23 Kasım 2009 Pazartesi

ÖLÜMSÜZ USTA GIOVANNI TRAPATTONI



Ne demişti ölümsüz futbol filozofu Liverpool’lu Bill Shankley:
“Eğer teknik direktörseniz ne yaparsanız yapın, ölene kadar hep son maçta aldığınız skorla hatırlanırsınız”


“Shankley yerden göğe kadar haklı çünkü insanlar bir kere şekerin tadını alınca bir daha tuz yemek istemezler”
diyerek 35 yıllık teknik adamlık macerasını özetliyor Giovanni Trapattoni,
“Sen de bizzat teknik direktör olarak artık o taraftarlar gibisindir; şampiyonluklar, kupalar, başarı öyle tatlıdır ki sen de farkında olmadan onlar gibi şeker bağımlısı olmuşsundur. 70’ine merdiven dayadığında bile kendini 35 yaşında işe ilk başladığın günkü gibi hisseder, dünyanın bir ucundan diğer ucuna başarının peşinde sürüklenir durursun; sadece başarılı olamadığın zaman 35 yaşında olmadığını, artık ömrünün sonuna geldiğini ve tüm bir hayatının o başarının peşinde yitip gittiğini fark edersin.”


Dile kolay, Trapattoni’nin antrenörlük yaşamı, bu satırların yazarının hayatından daha uzun… 35 yıl, 20 kupa ve 3000 klasik müzik CD’si! Juventus, Platini, Inter, Mattheus, Vivaldi, Puccini, Verdi… Belki de başta opera olmak üzere klasik müziğe bu kadar delice tutkun olduğu için Trapattoni takımlarına asla Keeganvari “Napolyon futbolu” veya Gullit gibi “Monica Belluci futbolu” oynatmaz. Çoğu zaman, Trapattoni’nin takımı sahasına hapsolmuş, oyunu geride kabul etmiş gibi gizlenirken belki de o Vivaldi’nin en güzel eserlerinde tüm orkestra düşük tempoda devam ederken aniden ortaya çıkıp yükselen kemanlar gibi bir anda farkı açar; 90 dakikanın en doğru zamanında en doğru yerinde başlayan konçerto, 35 yılın sonunda en görkemli futbol operalarından birisine dönüşür.

Bir başka ihtimal, 23 yıllık futbol kariyeri boyunca 284 maç oynamış olmasına rağmen sadece 3 gol atmasıdır, Trapattoni’nin önce savunmayı sağlama alan oyun planlarının hareket noktası. 1939 yılında Milano’da doğup 20 yaşından itibaren 12 sezon boyunca doğup büyüdüğü şehrin AC Milan’ında orta sahanın defansif kısmını kimselere bırakmayan Trapattoni, futbol oynayanlar eğer İtalyan ise golün ne kadar zor atıldığını herkesten iyi anladığından kendine özgü savunmanın, hücum hattının en ilerisindeki presle başladığı futbol tarzını icat eder. Kendisinden sadece iki yaş küçük olan Alex Ferguson, kazandığı onca kupaya ve yıllardır Manchester’ın Kırmızı yakasına hep en şekerli futbolu izlettirmesine rağmen Trapattoni’den fazlasıyla etkilendiğini gizlemiyor:
“Sacchi’nin dediği gibi iyi bir teknik adam olmadan önce iyi bir futbolcu olmak gibi bir zorunluluk yok, çünkü hiçbir şampiyon jokey, daha önce at olarak yarışlara katılıp şampiyon olmamış. Ama yine de Trapattoni gibi hem futbolculuğunda hem de antrenörlüğünde Avrupa Şampiyonu olmak başlı başına büyük bir ayrıcalık. Futbolculuğu ile teknik adamlığı arasındaki devamlılık da bizzat futbolcuyken oynadığı oyuna teknik direktör olarak bakabilmesinden kaynaklanıyor. 1980’lerde futbolda yaşanan değişimin en büyük mimarlarından birisi olarak İtalya’da ilk hücum prese dayalı oyun tarzını başlatan Trapattoni’dir, Lippi ve Capello onun açtığı yoldan ilerleyerek bu kadar başarılı oldular. Birçok zaman Trapattoni’yi sadece Trapattoni yenebilir.”


