24 Mart 2009 Salı

Liverpool Efsaneleri 3: Graeme Souness



14 Nisan 1996… Türkiye Kupası Finali rövanş maçı… Fenerbahçe Stadı’nda herkes uzun yıllar sonra şeytanın bacağının kırılacağına, kupanın nihayet alınacağına emin… Fenerbahçe kupayı son kazandığında, Sovyetler Birliği hem dünyada hem de uzayda dimdik ayakta, Tuncay Şanlı daha 1 yaşında yeni yeni emekliyor… Ama bu kez, bir Fenerbahçeli yöneticinin deyimiyle “bir kalp hastasının çalıştırdığı”, ligde büyük hayal kırıklığı yaratan kolu kanadı kırık aslanın karşısında maçın mutlak favorisi Fenerbahçe… O zamanlar Saraçoğlu, henüz Aziz Yıldırım Tapınağı’na dönüşmemiş, uzun lafın kısası o gün Fenerbahçe Stadı katıksız bir cehennemden başka bir şey değil …

İyi oynayan taraf da maçın mutlak favorisi gibi gözüken sarı kanaryalar… Kendi Perreira’lı son model takımları kadar, ezeli düşmanın başındaki “kalp hastası”nın kifayetsizliğine de fazlasıyla güvenen yöneticiler purolarını yakmış, her geçen dakika yıllar sonra gelecek olan tarihi kupaya daha da yakınlaşıyorlar… Ama sanki o puroların dumanları, gökyüzüne yükselip bir anda Kadıköy’ün gökyüzünde felaket bulutuna dönüşmek için pusuya yatmışlar… Aynı yöneticiler tarafından “kalp hastası”nın “askerlik arkadaşı” olarak aşağılanan yaşlanmış ama mihrabı fazlasıyla yerinde eski Liverpool efsanesi Dean Saunders uzatmalarda golü attığında ölüm sessizliği kaplıyor tüm Kadıköy’ü… O puroların bulutlaşmış dumanlarından Türk futbol tarihinin en soğuk intikamlarından birisi yağıyor, cehennem kazanlarından boşalırcasına… “Kalp hastası”nın elindeki sarı-kırmızı bayrağa dönüşüyor, “kalp hastası” hastalığını göz önünde bulundurunca hiç de kendinden beklenmeyecek bir depara kalkıyor… Herhalde o anda o bulutlar kendisini “hasta yürek”ten “cesur yürek”e, Graeme Souness’tan William Wallace’e dönüştürüyor… Biz ise onu “Ulubatlı Souness” olarak görüyoruz… Souness’ın sahanın tam ortasına saplamaya çalıştığı bayrak üçüncü denemede Fenerbahçe’nin tam ortasına dikildiğinde, tribünlerdeki binlerce insan haklı olarak tel örgülere tırmanıp sahaya atlamaya çalışıyor… O tel örgüler biraz daha az sağlam olsa Souness gerçekten de Ulubatlı olacak, oracıkta kalpten değil de linçten ölüp gidecek! Öyle ya da böyle o sarı-lacivert cehennemin ortasına dikilen sarı-kırmızı bayrak Fenerbahçe tarihinin 11 Eylül’ü… (daha derinlemesine bilgiler için bakınız: http://theneretva.blogspot.com/2008/11/ma-balyor.html )

Belki de o cehennemin ortasına dikilen bayraktan sonra Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin Boca Juniors-River Plate, Celtic-Rangers, Partizan-Kızılyıldız derbilerinden fazla eksiği kalmadı… Ulubatlı Souness’tan sonra oynanan her Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde bir Fenerbahçeli kontra-Ulubatlılık’a yeltendi ama 6 Kasım 2002’deki 6-0’lık Fenerbahçe efsanesine kadar o sarı-kırmızı bayrak hep orada dikili kaldı aslında… Bir gün Lira’dan bile silinen 6-0, derbiler tarihinden asla silinemeyecekti tıpkı Ulubatlı Souness’ın o cehennemin ortasına diktiği bayrak gibi…

