20 Mart 2009 Cuma

FUTBOL SADECE FUTBOL OLSAYDI, TANJU ÇOLAK GELMİŞ GEÇMİŞ EN BÜYÜK FORVET OLUR MUYDU?




Futbol sadece futbol olsaydı, Tanju Çolak gelmiş geçmiş en büyük forvet oyuncusu olarak anılabilirdi. Futbolun ilk çağrıştırdığı şey gol ise, bu topraklarda gol denilince akla ilk gelen isim açık farkla Tanju Çolak’tır. Türkiye tarihinin en çok gol atan santrforu Hakan Şükür, kırılması imkansıza yakın rekoru altüst ettiğinde, Tanju ve Hakan Şükür’ün ikisini de izlemiş olanlar oturup düşündüler ve gol vuruşu, bitirişi Tanju kadar dünya çapında bir klasta olan oyuncuyu, onun yarısı kadar bile futbol yeteneğine sahip olmayan Hakan Şükür’ün geçmiş olmasına şaşırıp kaldılar. Halbuki futbol sadece futbol değildi ve Tanju’nun eşsiz yeteneğini Misak-ı Milli sınırları içine hapseden de onu yaratan ülkenin tarihinin bizzat kendisiydi.

Tanju Çolak’ın hayatı, normal bir futbolcunun kariyerinin çok daha ötesindedir: Tanju Çolak, post-modern Türkiye tarihidir. Tanju Çolak, Kenan Evren, Özal, Demirel, Çiller’dir; sadece Hülya Avşar değil, Seda Sayan, Gülben Ergen, Semra Özal’dır… Alp Yalman, Aziz Yıldırım, Sinan Engin, Metin Aşık’tır… Tanju’nun futbol dünyamızda açtığı yolun sonu Sergen Yalçın’a çıkar, Tarık Daşgün’e kadar gider… Yine de tüm bunlar, saha içinde Gerd Müller, Van Basten, Van Nistelrooy, Ian Rush ayarında bir gol sanatçısı olduğu gerçeğini değiştirmez…

Tanju Çolak’ı daha önce bu sayfaları şereflendiren, futbol gecelerimizi ışıl ışıl aydınlatan efsanevi yıldızlarla aynı kefeye koyarken, onunla aynı topraklarda yaşadığımız için onu kayırmıyoruz. Hatta böylesine eşsiz bir yeteneğe sahipken, saha içinde golün eşanlamıyken, maç bitiğinde devrik bir kralın sonsuz sürgününü yaşadığı ve yaşattığı için ona duyduğumuz kızgınlıktan dolayı az bile söylüyoruz. Bizzat başta Van Basten olmak üzere en büyük gol sanatçılarını yetiştiren Hollandılar da bizle aynı fikirde: “Sizde bir Tanju Çolak vardı, liginizin kalitesi bizimkine göre daha düşük olduğu için attığı her üç golün Van Basten’in attığı iki gole eşit sayılmasına rağmen Avrupa’nın en çok gol atan oyuncusu olup Altın Ayakkabı alan bir kral… Sahi o Van Basten’in bile atamadığı röveşataları atan gol kralına ne oldu?”


Bir İlhan İrem şarkısındaki kadar hüzünlü olduğu ölçüde trajikomik bir tonda cevap veriyoruz: “Olanlar oldu” Tanju’nun başına gelenler, aslında Türkiye olarak bizim başımıza gelenlerdi. Bir zamanların Avrupa gol kralı Tanju Çolak, Türkiye gerçeğinin en acı yüzüydü, hala da ders almayıp ders vermekte kör gözün parmağına inat ettikçe Moldova’lara, Malta’lara karşı bir gol bulmak için andropozlu adamlar gibi kıvrandığımızda yüzümüze çarpan o en acı gerçeği simgelemeye devam ediyor.

