12 Ağustos 2010 Perşembe

HOCANIN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT: Ziya Doğan-Ayman özelinden hareketle

Nasıl her Capello'nun bir Emerson'u, her Redknapp'ın bir Crouch'ı varsa her Ziya Doğan'ın bir Ayman'ı, her Rıza Çalımbay'ın da bir Youla'sı var(dı)...


Bazılarımız "Futbol bir endüstri, takımlar da şirketler gibi yönetilmeli" derken, daha romantik futbol aşıkları için ayaktopu her geçen gün daha da endüstrileşse bile son tahlilde doğup büyüdüğümüz mahallede oynadığımız açık ara en güzel oyun... İşin aslı günümüz futbolu eşit oranda olmasa da her ikisinin tam anlamıyla sentezi. Bir tarafta dünyanın en zengin adamları başkanlık koltuğuna kurulmuşken, futbol medeniyet düzeyi gelişmiş ülkelerde "Parayı verdim düdüğü sadece ben çalarım" görgüsüzlüğü tek başına oyuna hâkim değil. Diğer türlü olsaydı hayatında futbol oynamamış olan Liverpool'un tartışmalı Amerikalı sahipleri sadece taraftarlara saygılarını göstermek için devrimci Bill Shankly'nin adını anmazlar, tişörtlerini giymezlerdi... Şimdilerde de kovulmaktan beter hallere düşürülmezlerdi...

Bu yüzden bu güzel oyunda olup biten her şeye, annemizin ligine tepeden bakmadan ama asla futbolun en güzel yaşandığı ülkeleri ıskalamadan olabilecek en analitik şekilde bakmak lazım. Bizde olan bazı negatif şeylerin "onlar"da olmadığı kesin ancak onlarda olan birçok şeyin de bizim ülkemizin futbolunda olduğu aşikar: Nasıl her Capello'nun bir Emerson'u, her Harry Redknapp'ın bir Peter Crouch'ı varsa her Ziya Doğan'ın bir Ayman'ı, her Rıza Çalımbay'ın da bir Youla'sı var...
Ayman Abdelaziz, Malatyaspor, Gençlerbirliği ve Trabzonspor'da beraber çalıştığı Ziya Doğan'ın yeni takımı Diyarbakırspor'a imza attığında "Ziya Doğan, Ayman'ına kavuştu" manşetleri atılmıştı. Manşetlerin altındaki yorumlar ise ülkemizdeki futbol yorumu bağlamında müzmin bakarkörlüğün sadece bir kısmıydı: "Çalıştırdığı üç takıma da götürdü, artık komisyonlarla kendisine boğazda ev alır!" İşin aslı o esnada Ziya Doğan, Diyarbakır'da bir haftadır beraber antrenman yaptığı 21 yeni transferle kumdan kaleler inşa etmeye çalışmakla meşguldü. "Ayman, uzun yıllar beraber çalıştığım, benim futbol felsefemde taktiksel açıdan kilit önemde olan bir oyuncu. O yüzden Malatyaspor'da çalıştığımız dönemden beri onu her çalıştırdığım takımda oynatmak istememden daha doğal bir şey olamaz, diğer türlü düşünmek çok art niyetli. Ben hayatta sadece parayı düşünsem zaten Diyarbakırspor'u çalıştırmazdım ki! Geçen sezon Konyaspor'da yarım devreliğine 250 bin dolar alan Ayman, bu sezon Diyarbakırspor'da bir sezon için 150 bin dolara oynuyor. Ayman-Ziya Doğan ilişkisi bundan ibaret:
Takımın teknik patronu olarak en çok işime yarayacak personeli bütçemize uygun olarak en az maliyete çalıştırıyorum. İş kısmı bir yana mahallede top oynarken de hep gözünüz kapalı güvendiğiniz kişiyle aynı takımda olmak istemez misiniz?"
diye söze başlıyor Ziya Doğan. Gerçekten de Ziya Doğan-Ayman özelinden teknik direktör ve vazgeçmediği oyuncu genelini incelersek futbol adına ortada asla başka şeylere tenezzül edilmeyecek bir başarı söz konusu: "En başta Ayman gelmeden önceki ve Ayman geldikten sonraki Malatyaspor'un performansını incelemek gerek. Ayman'dan önce küme düşmemeye oynayan takım Ayman'la beraber ligi Fenerbahçe'nin üstünde 5. sırada tamamladı ve UEFA Kupası'na katılma hakkını kazandı. 2005-6 sezonunda ise yine küme düşme hattında olan Gençlerbirliği'ne devre arasında tek bir isim transfer ettik, o da Ayman Abdelaziz'di; ikinci yarıyı 5. sırada bitirdik. Keza Trabzonspor'a da devre arasında Ayman'ı transfer ettik ve puan tablosunun alt kısmındayken ikinci yarıyı lider bitirip sezonu 4. sırada tamamladık. Ayman'la dört ayrı takımda çalıştım, tek bir gün en ufak problem çıkarmadı, oynadığı her maçta terinin son damlasına kadar mücadele etti. Trabzon'dayken onu sürekli oynatıyorum diye 'Ziya Doğan'ın manevi oğlu' dediler, ben çalıştığım kurumun başarısı söz konusuysa değil Ayman'ı babamı bile tanımam!"
FourFourTwo, Ziya hocaya Ayman'ın taktiksel önemini ısrarla sorsa da "Siz benden daha iyi analiz ediyorsunuz zaten, ben kendi ağzımla taktik sırlarımı ifşa etmeyeyim daha hayırlı olur" diyerek Aymanvari markajımızdan ustaca sıyrılıyor. Gerçekten de insan kendi kendisine sormadan edemiyor: "Mesele taktiksel değil de öküz altındaki buzağıysa, insan hem kendini bu kadar afişe edip hem de üstüne daha önce Tolga Seyhan gibi gözden çıkardığı oyuncuyu yeni takımına neden alır ki?"
Bu sorunun cevabı da dünyanın en popüler ligi Premier Lig'in Türkiye'ye açılan pencerelerinden birinden, Liverpool ve Galatasaray eski teknik direktörü Souness'tan geliyor:
"Futbol tarihi boyunca eski çalıştırdığı takımlardan iyi tanıdığı oyuncuları daha sonra çalıştırdığı kulüplere transfer etme bağlamında en büyük komisyonculuk suçlamasına maruz kalan isim benim.
1991-94 yılları arasında görev yaptığım Liverpool dünyanın en büyük takımlarından birisidir ve her zaman en iyi oyuncuları kadrosunda bulundurur. Ben de o yüzden genellikle oradaki eski oyuncularımı daha sonra çalıştırdığım takımlara transfer ettim. Ama mesela 1991'de büyük umutlarla transfer ettiğim Dean Saunders'ı kapalı savunmaları çözen bir santrfordan ise daha çok bir kontratak forveti olduğu için bir yıl sonra Aston Villa'ya sattım. Liverpool'da asıl performansını gösteremiyordu çünkü herkes Ada'nın en güçlü takımına karşı kalabalık bir savunma yapıyor, Saunders da o oyun planında başarılı olamıyordu. O Saunders, A. Villa formasıyla ilk maçında, Liverpool'a iki gol birden attı çünkü onların kalabalık alan savunmasına dayalı kontratak taktiği için biçilmiş kaftandı. Aynı şekilde bu kez Galatasaray'ın başındayken Saunders'ı transfer ettim, Türkiye'de de oldukça başarılı oldu çünkü o zaman Türk savunmacıları çok ağırdı. Galatasaray'a getirdiğim diğer isimlerden birisi Barry Venison bir sezon önce Newcastle United'da önlibero olarak İngiltere Milli Takımı'na kadar seçildi. Halbuki ben Venison Liverpool'da sağ bekken onu dönemin futbol standartlarına göre ağır olduğu için satmıştım, Galatasaray'a da önlibero olarak transfer ettim ancak sakatlıklar yüzünden Saunders kadar başarılı olamadı. Yani Venison portföyümden çıkmış oldu, Saunders'ı ise 1998'de Benfica'ya da götürdüm. Liverpool'da öğrencim olan Michael Thomas da Benfica'ya götürdüğüm Adalı oyuncular arasındaydı. Bir teknik adam her zaman tanıdığı, güvendiği oyuncularla çalışmak ister. Aynı mantıktan hareketle Galatasaray'dan oyuncum Tugay Kerimoğlu'nu önce eski takımım Rangers'a önerdim, sonra da Blackburn Rovers'a transfer ettim. Hakan Şükür, Hakan Ünsal ve diğer birçok eski çalıştırdığım takımlardan tanıdığım, güvendiğim isimleri de sayınca hepsinden komisyon almış olsam herhalde o paralarla Manchester City'nin sahibinden bile daha zengin olur Liverpool'u alırdım!"