Fenerbahçeliler sinirden delirmekte yerden göğe kadar haklılardı… Ama Galatasaray’ın İskoç teknik direktörü Graeme Souness da o sarı-kırmızı bayrağı oraya dikmekte yerden göğe kadar haklıydı: “Elime bir bayrak vermişlerdi, bayrağı Tugay’a vermek için onu aradım, arkamı döndüğümde Tugay’ı değil ‘o’nu gördüm… Bana ‘sakat’ diyen, parasından başka hiçbir şeyi olmayan o insan taklidini… Aniden kalbimde bir sızı hissettim ve koşmaya başladım. ‘O’nun gözlerinin içine baka baka, sanki ‘o’nun kalbinin ortasına dikiyormuş gibi o bayrağı sahanın ortasına diktim. Amacım kimseyi tahrik etmek değildi”

Daha önce hiçbir Türk antrenör veya futbolcunun aklından geçirmeye bile cesaret edemediği bir şeyi yapmak İskoç Souness’ı Galatasaray’ı sadece bir sezon çalıştırmış olmasına ve de fazla başarılı olamamasına rağmen Türk futbolunun en önemli mitolojik kahramanlarından birisi yapmaya yetmiş de artmıştı bile… Ama o zaten doğduğu günden itibaren futbol mitolojisinin en çarpıcı figürlerinden birisiydi. Souness, İstanbul’da “Ulubatlı” olmak için ekstra bir çaba göstermemiş, sadece kendisi gibi davranmıştı. Hatta biz Türkiyeliler için tek sezonda “Ulubatlı”lık mertebesine yükseltilen adamın tarihinde Galatasaray’daki o yıl sadece büyük bir romanın birkaç sayfasından ibaretti…

6 Mayıs 1953’te Edingburgh’de dünyaya gelen Graeme Souness, futbol topunu ayağına sürdüğü andan itibaren Ulubatlılık’a çoktan hazırdı. Henüz 15 yaşındayken o zamanların fırtına gibi esen Tottenham’ın kadrosuna alınacaktı. O zamanlar henüz önlibero icat olmamış, mertlik bozulmamıştı. Ada’da moda, İskoç orta saha oyuncularıydı. Tarihsel genlerinden ve İngilizlere karşı her daim yenik ama gururlu duruşlarından kaynaklanan savaşçı ve asla boyun eğmeyen oyun yapıları ile 1970’ler Ada futboluna başta Billy Bremner ve Dave Mackay olmak üzere İskoçyalı orta saha yıldızları damgalarını vurmuşlardı. O zamanlar Londra’da Arsenal ve Chelsea’nin fersah fersah ilerisinde tartışmasız kralı olan Tottenham da kuzeyli rakiplerine karşı İskoç viskisi misali sertliğinden nasiplenmek istiyorlardı. Kurt teknik adam Bill Nicholson, henüz 15 yaşında olan Souness’ı gözü kapalı transfer ettiğinde geleceğin yenilmez armada bir takımının omurgasını kurduğunu sanmıştı. Ama Graeme James Souness için gelecek diye bir şey yoktu, asla olmayacaktı da. Yerinde duramıyor, hemen ertesi gün oynamak istiyordu. Nicholson, her pazartesi sabahı ofisine geldiğinde kapısında henüz bıyıkları yeni çıkmaya başlamış Souness’ın kendisinden hesap soran kıpkırmızı suratıyla karşılaşıyordu. Bu deli çocuğun gözlerindeki futbol ateşinden etkilense de onu keşfettiği gençler turnuvasında hırsının kurbanı olup oyundan atılmasını unutmuyor, henüz arzu ettiği olgunluğa ulaşmadan ona forma vermenin büyük bir kumar olacağını düşünüyordu.

Souness, her seferinde odaya sanki orta saha mücadelesine girişiyormuş gibi daha da hışımla dalıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Ben Tottenham’ın en iyi oyuncusuyum. Beni oynatacaksın!” Önceleri Nicholson, Souness’ı babacan bir tavırla karşılıyor, onun çok yetenekli bir yıldız olduğunu ama her yıldızın bir parlama zamanı olduğunu belirtiyor, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama Souness için bunların hepsi masa başı laflarıydı ve İskoçlar İngilizlere karşı hep masa maşında kaybetmişlerdi!

Souness 19’una geldiğinde, herkesin yanından bile geçmeye çekindiği o zamanların en efsanevi antrenörü Nicholson’ın kapısını bir kez daha çaldı. Nicholson ona o anda işi olduğunu sonra gelmesini söyledi. Souness, öğle yemeğinden hemen sonra soluğu yine Nicholson’ın odasında aldı. Bu kez kapıyı çalmadı bile, sinirden deliye dönmüştü. Sanki orta sahada hızla topla ilerlerken birisi arkasından ona tekme atıyormuş gibi canı yanıyordu. Nicholson’ı hiç dinlemedi bile… En başta Nicholson olmak üzere kendisine arkadan tekme atan tüm İngilizlere, Tottenham’a gününü göstermeye hayatı üzerine yemin etti ve kapıyı tekmeleyerek çıktı.

