11 Eylül 2009 Cuma

ALTYAPI:0 – CAN KAYBI 20

Su, sel, felaket! Hayır, “felaket” lafını kabul etmiyorum asla. Felaket, bağıra çağıra “Ben geliyorum” demez, sinsice uyku aracılığıyla hayatın ortasında açtığımız parantezde bir kâbus gibi birden beklenmedik şekilde hayatımıza sızar! 9 Eylül 2009 günü sözde Avrupa’nın sözde kültür başkentinde yaşananları “felaket” diye nitelemek daha önce bu topraklardaki asıl felaketler yüzünden yaşamını yitirenlere tarihi bir saygısızlıktır. Tıpkı bu sudan felakette hayatını kaybeden insanların ardından olan biteni bir helikopterden tepeden bakarak “derecilik bilimi”yle açıklamaya çalışmak gibi. 9 Eylül 2009, Türkiye tarihindeki sonu gelmek bilmeyen insanlık trajedilerinden birisidir, 2009 yılında gerçekleştiği için de en utanç verici olanıdır.
Aynı günün gecesinde yaşanan ise gün ışığında gördüğümüz kâbusun yanında meşin yuvarlağın içini bile doldurmuyor aslında. Sanki Brezilya gibi 78 yıldır tüm Dünya Kupaları’nda katıldık da ilk defa katılma şansımız bu kadar azaldı! Toplumumuz ne kadar balık, hatta balina hafızalı olmakta inatçı olursa olsun, bu satırların yazarı çocuk gözleriyle yenilen 7. golden sonra Coşkun Özarı’nın sigarasını ters yaktığını da gördü, aynı rakibe karşı bir başka maçta takımın stoperinin “Wembley’e ayak basan ilk Türk olmak” uğruna takım arkadaşının ayağını çiğnediğine de şahit oldu. Söz konusu sel, deprem, futbol, müzik ne olursa olsun bu ülkenin insanı ve medeniyet seviyesi bir yerden sonra Moda’daki artistler kahvesinde yıllardır aynı saati gösteren durmuş saat gibi: Saat sürekli 6:45, tarih sürekli 12 Eylül 1980! Durdurun dünyayı, inecek var!
İktidarların güç gösterisi adına yaptırdığı şaşaalı ama içi bomboş katil kara yolları gibiydi birbirinden yetenekli oyuncularımızın rakiplerine attığı çalımlar… Top son tahlilde hep bizim kaleye girdi, rakiplerimiz o aynı topu pek bizim oyuncuların bacak aralarından geçiremeseler de… Evet biz yetenekliydik, şimdi daha da yetenekliyiz hatta ama söz konusu sürdürülebilir başarıysa bizden kabiliyetsiz çok az insan topluluğu vardır bu dünyada… Tıpkı kara yoluna harcanan paraların %1’inin pekâlâ şehir altyapılarına yatırılması gibi… Selin, suyun sadece baraj doldurmaya yarayabileceği gibi yüzyıllardır devlet görevlilerinin, en özel yerlerde maçları izlemek için har vurup harman savrulan, halkın cebinden vergi olarak çıkan paraların futbol altyapısına yatırılmasıyla sadece hatice değil neticede de Brezilya olunmasının mümkün oğlu mümkün olduğu gibi…
Bugün dünyanın en yetenekli Türk futbolcusu Mesut Özil, Türkiye değil Almanya için oynuyor. Çünkü Mesut’un babası da tıpkı birçok göçmen Türk işçi gibi 12 Eylül 1980’de devletin kendilerine ev, cadde, sokak, yaşam diye layık gördüğü “ruhsal kolera delikleri”nde yaşar gibi yapmayı kader olarak kabullenmemiş ve sadece emeğiyle de olsa insanlara yakışan bir hayat yaşayabilmek umuduyla acı vatana gitmeyi seçmiş. Neden Almanya? Çünkü Almanya’da zaten dere yatağına ev yapan mütteahit, insanlığa karşı işlenen suçtan yargılanırmış da ondan… Hele hele bir başbakanın çıkıp tüm bu trajediden sonra fakirlik ve sosyal adaletsizlik yüzünden dereyi suçlaması o Almanya’daki en gerçeküstücü şakada bile olacak iş değilmiş de ondan…
Mesut Özil, pekâlâ 1999 yılında Selimpaşa’da da doğabilirdi. Mesela Yalıkent’in bekçisinin oğlu olarak. Ekmek uğruna güzeller güzeli Karadeniz’den İstanbul’un taşrasına göç etmiş milyonlarca insanın milyonlarca çocuğundan birisi olarak. Ve pekâlâ 2009 yılında 10 yaşındayken bir sabah uyanıp kendisini sel suların ortasında can çekişirken de bulabilirdi Allah korusun. O zaman da şu anda dünyada yaşayan futbola en yetenekli Türk olarak 10 yaşından ötesini maalesef göremezdi. Değil Almanya, Türkiye formasıyla Selimpaşaspor forması bile giyemezdi!
Felaket demişken o geceki rakibimizin kalecisine takıldı kaldı herkes. Rakibimiz mi, kardeşimiz mi daha doğrusu? Birçoğunun işine gelince mesela 2008 elemelerinin son maçında bizi hiç zorlamayınca (bana inanmayan FourFourTwo’nun Eylül sayısındaki Hilal Gülyurt’un Safet Nadareviç röportajını okusun) “kardeşimiz” olan, ama kendi can derdinden maça asılınca çirkefliğe “terfi ettirilen” Bosna. O Bosna ki 1991’den 1996’ya kadar her gün fiziksel, ruhsal sel, her gün felaket, her günün her anı trajediydi. Gözü aç devletlerin insanlık düşmanı yöneticilerinin ve onların Bosna’daki hizmetçilerinin körüklediği gerçek anlamda kardeşin kardeşi vurduğu (Annesi Hırvat olan Sinisa Mihajloviç nasıl bu kadar delirmiş bir Sırp faşisti oldu diye düşünmek lazım mesela! Maçtan sonra Arda’nın hangi kızı aradığını bilmekten çok daha fazla şey kazandıracak Türk futboluna, emin olun!) 20. yüzyılın en büyük insanlık trajedisi. O yüzden çok görmemek gerek Bosna’nın bizim yerimize 2010’a gitmesini… Bosna’ya İsviçre muamelesi yapmamak gerek çünkü biz de Bosna da Avrupa’nın ötekileri, zencileriyiz son tahlilde. Dünyanın sözde en medeni kıtası Avrupa’nın ötekisiyiz hâlâ… İsviçre’de, Selimpaşa’da olanın %1’i olsa İsviçrelilerin hepsi bir olup sorumlulara, devlete bizim Emre, Alpay ve diğerlerinin 2006 play-off’unda kaybettikten sonra İsviçrelilere daldıkları gibi dalarlar, bundan da hiç şüphe etmeyin…
Yine de öyle bir günün gecesinde bile futbola sarıldık bir kez daha acılarımızı sarması için. Ve inanın ben hiç üzülemedim Bosna’yı yenemediğimize çünkü o berbat günde çöplükte açan çiçek misali bir başlık gördüm ForzaBeşiktaş forumunda: ALTYAPI:0 – CAN KAYBI 20, HALK YİNE MAĞLUP!. Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe ya da Diyarbakırspor olmasının zerre kadar bir önemi yoktu o anda. Ama tüm made in USA entelektüellerin, toplumbilimci uzmanların, utanmadan hala televizyonlara çıkıp konuşan toplum mühendislerinin açıkça söyleyemediğini, söylememek için BİNBİR DEREDEN SU GETİRDİKLERİNİ futbol aşığı bir avuç söylemiş, haykırmıştı yüzümüze. O andan sonra Arda’nın şutu ister direği patlatsın, isterse ağları delip Satürn’e gitsin, sahada ne olursa olsun o sözden daha anlamlı olmayacak, o sözün yanında sadece 1000000 sayfalık bir tarih kitabının içindeki milyonlarca virgülden birisi kadar kıymetli olacaktı. Eğer futbol bize bunu söyletebiliyorsa, o meşin yuvarlağın içinde gizlenmiş asıl dünyanın mikrokozmosunun açtığı algılarla kimsenin söylemediği söylenebiliyorsa sana daha da aşığım ben artık futbol topuna!
Ne demişti Türk futbolunun milli takımlar seviyesindeki makus talihini değiştiren asıl adam Sepp Piontek: “Türkler, futbolda Danimarkalılardan, İngilizlerden hatta zaman zaman Güney Amerikalılardan bile daha yetenekli ama kolektif oyunun k’si bile olmadığı, Türk futbolcular ‘kolektif’in ne demek olduğuna dair en ufak bir fikirleri bile olmadığından Rıdvan’ın olağanüstü hızı ile oyun zekası, Tanju’nun Gerd Müller’le yarışabilecek gol vuruşu ustalığı gösterişten ötesine geçemiyor maalesef.”
Tıpkı uçsuz bucaksız karayollarının gösterişi, ihtişamı gibi… Eğer o yollarda her yıl bir Avrupa ülkesinin nüfusu kadar insan ölüyorsa, yani o çalıma rağmen top hep bizim kalemize giriyorsa, o zaman gelin kolektif oynayalım, yol yerine önce yaşayacak yerleri yapalım. Çalım atmayalım, kolektif bir plana göre en uygun pası verelim; Tugay Kerimoğlu’nun Dünya Kupası 3.sü olduğumuz zaman yaptığı gibi… Topu dereye atmak sadece yenilecek diğer gollerin dakikasını değiştirir, yoksa sonucu değiştirmez: ALTYAPI:0 – CAN KAYBI 20, HALK YİNE MAĞLUP!