Hocaların oyun planlarındaki kilit isimleri her gittikleri takıma götürmek istemesi bağlamında Souness - Saunders özelindeki ilişkinin annemizin ligindeki versiyonunun Rıza Çalımbay - Youla ikilisi olduğu herkesin malumu(ydu): "Hızlı hücum, patlayan forvetler günümüz futbolunun en yadsınamaz gerçeği. Bu taktiksel açıdan bakınca son 10 yılda ligimizin en etkili patlayıcı forvetlerinden olan Youla'yla sadece ben değil, tüm teknik adamlar çalışmak istiyorlardı" diye söze başlıyor Rıza Çalımbay. " Mesela Göztepe'den Denizlispor'a götürdüğüm eski taleben Servet de oyuncu ve insan kalitesi bağlamında her zaman %100'le oynayan bir oyuncu, onu da her zaman çalıştırdığım takımda oynatmak isterim ancak çalıştırdığım takımın imkanları ölçüsünde istediğim oyuncularla çalışma fırsatı buluyorum. Zamanında Tigana'dan önce ben Burak Yılmaz'ı Antalyaspor'dan Beşiktaş'a transfer etmek istemiştim ama o dönemde Beşiktaş'ın transfer bütçesi bu transferin gerçekleşmesine uygun değildi ya da bana öyle söylenildi! Herhalde Tigana yabancı olduğu için benden sonra göreve geldiğinde bir anda bütçe büyüyüverdi! Aynı dönemde Youla, Beşiktaş'tayken haksızlığa uğradı, bazıları 'Youla kapalı defanslara karşı oynayamaz' diye biletini kestiler ancak Eskişehirspor'da gördük ki kapalı defanslara karşı da gayet başarılı bir forvet. Zaten kapalı savunmalara karşı yetersiz bir oyuncu olsa İstanbul'da 1-0 yenildiğimiz maçın rövanşında dünyanın en iyi kapalı savunma yapan ekollerinden İsveç'in Malmö'sünü tek başına perişan edemezdi. Mourinho da zamanında tüm eleştirilere kulağını tıkayarak Deco ve Carvalho'da inat etti, sonunda hep o haklı çıktı. Denizlispor - Porto maçlarında tüm Türkiye bir anda Deco'yu tanımıştı. Halbuki aynı Deco birkaç yıl önce zamanın Benfica teknik direktörü Souness tarafından yeterli bulunmayıp istenmemişti. Tüm bunlar tercih meselesi sadece. Teknik direktör yaptığı doğru oyuncu tercihleri ölçüsünde başarılıdır. Mourinho Deco'yu çalıştırdığı Inter'e transfer etmek istiyordu çünkü tüm teknik adamlar beraber çalışırken maksimum verim aldıkları oyuncuları götürebildikleri yere kadar götürmek isterler!"