İçindeki kendini ispat etme ateşi benliğini öylesine sarmıştı ki soluğu Kanada’nın Montreal Olympique takımında aldı. O güne kadar sadece bir kez yedek olarak Tottenham forması giymiş olmasına rağmen ilk maçın ilk anından itibaren içinde biriken futbol oynama ateşini sahaya yansıttı. Yazları oynanan Kuzey Amerika Ligi’nde kırmızı kart görüp cezalı duruma düştüğü maçlar hariç tüm karşılaşmalarda forma giydi. Lig karması seçilirken tüm oy verenlerin %100 oy verdiği tek isim oldu.

Bu hırsla Ada’ya geri döndüğünde krallar gibi karşılanmayı bekliyordu ama Nicholson ona “Amerika Ligi ile burayı nasıl karşılaştırırsın, delirdin mi sen?” dediğinde “O zaman beni hemen satın!” diye bağırdı ve Nicholson’ın kapısını bir daha açmamak üzere son bir kez hışımla kapattı. Kapının diğer tarafında 2. ligin vasat ekiplerinden Middlesbrough ve bonservisine önerdikleri 30.000 Pound vardı. Tottenham yöneticileri teklifi hemen kabul ettiler. Hem bir “manyak”tan kurtulacaklar hem de üzerine 30.000 Pound alacaklardı. Ama Nicholson nedense son anda yöneticileri aradı ve “İskoçyalıyı satmayın!” dedi. Ama çok geçti, belki de o telefon birkaç dakika önce açılsaydı, 1975-1985 arası Ada futbol tarihi bambaşka olacaktı!

Souness, Riverside’daki ilk sezonunda takımını sırtlamış, orta sahadaki performansı ile önce küme düşme hattından kurtarmış, sonra da sezonu dördüncü bitirmesini ağlamıştı. İkinci sezonunda, futbolu yeni bırakan Jacky Charlton teknik adamlığa getirildiğinde Souness’ın altın çağı başlayacaktı. Souness da Charlton gibi kazanmak için yanıp tutuşuyordu. Charlton, topu fazla çevirmeden direk kaleye ve sonuca giden bir oyun tarzını benimsemişti, onun zihninde Souness oyun planının en önemli parçasıydı. Aslında Ada’da Charlton ile beraber yavaş yavaş yeni bir oyun tarzı ortaya çıkıyor, orta sahanın ortasındaki oyuncular büyük önem kazanıyordu. Daha önceleri Ada’ya egemen olan WM dizilişine göre orta saha oyuncularından bazıları sadece savunmaya yardım ediyor, bazıları da sadece hücumu destekliyordu. Souness, oyunun her iki yönünü de aynı ustalıkla oynarken bir yandan derinlemesine dikey paslarla oyunu ileri itiyor, bizzat kendisi de ceza alanına doğru hareketlenerek o güne kadar Ada’da pek görülmeyen cinsten uzaktan şutlarla goller atıyordu. Souness için de Charlton için de en iyi savunma bizzat hücumdu, top rakibe geçtiği andan itibaren prese başlanıyor, kazanılan tüm toplarla yine olabilecek en hızlı şekilde ileri doğru oynanılıyordu. Bu yepyeni futbol anlayışı ve Souness’ın liderliğinde Middlesbrough 2. Lig’de şampiyon olurken Souness muhteşem performansını 8-0 kazanılan son maçta attığı üç golle taçlandırmıştı.

Başta Tottenham olmak üzere birçok takım Souness’ı renklerine katmak isterken Souness “Benim oynadığım takım zaten en iyi takımdır.” diyerek Charlton ile beraber Middlesbrough’da kaldı. Ama 1978 yılına gelindiğinde istediği başarılar bir türlü gelmeyip, aşırı hırsının kurbanı olmuş, Middlesbrough tarihinin tüm kart ve ceza rekorlarını kırmıştı. Ona göre İskoç olduğu ve Middlesbrough’da oynadığı için kendisine böyle davranılıyordu. Bir maçtan sonra yine oyundan atıldığında, önce soyunma odasının tüm camlarını tuzla buz etti, sonra da kendisine uzatılan mikrofonlara federasyonu protesto etmek için futbolu bıraktığını açıkladı.