1 Eylül 2009 Salı

ARTIK BEN DE STOKE CITY'LİYİM !


"Tuncay, Stoke'a giderek kariyerinde geri adım atmıştır" diyenlere karşı Tuncay'ı savunmak bana düşmez tabii ama olaylara tek taraflı ve renkkörü bakanlara karşı da susmak ideallerimden taviz vermekten başka bir şey değil. 2009 Şubat ayında Tuncay'la Milli Takım yetkililerinin legal izinle ayarlanmış FourFourTwo röportajının, her devrin adamı, hem avukat hem yargıç, hem oyuncu hem hakem görevinde olan sözde basın mensubu ve devletin Pravda tatsızlığındaki sözde dergisinin niteliksiz askerlerinin (hiçbirini Edirne'den sonra tek bir allahın kulu dahi takmaz çünkü oralarda yalakalık ve birilerinin adamı olmak artı değil eksi puandır! Nasıl yolsuzluk yapan takımlar sezona eksi puanla başlarsa onlar da hayata sürekli eksi puanla başlar ve öyle de bitirirler) kapalı kapılar ardında yaptıkları kumpaslar sonucu sakata gelmesinden dolayı asla da Tuncay'a kırgın falan değilim, hatta hindi olayını bile çoktan unuttum...

Tuncay Şanlı şu anda dünyanın en değerli ligindeki tek temsilcimiz. Tuncay'ın fundamental, teknik eksiklerinin Premier Lig'e gittikten sonra gösterdiği aşama ve gelişmenin yanında hiçbir önemi yok ayrıca... Stoke'a transferi de o süreçteki saha içi ve dışı gelişiminin, olgunluğunun en doğal sonucu...

Tabii ülkemin iki yüzlü skor basınının ısrarla oynadığı ve asla parçası olmadığım maskeli balonun etik fakiri atmosferinde Don Kişotça da olsa Tuncay'ı karşılıksız savunurum hepsine karşı; hem de bir Cannavaro, Paul McGrath, Carragher edasıyla savunurum...


Açıkçası o renkkörü eleştirileri yapanlar daha babalarının yiyeceği muzda vitamin bile değilken Stoke City vardı. 1863'te kurulan Stoke City, Notts County'den sonra dünyanın en eski futbol kulübü, yani dünya futbol tarihinin ikinci resmi futbol takımı...
Henüz 1888'de başlayacak İngiltere Profesyonel Ligi, şimdiki adıyla Premier Lig bile yokken Stoke City vardı, bırakın bizim Edirne sınırını hatta Ardahan'ı geçince bir ruble dahi etmez renkkörü skor yorumcularını...