Bir de tabii başta benimki olmak üzere birçok futbol aşığının yüreğinde uzun süre iyileşmesi imkansıza yakın bir acı olan Henry gibilerin sahtekarlıkları... 2002'de ev sahibi olduğu için Güney Kore kayırılırken, canı yakılan yine Trapattoni'den başkası değildi tıpkı Euro 2004'teki son grup maçlarında İskandinav kumpasına kurban edildiği gibi. Hayatında İtalya'yı tutmamış, desteklememiş birisi olarak itiraf ediyorum: 18 kasım günü asla büyümeyecek kadar küçülen Henry'nin eli benim de suratıma bir tokattır zamanında İtalya'nın uğradığı haksızlıklara isyan etmediğim için...

Yine de arşivde boğulmayıp tarihe, ölümsüz ustaya dönelim: Milan’da geçen 12 yıllık futbolculuk yaşamından sonra, sadece 10 maçlığına Varese formasını giyen Giovanni Trapattoni, Maldini gibi olmamasının sebebini de Milan’a olan sevgisinin azlığına bağlamaz; aksine onun için asıl aşkından bir süre uzaklaşmak, yeni sulara yelken açmak, aşkı tazeleyen bir dönüm noktasıdır:
“Varese’de tabii ki Milan’daki kadar iyi olamayacağımı biliyordum, herkes de bunu söylüyordu zaten ama bunu gidip kendim görmeliydim. Zaten futbolu bırakır bırakmaz soluğu yine Milan’da bu sefer genç takımın teknik direktörü olarak aldım.”


Tabii ki Trapattoni’nin gönlünde Milan’ın yeri Rıza Çalımbay için Beşiktaş’ın yeri ya da kendisiyle beraber hem futbolcu hem de teknik adam olarak Avrupa Şampiyonluğu yaşamış beş isimden birisi olan Johann Cruyff’ın gönlünde Barcelona’nın olduğu yerdir. Ama Cruyff’tan çok Rıza Çalımbayvari bir başlangıç yapar Trapattoni. Henüz çok da fazla bir deneyimi yokken alınan istikrarsız sonuçlar üzerine eski takım arkadaşı Paolo Barison’un yerine göreve getirilir. İlk önce aldığı iyi sonuçlar üzerine göreve kalıcı olarak getirilirken, 1974-1975 sezonunun İtalya Kupası’nda takımını finale kadar taşıyınca kulübün tarihinin en zor günlerinde biraz olsun nefes almasını sağlamış, teknik direktör olarak rüştünü tam anlamıyla ispatlamıştır. Finalde Fiorentina karşısında alınan yenilgi ise bir kez daha Shankley’i haklı çıkaracak, Trapattoni bir dahaki sezona final maçının yenik adamı olarak başlayacaktır.

1975-76 sezonunda o zamanların en iyi orta saha oyuncularından birisi olan Fabio Capello’yu Juventus’tan transfer etmesine rağmen bir kez daha bekleneni veremeyen takımın faturası Rıza Çalımbay örneğinde olduğu gibi “bizim oğlan” konumundaki Giovanni Trapattoni’ye çıkartılır ve “henüz büyük bir takımı çalıştıracak kalibrede olmadığı” gerekçesiyle görevinden alınır. Trapattoni’den sonra Milan, 1986’da Berlusconi kulübü satın alana kadar iflah olamazken, hatta bir süre ikinci ligde mücadele etmek zorunda kalırken, Milan’ın en büyük rakiplerinden Juventus, Milan’ın kovduğu genç teknik adamı göreve getirerek tarihinin en altın çağını yaşayacaktır. 1976 yılında Juventus’un başına geçen Trapattoni 1986’a kadar görev yaparak sadece İtalya tarihinin bir takımda en uzun süre görev yapan teknik direktörü olmakla kalmayacak hem İtalya’da hem de Avrupa’da tüm kupaları kazanarak, Juventus’un İtalya tarihinin en başarılı takımına dönüşmesi sürecinde tarihi bir rol oynayacaktır.