Aslında klasik bir Souness tepkisinden biraz daha abartılıydı bu, daha fazlası değil. Tabii ki o futbolu bıraksa da futbol onu bırakmayacaktı. Eve döndüğünde telefondaki ses, ona Leeds’teki bir otelde çok büyük bir kulübün yöneticileri ile buluşmasını söyledi. Önce “Hayır, ben futbolu bıraktım” dedi. Telefondaki ses ona “O kulübü kimse bırakamaz” dediğinde bir anda otele gitmeye karar verdi. Belki o anda yine İskoç inadı tutsaydı, 1975-85 yılları arası Ada futbolu tarihi bambaşka olacaktı! Otelin lobisinde bekleyenler son Avrupa Şampiyonu Liverpool’un menejeri ve yöneticilerinden başkası değildi.

Liverpool menejeri Bob Paisley, Anfield’da bir “İskoç Devrimi” yapmayı kafasına koymuştu. İlk önce Patrick Thistle’dan bugünlerin Ada futbol basınının Rıdvan Dilmen'i o zamanların ise en büyük savunmacısı Alan Hansen’i almış, sonra da ileri uca Celtic’ten Kenny Dalglish’i transfer etmişti. Şimdi sıra, modern Ada futbolunun en önemli mevkisi olan orta sahanın ortasındaydı. Souness, Paisley’i gördüğü andan itibaren hiç para pazarlığı bile yapmadı. 10 Ocak 1978’de mahkeme sonucu Middlesbrough’ya ödenen 350.000 pound’luk bonservis ücreti o güne kadar iki İngiliz kulübünün birbirlerine ödedikleri en yüksek bonservis bedeliydi.

Souness’ın Liverpool forması ile attığı ilk gol, sezonun en güzel golü seçilmişti. Aslında bu kırmızı forma ile defalarca atacağı penaltı noktası civarı volelerinden sadece bir tanesiydi ama golü hem ezeli düşmanları Manchester United’a atmıştı, hem de o golden sonra sezon sonuna kadar her maçta atılan tüm gollerde önemli bir rolü olacaktı. O sezon Liverpool üst üste ikinci kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda şampiyon olurken Dalglish’in attığı golün asistini yine Souness yapacaktı.

Bunlar daha bir şey değildi… Üst üste iki sezon 1978-79 ve 1979-80’de Liverpool ligde şampiyon olurken Ada’da Hansen-Souness-Dalglish kasırgası esiyordu. Arada muhteşem 3’lü, 1978 Dünya Kupası’na bu kez İskoçya forması ile katılacaklar, Souness ilk iki maçta sakatlığı yüzünden forma giyemeyecekti. Son Dünya ikincisi Hollanda ile oynayacakları 3. maçı mutlaka kazanmak zorundalardı. Souness bu kez İskoçya teknik direktörü Ally McLeod’un odasını bastı. Liverpool yöneticilerine Souness’ı sakat sakat oynatmayacağına söz veren McLeod’un, Souness’ın baskınından sonra başka şansı kalmamıştı. Dünya Kupası’nda oynadığı ilk karşılaşmada maçın adamı ne kupanın yıldızı Rensenbrick ne de Van der Kerkhoff kardeşlerdi. İskoçya, kupada finale kadar yükselecek Hollanda’yı 3-2 yenerek tarihinin en büyük efsanesini yazmıştı. Şanssız bir şekilde averajla elenmelerine rağmen o maç ve Souness, gelmiş geçmiş en büyük İskoç filmi Trainspotting’in en unutulmaz, maç seyrederken sevişme sahnesinde başrolde olacaktı.

Ada’ya dönüldüğünde, sakat sakat oynaması her zamanki Souness merkezli depremlerden birine yol açmış ama herkesin tersine sakat sakat oynamaya devam ederek iyileşmesiyle deprem fazla hasara yol açmamıştı. 1981 yılında Souness’lı Kırmızılar bu kez finalde Real Madrid’i devirerek bir kez daha Avrupa’nın en büyüğü olurken, Souness çeyrek finaldeki zorlu CSKA Sofya maçında yaptığı hat-trick ile Avrupa’nın en golcü orta saha oyuncusu olmuştu. Bu da yetmezmiş gibi Phil Thompson dururken, Paisley onu henüz 28 yaşında olmasına rağmen kaptanlığa getirmiş, böylece aşırı hırsını kaptanlık sorumluluğu ile dengelemesini sağlamıştı.