"Arsenal'e gitse neyse ama Stoke da neyin nesi" demek açıkça futbol tarihinden ilk dersten çakmaktır. Stoke'un tarihsel önemi bir yana, şu anda Tony Pulis yönetiminde gerçekçi olup imkansızı istemek ve başarmak konusunda Stoke başta Burnley olmak üzere Ada'daki tüm "öteki" takımların idolü olan bir takım. Hele Stoke'u Arsenal gibi güzel oynamıyor diye eleştirmek total futbola sığmaz, ancak totalitarizm olarak adlandırılabilir. Yıllarca İtalyanların katı, çirkin defansif anlayışını övüp milli takımımıza aşılatmaya, bulaştırmaya çalışan skor yorumcularının bugün Stoke'u negatif oynamakla itham etmeleri, artık balık da değil balina hafızalılıktan başka bir şey değil. Aynı adamlar Rijkaard Galatasaray'a geldi diye bir günde total futbolcu kesildiler daha Johan Cruyff'un nasıl yazıldığını bile bilmeden.
Açıkçası hiç kimse, hiçbir takım onların istediği gibi oynamak zorunda değil. Eğer herkes Arsenal gibi oynasa futbolun ne tadı olur ki? Herkes aynı taktikle oynarsa o zaman hep daha çok parası olup daha kudretli yıldızları kadrosuna bulunduranlar kazanır ve dünyanın mikrokozmosu olan futbol topunun tüm büyüsü kaçar gider, maçlar gereksiz bir formaliteden ötesine geçemez, o her devrin adamı, hem avukat hem yargıç, hem oyuncu hem hakem görevinde olan sözde basın mensubu ve devletin Pravda tatsızlığındaki sözde dergisinin niteliksiz askerlerinin iğrenç derecede sıkıcı monologlarına döner...

Bugün Stoke, Tony Pulis'in direkt futbol anlayışı ve "hava kuvvetleri" taktiği bağlamında Aston Villa ile beraber Tuncay'a en uygun takımlardan birisidir. Tuncay Premier Lig'den düşen bir takım olan Boro'dan geçen sezonu 12. bitiren bir takıma gelmiştir. Tıpkı medarı iftiharımız Tugay Kerimoğlu'nun zamanında Premier Lig'e yeni çıkmış olan Blackburn Rovers'a gelmesi gibi! Prosinecki gibi efsanevi bir futbol sanatçısının, ölümsüz bir ustanın Portsmouth'da, Matt Le Tissier'nin Southampton'da, Damien Duff'ın Fulham'de oynamasından da tarihsel bağlamda hiçbir farkı yok bence.

Geçen sezon başında Stoke için şöyle yazmışım:
Stoke City de taraftar gücü bağlamında potansiyeli çok yüksek bir profil çiziyor. “İngiltere’de herkes kaçıncı ligde oynarsa oynasın kendi mahallesinin takımını tutar” tezinin en canlı hatta iflah olmaz holiganlarını da eklersek en kanlı örneği olan Stoke City aslında İngiltere’nin en köklü takımlarından birisi. 1863 yılında kurulan kulüp ilk olarak bölgedeki demiryolu işçilerinin takımı olarak kurulmuş. Stoke tarihinin bir nevi Süleyman Seba’sı olarak nitelendirebileceğimiz Henry Almond, Stoke’un hem kurucusu, hem ilk takım kaptanı hem de ilk golünü atan isim. 1930’larda bir başka İngiliz futbol efsanesi Stanley Matthews’un formasını giydiği Stoke, İngiltere Milli Takımı’nın efsanevi yıldızını bizzat yetiştirmiş ve futbol dünyasına armağan etmiş. Ayrıca 1966 Dünya Kupası’nda şampiyon İngiltere’nin golcüsü olan ve bir Dünya Kupası Finali’nde hat-trick yapan tek futbolcu olarak tarihe geçen Geoff Hurst ile Gordon Banks ve Peter Shilton gibi İngiltere’nin yetiştirdiği en büyük kalecilerin formasını giydiği Stoke’un ilk (ve son) büyük başarısı 1972’de Lig Kupası’nı kazanmak olmuş.



Ancak Lig Kupası şampiyonluğundan sonra Stoke’a adeta nazar değmiş. İlk önce 1976’da çıkan şiddetli bir fırtınada stadın merkezi tribünü Butler Stand enkaza dönen kulüp, elindeki yıldız oyuncuları satarak Victoria Stadı’nı onarmaya çalışmış. Ancak stadı onaramadıkları gibi Ada’nın kalburüstü takımlarından biriyken ilk önce küme düşmüşler daha sonra da 17 yıldır takımın başında olan Tony Waddington ile yollar ayrılmış. Waddington’ın ayrılması ise kulüp tarihindeki asıl tufanın miladı. 17 yıllık istikrardan sonra 10 yılda 5 teknik direktör değiştiren ve düşe kalka asansör takım hüviyetine bürünen Stoke nihayet 1997-98 sezonunun başında yeni stadı Britannia’ya taşındı ve 20 yıllık istikrarlı istikrarsızlık sona erdi. 117 yıl boyunca oynadıkları Victoria Stadı ise İngiltere futbol tarihinin bir kulüp tarafından en uzun süre kullanılan stadı oldu.

Yeni stadına geçmesine rağmen eski günlerine bir türlü dönemeyen Stoke başarıya giden yolu hisselerini yabancı zenginlere satmakta buldu. Stoke City, dünya futbol tarihinde İzlandalıların kendi ülkeleri dışında sahibi olduğu ilk kulüp olurken, İngiltere’deki diğer örneklerde olduğu gibi yabancı sermaye girişi arzu edilen başarıyı getirmedi. 2005-06 sezonun sonunda hisselerini geri alan eski başkan Peter Coates, endüstriyel futbolun gidişatına inat kulübü geleneksel Stoke City kimliğine geri döndürdü. Taraftarları karşısına almayı göze alıp eski teknik direktör Tony Pulis’i göreve getiren Coates aslında dünyanın en popüler bahis şirketlerinden Bet365’in sahibi!