Henüz ilk sezonunda Juventus’u lig şampiyonluğuna taşıyan Trapattoni, Scirea ve şimdilerde İrlanda Milli Takımı'nda yardımcısı olan Marco Tardelli üzerine kurduğu hücum prese dayalı futbolla İtalyan futbolunda yeni bir çağı başlatır. Aynı yıl, 1976-77 sezonunda kazanılan UEFA Şampiyonluğu da Avrupa futboluna damgasını vuracak olan İtalyan futbol çağının miladı niteliğindedir. Finalin kahramanı yine Marco Tardelli olur. Kendisi gibi orta sahada savunmaya dönük oynayan Tardelli’yi yıllar sonra Mattheus’u dönüştüreceği gibi çok yönlü bir futbol makinesine dönüştüren Trapattoni, bir sonraki sezon manevi evladı gibi gördüğü o zamanların genç yıldızının performansı ile 1978 yılında üst üste ikinci kez Juventus’u Serie A şampiyonluğuna taşır.

1979’da İtalya Kupası’nı kazanan Trapattoni’li Juventus, 1980’de ligi ikinci bitirdiğinde kadroda revizyona gider. Henüz futbolcu izleme komitelerinin fazla kök salmadığı Kıta Avrupası’nda o zamanlardan sadece kendi liginin değil, dünyanın dört bir yanındaki oyuncuları avucunun içi gibi bilen Trapattoni, orta sahada Tardelli’nin kaptığı topları değerlendirebilecek hücum prese yatkın bir 10 numara olan ama Juventus’a karşı oynadığı iki maç dışında İtalya’da pek de tanınmayan Liam Brady’yi transfer eder. Kağıt üzerinde Brady’nin transferi büyük bir kumar olsa da Trapattoni’nin başta İtalya olmak üzere tüm dünyaya tanıttığı Brady’nin sol ayağı, adeta 1981 ve 1982’de üst üste iki sezon kazanacağı Serie A şampiyonluklarının kapısını açan eşsiz bir futbol anahtarıdır. Sağ iç ve sol iç ayrımlarını kaldıran Trapattoni’nin uzun yıllar Avrupa futboluna egemen olan baklava orta saha modeliyle yeni bir çığır açmış, oyuncularını sisteme göre kullanmak yerine elindeki malzemeye göre yeni bir taktik anlayış geliştirmişti.

1982’de İtalya sürpriz bir şekilde Dünya Kupası Şampiyonu olurken, sergilediği rakibin oyununu bozmaya dayalı tatlı sert presli oyun anlayışı, tamamen Trapattoni’li Juventus’un iki sezon üst üste şampiyonluğa taşımış olan formülün milli takıma uygulanmış versiyonudur. Trapattoni’nin manevi oğlu gibi olan Tardelli turnuvanın en iyi oyuncularından birisine dönüşürken, final maçında şampiyonluğu getiren gole de imzasını atacaktır. Ama asıl 1982 Dünya Kupası’ndaki Trapattoni damgası, çok yakın bir zamanda Juventus’ta beraber oynatacağı Platini ve Boniek ikilisi olur. O zamanlar Bosman futbolcuların ayaklarındaki prangaları kırmamış olduğu İtalya’da yabancı oyuncusu sınırlaması hüküm sürdüğü için Brady satılmak zorunda kalınır.

Yerine transfer edilen Platini, İtalya’daki ilk günlerinde zorlanırken, Trapattoni bir kez daha insan yönetimi sanatının, teknik direktörlüğün en önemli boyutu olduğunu vurgularcasına Platini’yle görüşerek sıkıntılarını masaya yatırır.
Platini, takımın oynadığı oyunun Boniek ve kendisine uymadığını, takımdan ayrılmak istediğini söylediğinde Trapattoni ders vermez, ders alır.

1983’te Serie A ikincisi ve Şampiyon Kulüpler finalisti olan Juventus, sadece İtalya Kupası şampiyonluğuyla yetinir. Ama aslında kısa vadede kaybetmiş gibi gözüken Trapattoni, uzun vadede İtalyan futbolunun gerçek imparatoruna dönüşecektir. Platini sorununu çözerken aldığı ders, siyah-beyazlılara oynattığı futbola yansıyan Trapattoni 1984’te Juventus’u Serie A, Kupa Galipleri Kupası ve Avrupa Süper Kupası’nda şampiyon yapar. 1985’te Juventus’u Şampiyon Kulüpler Kupası ve Kıtalararası Kupa şampiyonluklarına taşıyan teknik adam, 1986’da bir kez daha siyah-beyazlıları Serie A şampiyonu yaptıktan sonra İtalya’nın en pahalı teknik direktörü olarak Inter’in yolunu tutar:
“Juve’deki onuncu yılımın sonunda artık daha fazla kazanabileceğimiz bir şey kalmamıştı. Yine de o on sezon boyunca kazandığım para hayatımın sonuna kadar torunlarıma bile yeterdi ve ben Inter’e kesinlikle para için gitmemiştim. Önemli olan İtalya’nın en pahalı teknik direktörü olmak değildi, herkesin çalıştırılması, düzeltilmesi imkansız bir takım olarak andığı Inter’de başarılı olabilmekti”