Yakınçağ Türkiye tarihini en güzel şekilde özetleyen yaşam öyküsü, 10 Kasım 1963’te Samsun’da başlıyor. O zamanlar Tanju’nun babası gibi devlet memuru olmak büyük bir ayrıcalık çünkü daha Özal onlara işlerini öğretmeye başlamamış. Ama şanslı azınlığa sahip memur olmak için çok okumak, bütün derslerden geçmek, çok uzun yollar kat etmek gerek. Üstelik de tüm bu uzun yolun sonu İstanbul’daki yaşamla karşılaştırıldığında en fazla bir sadaka Tanju gibiler için. En fazla 50 kişilik sınıfta en az 80 kişi tıkış tıkış… Tanju Çolak, o 80 kişiden biri sadece… Üstelik daha o zamanlardan sonraki yaşamında benzincilik, kebapçılık, ilaç ticareti işlerinde batıracağı 5 milyon Dolar’da çok daha yakından şahit olacağımız gibi o 80 kişiden matematiği en kötü olan Tanju’nun ta kendisi.


Ama sonunda hiç çalmayacakmış gibi Tanju’yu boğan zil çalıp, daha sonradan hapishanede hissettiği duyguların uyanmasına sebep olan okuldan kendini ait hissettiği yere, futbol sahasına döndüğünde daha 14 yaşındayken santrfor olarak dünya tarihinde eşsiz bir vaka: “Bir maçta Tanju tam 6 gol attı. Daha da çok zaman vardı, Tanju’yu bir türlü durduramayan rakip takımdan 6 kişi sürekli onu tekmeliyorlardı. Ben de baktım olmayacak, Tanju’yu oyundan almaya karar verdim. Tanju, oyundan çıkmak için yedekler kulübesine doğru koşmaya başladı ama o niyeti fena halde bozmuş 6 oyuncu da yedek kulübesine kadar gelip Tanju’yu marke etmeye devam ettiler. Neredeyse onla beraber yedek kulübesinin içine kadar gireceklerdi.”

Tanju, her hapishaneye düştüğünde ya da “büyüklerimiz” tarafından kullanılıp bir kenara atıldığında, kayıp babası gibi ortaya çıkan, ilk takımı Samsun Yol Spor’daki antrenörü Mehmet Ali Çınar o günleri anlatmaya şöyle devam ediyor: “Okuldaki öğretmenleri Tanju’nun aşırı derecede tembel ve dikkatsiz olduğundan şikayetçilerdi. Halbuki ben de bir nevi öğretmendim ve bence en çalışkan, en zeki öğrencim oydu. Antrenmanlar bittiğinde yüzü okula dönecekmiş gibi asılır sonra ona bir kenarda tek başına antrenman yapmasına izin verdiğimde antrenmanın başındaki gibi mutlu olurdu. Saatlerce düz bir duvara ayak içiyle vuruşlar yapar, o zamanlar sahayı aydınlatacak ışıklar olmadığı için hava kararana kadar o duvarla saatlerce maç yapardı. Tutulması imkansızdı. Diğerleri gibi çok koşmuyor, gol atmak için aşırı bir çaba göstermiyordu ama neredeyse bütün gollerimizi o atıyordu. Bir maçta röveşatadan 4 gol atmıştı. O zamanlar Alman Fischer, röveşata ile eş anlamlıydı ama Tanju daha 17’sindeyken ondan çok daha iyiydi.”



Tanju’nun çok iyi olduğu daha o zamanlardan herkesin hemfikir olduğu bir gerçekti. O hala her şeye rağmen Gerd Müller, Van Basten gibi unutulmaz golcülerle karşılaştırılan futbol yeteneği, henüz 20 yaşındayken Tanju’yu 2. Lig’in taçsız kralına dönüştürecek, 1983-84 ve 1984-85 sezonlarında Samsun forması ile gol kralı olduğunda bir daha asla çıkmamak üzere hayatımıza girecekti. 12 Eylül 1980’de yepyeni bir orta çağa başlayan Türkiye’nin tarihi Tanju’nun kaderiyle kesişerek baştan yazılıyordu: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler; bırakmazsanız biz cunta olarak yaptırmayı biliriz: Ne yani asmayıp da besleyelim mi?”