En başta Pulis tercihi ve Bet365’in sahibi olduğu için taraftarla arasına kara kedi girmesine rağmen son gülen yine Coates oldu, Stoke kimsenin beklemediği şekilde Championship’i ikinci sırada tamamlayarak play-off’lara bile kalmadan Premiership’in yolunu tutarken kasasına da 35 milyon pound girmiş oldu. Ama yine de bazı futbol otoriteleri bu 35 milyon pound’a rağmen Stoke’un Derby’nin de başarısızlık rekorunu kırarak küme düşeceğinde ısrarcı. Bunda da en büyük hareket noktaları modern futbola sırtını dönerek bildiğini okuyan gelenekçi teknik direktör Tony Pulis…

Ama 2008'de harika oynayarak küme düşen, kaybederken bile en az 2 gol atmayı başaran Reading o zaman neden düştü diye sormak lazım. İzlediğim kadarıyla da Pulis’in Stoke’u ne Watford’a ne de bu sezon Premier Lig’de kalıcı olmak için 40 milyon pound’a yakın para harcayan Sunderland’e benziyor. Stoke daha çok bildiğini okuyan inatçı teknik direktörü Pulis, her taç atışı bir Hagi korneri olan Rory Delap’ı ve orta sahadan atılan her karambol topta mutlaka bir şekilde ceza alanında topla buluşan gizli santrforu Liam Lawrence ile daha çok 1990’ların başındaki Vinnie Jones’lu, Denis Wise’lı, John Fashanu’lu “Deliler Çetesi” Wimbledon’ını andırıyor. Ayrıca Euro 2004’teki sarkık liberolu üç kilitli Yunanistan’a göre futbolun aşırı endüstrileşme dönemi öncesi daha saf halini anımsatıyorlar. Birçok üst düzey final maçının kaderini duran toplar belirlerken, Stoke’un duran toplardan bu kadar çok gol bulduğu için eleştirilmesi de bir yerden sonra iki yüzlülüğün dik alası olmuyor mu? Manchester United ve Fenerbahçe sürekli duran toplardan gol bulunca Alex ve Ronaldo büyücülüğe terfi ediyor da neden hayatında Premier Lig’de takım çalıştırmamış Pulis’in Stoke’u aynısını yapınca cadılıkla itham ediliyor?


Nedeni gayet basit… Çünkü sezon başında, ortasında ya da son haftalarında kimse Stoke’un Premier Lig’e çıkabileceğine inanmıyordu. Şimdilerde herkes Stoke’un Premier Lig’e hazır olup olmadığını tartışırken, aslında başka bir gözle bakıp Premier Lig’in Stoke’a ne kadar hazır olduğunu da sormak lazım. Galli Tony Pulis hiç de kolay lokma değil, orası kesin. Henüz 19 yaşındayken İngiltere Federasyonu’ndan teknik direktörlük diploması almayı başaran ve 21’ine gelmeden UEFA’nın A lisansına kayık görülen eskilerin çetin ceviz stoperi, futbolun aşırı derecede endüstrileşip başarının paraya endekslendiği bir dönemde her zaman en kısıtlı bütçeyle olabilecek en büyük başarılara imza atarak endüstriyel futbol çağının kendi çapında bir kara deliğine dönüştü. Bournemouth, Gillingham, Bristol ve Plymouth gibi İngiltere futbolunun ekonomik açıdan en geride kalmış kulüpleriyle bir kez bile küme düşmeyen, oyuncularının ya da yardımcılarının parası ödenmediğinde mahkemelerde eski kulüplerinin yöneticileri aleyhine tanıklık yapacak kadar gözü kara bir adam olan Pulis, tüm eleştirilere gözünü kapamış bir şekilde Galli inadıyla Premier Lig’de de bildiğini okumaya devam edecek. Geçirdiği ağır sakatlıktan sonra hastane yatağında yatarken bir daha asla futbol oynayamayacağı düşünülen Rory Delap’ı bu sezonun en çok asist yapan oyuncularından birisine dönüştüren ve Sunderland’de Roy Keane’in “asla adam olmaz” diyerek kapıya koyduğu orta saha oyuncusu Lawrence’tan maçın her an kaderini değiştirebilecek bir golcü yaratan Pulis Premiership’e de damgasını bir şekilde vuracak gibi…

Sonunda ne olursa olsun, ezber bozulmasa da sarsılacak, Stoke’lar Hull’lar çoğaldıkça, Kevin Keegan’ın korktuğu gibi Premiership aynı anda dünyanın en zevkli ve sonucu önceden belli olma bağlamında en sıkıcı ligi olmaktan kurtulacak… Biz de belki kendimize Premier Lig’i örnek almaya devam ederken Sivas’ın Anadolu’da 5 harften ibaret bir kulüp olmadığını daha da iyi anlayacağız!


Peki o sezon neler oldu? Rory Delap'ı tüm dünya tanıdı ilgiyle izledi. Pulis bildiğini okuyarak Arsenal'i yendi, Liverpool'a 2 maçta da yenilmedi, sezon öncesi tahmininde "Kesin sonuncu hem de rekoru tersine kırıp Derby'den bile beter hale düşer" diyen eski dost Les Ferdinand başta olmak üzere herkesi fena halde yanıltıp kümede kalmakla yetinmedi, ligi 12. bitirdiler.
Lig Kupası'nda çeyrek final oynadılar, bazen Premier Lig'e fazla sert kaçtılar (74 sarı, 5 kırmızı kart) ama her şekilde ligin en farklı rengi olmayı başardılar.

Geçen sezonun en büyük sürprizi şüphesiz Stoke City’nin ligi 12. sırada bitirmesiydi. Başta Wenger olmak üzere birçok kişi tarafından sadece fizik güce ve uzun toplara dayalı “negatif futbol” oynamakla eleştirilen kırmızı-beyazlılar, 2009 model bir Premier Lig takımından çok rahmetli Wimbledon gibi oynamaya devam etmekle kararlı görünüyorlar. Sezonun ilk maçında en büyük hücum kozları olan “Delap Spesiyali” taçlardan birisiyle yine rakip ağları bulmayı başardılar. Asıl yıldızları ise ABDOULAYE FAYE oldu: Newcastle’dan alındığında bonservisine sadece 2.25 milyon pound ödenmişti. Bu yaz Pulis, dört büyüklerin de içinde bulunduğu birçok takımdan gelen 10 milyon pound’luk teklifleri hiç düşünmeden reddetti. Stoke City’nin John Terry’si!