Youla'nın da Rıza Çalımbay ile ilgili duygularını göz önününde bulundurunca aslında yazımızın başlığı cuk oturuyor gibi: "Hocanın götürdüğü yere git!" Bu futbolcu - teknik adam arasındaki zaman ve maddiyat ötesi ilişkiye en yakından şahit olan FourFourTwo muhabiri Hilal Gülyurt'un tanıklığı her şeyi olabilecek en anlamlı şekilde özetliyor: "Youla röportajını yaparken Rıza Çalımbay da Youla'nın görebileceği bir noktada oturuyordu. Onu göstererek 'Ne kadar ekmek o kadar köfte' dedi. Komik olan bunu bozuk Türkçesiyle söylemeye çalışmasıydı. Her cümlesine Rıza hocayı ekleyerek sürekli 'Beni bu kadar optimal kullandığı için ona çok şey borçluyum' dedi. Kampta mangal yaparken balıkları toplayıp toplayıp Rıza hocaya götürüyormuş. 'Ben ona bakacağım, o bana çok baktı' diyormuş." Tabii sonra Youla-Rıza Çalımbay arasında neler neler yaşandı, tüm bunlar aşk bitip kalplere zehir karıştıktan sonra hatırlanmak bile istenmediği için şömineye atılan mutluluk fotoları misali kül olup gittiler…
Ancak Kim bilir belki de Emerson da tuttuğu balıkları hâlâ Capello’ya götürüyordur da bizim haberimiz yoktur ama şurası kesin ki eğer Brezilyalı önlibero İngiliz olsaydı hala Michael Carrick’in yerine Capello’nun prensi olmaya devam ederdi!


KİM KİMLE NEREDE ÇALIŞTI?
Modern zamanların yerel rekortmeni Ersun Yanal ve adamları!

ERSUN YANAL
Oyuncu Beraber çalıştığı takımlar
Serkan Balcı: Gençlerbirliği, Trabzonspor
Ümit Bozkurt: Denizlispor, Gençlerbirliği, Manisaspor
Selçuk İnan: Manisaspor, Trabzonspor
Veysel Cihan: Denizlispor, Gençlerbirliği
Umut Bulut: Ankaragücü, Trabzonspor

HARRY REDKNAPP
Oyuncu Beraber çalıştığı takımlar
Peter Crouch: Southampton, Portsmouth, Tottenham
Jermain Defoe: West Ham, Portsmouth, Tottenham
David James: Portsmouth + 2009-10’da 39 yaşında Tottenham’a aldırmak uğruna yönetimle ters düştü.
Niko Kranjcar: Portsmouth, Tottenham

FABIO CAPELLO
Oyuncu Beraber çalıştığı takımlar
Emerson: Roma, Juventus, Real Madrid
Panucci: Milan, Real Madrid, Roma

JOSE MOURINHO
Oyuncu Beraber çalıştığı takımlar
Paulo Ferreira: Porto, Chelsea
Maniche: Porto, Chelsea
Ricardo Carvalho:Porto, Chelsea, Real Madrid

RINUS MICHELS
Oyuncu Beraber çalıştığı takımlar
Johan Cruyff: Ajax, Barcelona, Los Angeles Aztecs
Johan Neeskens: Ajax, Barcelona


ÖNEMLİ NOT: Bu yazı yaklaşık 1 yıl önce yazılmıştır (FourFourTwo arşivindendir)

12 Temmuz 2010 Pazartesi

EN İYİ 3. OLAN BİLİR(MİŞ)

Madalya kürsüsüne çıkıldığında 2. sırayı alan sporcu, 3. sırayı alana göre daha az mutlu gözükmez mi? Bill Shankly’nin de dediği gibi “Herkes son maçıyla hatırlanır, o yüzden her maçınızı kazanmak zorundasınız!” Bazılarının gözünde sadece sonuçtan ibaret olan Dünya Kupası’ndaki son maçınızda finalde yenilip 2. olmaktansa, bir gün önce kazanıp 3. olmak bazen daha az kötü değil midir?Bu “3. olmak 2. olmaktan daha az acı verir” hissiyatının üstüne bir de giderayak final öncesi son bir hoş sadâ bırakma arzusu eklendiğinden olsa gerek 3.-4.’lük maçları 2010 versiyonunda da olduğu gibi hep futbol gönüllerinde hoş bir “uvertür sanatçı” tadı bırakır.
“Bu kupada yıldız yok” diyenlere de bir çift sözüm var! Dün gecenin ilk golünü atarken 2010 Dünya Kupası’nda kaleyi tutan 6. şutunda 5. golünü atan Müller, tüm turnuva boyunca ilk hatasını dün yapan Schweinsteiger, top her ayağına geldiğinde Zidane’ın gençliğini hatırlatacak kadar heyecanlandıran Mesut Özil yıldız değil diyen Heybeli’de mehtabı izlesin! Hele hele Uruguay’ın “ilk 3 vahası”nı görmesinde %51 oranda başrol oynayan Diego Forlan’ın yıldızlığını hiç sorgulamayın derim, istediği an hepimize kramponunu ters giydirir, tek voleyle kalemlerimizi çöldeki kumlara dönüştürür!Mesut’un tercihine üzülmektense, Müller gibi oyuncuları neden yetiştiremediğimize daha fazla kafa patlatsak keşke! O zaman yıldız yetiştirmek bağlamında bizim Hrubesh’lerimiz olan Abdullah Avcı’lar, Reha Kapsal’lar, Serpil Hamdi Tüzün’lerin kıymetini de daha iyi biliriz. 3.-4.’lük maçını kimin kazandığı bir yere kadar önemli: Bunu en iyi 3. olduktan sonra üst üste iki Dünya Kupası’nı evinden izlemek zorunda kalanlar bilir!