En başlarda Trapattoni’nin işi sandığından da zordur. Herkes ilk sezonun sonunda Trapattoni’nin de kendisinden önceki teknik adamlar gibi harcanıp gideceğinden eminken, Trapattoni ilk önce sabırla kendi futbol felsefesini kulüp yönetimine benimsetir. Daha sonra ise Mattheus’u transfer ederek, Avrupa’nın en iyi oyuncularından birisi olarak gösterilen Alman futbol makinesine aslında daha öğrenecek çok şeyi olduğunu anlatarak yoluna devam eder. İlk olarak Alman yıldızın sadece sol ayağını çalıştırır, daha sonra ise onun kalibresinde bir oyuncunun maç boyunca oyunun her iki yönünü de oynamak zorunda olduğunu ve bunun takımın kaderini belirleyecek en önemli nokta olduğunu açıklayarak antrenmanlarda kendisini savunmada oynatır. Inter ilk önce 1989’da 10 yıl sonra Serie A şampiyonu olurken, Mattheus yılın futbolcusu seçilir. 1990 Dünya Kupası’nda ise Almanya’nın şampiyon olmasında başrolde olan Mattheus bir kez daha Trapattoni’nin kendisini baştan yarattığı kabul edecek ve 38 yaşına kadar futbol oynamasının İtalyan hoca sayesinde olduğunu birçok kez tekrarlayacaktır.

1991-1994 yılları arasında ikinci kez Juventus’un başına geçen Trapattoni, eski gücünden uzak olan ve Berlusconi’nin Milan’ının gölgesinde kalan siyah-beyazlıları tekrar şampiyonluğa oynayan bir takıma dönüştürse de sadece 1993’teki UEFA Kupası şampiyonluğuyla yetinmek zorunda kalır, 1992 ve 1994’te ligi ikinci sırada tamamladığında ise Bill Shankley bir kez daha haklı çıkar: “Birinciysen insanların gözünde her şeysin ama eğer ikinciysen sadece hiçbir şeysin”

1994-95 sezonunda Bayern Münih’in başına geçen Trapattoni, Almanya’daki ilk deneyiminde daha çok saha dışı etkenler yüzünden başarılı olamazken bir sezonluğuna Cagliari’nin başında İtalya’ya geri döner. Ama Trapattoni’nin asıl muhteşem dönüşü 1996’da yine Bayern Münih’e olacaktır. 1996-97 sezonunda Bayern’i Bundesliga şampiyonluğuna taşıyan Trap, 1997-98 sezonunda da Almanya Kupası’nı kulübün müzesine götürürken bir kez daha “fazla İtalyan” birisi olarak saha dışında Alman futbol kültürüyle çatışmasının kurbanı olacaktır. Bir maçtan sonra kendisinin bile bazı futbolculardan daha çok koştuğunu söylemesi, oyuncularını içi boş şişelere benzetmesi Trapattoni ile Alman devinin yollarının ayrılmasına sebep oldu. Ama yine de sadece o yılların en yetenekli Alman yıldızlarından Mario Basler’i Lucescu’nun Sergen’i oynatması gibi hiç kimsenin beceremediği kadar iyi oynatması onun Almanya’da da kendine has bir repütasyon oluşturmasını sağlayacak, uzun yıllar Almanya’nın birçok kulübünden teklifler alacaktı.