Anayasa’ya göre Türkiye’de yaşayan tüm insanlara ait olduğu iddia edilen salyangoz ve kurbağaları sadece kendisine aitmiş gibi toplayan ve Avrupa’nın dört bir yanına hayallerindeki (!) gibi ihraç eden Hasbi Menteşoğlu, Tanju’nun işvereni, Samsunspor’un başkanıydı. 1990 yılında kendisine yürü ya kulum diyenlere daha fazla haraç vermediği için tam 35 bin işçinin çalıştığı 45 fabrikası kapanana kadar, Özal’ın “İhracatın İçinden” programında elindeki kalemi gözümüze soka soka söylediği yalanların en büyük gurur kaynağıydı. Hasbi Ağa için o Samsun’da Tanju Çolak, dağlardaki milyonlarca salyangoz ve kurbağadan bile daha değerliydi. Bir gün, en büyük ihracatını İstanbul’a yapana kadar Samsunspor önce Türkiye 1. Ligi’ne çıkıp üç büyükler Bizans’ına meydan okuyacak, hatta tarihinin ilk gol kralını çıkartacaktı.

Tanju, her Pazar Fischer’e, Pele’ye bile pabuçlarını ters giydirecek röveşatalarını attığında, bizler TRT 1’deki ikişer dakikalık özet görüntülerde bambaşka bir futbol efsanesine tanıklık ediyorduk. 1. Lig’deki ilk sezonu olan 1985-86’da 33 gol atıp açık ara gol kralı olduğunda, ısrarlı tezahüratlarımıza rağmen bir türlü sesimizi duymayan Avrupa, Tanju’nun o sezon kıtada en çok gol atan 3. oyuncu olmasıyla ayak seslerimizi daha önce hiç duymadığı kadar duyuyor, o yaz oynanan 1986 Dünya Kupası’nda bile Tanju’nun klasındaki gollere şahit olamıyordu.

Bir sonraki 1986-87 sezonunda Tanju Çolak, yine gol olup yağmış, enflasyonu, hayali ihracat rekorlarını unutturmuş, bizi olabilecek en güzel şekilde uyutmuştu. Başka türlü futbol hülyalarına dalıp gitmiştik. Bir Anadolu takımında oynarken iki sezon üst üste gol kralı olunca bu kez mikrofonlar ona uzatıldı ve o kendi hayallerini açıkladı: “Galatasaray’da oynamak, BMW kullanmak ve Hülya Avşar!” Bizim takımı seçmese de Galatasaray tercihine karşı boynumuz kıldan inceydi çünkü o zamanların Mustafa Denizli’li Galatasaray Avrupa’ya karşı duyduğumuz tüm kompleksleri yenmeye başlamış, futbolu milli bir kalkınma davasına dönüştürmüştü. BMW’ye de fazla itirazımız yoktu, o zamanlar her köşeyi dönenin en az bir BMW’si vardı, bu kadar güzel röveşataları yapan bir futbolcu BMW’ye binmeyecek de büyük çoğunluk gibi üniversite diplomasını tezgahına çerçeveletip hıyar satacak, minibüse mi binecekti? Ama ya Hülya Avşar?

O zamanlar Avşar kızı, gerçekten de çok güzeldi. O dört bir tarafımızı çevirmiş denizlerden daha masmavi gözlere en büyük sanatçımız (!) İbrahim Tatlıses bile şarkılar yazmış, o güzellik uğruna çoluğunu çocuğunu, davasını bırakan esmer isyan her yanımızı saran popüler kültür hezeyanı tarafından Metin Milli, Emel Sayın misali ailemizin sanatçısına dönüştürülmüştü. O gözler, o ten, ancak asla çözülmeyecek cinsel sorunları olanların acımasızlığıyla üzerimize çöken, hayatımızın her anını Diyarbakır Cezaevi’ne dönüştüren cuntacıların iğdiş ettiği erkekliğimizin haykırışıydı. O zamanlar Hülya Avşar, bizim erkek milletini en güzel şekilde rahatlatan bir ikondu. Kenan Evren’in cumhurbaşkanı, Özal’ın başbakan olduğu bir toplumun Brigitte Bardot’su da ancak bu kadar olurdu, bunda Avşar kızının hiçbir suçu yoktu!