11 Temmuz 2010 Pazar

Şampiyon Cruyff ve Yeniköy’ün medarı iftiharı


İnanması güç ama Cruyff & Neeskens ve arkadaşlarından önce Hollanda, Lüksemburg’dan hallice bir milli takımdı. 1974’teki Total Futbol devriminden önceki tek başarıları da bir kez Lüksemburg’un olduğu gruptan Avrupa Şampiyonası finallerine çıkmaktı!
Cruyff 3 gün önce El Periodico’daki köşesinde şöyle yazmıştı: “Ben Hollandalı’yım ama her zaman İspanya’nın oynadığı tür futbolun arkasında olacağım!” Cruyff’un emekli futbol devrimcisi yoldaşlarından Krol da maçtan önce BBC’ye “asıl Total Futbol mirasçıları”nın anavatanları Hollanda’nın rakibi İspanya olduğunu söyledi. Ne de olsa finalde İspanya forması giyen 7 İspanya vatandaşı (Puyol, Pedro, Busquets, Xavi, Iniesta, Pique ve Fabregas) 1988’de Cruyff’un Total Futbol prensipleriyle restore ettiği Barcelona altyapısı La Masia’nın yetiştiler. Hollanda’nın hocası Van Marvijk de oyuncularına “Artık Total Futbol’u unutun, eskisi kadar güzel oynamasak da şampiyon olabilecek şekilde oynayacağız!” dememiş miydi zaten?
Hollanda özellikle ilk yarıda daha çok bir “Total Faul” taktiğiyle mücadele etti ve İspanya orta sahasının “Vivaldi yaylılarıvari pas sanatı”nı icra etmesine izin vermedi. Tarihin en gösterişsiz ama en uzun süredir namağlup olan Hollanda’sı aynı zamanda Dünya Kupası tarihinin bir turnuvada toplamda en çok sarı kart gören takımı oldu.

2010 yazının “hatice şampiyonu” genç ve futbol güzeli Almanya aklıma geldi bir anda. Finalde Müller’li Almanya olsa, en azından 1994 finalinden daha zevkli bir final olurdu belki, kim bilir? Ama artık “Hollanda – Almanya tarihi futbol soğuk savaşı” bağlamında şuna adım gibi eminim: Bu finalde de çok net gördüğümüz gibi Hollanda artık 2006 öncesi “eski Almanya”nın rolünde; 2010 model Almanya ise artık 1974 sonrası “eski Hollanda” gibi!
Ancak futbolu kısa vadeli neticelerden ibaret olan görüp usta hocaları “Yeniköy Kasabı” diyerek aklınca aşağılayanlar için dün gece daha tarihi bir olay gerçekleşti. Marcelo Lippi’den sonra Vicente Del Bosque, Avrupa tarihinin kulüpler ve milli takımlar düzeyinde dünya şampiyonu olan ikinci hocası olarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı.
Acaba Yıldırım Demirören başkan dün hangi takımı tutmuştur? Ben dede mirası kontenjanından Hollandalı’ydım ama her zaman Cruyff ustanın izinde İspanya ve 2010 model Almanya’nın oynadığı tür futbolun arkasında olacağım!

7 Temmuz 2010 Çarşamba

"Xaviesta", Mozart ve iki usta

İlk faul düdüğünün 26:52’de çalınması harika değil mi? Ne de olsa sahada, ülkemizdeki çarpık futbol yönetimi düzeninde “Yeniköy Kasabı” ve “Çamaşır Suyu Markası” denerek kovulmaktan beter edilen ama dünyanın her yerinde pound misali geçerli ve değerli olan iki harika teknik adamın taktik kapışmasına da bu güzel yarı final yakışırdı.Genç ve “hücum güzeli” Almanya, hayatları boyunca topu mahalle maçlarında bile rakibine kaptırmayan “Xaviesta”nın Mozartvari pas sanatı karşısında ilk kez Ballack’ın yokluğunu hissetti. Ne de olsa Löw’ün maçtan önce altını çizdiği gibi İspanya’nın “bir Messi”si olmasa da, paslaşmaya başladılar mı “üç Messi gücü”nde olan bir orta sahası vardı.Löw ustanın Jansen değişikliği, tam zamanında bir taşla iki kuş vuran bir taktiksel hamleydi. Ramos karşısında ağır kalan Boateng yerine, geçirdiği sakatlıklardan sonra 2. tercihe dönüşen asıl sol kanat beki Jansen’i oyuna aldı. Böylece hem Ramos’un hız üstünlüğünü etkisizleştirdi, hem de sol kanattan tehlikeli ataklar geliştirerek maçı dengelemeyi başardı.

