geçmişti.

Rangers’ın ezici üstünlüğünde geçen yıllar, bir kısım Celtic taraftarının da sinirlerini onulmayacak ölçüde bozmuş ve başarısızlıkların ana nedenini takımda yeteri kadar İrlandalı ve Katolik oyuncu olmamasına bağlamaya başlamışlardı. Tam bu sırada 1998 yılında Hollandalı bir Protestan olan Win Jansen teknik direktör olarak Celtic’i şampiyonluğa taşıyacak ve Rangers’ın 10. kez üst üste lig şampiyonu olarak Celtic’in rekorunu kırmasına son anda engel olacaktı.

Souness’ın başlattığı “normalleşme” süreci, globalizm futbolu derinden etkiledikçe gelişerek devam etti. Celtic-Rangers rekabeti İskoç ekonomisine yılda 120 Milyon Euro’luk bir katkı sağlarken, Old Firm’ün de anlamı değişmeye başladı. “Katı, sert, değişmez, sabit” anlamına gelen “Firm”ün bir diğer anlamı olan “şirket” yönü öne çıktı. Endüstriyel futbol çağında, Celtic-Rangers rekabeti, tam olarak liberal kapitalizmin kutsallaştırdığı “Serbest rekabet, zenginliği arttırır” hipotezinin en somut örneği. Dünyada aynı anda 80 televizyon kanalı tarafından canlı yayınlanan ve 60 Milyon Dolarlık bir reklam payı olan Old Firm, artık dünyanın en büyük futbol ekonomisi olan İngiltere Ligi’nde yer almak istiyor. Halihazırda İskoçya’da diğer takımların yaklaşık 10 katı bir gelire sahip olan Rangers-Celtic rekabeti, geçtiğimiz yıl, İngiltere ile karşılaştırınca ancak 2. lig düzeyinde olan televizyon ve reklam gelirlerini arttırmak için Premiership’e dahil olmak istediğini açıkladı. Eğer Old Firm, İngiltere’ye ithal olursa bu da İskoçya Ligi’nin ekonomik bağlamda İngiltere 4. ligi seviyesine inmesi anlamına geleceği için İskoçya Federasyonu ve UEFA buna izin vermeyeceklerini açıkladılar.

Yine de futbol ekonomisi bağlamında Rangers ve Celtic beraber hareket edecek kadar birbirine eklemlenmiş olsa da tribünler için ezeli düşmanlık kabuk değiştirerek devam ediyor. Her iki takımın yönetimi “mezhepsel düşmanlığı ve siyasi kutuplaşmayı” körükleyen tüm tezarühat ve sembolleri elbirliğiyle yasaklamasına rağmen, Rangers taraftarları Avrupa Kupaları’nda serbest olduğunu iddia ederek “Billy Boys”u söyledikleri için kulüp UEFA’dan ağır bir ceza aldı. Son oynanan Old Firm derbisine, Celtic kalecisi Boruc, Rangers’lı futbolcuların elini sıkmayı reddetti ve zehir zemberek açıklamalar yaptı: “Yenilselerdi hiçbiri de gelip elimi sıkmak istemezdi, yendikleri zaman geldiler çünkü amaçları beni Polonyalı bir Katolik olduğum için aşağılamaktı. Takımlarını da oyuncularını da sevmiyorum” Aynı maçta Dalglish’ten beri futbola en yetenekli İskoç olarak nitelenen Celtic’li Aiden McGeady’nin top her ayağına geldiğinde kıyamet koptu çünkü genç yıldız İskoçya yerine İrlanda Milli Takımı’nda oynamayı seçmişti. Celtic’in Japon yıldızı Nakamura korner atarken, kale arkası tribünündeki Rangers’lıların hepsi kollarını uçak kanadı gibi açarak 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın İngiliz-Amerikan müttefik uçaklarıyla yerle bir edilmesine gönderme yaptılar. Celtic tribünleri, kulübe yeni başkan olan John Reid’ı Blair hükümetinde Irak’a savaş açan bakanlardan birisi olarak protesto ettiler ve “Savaş Suçlusu, Amerikan uşağı Celtic’e başkan olamaz” pankartı açtılar. Daha da kötüsü Rangers’lıların diline düştüler.