Ama bir dahaki sezon, önce Galatasaray’a transfer olup sonra ilk iş olarak BMW alan Tanju’nun başına musallat olması yüzünden ne kadar özür dilese de Hülya Avşar’ı asla affedemeyeceğiz. 1987-88 sezonunda Galatasaray forması ile 39 gol atıp sadece Türkiye değil Avrupa gol kralı da olan Tanju Çolak, Hülya Avşar’la harcadığı zamanı Samsun’da olduğu gibi futbolunu geliştirmeye harcasaydı biz bugün bu yazıda Liverpool’lu ya da Marsilyalı Tanju Çolak’ı anlatıyor olabilirdik. Diyelim ki Sergen’in çok gurur duyulacak bir şeymişçesine sürekli tekrar ettiği gibi Tanju da Avrupa’nın en büyüklerine gitmek istemedi. Yine de o zamanlar üstelik de pekala Hülya Avşar’dan çok daha güzel bir kadın olan nikahlı eşi Aysu Çolak’la o “kayıp zamanı”nı geçirseydi bugün bir yorumcu karikatürü olarak her saçmaladığında ondan Kazım Kanat’a bile gösterdiğimiz hoşgörünün binde birini bile esirgiyor olmazdık.

Ama yıllar sonra bir yorumcu karikatürüyken, Hagi’nin oyundan çıkarken hakemin elini sıkmasından sonra söylediği ve bizim asla unutamadığımız o dadacı metinlere bile taş çıkartan saçmalama anındaki gibi her şey sadece bir “sevgi olayı”ydı. Değil Tanju, Boğaziçi’ni birincilikle bitirip cumhurbaşkanı danışmanı olan birisi bile Hülya Avşar söz konusu olduğunda sıcacık ailesini de, dünya güzeli karısını da, harika geleceğini de elinin tersiyle iter, onunla Çeşme’de üstsüz olarak güneşlenir, aşkın en sıcak saatine kadar dans edermiş gibi yapardı. Çünkü 1980’li yılların ikinci yarısındaki Türkiye’nin yeni orta çağında oluyordu her şey. Nasıl Tanju’nun binlerce yıldızdan bile daha parlak futbol zekası ile attığı goller o karanlık çağı biraz olsun aydınlatıyorsa, Avşar kızının masmavi gözleri de en az onun kadar aydınlatıyordu. O zaman Tanju’nun eşsiz bir futbol yeteneği olması ya da evli olması bir engel değildi, o konjonktürdeki sosyolojik denkleme ve “büyüklerimiz”in yazdığı senaryoya göre Tanju ve Hülya Avşar beraber olmak için yaratılmışlardı. Zaten tüm bu saha dışındaki fazlasıyla yorucu performans bile Galatasaray’daki son sezonunda 1990-91’de 31 gol atıp Avrupa’da en çok gol atan ikinci oyuncu olmasını engelleyemedi. Zaten Tanju da öyle diyordu: “Ben zaten fazla koşmuyorum ama kimse de benim kadar gol atamıyor”

Tanju, Tanju’ya karşıydı. Eğer kendisini başka futbolcularla değil de kendisiyle karşılaştırmış olsaydı, zaten hiç koşmadan bu kadar gol attığına göre biraz koşsa Liverpool’da, Barcelona’da oynar, eşsiz yeteneği Edirne-Kars arasına sıkışıp kalmaz, binlerce futbolcunun binde birine sahip olmak için tek kolunu vermeye hazır olduğu elmasvari yetenek göz göre göre çürüyüp gitmezdi. Git gide büyüyen göbeğinin etkisi ile koşmamaya devam etse bile 30’lu yaşlarının sonuna kadar onun tarifsiz yeteneğinden mahrum kalmaz, biz gole doyardık o da futbolu erken bırakıp hapse girmezdi.