Ta ki duvarımda resmi olan tek faal futbolcu Puyol, Mesut’ların altyapı milli takımlarından hocası Hrubesch’i hatırlatan “altın kafa”sıyla tarih yazana kadar… “İçimizdeki İspanyol” Orhan Ayhan usta çok sever, öve öve bitiremezdi Puyol’u; keşke maçı da o anlatsaydı da bu sevinci yaşasaydı!
Belki de Almanya, artık “Total Kontrol”cü olan Hollanda’yla beraber tersine dönen Dünya Kupası’nda şampiyon olmak için “Alman futbol standartları”na göre çok fazla güzel oynuyordu! Tarihin en az gösterişli Hollanda’sı “eski Almanya misali” finale uzanırken, Beckenbauer’lerden beri en güzel Almanya, 2010 yazının “duble” dört dörtlük futbol haticesini neticeye dönüştüremedi. Yine de ben torunuma bile “Fatih Akın film karakterlerinin sahaya inmiş versiyonu” olan bu 2010 model Almanya’yı anlatacağım… Rahmetli dedemin bana 1974 Hollanda’yı anlatırken özenle seçtiği olabilecek en zarif ve şiirvari sözlerle… Ne de olsa “Evladım biliyor musun, bir zamanlar bizim ülkede Löw ve Del Bosque kovulmaktan beter edilmişti” desem, bana inanmaz. “Dede, sen Yeniköy bunağısın!” diyebilir!

25 Haziran 2010 Cuma

ERKEN (YARI) FİNAL: İNGİLTERE - ALMANYA SAVAŞI TARİHİ

Kırmızı kısmını kanınızla yaptığınız bir bayrakla İngiltere’de herhangi bir pub’a girip “Hadi orduya gönüllü olarak katılalım, Almanları öldürelim” derseniz, kimsenin umurunda olmazsınız. Ama futbolun mucidi İngiltere’nin tek Dünya Kupası şampiyonluğunu kazandığı 1966 stil kırmızı milli formayla aynı pub’a girip “Hadi maça gidelim, Almanları yenelim” diye bağırırsanız, yanında dünyanın en güzel kızı oturan adam bile koşa koşa peşinizden gelir!

AB içinde Almanlarla en gelişmiş ticari ilişkileri kuran İngilizler için futbol söz konusuysa, Almanya sürekli sıcak savaş halinde oldukları bir “Nazi takımı”dır. Futbolun, sahada oynanan oyundan çok daha fazla ötesi olduğu o anda tüm saatler, 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılında durmuş, İngiltere ile Almanya arasında asla bitmeyecek bir futbol savaşı başlamıştır. İngiltere ile olan rekabet, yeminli düşmanları Almanlar için her ne kadar Hollanda ile yaşadıkları futbol savaşının yanında çok fazla bir şey ifade etmese de, İngilizler başta basın, yöneticiler ve taraftarlar nezrinde bu savaşı o kadar sıcak yaşar ki, Almanlar’ın “üstün futbol ırkı” psikolojileri kayıtsız kalamaz ve İngilizlerle İngiliz olurlar!
Her iki ülke de kendi futbollarının seviyesini birbirilerine karşı aldıkları skorlara göre tanımlar. Bu iki güçlü futbol ülkesi için ezeli düşmanına yenilmek demek, kendi ülkelerindeki futbolun dibe vurması demektir. Bu öylesine belirleyici bir psikolojidir ki İngilizlerin gelmiş geçmiş en büyük yıldızlarından Gary Lineker, futbolu tanımlarken, Almanya’yı kıstas alır: “Futbol, 22 kişinin oynadığı ve sonunda penaltılarla Almanların kazandığı bir oyundur”
Ama, daha dünya savaşlarında Avrupa’nın mutlak hükümdarı olmak için birbirlerine girmemişken, İngiltere-Almanya maçları hiç de Lineker’in tarifindeki gibi değildir. O zamanlar Prusya İmparatorluğu ve Britanya Kraliçeliği olarak karşılaşan iki ülke, ilk olarak 1899’da karşılaştıklarında Almanya daha çok kalecinin Yaşar olduğu bir Türkiye rolündedir. Tarihteki ilk karşılaşma İngilizlerin 13-2 üstünlüğü ile biterken, Almanlar yenilen pehlivanlar olarak güreşe doymak bilmezler. İki gün sonra İngilizler bu kez 10-2’lik bir skorlar rakiplerine bir ders daha verirken, Almanların 3 gollük göreceli ilerlemelerini alayla bir dille takdir ederler! Bunun üzerine Almanlar, o zamanlar kendilerinden çok daha iyi oynayan Avusturyalıları da yanlarına alıp İngilizlere bir daha meydan okurlar. Almanlar büyük bir ilerleme kaydederler, ilk maçı 8-0, ikincisi de 7-0 kaybederler!
1. Dünya Savaşı’nda İngilizler, Almanlar’ı bozguna uğrattıktan ya da tarih İngilizler tarafından öyle yazıldıktan sonra 1930 yılında her iki ülke ilk kez Almanya ve İngiltere olarak karşılaşırlar. Berlin’de 3-3 biten maç, aynı zamanda Hitler’in önce dünya sonra da futbol tarihine iğrenç damgasını vurmadan önceki son karşılaşma olur.

1935 yılında ise ilk kez Almanya “Nazi Almanyası” olarak, İngiltere’nin konuğudur. Üstelik maç da Yahudilerin kurduğu ve taraftarlarının büyük bir kısmının Yahudi kökenli olduğu Tottenham’ın White Hart Lane Stadı’nda oynanır. Almanya’dan on bin kadar taraftarın gelip izlediği maç, Alman oyuncuların Musevilerin futbol mabedinde verdiği Nazi selamı ile Hitler’in gövde gösterisine dönüşürken, saha içinde futbol söz konusu olduğunda üstün olan bir ırk varsa o da maçı güle oynaya 3-1 kazanan İngilizlerdir.