Yine de Almanya’ya bir kez daha dönene kadar ilk önce Fiorentina’yı çalıştıran ve elindeki kısıtlı kadroya rağmen Floransa ekibinin İtalya’nın dev ekipleri arasından sıyrılarak Şampiyonlar Ligi’ne katılmasını sağlayan Trapattoni, 2000 yılında hayatı boyunca hayalini kurduğu göreve getirildi. 2000-2004 yılları arasında İtalya Milli Takımı’nı çalıştıran kurt hoca, 2002 Dünya Kupası’nda Güney Kore maçında gözleri Steve Wonder’dan bile daha az gören hakemlerin kurbanı olurken, 2004 Avrupa Şampiyonası’nda İskandinav kumpasının ve kendi kendisinin kurbanı olacaktı. Daha önceleri kendisini, Almanya ve İtalya gibi Avrupa’nın en zor liglerinde başarıya taşıyan defans ağırlıklı futbol, İtalyanların tarihleri boyunca en iyi oynadıkları oyun tarzı olsa da en iyi savunma oynatan İtalyan teknik direktör olarak milli takımda büyük bir hayalkırıklığı yarattı.

2004-2005 sezonunda Portekiz’in Benfica ekibinin başına geçen ve orada geçirdiği tek sezonda takımını lig şampiyonluğuna taşıyan yaşlı kurt, Avrupa’nın üç ayrı liginde şampiyonluk yaşayarak tarihi bir başarıya imza attı. Bir kez daha Almanya’dan gelen ısrarlı teklifleri reddedemeyen Trapattoni, 2005-06 sezonunda Stuttgart’ın başına geçtiğinde beklentiler büyüktü. Ancak bu kez Stuttgart’ın en büyük iki hücum silahı olan Danimarkalı forvet oyuncuları Tomasson ve Gronkjaer’le arasına oynattığı savunma ağırlıklı futbol yüzünden kara kedi giren kurt hoca, sadece 20 maç sonra görevinden alındı. Tomasson ve Gronkjaer, Trapattoni’yi “hücum yapmaktan korkmak”la suçlarken, Stuttgart yönetimi iki yıldız forveti yedek kulübesine mahkum eden Trapattoni’yi “Kulübün hedefleri”yle uyuşmadığı için kovdu.

2006 yılında dünyanın en zengin adamlarından birisi olan Salzburg başkanı Dietrich Mateschitz’ın teklifi üzerine futbol direktörü olarak Avusturya takımının başına geçen yaşlı kurt, ilk sezonunda takımın başına eski talebesi Mattheus’u getirdi. İşler istendiği gibi gitmeyince bizzat takımın başına geçen Trap, 2006-2007’de Salzburg’u Avusturya Bundesliga’sında şampiyonluğa taşıyarak dört farklı ligde şampiyonluk yaşamış oldu.

Ama asıl teknik adamlık dehasını 11 yeteneksiz ama kimsenin olmadığı kadar mangal yürekli gençle mücadele eden İrlanda Milli Takımı'nda gösterdi. İtalya ve Bulgaristan'ın olduğu en alt torbadan Dejan Saviçeviç'in Yugoslavya mirası Karadağ'ın yer aldığı grupta dünyanın en güzel futbolunu oynamasalar da eldeki malzemeye göre çok büyük iş başararak hiç yenilmeden play-off'a kalan İrlanda Cumhuriyeti, olabilecek en çirkin şekilde Henry'nin eline yenildi.


O gün 70 yaşında oyuncularıyla beraber ağlayan Trapattoni, kişiliği ve eserleriyle ki (en büyüğü kazandığı tüm rekor mertebesindeki kupaların üzerinde o geceki takımı yaratmaktır) oynattığı futbolun çok daha ötesinde futbolun en güzel yüzlerinden birisi. Benim de bu vesileyle Henry'ye söylemek istediğim bir şey var Cantona kadar ustaca sözler olmasa da Henry asla duymayacak olsa da:
"Senin hiç hayallerin oldu mu? Hiç hayallerini biriktirip yüreğine sığmayınca ay ışığına astığın oldu mu? Sahi sen hiç hayal kurdun mu? Eğer kurmuş olsaydın, sadece ölümsüz ustaya hürmetinden gider bu gol el değimiş, iptal et derdin! Artık herhagi birisin, herhangi bir hırsızsın!"
Binlerce kez daha teşekkürler Trapattoni dede, dünyanın en güzel, en şerefli kaybeden takımını yarattığın için!

16 yorum:

ultrANIL07 dedi ki...

Abi müthiş olmuş. Üstü kalsın lütfen :)

Engin Vast Akbaba dedi ki...

Biraz klasikleşirsek "Hepimiz Trapattoni'yiz!" diyerek sokaklara çıkılması gereken bir mevzu aslında. Endüstriyel futbolun kimi zaman ne kadar kör olduğunun da göstergesi. Hak etmenin bir şeye yaramadığının, önemli olanın "şans" olduğunun da anlatılmasıdır olan. Keşke hak eden alsa. Keşke şans biraz daha adaletli davransa.