Tabii ki tüm bunlar “ideal” bir yaşamda olabilirdi. Ama o yılların Türkiye’sinde tek ideal, sadece bizim toprakların lanetli kaderine özgü oryantal bir kapitalizmin ruhsuzluğu ve ahlaksızlığına göre mümkün olan en kısa sürede köşeyi dönmekti. 1991 yazında sadece Neuchatel ve Monaco maçlarında attığı gollerle bile adı Galatasaray tarihiyle özdeşleşmesine yetecek olan Tanju, ezeli düşman Fenerbahçe’ye transfer olduğunda adeta kendi yarattığı Roma’yı kendisi yaktı. Evli olmasına rağmen Hülya Avşar’la olan cinsel hayatına, saha dışında Türkçe’yi yeni öğrenen bir Honduraslı’dan daha beter bir durumda iki kelimeyi bir araya getirememesine, futbol topuyla antrenman yapmak yerine Avşar kızına hava atmak için Florya’daki basket potalarını son model silahlarıyla kevgire döndürmesine rağmen o Galatasaraylı Tanju olarak kabul görmüş, sarı-kırmızılıların tartışmasız kralı olmuştu.

Önce kendisine altyapıdan yetişen Bülent Korkmaz ile aynı parayı teklif ettikleri için Galatasaray’dan ağlaya ağlaya ayrıldığını ileri sürdü. Ama o zamanlar daha da bir aristokrat ama bir o kadar da ileri görüşlü olan Galatasaray yönetimi, Tanju’nun boş kovanlarını, Hülya Avşar’ı, Özal’ın örneğine uyarak Ataköy’deki sürat rekorları alt üst etmesini yutmuş onu ileride adı Galatasaray’la özdeşleşecek bir sembol ile aynı kefeye koymuştu. Ama Tanju, Bülent Korkmaz olmayı beğenmedi, o yüzden de Tanju Çolak olmak zorunda kaldı. O sezon Tanju’nun yerini doldurması için transfer edilen Hakan Şükür, Tanju gol atmakta ne kadar becerikli ise o da gol kaçırmakta o kadar becerikli olmasına rağmen, Bülent Korkmaz olmayı tercih ederek Türkiye tarihinin en büyük golcüsü olacaktı.

Şimdilerin Televole kültürsüzlüğünün sembolü Can Tanrıyar, Tanju’nun Galatasaray ile anlaşamadığını Fenerbahçe muhabiri olarak ilk öğrenen kişiydi. O zamanlar Aziz Yıldırım yöneticiliği yeni yeni öğreniyordu, Tanrıyar’ın Özalvari girişimiyle işi bitirmiş, Metin Aşık imzayı attırmıştı. O zamanlar cep telefonu icat olup transferlerde mertlik bozulmadığı için Tanju arabada hala Galatasaray’ın boşuna aramasını bekliyor daha sonra da “Rıdvan’la aynı takımda oynamak için geldim” diyerek kırk yıllık Hani, bir anda Kani olmayı kendine yediriyordu. Yıllar sonra imza attığının ertesi günü Haziran’da İstanbul’u sel götürmesine atıfta bulunarak “Galatasaray’dan ayrıldığımda bulutlar bile ağladı” diyecek ama mahpus damına düştüğünde bile kimse ona merhamet etmeyecekti.

Artık Tanju’nun hayalleri birer birer yok oluyor, Tanju Çolak gerçeği başta o olmak üzere hepimizin yüzüne tüm acısı ile vurmaya başlıyordu. Kısa süre sonra kendisini terk eden Hülya Avşar’ın hayallerini kurmuyor, bu yüzden de antrenmanlardan sonra duvarın karşısında eşsiz sağ ayak plasesini geliştirmek için 5 saat ter dökmeden, kendisine yapılan 50 ortayı gole çevirmeden mafya babaları ile alemlere akıyordu. Rıdvan-Tanju’lu rüya Fenerbahçe, hiç şampiyon olamayarak istikrarlı bir kabusa dönüşecek, Oğuz’dan büyük bir savaş sonrası 10 numarayı kapıp Fenerbahçe forması ile Galatasaray’a 5 maçta 8 gol atması, hatta maçtan sonra Metin Aşık ile rakı içmesi bile kralın tahtını kurtaramayacaktı.