2. Dünya Savaşı’nda Hitler insanlığın yüz karası tiksinçlikleri ile Avrupa kıtasını orta çağdan beter bir hale dönüştürmeden önce son maç 1938’de artık Nazilerin mabedine dönüşmüş olan Berlin Olimpiyat Stadı’nda oynanacaktır. 110.000 kişinin izlediği maçtan önce, Hitler İngiliz oyuncuların artık Avusturya’yı ya da kendisine ilhak eden “Büyük Almanya”ya saygılarını göstermeleri için Nazi selamı vermelerini ister. Başta Musevi kökenliler ve solcular olmak üzere oyuncuların çoğu bunu reddederken, Hitler ile Çekoslovakya’yı işgal etmesi için anlaşan İngiliz başbakan Chamberlain’in dışişleri bakanlığından gelen emirle futbol tarihinin en çirkin fotoğrafı ortaya çıkar. İngiliz oyuncuların hepsi, Alman meslektaşlarıyla aynı anda Nazi selamı verdikten sonra başlayan maçta futbol ırkı daha üstün olan açık farkla yine İngilizler olur: Chamberlain:6 – Hitler: 3
Chamberlain, aklı sıra sanki onlar İngiliz olmadıkları için insan değilmiş gibi Çekoslovakya’yı Hitler’in insafına terk ettikten sonra, son model Nazi bombaları Coventry’yi Çekoslovakya’ya dönüştürdüğünde işin boyutu değişir. Başta Pink Floyd’un Roger Waters’ının babası olmak üzere yüzbinlerce İngiliz Almanlara karşı savaşırken öldüğünde, futbol sahalarına taşan savaş aslında hiçbir zaman bitmeyecektir.

Dünya Savaşı sonrası, artık adı Batı Almanya olan İngiltere’nin futboldaki yeminli düşmanı ilk maçta 1954 Dünya Kupası şampiyonu olarak Wembley’e konuk olur. İngilizler 3-1 kazanıp 2. Dünya Savaşı’ndaki üstünlüklerini sürdürdüklerini sanırken, Almanlar “Sadece yedeklerimizi yendiler” diyerek İngilizlerin milli hamasetini alaya alırlar. 1956 ve 1965 yıllarında oynanan dostluk maçlarının sadece isimleri dostluk maçıdır, sahada ise daha çok karate, judo soslu bir mahalle kavgası yapılır. Her iki maçı yine İngilizler kazanır ve can düşmanlarına karşı namağlup ünvanlarını korurlar.

Wembley’de oynanan 1966 Dünya Kupası Finali ise sadece iki ülke arasında oynanan ilk “dostluk” maçı olmayan karşılaşma olmasının yanı sıra Almanya ve İngiltere arasındaki futbol ateşine benzin döken maç olarak başlı başına bir tarihtir. 90 dakikası 2-2’lik eşitlikle biten maçın uzatmalarında İngilizleri öne geçiren Geoff Hurst’ün golü, hiç bitmeyecek bir tartışmanın başlangıcı olur. Hurst’ü vuruşu üst direğe çarpıp kalenin içine ya da dışına düşerken Azeri asıllı Sovyet yan hakem gol kararı verir. Daha sonra İngiltere bir gol daha atıp tarihinde ilk ve son kez Dünya Kupası’nı kazanır. Almanlar Sovyet hakemi, yarı finalde eledikleri Sovyetler Birliği’nin acısını çıkarmakla suçlarken, o tarihten itibaren kendi liglerindeki tüm tartışmalı golleri “Wembley golü” diye tabir ederler. İngilizler ise kendilerine Dünya Kupası’nı getiren kararı veren Bakhramanov’a hayat boyu minnettar kalacaklar, hatta 2002 Dünya Kupası Elemeleri’nde Azerbeycan’da Bakhramanov Stadı’nda oynanan maçtan önce 1996’da hayatını kaybeden hakemin anısına Hurst’ün de katıldığı bir tören düzenlerler. Bazı İngiliz taraftarlar daha da ileri giderek, yetkililere Bakhramanov’un mezarına çiçekler götürmek istediklerini söylerler.
Normalde deplasmanda kırmızı forma giyen İngilizler, kaderin garip bir cilvesiyle evlerinde oynanan finalde ilk kez kendi sahalarında kırmızı giymişler, Retro 66 olarak anılan bu forma İngiliz taraftarların tarihleri boyunca en sevdikleri, en çok satın aldıkları forma olmuştur. Ama 1968 yılında beyaz forma giyen milli takım, tarihinde ilk kez Almanya’ya boyun eğmesi aslında İngiltere’nin futboldaki düşüşünün miladı olacak, Almanlar bir zamanlar Avrupa’yı yerle bir eden Hitler’in Panzerleri’nin adını alarak futbolda dünya devliğine terfi edecekti.
İlk önce 1970 Dünya Kupası Çeyrek Finali’nde 2-0 geriden gelerek maçı 3-2 kazanan Almanya, 1972 Avrupa Şampiyonası’nda da İngiltere’yi bir kez daha mağlup ettiğinde Observer gazetesinin başyazarı McIlvanney yine Dünya Savaşı’na göndermede bulundu: “Artık kabul etme zamanı, Almanlar futbol sahasında bizden daha az üstün bir ırk değiller” Tonu tartışmalı olsa da tespiti doğrudur. Almanya 1974 Dünya Kupası’nı kazandığında, İngilizler katılma hakkını kazanamadıkları kupayı evde televizyonlarından izlemekle yetinmek zorunda kalırlar. Kulüpler düzeyinde Keegan’lı Liverpool’un fırtına gibi estiği yıllarda bile İngilizler dünya kupaları ve Avrupa şampiyonalarını evlerinden izlemeye devam ettiler. Hatta sonunda en büyük yıldızları olan Keegan da Hamburg’a transfer olarak Alman Ligi’nin yolunu tuttu.