Futbol sahaları bulutların üstünde yaratılmış olsa şampiyon bile olurlar! Dünyanın en etkili taçlarını atan Delap omzundaki sakatlığı atlattı. 2008-09’da sezon ortasında gelen Beattie ve Etherington da teknik direktör Pulis’in “Hava Kuvvetleri” sistemine başarıyla uyum sağlamış gözüküyorlar. Bir de Tuncay'ı eklerseniz, gerisini siz düşünün!
Tony Pulis sürekli dar bütçeli takımları çalıştırmasına rağmen hiçbiriyle küme düşmeyen Galli teknik adam herkese rüştünü ispatladı. Bir de şu antika beyzbol şapkasını değiştirse herkes onu daha da sevecek o ayrı!

Bu sezon ise kaldıkları yerden devam ediyorlar. Ben Premier Lig'i izlemeye başladığımda Chelsea de Stoke gibi lige yeni çıkmıştı, en büyük kozları hava toplarının en kudretli temsilcisi Tony Cascarino ve 36'lık menajer futbolcu Glenn Hoddle'dı... Sonra neler neler oldu! Stoke'u, dünyanın en eski kulübünü de neden bir Roman Benayunoviç almasın ki? Portsmouth'ı bile alan birileri varken hem de?
Peki Tuncay neden Stoke'un Zola'sı, Le Tissier'si olmasın ki? Allah aşkına Tanju Çolak, Selçuk Yula ve diğerleri Liverpool, Man Utd, Arsenal, Tottenham'da oynadılar da biz mi hatırlamıyoruz, dünyada kimse mi hatırlamıyor? O yüzden lütfen, Stoke'u ve yeni yıldızı Tuncay'ı hakir görmeyelim sizin istediğiniz takıma gelmedi diye! Dünyanın en iyi liginde bizim de bir yıldızımız var daha ne olsun. Bir de buna Rijkaard ile aynı sokaklarda yürüyor olmanın tarifsiz heyecanını ekleyin, alın size rengarenk bir futbol rüyası! Beşiktaş mı, o tek aşkım bazen karşılıksız olsa da!

BUGÜN 15:20'de SKYTURK'TE PREMIER LİG ÖZEL - INTERAKTİF SPOR + GECE 21:20'de TOTAL FUTBOL'DA KONUĞUMUZ ABDULLAH AVCI



Çoğunuz biliyor, bazılarınız sürekli izliyor, tüm övgülere, eleştirilere, yerin dibine sokmalara hepsine teşekkürler bu vesileyle... En kötüsü bir iş yapıp hiç feedback alamamaktır, o genelde her devrin adamlarının programlarında sık rastlanan bir durumdur. Ben kendimi hep "hiçbir devrin adamı" olarak gördüm, öyle olmaya devam etmek de en büyük hayat şiarımdır...
Neyse, bugünlük kısa keselim mecburen, sonuçta altı üstü bir tanıtım yazısı bu... Tabii ki İbrahim Altınsay usta varken bana en fazla yazmak düşer söz konusu Premier Lig'i yorumlamaksa... Ben de öyle yaptım aslında, FourFourTwo'nun Eylül sayısında güzel bir ek hazırladık... Sarper Diktaş önderliğindeki gençler Turkcell Süper Lig'i hazırlarken ben de Premier Lig'i hazırladım büyük bir zevkle...
Bugün de hem biraz eki anlatmak hem de genel olarak tek başıma bir Premier Lig analizi yapmak için Skytürk'te İnteraktifspor özel yapacağım... (Görüntüler için Digitürk Bora kardeşime çok teşekkürler)
Akşam ayrıca Lig Radyo'da Total Futbol var 18:00'da
Ve tabii ki gece 9:20'den itibaren TOTAL FUTBOL televizyon programında İlker Duralı, Mustafa Sapmaz, Mehmet Ayan, Fırat İşbecer ve ben Abdullah Avcı'yı konuk edeceğiz...
Görüşmek üzere
Not: Nouma, Best tişörtlerini yapan firma eylül ayında hepsini yeniden piyasaya sürecekmiş, bana bilgi verdiler, sizle paylaşayım dedim.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

HOLİGANİZM HAFTASINA ÖZEL - AVRUPA'NIN EN BÜYÜK FUTBOL SAVAŞI: SIRBİSTAN vs HIRVATİSTAN



Hırvatistan’ın Real Madrid’i olarak nitelendirebileceğimiz Dinamo Zagreb’in Maksimir Stadı’nın girişinde devasa bir anıt vardır. Anıta ilk baktığınızda her ne kadar bizim Çanakkale Şehitliği’ne benzetip savaşta hayatını kaybeden insanlara adanan bir saygı duruşu zannetseniz de üzerinde yazanı okuduğunuzda o güne kadar futbol adına bildiğiniz her şey ters yüz olur. Balkanlar söz konusu olduğunda futbolun asla sadece futbol olmamasının ötesinde başlı başına bir savaş biçimi olduğunu anlarsınız: “Bu anıt, 13 Mayıs 1990’da Sırbistan’a karşı kutsal savaşı başlatan Dinamo Zagreb taraftarlarının şerefine buraya dikilmiştir”

Anıtın soğukluğunda sonsuzlaştırılan 13 Mayıs 1990 tarihi, sadece karşılaştırma yapıldığında Milwall’lu holiganları, Chelsea’li Kafatası Avcıları’nı tiyatro izleyicisine dönüştürecek Dinamo Zagreb’in Kötü Mavi Çocuklar fanatik grubu için değil, tüm Balkan halkları için insanlık tarihinin en acı sayfalarından olan Yugoslavya İç Savaşı’nın miladıdır.

Henüz başta Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar olmak üzere tüm Güney Slav halklarının 45 yıldır aynı çatı altında göreceli bir barış ve huzur içinde yaşadıkları Yugoslavya Halk Cumhuriyeti, kağıt üzerinde de olsa intihar etmemişken, başta Almanya ve tabii ki Amerika olmak üzere dış güçlerin tetiklediği iç savaş kapıdadır. Yugoslavya Federasyonu’nu oluşturan en büyük iki cumhuriyetten Hırvatistan’da ayrılıkçı partiler seçimleri kazanmış, Sırbistan’da ise Hırvat hükümetinin düşman ikizi olan aşırı milliyetçi Slobodan Miloseviç iktidarını pekiştirerek Yeni Dünya Düzeni’nin en kanlı savaşını tetiklemektedir.