Fenerbahçe'de bir maçta 6 gole imza atarak Hakan Şükür’ün 50 yıl oynasa kıramayacağı bir rekora imza atmış, saha dışında çevirdiği karanlık işlerden fırsat buldukça 1991-92 sezonunda 23 ,1992-93 sezonunda 27 gol kaydetmişti. Ama saha dışındaki Tanju, saha içindekini hükmen mağlup ettiğinde bir sonraki sezon Osieck’in Alman mantalitesine göre takıma zararlı bulunduğu için Rıdvan ile beraber süresiz kadro dışı bırakılacaktı.

Mercedes kaçakçılığı yaptığı gerekçesiyle, bir zamanlar kendisini en güzel şekilde kullanan büyüklerimiz, Tanju’ya hapishanenin demir parmaklıkları arkasına mahkum ettiğinde bile o Özal dönemi hayali ihracatçılarına taş çıkartan göbeğine rağmen İstanbulspor forması ile harikalar yaratıyordu. Ama bir zamanlar ısrarla “fitbol” olarak telaffuz ettiği oyun bittiğinde, bize başka türlü harikalar yaratmaya devam etti. İlk önce koğuş arkadaşları olan siyasilerin jargonuyla konuşmaya başladı. Özal, kral devrilmemişken söz verdiği benzinliği açmayınca, Tanju önce DEHAP’tan milletvekili olmaya karar vermiş, sonra da dışarıda kendisini arkadaş maskesini takarak bekleyenlerin dolduruşuyla iş adamlığında karar kılmıştı.

Ama bir zamanlar, dünyaları kaldıran Naim Süleymanoğlu ile beraber manevi evladı olduğu Özal’ın aksine girişimcilikte okul günlerine geri dönecek ve 5 milyon dolar batırarak bir kez daha matematikten kalacaktı. Çok daha başarısız olan hatta Adnan Aybaba’lara bile rahmet okutan yorumculuk kariyerinde dikkat çekmek için birçok kez Dadaizm’in bile sınırlarını zorlayacak, krallıktan sonra kendisine bahşedilen sonsuz sürgünden kurtulmak için saçmalama rekorları kırarak çaresizce çırpınacaktı.

Aslında Tanju matematikten değil, tarihten kalmıştı! Tüm bir Türkiye ile beraber, 12 Eylül 1980’de başlayan Türkiye Orta Çağı’ndan hepimizle beraber fena halde çakmış, bizle beraber hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bütünlemede daha da fazla batmıştı. Başka bir çağda, başka bir ülkede olsaydı torunuma bile “Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük golcüsünü izledim” diye anlatırdım. Kim bilir şimdilerde “Bugün oynasam 40 golün altına düşmem” diyen Tanju bile, TRT’deki nostaljik futbol programlarında attığı golleri izlediğinde bizim gibi üzülüyor, ağlamaklı oluyordur.

5 yorum:

Walentino dedi ki...

üstad kalemine sağlık nefis yazmışsın.

Ali Ece dedi ki...

Çok teşekkür ederim, Tanju televizyonlarda süper saçmaladığı için şimdiki gençler onu haklı olarak hiç sevmiyorlar... En azından futbol zekasının hakkını teslim etmek, o yıllarda sadece Tanju'nun değil, ülkenin ne halde olduğunu da anlatmaya çalıştım... Çok büyük yetenektir, belki de en çok harcanan yetenektir...

Adsız dedi ki...

çok çok iyi tespitler, tebrikler

Yasin Ilgaz dedi ki...

1991'de Fenerbahçe'ye değil kendisini isteyen Marsilya'ya gitseydi; 1992-93 sezonunda Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayacaktı...

Adsız dedi ki...

Cok haklisin. Hulya avsar guzel kadin. Tanju da hedefi hulya avsar oldugi icin malesef hedefine ulasarak kariyerini bitiren bi insan