Yıllar sonra 1982 Dünya Kupası’ndaki 2. tur grup maçında İngiltere ve Almanya tekrar karşılaştıklarında her iki tarafın saha içinde sergiledikleri futbol, saha dışında medya ve taraftarlar arasında oynananın çok gerisinde kaldı. Bu 0-0’lık beraberlik 1990 Dünya Kupası Yarı Finali’ne kadar İngiltere ve Almanya arasında oynanan son üst düzey karşılaşmaydı. İtalya’daki yarı finalde ise ezeli rekabet tüm boyutlarıyla geri döndü. Gelmiş geçmiş en sıkıcı Dünya Kupası’nın en heyecanlı maçının normal süresi 1-1 sona erdi. İngiltere’nin en büyük kozu Gascoigne, kendisini muhtemel finalde cezalı duruma düşüren sarı karttan sonra beyaz formasına sarılıp ağlayacak, penaltılar sonucunda ise İngiltere yine kırmızı uğurlu formasını giymemenin cezasını çekecekti. Pearce ve Waddle, penaltıları kaçırdıklarında, 4-3 kazanan Almanya finalde Arjantin’in rakibi olmuş, İngilizlerin gözyaşlarına nazire yaparcasına şampiyon olmuşlardı.

İngiltere’de düzenlenen Euro 96, “Futbol 30 yıl sonra evine geri dönüyor” şarkısı ile başladı. Kırmızı formalar sandıklardan çıkarıldı. Önce Trafalgar Meydanı’nda İngiliz ve Alman holiganlar 2. Dünya Savaşı’nın parodisini canlandırdılar. İngiltere yarı finale çıkıp Almanya’nın rakibi olduğunda Daily Mirror “Achtung! Teslim olun, futbol evine, Almanlar ise Berlin’e!” manşetini atmış, ateş bacayı sarmıştı. Ama asıl geri dönen, ilk kez İngilizlerin karşısına Batısı ve Doğusu birleşmiş olarak çıkan Almanya’ydı. Bir kez daha Lineker’in futbol tarifine uyan maçta bu kez Pearce penaltısını gole çevirse de şimdilerde Tuncay’ın antrenörü olan Southgate kaçırdığında futbol artık İngiltere’nin evi değildi. Ezeli düşmanlarının sahasında oynanan finalde, Almanlar bir kez daha yenik düştükleri maçta Freddy Krueger misali geri dönerek Çekleri yenip, kupayı evlerine götüren taraf oldu.

4 yıl sonraki Euro 2000’de İngilizler ilk kez gazozuna olmayan bir maçta Almanları yenerken, rakipleri ile beraber grupta son iki sırayı alarak evlerine erken döndüler. Almanlar ise “İngiltere’ye bile yenildiysek, Almanya’da futbol bitmiş demektir” sonucuna vardılar. Ama asıl karşılıklı felaket 2002 Dünya Kupası Elemeleri’nde yaşanacaktı. İlk karşılaşmada Wembley yıkılmadan önce oynanan son milli maçta, Almanya, Liverpool’lu Hamaan’ın golüyle 1-0 galip gelecek, devre arasında İngiliz taraftarların yaptığı “Savaşı kazandıysan ayağa kalk!” tezahüratı teknik direktör Keegan’ın kellesini kurtarmaya yetmeyecekti. Rövanş maçında İngilizler, tarihlerinde ilk kez bir Almanya deplasmanına korkarak çıktılar. Ama bu kez korkunun ecele faydası vardı. Gerrard ve Owen’ın futbol resitali sonucunda ortaya çıkan skor, Almanlar için Rummenige’nin deyimiyle, “Waterloo Savaşı’ndan beri aldıkları en acı hezimet”ti: 5-1

Almanya teknik direktörü Völler’in babasının devre arasında kalp krizi geçirdiğinin rivayet edildiği bu maçtan sonra İngiltere, 2002 Dünya Kupası’nı kazanma hayallerini kurarken, çeyrek finalde elenmekten kurtulamadılar. Futbol imparatorluğu çöktü denilen Almanya ise finalde daha önce İngiltere’yi eleyen Brezilya’ya yenilse de kupayı bir kez daha ezeli düşmanlarının yukarısında tamamlamayı başardı. İngilizler bir kez daha Almanya fobisine kapılmışken, 2007’de yeniden inşa edilen Wembley’de oynanan maçta bu sahadaki ilk yenilgilerini de Almanya’dan aldılar. “Almanlar o kadar sıkıcı oynuyorlar ki rakipleri maça ilgisini kaybedince hep kazanan onlar oluyor” diyen Nick Hornby bile sonunda imana gelecek ve Euro 2008 elemelerindeki rezaletten sonra futbolun neden bir türlü evine dönemediğini açıklayacaktı: “Biz İngilizler, kafamızı Almanya ile o kadar bozduk ki sonunda onlardan bile daha sıkıcı oynayarak, kendi oyuncularımızın maça ilgisinin kaybolmasına sebep olduk!”