Yugoslavya’nın can çekiştiği bu günlerde, daha önce Tito zamanında halkları birleştirmenin en güzel yolu olan futbol artık halkları birbirine kırdıran uluslararası kuklaların oyuncağıdır. İronik bir şekilde 1990 yazında Avrupa’nın Brezilyası olarak addedilen Yugoslavya, Dünya Kupası’nda çeyrek finale kadar yükselecek, hatta insan kasabı Arkan devreye girene kadar sadece Sırpların değil tüm Yugoslavların takımı olan Kızılyıldız bir yıl sonra finalde Bernard Tapie’nin Marsilya’sını devirerek Şampiyonlar Ligi şampiyonu olacaktı.

Ama artık Tito öleli 10 yıl olmuş, bir zamanların Soğuk Savaş ikliminde ne Amerika ne de Sovyetler Birliği karşısında diz çökmeyen, hatta Arap ülkelerine liderlik yaparak Bağlantısızlar Hareketini kuran itibarlı Yugoslavya’sı artık Miloseviç’lerin, Tudjman’ların, Arkan’ların insafına terk edilmişti. Tito’nun ölümünden sonra futbol, rejime karşı aşırı milliyetçi muhalefetin en büyük propaganda aracıydı. Artık sadece Hırvatların takımı olan Dinamo Zagreb, sezon sonuna kadar artık Sırp aşırı milliyetçiliğinin en büyük bayrağı olan Kızılyıldız’la büyük bir şampiyonluk yarışı yaşamıştı.

13 Mayıs 1990 günü ise, şampiyon aslında çoktan belliydi. Prosinecki, Stojkoviç, Pancev, Saviçeviç ve Şabanadzoviç gibi Yugoslavya’nın tüm halklarından en iyi oyuncuları bir araya getiren Kızılyıldız, zorlu maratonda Dinamo karşısında ipi göğüslemiş, Zagreb’e şampiyonluğunu kutlamaya gidiyordu. Ama sahada kutlama dışında her şey olacak, her iki tarafın aşırı milliyetçileştirilmiş fanatik taraftarları, henüz maç başlamadan birbirlerinin arabalarını ateşe vererek savaşa başlayacaklardı. Kızılyıldız’ın kendisini “Kahramanlar” olarak adlandıran Delije taraftar grubundan yaklaşık üç bün kişi yanlarında tel örgüleri imha edecek asit sülfüriklerle Zagreb’e gelmişler, liderleri Arkan eşliğinde on bin kadar Zabrebli ile yakın zamanda ülkeyi hiç sönmeyecek yangın yerine çevirecek olan iç savaşın provasını yapıyorlardı. O zamanlar multietnik bir yapıya sahip olan Zagreb polisi ne yapacağını şaşırmış bir biçimde amirlerinin emirlerine kulak asmayarak etnik kökenlerine göre savaşa kenarından köşesinden dahil oldu.

Asıl kıyamet ise maç başladığında yaşanacaktı. Belgrad’dan getirdikleri sülfürik asitlerle tel örgüleri eriten ve Sırp milliyetçisi şarkılarla Dinamo Zagreb’in Kötü Mavi Çocuklar’ına saldıran Kızılyıldızlı holiganlar, Maksimir Stadı’nı savaş alanına çevirdiler. Holiganlıkta Sırp düşmanlarından asla geri kalmayan Kötü Mavi Çocuklar, yanlarında getirdikleri bıçaklar ve söktükleri tribünlerle karşılık verince olay iyice çığırından çıktı. Aslında bu savaşın en büyük tetikleyicisi olan Sırp lider Miloseviç ve Hırvat meslektaşı eski Partizan başkanı Tudjman’ı öldürmekten bahseden holiganlar, karşılıklı çekilen bıçaklarla birbirlerini yaraladılar.

Bu sırada Kötü Mavi Çocuklar, maçın oynandığı sahaya hücum ettiler. Birçoğu Sırp kökenli olan polis Zagreb’lilere sanki Kızılyıldız taraftarlarıymış gibi ellerindeki coplarla saldırırken Delije grubu da sahaya daldı. Bu esnada ortaya çıkan arbedede maç başlayalı henüz 10 dakika bile olmamışken Kızılyıldızlı oyuncular soyunma odasının yolunu tutarken, kaptan Zvonimir Boban liderliğindeki Dinamo Zagrebli oyuncular da savaşa dahil oldular. Bir Dinamolu taraftarı coplayan polise Cantonavari bir uçan tekme atan Boban o anda Hırvatistan’ın ilk savaş kahramanına dönüştü.

Aslında binlerce insanın ağır bir şekilde yaralandığı futbol savaşında Boban’ın tekme attığı polis bir Sırp değil, bir Boşnak’tı ama o tarihi anda bunun hiçbir önemi yoktu. Boban’ın uçan tekmesiyle yaralanan Bosnalı Müslüman polis daha sonra Boban’ı affettiğini söylerken, federasyon tarafından cezalandırılan ve 1990 Dünya Kupası’nda forma giyemeyen Boban o günlerin atmosferine uygun bir şekilde hamaset dozu yüksek milliyetçi söylemine devam etti: “Ben o anda sadece tek bir ideal, tek bir dava uğruna kariyerimi, şöhreti elimin tersiyle ittim, hayatımı hiç düşünmeden riske attım; bugün de aynısını yaparım çünkü o ideal, o dava Hırvatistan’ın davasıdır”


Peki Boban’ın bahsettiği Dinamo Zagreb formasına bürünmüş Hırvatistan’ın davası neydi? Bu futbol savaşından üç yıl önce, başta Boban olmak üzere Sırp ve Hırvatların beraberce forma giydikleri Yugoslavya Ümit Milli takımı dünya şampiyonu olmuş, Yugoslavya tarihinin en iyi jenerasyonunu yakalamıştı. Ama yine başta asıl iç savaş patladığında kapağı Milan’a atacak olan Boban ve diğer oyuncular dünyanın en zengin futbolcularına dönüşürken, o gün birbirlerine bıçaklarla saldıran Zagreb ve Kızılyıldızlı gençler bu kez lig mücadelesine kaldıkları yerden devam ederek savaş meydanlarında kalaşnikoflarla birbirlerini öldürmeye başladılar.