Souness’ın kaptanlığında iki sezon üst üste hem Lig hem de Lig Kupası şampiyonlukları ile duble zaferlere kadeh kaldırılırken, 1983’teki Lig Kupası Şampiyonluğu’nda yine ezeli düşman Manchester United yenilecek ama bu kez kaptan Souness, kolundan pazubandını çıkartarak Liverpool menejeri olarak son maçına çıkan Paisley’e takacaktı. Önde Paisley, hemen arkasında Dalglish, Hansen, diğerleri ve en sonda da kaptan Souness… Liverpool şehrinin gördüğü en güzel futbol filminin en güzel karelerinden birisi…

Souness’ın Liverpool forması ile kazandığı tüm kupaları saymaya kalksak blogun tamamı Souness yazısından oluşur. Ama 1984’teki efsanevi Roma-Liverpool Şampiyon Kulüpler Kupası finalini de yazmamaya bilgisayarın tuşları razı olmaz. O penaltı atışları ve Grobelaar şovla yine Liverpool lehine biten maçın adamı da tartışmasız Souness’tı. 1982’de kendisini beğenmeyen Tottenham’a karşı kazanılan Lig Kupası zaferinden beri Souness’ın hırsından ağlaya ağlaya oynadığı en unutulmaz maçtı. Bir pozisyonda takım arkadaşı Whelan sakatlanıp koşamadığı için Souness yanına kadar gelecek ve takım arkadaşını hırslandırmak için kendisine tekme atacaktı! Ne de olsa bu 357 kez oynayıp 56 gol attığı Liverpool’un formasını giydiği son maçtı.

1984’te kendi sözleriyle “İskoç futbolunun Avrupa’daki gurur kaynağı olmak” için İtalya’nın Sampdoria takımına transfer olacak, Mancini, Vialli gibi genç yıldızların yanında büyük başarılara imza atmaya devam edecekti. 1982’de İtalya’nın kazandığı Dünya Kupası’nda İskoçya yine şanssız bir şekilde elenirken, İtalya gibi yıldız oyuncuların neredeyse “olmadığı” bir takımın şampiyon olmasından çok etkilenmiş, İspanya ve Almanya yerine İtalya’yı tercih etmişti. Souness’lı Sampdoria, tarihinde ilk kez hem de finalde Milan’ı devirerek Lig Kupası’nı kazanırken Souness, yurt dışında ülkesini temsil etmenin mutluluğunu doya doya yaşıyordu. Ama yine de kalbi hep İskoçya’daydı…

1986 Dünya Kupası’nın son maçında Alex Ferguson tarafından takımdan kesilince, yine William Wallace’liği tuttu. Cesuryürek, o yıl nihayet anavatanına geri döndü. Üstelik de bu kez sadece futbolcu olarak değil, ilk menejerlik deneyimini yaşayacağı İskoçya’nın efsanesi kulübü Glasgow Gangers’a menejer-futbolcu olarak. Souness geldiğinde Rangers tam 8 sezondur şampiyonluk yüzü görmüyor, hiçbir teknik adam kalıcı olamıyordu. Souness sadece Rangers’ı eski parlak günlerine döndürmekle yetinmeyecek, Ada futbol tarihine de tersine döndürecekti. Souness’tan önce kendisi gibi birçok İskoç oyuncunun yıldızı parladığında hemen İngiliz takımları bu İskoç oyuncuları transfer ederlerdi. İskoçya, adeta İngilizler için bir ucuza emek gücü ithalatı ülkesiydi. Ama Souness, Rangers’ın başına geçer geçmez, Ada tersine döndü. İngiliz takımların Heysel Olayı yüzünden aldığı cezadan da faydalanarak milli takımın da omurgasını oluşturan birçok İngiliz yıldızı İskoçya’ya transfer etti: Butcher, Woods, Steven, Stevens, Wilkins…