"W" TUŞU VE JAPON DEVRİMİ



Japonya-Danimarka maçını izlerken FIFA 99 oyununu hatırladım. Oyunun sonraki sürümlerinde aynı fonksiyon var mıydı bilmiyorum ama FIFA 99'da 'W' tuşuna basınca oyuncular iki katı hızlı koşardı. Dün gece de ilk yarı boyunca sanki Japonlar sürekli 'W' tuşuna basarak oynadılar. Bir zamanlar 'İskandinavya'nın Hollandası' misali olan Danimarka ise yaşı ilerlemiş 'yarı emekli' yıldızlarıyla mihrabı yerinde olsa da minaresi yıkılmış bir takım hüviyetinde ilk yarı boyunca 'W' tuşunu kullanamadı! Kamerun maçında 1998 nostaljisi estiren Danimarka dün gece ilk yarıda FIFA 99'dan çok Emlyn Hughes Soccer gibi Commodore çağının futbol oyunlarının temposunda oynadı.



Hazır nostalji yapmışken Dünya Kupası tarihinde 2010 model Japonya'dan önce bir maçta frikikten iki gol atan son takımın 1974 model 'rahmetli Yugoslavya' olduğunu belirtelim. Peki, nasıl oldu da bundan 8 yıl önce kendi evinde düzenlenen Dünya Kupası'nda 2010 ev sahibi Güney Afrika'dan hallice oynayabilen Japonya, futbolda bu kadar 'ışık yılı' ilerlemeyi başardı? İlk önce Japon futbolunun öncüsü olan Zico'yu anmak lazım. Rus edebiyatı için Puşkin ne ise, Japon futbolu için de Zico o! Zico'nun Daum'gillerden en önemli farkı gittiği her yere 'pozitif futbol elektriği' yayması ve günü kurtarıp kesesini doldurmak yerine geleceği de düşünen güler yüzlü bir futbol ekolünün misyoneri olması. Zico'nun yanı sıra Tsubasa çizgi filmi de Japon futbolunda bir zamanlar Beyaz Gölge dizisinin Türk basketbolunda yarattığı etkiye denk bir spor sevgisi yarattı. Tüm bunların üzerine liginde ihracat-ithalat dengesini kuran ve birçok Japon yeteneği Avrupa'nın önde gelen liglerine yollamayı spor politikası olarak benimseyen planlı bir kalkınma projesini koyun, alın size Danimarka gibi bir ekolü alt eden Japonya gerçeği!

Değişmeyen tek şey değişimin kendisi, işte dünya futbolu da Japonya örneğindeki gibi ışık hızıyla değişiyor: Kadrosunu ve oyun anlayışını gerektiği gibi yenileyemeyen son şampiyon İtalya, bir zamanların en büyük defansif süper gücü olarak 2010 yazında kalesine çekilen 6 şutun 5'inde gol yedi!


22 Haziran 2010 Salı

ALMA TRAPATTONİ’NİN AHINI ÇIKAR DOMENECH DOMENECH



Tam 24 yıl önce şu anda Arjantin’in hocası olan Diego Maradona, İngiltere’ye eliyle attığı golü “Tanrı’nın Eli” olarak nitelemişti. Takım arkadaşı olan “1986 model Higuain” Valdano ise “Ben o golü atamazdım ama Maradona’dan daha iyi betimlerdim” demişti: “Tarih boyunca biz Arjantinliler’e siyasette, ekonomide, ticarette ‘el’le gol atan İngilizlere bu sefer biz saha içinde elle gol atmıştık ama en azından kimsenin burnu kanamamıştı!”

24 yıl sonra bu kez Fransa 6 ay içinde hem sahada İrlanda’ya karşı, hem de masa başında “Euro 2016 rakibi” Türkiye’ye attığı elle gollerden sonra aldığı “ah”lar sonucu öyle şeyler yaşadı ki! Bilseydi Henry, elini dünyanın gözüne ve İrlandalı oyuncuların kalbine soktuktan sonra gider hakeme delikanlı gibi “Elle attım” der, Dünya Kupası’nı evinden huzur içinde izlerdi! Kısacası alma Given’ın ahını, çıkar Anelka Anelka; alma Trapattoni’nin ahını, çıkar Domenech Domenech!


Diğer taraftan beraberlik sonucu “el ele” 2. tura çıkabilecek Uruguay ve Meksika, 1982 model Batı Almanya & Avusturya misali “küçülme”diler. Son anına kadar her iki takım da Dünya Kupası finali oynuyormuşçasına hırslı, ateşli ve güzel oyunlarıyla dünyanın tüm “şaibe bağımlısı” Ahmet Çakar’gillerine çok delikanlı bir selam gönderdiler.


Hayatı boyunca “Tanrı’nın Eli”nin laneti üzerine çöken Maradona da takımı Arjantin’i 2. turu garantilemesine rağmen 90 dakika kazanmak için oynattı. Keşke Fransızlar da Maradona misali hatalarından ders alsalar; Domenech-Henry çizgisinden ablasına edilen ırkçı küfre cevap vermeyi ne pahasına olursa olsun kazanmaya tercih eden Zidane’ın yolundan gitseler! Zidane’ın yokluğunda üst üste ikinci büyük turnuvada da galibiyet alamayıp 6’da 0 yapmaları anlayabilene çok büyük bir hayat dersi! Ne de olsa Valdano’nun dediği gibi futbol yaşadığımız hayatın metaforu…