Çok güzel bir yazı Abi, kalemine / klavyene sağlık. (:

Engin Vast Akbaba dedi ki...

Biraz klasikleşirsek "Hepimiz Trapattoni'yiz!" diyerek sokaklara çıkılması gereken bir mevzu aslında. Endüstriyel futbolun kimi zaman ne kadar kör olduğunun da göstergesi. Hak etmenin bir şeye yaramadığının, önemli olanın "şans" olduğunun da anlatılmasıdır olan. Keşke hak eden alsa. Keşke şans biraz daha adaletli davransa.

Çok güzel bir yazı Abi, kalemine / klavyene sağlık. (:

L'imperatore dedi ki...

son ismiyle usta giovanni o'trapattoni ..
biz de katılamadık ama en azında biz de böyle savaşıp katılamasaydık. şimdi ben türkiye'yle katılamayan terim çok uğraştı dersem trapattoniye ne demeli..

Kieran dedi ki...

gerçekten çok güzel olmuş ali abi.evet trapattoni en şerefli mağlubiyetlerin takımını yarattı.ancak bir açıdan da bu makus talihi yenebilecek biri olarak görüyorum ben onu.

Marat dedi ki...

internette uzun yazıları okumam pek ama bu yazı kendini okutuyor. çok güzel olmuş. trapattoni nin efsanevi basın toplantısının videosu da olmalı bence burada.

Armağan Özkaynakçı dedi ki...

80'lerin juventusu ilk göz ağrım ben de juvenin hala sıkı bir taraftarıyım. trapattoni ise teknik adamlar arsında tanrıdır benim için. güzel yerlere götürdün eline sağlık

Tufan dedi ki...

Afrikada Domenech i seyretmektense Trapattoni yi görmek çok daha anlamlı olurdu. Ali ECE'den müthiş bir yazı daha............

siyahbeyazkardesligi.blogspot.com dedi ki...

80'lerdeki efsane Juve unutulmaz bir takımdı.Sadece Platini ve Boniek değil.Kalede Taccony,savunmada Brio ve Bonini,orta sahada Tardelli ve Bettega o takımın olmazsa olmazlarıydı.

Semih... dedi ki...

Yazının sonunda ağlayabilirim

Lele dedi ki...

God's hand

God Save Ireland

Nedir bu Britanyalıların Tanrı'dan çektiği...

G.A. dedi ki...

Saol

shenem dedi ki...

daha şimdi okudum,geciktirdim okumayı bilerek,kendimi hazır hissettiğim zaman okumak istedim çünkü gözlerim dolsun istemedim.
ne denir...Trapattonileştirilmiş elin değdiği şaheser yazı.
ah, ah el dedim yha,bak elcambazı henry gldi aklıma.

Trapattoni ile röportaj yapsan olmaz mı? bir-iki soru sorsan da olur,o da bir-iki kelimelik cevaplasa..yeter
zaten o bir-iki kelimeden dünyaları yaratırız biz

halk dedi ki...

james joyce ve ira birleşip fransa'ya girsin...

Erk dedi ki...

Adamın ismi cismi herşeyi karizma birde işinde usta, yazıda bu isme saygı duyularak emek verilerek yazılmış ki bu kadar okunası olmuş... Belki dünya üzerinde 15-20 tane Trapattoni gibi usta hoca var bu blogda bir Trapattoni analizi olmalydı ama sonu farklı olmalıydı. :( Henry o hırsızlığı yapmasa 2010 WC'nin en ilginç olaylarından birini yaratacaktı belkide Trapattoni... Klişe tabirle biz "Trapattoni'nin İrlanda'sının Dünya Kupası'na gidebilme ihtimalin sevdik...:):)

Not: WC 2010 Kura Çekimi Provasında Charlize Theron kurayı çeker ve Fransa çıkar ama Charlize Theron İrlanda der saygı duyduk bu güzide harekete de:):)

acemi dedi ki...

Okumayı bitirdiğimde "ben bu kadar yazıyı ne ara okudum" dedim. Mevzunun dramatikliği bir yana, hakikaten şahane bir azı çıkarmışsınız. Tebrikler.