Yine de takımın en büyük yıldızı Souness’ın kendisiydi: İlk oynadığı maçta kırmızı kartla oyundan atılıp 5 maç ceza alırken, adeta anavatanına “Ben geldim” demişti. Ama 8 sezon sonra Rangers’ı ligde şampiyonluğa taşıyıp hem de kupa finalinde ezeli rakibi Celtic’i devirirken artık bas bas bağırıyordu: “Ben geldim, ayağa kalkın ve alkışlayın” 1989’da geleneksel olarak fanatik Protestanların takımı olan Rangers’a bir Katolik’i transfer ettiğinde herkes ayağa kalktı, yer yerinden oynadı. Daha önce Celtic forması da giymiş yetenekli golcü Mo Johnston’a tüm mezhepsel önyargılara ve eleştirilere rağmen Rangers forması giydirdi. Üstelik daha birkaç gün önce İskoç Milli Takımı’nın santrforu, eski takımı Celtic’le anlaştığını açıklamış ve yeşil-siyah forma ile pozlar vermişti. Rangers’lı taraftarlar ilk zamanlarda Mo’nun attığı gollerde ayağa kalkıp sevinmeseler de zamanla Souness Devrimi sayesinde mezhep ayrımcılığının korkunç boyutları azaldı. Souness, kimsenin cesaret edemediğini yapmış, Glasgow’u tam ortasından ayıran mezheplerin üzerine insanlığın bayrağını dikmişti.

Johnston transferi ve Rangers’ın üst üste kazandığı şampiyonluklar bir yana, Souness’ın Ada’nın futbol tarihini altüst etmesi birçoklarının çıkarlarını bozmuş ve göze batmaya başlamıştı. Hakemlerle olan sert diyalogları, maç sonraları yaptığı sivri çıkışlar düşmanlarının ekmeğine yağ sürdü. Hak mahrumiyeti cezaları aldı ve sahaya girmesi yasaklandı ama o yine Souness’lığını yaptı ve hepsiyle en gözü kara biçimde baş etti. Menejer-futbolcu olduğu için, menejer olarak cezalı olduğu maçlarda sakat olmasına rağmen kendisini oyuncu olarak yedek kulübesine oturttu ve takımını bu şekilde yönetmeye devam etti.

Rangers’ta 5 sezonda tam 8 kupa kazanırken, bir yandan da yardımcısı Walter Smith’i yetiştirdi. İskoçya Milli Takımı ile büyük başarılara imza atacak olan Smith, Souness’tan sonra Rangers’ın başına geçecek ve onun bıraktığı yerden şampiyonluk rekorları kırmaya devam edecekti. Çünkü sezonun bitmesine beş maç kala emir büyük yerden gelecek ve Souness yine Ada’nın diğer yakasına Liverpool’a dönecekti.

Keşke dönmeseydi! O Glasgow’daki son gününde, Fenerbahçeli yöneticinin iddia ettiği gibi kronik kalp hastası olup Tanrı’nın rahmetine kavuşsaydı, bugün belki de Liverpool’un ve İskoçya’nın her yerinde koca koca Souness heykelleri olacaktı. Futbolculuğu dönemine Liverpool’da tam 15 şampiyonluk kazanan Souness, teknik adam olarak sadece 1992’de o da ikinci lig ekibi Sunderland’i Lig Kupası Finali’nde yenerek tek bir kupa kazanabildi. Futbolcu olarak Liverpool’un, menejer-futbolcu olarak tüm bir İskoç futbolunun tarihini nasıl kökünden değiştirip adını başarı ile özdeşleştirdiyse, Liverpool’a teknik adam olarak geri döndüğü günden itibaren günümüze kadar da sadece o Souness efsanesinin mirasını yedi bitirdi.

Liverpool menejeri olarak yaşadığı ve yaşattığı 4 kahır yılında kulübün istikrarlı yapısını kökünden bozarak o zaman başlayıp bugüne kadar sürecek olan 17 yıllık bir şampiyonluk özleminin başlamasına sebep oldu. Kendisine ve adına aşırı derecede güveniyordu, halbuki madalyonun diğer yüzü bambaşkaydı. Efsanevi santrfor Ian Rush, Souness’ın menejerliğindeki Liverpool’u şöyle özetliyor: “Soyunma odasında herkesin birbirinin kafasına fırlattığı, havada uçuşan çay bardakları Liverpool’da yağan yağmur kadar sıradan bir durum haline gelmişti.”