Yugoslavya futbolunun rahmetli olduğu o gün, Kızılyıldızlı Delije’lerin lideri olan Arkan, Kaplanlar adıyla dünyaca meşhur olan cinayet ve tecavüz çetesinin nüvesini Kızılyıldızlı holiganlardan oluşturdu. Hatta daha da güçlü bir çete kurmak için bir kez daha futbolu devreye soktu. 1992’de oynanan Belgrad derbisinde, tarihlerinde ilk kez altmış bin Partizanlı ve Kızılyıldızlı birlikte şarkı söylediler. Arkan’ın adamları tribünleri ve saha kenarını ablukaya alırken, daha önceleri Partizan’lılara “Türkler, Müslümanlar, Zenciler, Komünistler sürüsü” diye hakaret eden Kızılyıldız’ın Delije grubu, düşman kardeşleri Partizan’ın “Mezar Kazıcılar” olarak tercüme edebileceğimiz Grobari’leriyle Sırpların Hırvatistan’a saldırısını kutsadılar. Herkes maçı izlemeyi bırakmış, koro halinde Sırp ordusunun girdiği Hırvatistan şehirlerin isimlerini haykırıyordu: “Vukovar’a 10 kilometre, Vukovar fethedildi, Zagreb’e 20 kilometre, Zagreb Sırp’tır!”

1980’lerden beri Sırp değil de Yugoslav yani Müslüman ve komünist olmakla suçlanan Partizanlılar, Kızılyıldızlı düşman kardeşlerinin altında kalmamak için Arkan’ın çetesine gönüllü olarak katıldılar. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki bu futbol savaşının tek günahkarı Sırplar değildi, en baştan itibaren Hırvatlar da en az Sırplar kadar savaş suçlusuydu. Birçok Hırvat Arkan’ı, Dinamo Zagreb ve düşman kardeşi Hajduk Split’li holiganları provoke ederek gönüllü olarak savaş çetelerine katılmasını sağlamış, Hırvatistan’ın %18 ile en büyük azınlığı olan sıradan Sırp kökenli vatandaşların üzerine salmıştı. Halihazırda 1980’li yıllarda Hırvat aşırı milliyetçiliğinin en büyük kalesi olan Dinamo Zagreb’in Maksimir Stadı artık yasa dışı silah ticaretinin en büyük merkezlerinden birisine dönüşmüş, Dinamo’nun armasındaki damalı bayrak Hırvatistan’ın yeni bayrağı olmuştu. Birçok Hırvat savaş suçlusu, iç savaş esnasında Sırp ve Boşnak kadınlara tecavüz ederken, Split ve Dinamo marşları söyleyecek, Sırplar da Kızılyıldız ve Partizan marşlarını savaş çığlıklarına dönüştürerek aynı iğrenç muameleyi Hırvat ve Boşnak kadınlara yapacaklardı.
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEg23YdGKLzFkDokfIv2TF_4HuWN7-L_UXe9opgL3uWhJqscFhTu3XkIW5CgqRKGI6Uu0qLQ2YV8rAZA2ntHrFazXXBFZycTfvTtNVbqs2vvIJnhEYtgYVzRzcaUp8nW5kzIJY2ZKA8Vri3U/s400/HAJDUK+SPLIT.jpg
Artık sadece takımların isimlerinde halkların kardeşliğini vurgulayan isimler vardı, hatta Dinamo Zagreb daha da ileri giderek tarihi takımın ismini Croatia Zagreb olarak değiştirdi. Bu arada birçok Sırp’ın boğazını kesmekle böbürlenen en ünlü Hırvat savaş kahramanlarından birisine İrlanda’nın meşhur santrforu Tony Cascarino’nun ismi verilmişti. Her iki taraf savaşı kazandığını iddia etse de tüm savaşlarda olduğu gibi yine her iki taraf da kaybetmiş, futbol yaşanan kıyımın yanında sadece saha dışında milliyetçiliğin en büyük provokasyon aracına dönüşmüştü.

Savaştan sonra eski Yugoslavya halkları her alanda olduğu gibi futbolda da fena halde küme düştüler. Birkaç yıl önce dört büyükler olan Partizan, Kızılyıldız, Dinamo Zagreb ve Hajduk Split’in nefes nefese bir mücadele sergilediği Yugoslavya Ligi, Avrupa’nın en kaliteli ve çekişmeli liglerinden birisiydi. Savaş sonrasında ise yeni kurulan yerel ligler sadece Batı Avrupa’nın büyük takımlarına ucuz futbolcu yetiştiren sıradan liglere dönüştüler. Zagreb’in Kötü Mavi Çocukları, enerjilerini daha çok ezeli rakipleri Hajduk Split’le savaşmaya harcarken, her iki takım da yükselen Neo-Nazizmin en güçlü kaleleri oldular. Hitler’in sloganlarını ve amblemlerini takımlarının bayraklarına ekleyen Hajduk Split’in Torcida taraftar grubu, defalarca UEFA tarafından ağır bir şekilde cezalandırıldı. Zagreb de neo-nazizm soslu holiganizmde ezeli rakipinden aşağı kalmadı. İşler kötü gidince takımlarında oynayan siyahi oyunculara ırkçı lanetler yağdırırken, Avrupa arenasında eski parlak günlerini mumla aradılar. 1994’te Fransa’da Auxerre ile karşılaştıkları Kupa Galipleri Kupası maçında şehri Kosova’ya dönüştürdükten sonra UEFA tarafından Avrupa Kupaları’ndan men edildiler.


Sırbistan’da ise işler daha da karışmıştı. Savaştan sonra Sırbistan’ın en zengin ve en güçlü adamına dönüşen Arkan, her maçta Kosova bayraklarını ateşe veren Kızılyıldız tribünleri yeteri kadar milliyetçi bulmadıkları gizli ortağı Miloseviç’e muhalefete devam edince, Obiliç takımına başkan oldu. Obiliç ismi, Kosova Savaşı’nda Osmanlı Sultanı I. Murad’ı öldüren “Sırp kahramanı” Miloş Obiliç’ten geliyordu. 1998’de Arkan’ın çetesinin yıldız oyuncularını garajlara kilitleyerek ölümle tehdit ettiği Kızılyıldız ve Partizan’ı geride bırakarak lig şampiyonu olan Obiliç, Arkan bağlantısı yüzünden en başta UEFA tarafından veto edildi. Şarkıcı karısı Ceca’yı takımın başına geçiren Arkan, ilk önce Obiliç’e olan vetonun kalkmasını sağladı, daha sonra da yine büyük bir kısmı futbol holiganlarından oluşan Kaplanları ile Kosova’yı kana buladı.