Artık post-modern 21. yüzyılda, Old Firm de birçok tarihsel olgu gibi bir dönüşüm süreci yaşıyor. Glasgow’da, kamusal alanda mezhepsel düşmanlık artık çok düşük düzeylerde seyrediyor. Yapılan son anketlerde polis tarafından ayrımcılık % 5, kamu hizmetinde ayrımcılık % 3 düzeylerinde. Ama “mahalle baskısı düzeyinde” her iki kulübün taraftarlarının % 22’si mezhepsel şiddete uğramış oldukları için kendilerini mağdur hissediyorlar. Son olarak 1997’de 16 yaşındayken okula Celtic atkısı ile gittiği için bir Rangers’lı tarafından öldürülen genci anma töreninde her iki takımın taraftarları bir araya gelip “Dinsel Ayrımcılığa Karşı Futbol” örgütünü kurdular ama kısa süre sonra birbirlerini ayrımcılıkla suçlayarak ikiye bölündüler.

Celtic’in efsanevi Protestan teknik direktörü Jock Stein’a göre mesele din değil, tam tersine futbol dışında bir dinin olmaması. Glasgow diyanet işleri de aynı görüşte: “Kiliselere devamlılık % 10 düzeyinde, barlara ve Pub’lara ise %90!” Glasgow’lu kadınlara göre de meselenin özünde her ne kadar din olsa da burada söz konusu olan din farklı İncil’lerde yazanlar değil, Rangers ve Celtic’in yarattığı yeni iki dinin savaşı. Bu dinin en büyük vecibesi de alkol! Birçok kadına göre mesele kimin daha iyi oynadığı değil, kimin daha çok içtiği! Hem Rangers’lılar, hem de Celtic’lilerin nazarında Old Firm derbisine içmeyip sadece futbol izlemek için gelenler Allahsız ateistler! 16-26 yaş arasındaki genç taraftarların %90’ı bir kez bile kiliseye gitmemişken en az 11 Celtic-Rangers maçına gitmişler. Büyüdükleri Glasgow’daki okullarda ise “Romeo ve Jülyet” temsillerinde aşıkların bir araya gelmesine izin vermeyen iki düşman aile “Rangers ve Celtic gibi” diye nitelenerek anlatılıyor. Hatta, James McPherson’ın “Romeo ve Jülyet” uyarlamasının son sahnesi şöyle:
-Romeo, babam bir Katoliğin asla bizim eve gelemeyeceğini söylüyor.
-İyi de ben sadece sana olan aşkıma inanıyorum Jülyet, Tanrı’ya inanmıyorum… Ben ateistim.
-Zaten o da Katoliklerin dinsiz oldukları ve Celtic’i tuttukları için bizim eve giremeyeceklerini söylüyor.
-Ben de zaten asla bir Rangers’lının evine gitmem, merak etmesin!
-Ama o zaman haftasonu Londra’ya tatile gittiklerinde sevişemeyiz Romeo…
-Hayır sevişebiliriz Jülyet, 2003 UEFA Finali’nde Rangers’lılar bir geceliğine bize karşı Katolik bir takım olan Porto’yu tutmuşlardı. Ben de bir geceliğine senin için bir Protestan’ın evine gelirim bebeğim! Hem Larsson da Protestan’dı!

1 yorum:

deNNis dedi ki...

Oncelikle boylesine guzel bir yaziyi kaleme aldiginiz icin sizi tebrik etmek isterim. Bir cirpida okudum.
7 aydir Glasgow'da, sehrin gobeginde yasiyorum. Bahsettiginiz sebeplerden dolayi "taraftar" olmasamda Celtic sempatizaniyim. Beni buna iten, tanidigim butun Rangers'lilarin birer dallama olduklarindan da olabilir ama sanirim en buyuk sebebi siyasi gorus bakimindan. Gerci ben daha cok Glasgow'un 3. takimi olan Partick Thistle'i takip etmeyi seviyorum ama Celtic de baska bir zevk.

Icki ve alkol konusunda soylediklerinizin tamami gercek ve durum burada ayni. Insanlar zevk icin degil, sarhos olup bayilmak, sokaklara kusmak, birbirleyle kavga etmek icin iciyorlar.

Ama burasi gercekten guzel. Hava surekli kapali olsa da yasanir bi sehir.
Yazinizin sadece "Glasgow'da ertesi gun gunes dogdugunda" dediginiz yerine katilamayacagim cunku buralarda sabahlari pek fazla gunes acmiyor.. :)

Yazi icin cok tesekkurler, devamini beklerim..

Dennis
http://magusaglasgow.blogspot.com