Yıldızlarla gereksiz ego savaşlarına girdikçe altyapıya yöneldi. O dört yıl boyunca günde iki kez de olsa doğru zamanı gösteren bozuk saatler gibi sadece Fowler ve McManaman’ı keşfedip A takıma alması hayırlı işlerdi. İşler alışmadığı gibi kötüye gittikçe, yıllar önce kendisini mahveden aşırı hırsı ve bozulan sinirleri kendisine genç sayılabilecek bir yaşta kalp hastalığı olarak geri döndü. Anı anına uymayan, içinden geldiği gibi davranmayı yaşam tarzı haline getiren İskoç damarları tıkandıkça başta The Sun olmak üzere tabloid basına da fena halde malzeme oldu. Hillsbrough felaketi yaşandığında son model kız arkadaşı ile “ön sevişirken” resimleri The Sun’ın kapağını süsledi. Bu da Liverpool taraftarı ile arasının fena halde açılmasına sebep oldu. Son olarak 1994’te FA Cup’ta Liverpool, tarihinin en utanç verici maçlarından birini oynayarak Bristol Rovers’a elenince istifa etti.

Belki de Liverpool’dan sonra çalıştırdığı Galatasaray’da cehennemin ortasına diktiği bayrak, o biriken 4 yıllık sinirin patlama noktası oldu. Ulubatlı Souness olduktan sonra gittiği Southampton’da, Galatasaray’da olduğu gibi eski çalıştırdığı takımlardan transfer yapma kötü alışkanlığını sürdürdü. Buna bir de futbolcu arkadaşlarına uyarak izlemeden oyuncu alma alışkanlığı ile perçinledi. Weah’ın önerisi ile Southampton’a aldığı Senegalli Ali Dia, 20. yüzyılda Ada’da forma giyen en kötü oyuncu seçildi. Bu skandaldan kaçarken soluğu yine İtalya’da Torino’da aldı ama üst üste alınan kötü sonuçlardan sonra 4 aylık işinden de oldu.

1997’de Ada’dan iyice uzaklaşmak istercesine Portekiz’in Benfica takımının başına geçti. Ama orada da kötü transfer alışkanlığını geliştirerek devam etti. Ada’dan tanıdığı son derece vasat oyuncular Pembridge, Harkness, Charles ve Minto, Souness sayesinde ufak çaplı da olsa Avrupa kariyeri yaptılar. Kovulduğunda ister istemez Ada’ya döndü. Bu kez 2. ligden başlayacaktı. İlk sezonunda Damien Duff’ın muhteşem oyunu sayesinde Blackburn’ü Premiership’e çıkardı. Arada Tugay, Hakan Ünsal ve Hakan Şükür’ü Blackburn’e transfer ederek bir kez daha sarı-kırmızı bayrağı bu kez Ada’nın ortasına dikti. Hatta 2002’de Lig Kupası’nı kazandı ve Blackburn’ün altıncı olmasını sağladı. Ama Duff’ın Chelsea’ye satıldığı sezonun sonunda, Blackburn zar zor kümede kalmayı başardı. İşler daha da kötüye gitmeden, bu kez kovulmadan Newcastle’a geçti.

Aslında Newcastle’da her şey çok güzel başlamıştı ama önce yeteneği ile psikopatlığı düz orantılı olan Bellamy ile gereksiz tartışmalara girdi. Bellamy, kameralar önünde “Souness, adi bir yalancıdır” dediğinde, Shearer’dan sonra takımın en büyük yıldızını Celtic’e kiraya vermekten başka çaresi yoktu. Bellamy, Celtic ile sözleşme imzaladığı törende adı Rangers’ın zaferleriyle eşdeğer olan Souness, törene gelen yüzlerce Celtic’li tarafından koro halinde en ağır küfürlü tezahüratlara maruz kaldı.

Koskoca Newcastle, bir Bellamy yüzünden yıkılıp gidecek değildi ama Souness’ın gereksiz yere alevlendirdiği Bellamy yangını Souness için sonun başlangıcı oldu. Büyük umutlarla Real Madrid’den alınan Owen’ın sakatlığı ve bonservislerine toplam 18 Milyon Pound ödenen Luque ve Boumsong’un skandal performanslarına, Newcastle efsanesi Shearer ile tersleşmesi de eklenince taraftarlar kulübü bastı ve Souness’ın kellesini istedi. O gün bugündür Souness takım çalıştırmıyor. Geçenlerde kulüp sahibi olup Wolves’ı almaya karar verdi ama teklif ettiği para kabul edilmedi. Şimdilerde televizyonlarda eski takım arkadaşı Ada’nın Rıdvan Dilmen'i Alan Hansen’ın yanında Ziya Şengül rolünde oyalanıyor. Galatasaray her teknik adamı kovduktan sonra ilk Souness adı geçiyor. Ama bir türlü geri gelmiyor. Belki de gelmese çok daha iyi… Çünkü Souness filmlerinin ikinci perdeleri hiç ilk perdeleri gibi olmuyor… Bırakın o gün o cehennemin ortasına dikilen bayrak orada kalsın… Kim ne derse desin Ulubatlı Souness’ın o gün oraya diktiği o bayrak, paradan bile silinen ama tarihten asla silinmeyecek 6-0’lık madalyonun diğer yüzü! Bir gün bir röportajda “Sizin için Atatürk ne ise, bizim için de William Wallace odur” demişti. Bizim için William Wallace neyse, Souness da odur.

Not: Biliyorum Fenerbahçeli kardeşlerim, abilerim asla ve asla bu adamı sevemeyecekler. Ancak bu yazıyı okuyup Galatasaraylı olduğumu düşünmek renkkörlüğüne girer. Ekşi Sözlük'te yazılan yanlıştır: Asla Galatasaray'a Fenerbahçe'den daha yakın hissetmedim. İkisinin de basket takımında oynadım, Galatasaray Üniversitesi'nin formasını giydim ama hep Beşiktaşlı kaldım. Fenerbahçe'ye de Galatasaray'a da eşit yakınlık ve uzaklıktayım. Rıdvan Dilmen, Oğuz Çetin, Cevat Prekazi ve Bülent Korkmaz'ı Metin Tekin'i sevdiğim kadar seviyorum çünkü Beşiktaş'tan da daha çok futbola aşığım. Futbola bu kadar aşık olmasam, Rangers'la adı bu kadar özdeşleşmiş birisini bu kadar saygı ve hürmetle anmazdım

8 yorum:

neretva dedi ki...

http://theneretva.blogspot.com/2008/11/ma-balyor.html


Ömrümü yedin, ömrümü

Ali Ece dedi ki...

yazının o kısmına link olarak ekliyorum izninle

neretva dedi ki...

Ne demek. Mutluluk duyarım. Bu arada reklam filmi çekiyoruz hala futbolla uğraşıyoruz. That's dı futbol, unforçunitli. İyi olun, iyi kalın...

Ali Ece dedi ki...

Ben de FourFourTwo'nun yeni sayısının reklamları için reklamcılarla görüşmedeyim. Onlar gider gitmez devam edeceğim: Toshack ve Keegan sırada

neretva dedi ki...

Eyvallah. Bu arada bir yerde cep telefonunun olmadığı zamanlar dedik bir yerde cep telefonu sahaya yağıyor dedik. Cep telefonu yok derken bize yok. Numaralıdan yağdı valla, gözümle gördüm yalan yok.

deNNis dedi ki...

Abi harikasin... yazinin sonundaki not iyi oLmus... EksisozLuk'te acayip acayip seyler yazmisLar cunku.. ne kadar dogru ne kadar yanLis sen biLirsin tabii..

Souness su an LiverpooL'LuLar icin neyse, Bulent Korkmaz'da bizim icin odur diyebiLirmiyiz?
Harika bir yaziydi, Keegan'i dort gozLe bekLiyorum...

Yazida bahsettigin "yesiL-siyah" ceLtic formasi bende de var.. sanirim yarin gidip arkasina 7 numara iLe DaLgLish yazdiracagim...

KOP tribunu de fena gitmez hani...
HeyseL ve Hillsbrough faciaLari iLe iLgiLi gazetede bir yazim vardi, ama Kibris'a gidince buLabiLirim ancak..

Not: Son ekLedigim post'a senden ufak bir yorum bekLiyorum...
Ayrica beLki ayip oLacak ama Dinar Bandosu'nu yeni dinLemeye basLadim, harika bir muzik feLsefesi...

Saygilar...

sekerse tehlike dedi ki...

son dünya şampiyonu hollanda demişssin abi ama yanlışlık oldu herhalde...
hollanda dünya şampiyonu olmadı...

Ali Ece dedi ki...

Haklısın kardeşim. Benim hep gönlümün şampiyonu olduğu için elim gitmiş öyle yazmışım. Hollanda herhalde dünya şampiyonu olamayan en güzel takımdır Brezilya 1982 ile birlikte
Çok teşekkür ederim uyarın için, düzelttim hemen