Yugoslavya İç Savaşı’nın şimdilik son perdesi olan 1999’daki Kosova Savaşı’ndan hemen sonra asıl kıyamet yine futbol sahalarında yaşanacaktı çünkü Sırbistan ve Hırvatistan Euro 2000 elemelerinde aynı gruba düşmüşlerdi. Her iki maç da beraberlikle sonuçlanırken, saha dışında taraftarlar 1995’te resmen biten savaşın daima süreceğini haykırırcasına birbirlerinin arabalarını yaktılar. Sonradan Fenerbahçe forması giyecek olan Mirkoviç, Hırvat Jarni’yle birbirlerini boğazladıktan sonra oyundan atıldı ve Sırp aşırı milliyetçileri Çetnik’lerin selamını vererek sahayı terk etti. Zaten Hırvatistan’ın yeni damalı forması İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler ile işbirliği yapan Hırvat faşistleri Ustaşaların bayrağı ile aynıydı!

Futbol, Real Madrid-Franco, Lazio-Mussolini çarpık ilişkilerinde bile hiç bu kadar çirkinleşmemiş, en azından diğer örneklerde rakip takım ya da taraftar gruplarından en az bir tanesi daha insani refleksler göstererek futbola güzel anlamlar yüklemişti. Ama bizzat holiganizmin anavatanı İngiltere’deki futbol şiddetini anlatan Football Factory filminin Tommy Jones’u bile Zagreb’e holiganizm üzerine belgesel çekmeye gittiğinde kendi oynadığı rolün Sırp-Hırvat futbol savaşına göre en fazla bir eşek şakası olduğuna kanaat getirecekti. Belgrad’ın köhne bir barında Zare adlı bir Partizanlı’nın bir Hajduk Split’li tribün liderine nasıl tecavüz ettiğini kendisinden geçerek anlattığı anda belki de ilk kez futboldan tiksindi çünkü Balkanlar’da futbol savaş, savaş da futboldu!

24 Ağustos 2009 Pazartesi

KARGA KARGA GAK DEDİ: BURNLEY: 5 - DEMİRÖREN: 0

Mustafa Denizli'nin "Kargalar beni eleştiremez" diye kızdığı kargalardan birisi olmadığım kesin... Ama karga Denizli'nin kızdığı adamlar kadar yani o kadar da sevilmeyecek bir hayvan değildir orası daha da kesin... Yani Mustafa Denizli kadar insancıl birinin Sinan Engingiller'e "karga" diye hitap etmesi en başta kargalara ayıp, yarın bugün bütün kargalar birleşip serhat ulueren'lerin üstüne saldırırlarsa o zaman görün asıl eğlenceyi...
Bir de endirekt olarak Mustafa Denizli'nin altında çalışan A2 teknik direktörü Sergen Yalçın hoca ve takımı en çok ve en insafsız eleştirme bağlamında karga değil mi o zaman? Şekerspor'a gittiğinde formasının arkasında "Keçi Sergen" yazıyordu ama herhalde keçinin olmadığı yerde hem teknik direktör hem de televizyon yorumcusu olana karga denirmiş herhalde, geleceğin atalarından olarak Mustafa Denizli de bu sözü bizlere miras bıraktı, yine de ben Mustafa hocanın %51 sözünü tercih ederim, ne de olsa küçük romantik bir çocukken ona bu sözle ısındım ya da Fatih Terim'in ikinci el İtalyan stilinden ise Puşkinvari %51'in gerçekleşme ihtimalini sevdim, bilmiyorum...
Bazen "Çok fazla nostaljik oluyorsun" diyorlar, ben olmayayım da kim olsun ki? Bugüne şöyle bir bakıyorum da bugün Beşiktaş formasını giyen saha içi ve dışında Rıza Çalımbay'ın kramponu bile olabilecek tek bir isim var mı? Tamam, devir kötü, onu en iyi ben biliyorum yaşadığım hayattan ama bu kadar mı kötü ki bir zamanlar futbolculara taksitleri ödemek için evini ipotek ettiren Süleyman Seba'nın şereflendirdiği koltukta babasından aldığı paralarla sayın Demirören oturuyor? O kadar da kötü olamaz bence...
Şimdilik, acımı Burnley sürpriziyle bastırıyorum. En pahalı transferi 3 milyon pound'luk Steven Fletcher olan, ilk 11'indeki oyunculardan en fazla Kuzey İrlandalı kontratak forveti Paterson'un sıksak Fulham ya da Blackburn'de yedek forvet olarak kadroya girebileceği küçük ama güzel Burnley...
Hocadan başlayayım: Klasik bir Celtic'li Owen Coyle... İskoç pasaportu olmasına rağmen sadece bir kez yedi dakika da olsa İrlanda Cumhuriyeti forması giymiş Aiden McGeady, Ray Houghton'ların soyundan bir futbol delisi... Formasını giydiği 12 takımın en ünlüsü Bolton, yani mütevazı takımların vefakar, çalışkan golcüsü, oynadığı her takımın en izlenilesi oyuncusu... 1985'te başladığı futbolculuk kariyerinde ilk oynadığı takım olan Dumbarton'da iki kardeşiyle beraber oynamış aileden futbol aşığı, bizim gibi mahalle futbolu formasyonlu... Geçen sezon Championship'te play-off'lara son derece sürpriz bir şekilde kalıp kupalarda Chelsea, Fulham, Arsenal gibi Londralı devleri mağlup ederken sadece 22 oyuncuyla 80'e yakın maç çıkartmış bir takım söz konusu olan. Burnley ilçesinin nüfusunun tamamı gelse bizim Zulümpiyat Stadı'nı dolduramazlar! Ama 33 yıl sonra hoşgeldikleri Premier Lig'de ilk 3 maçın 2'sini kazanmayı başardılar, üstelik de Premier Lig'in Antalyaspor'unu değil son şampiyon Manchester United ve son FA Cup finalisti Everton'ı devirdiler.Buna tarih yazmak denir abilerim, ablalarım, kardeşlerim... Tarih asıl yokluklar, kısıtlı imkanlar içinde yazılandır futbol topuyla... "Aman sen şimdi koskoca holdingi batırırsın, git beni değil Beşiktaş'ı batır" dercesine babadan para alıp Championship Manager oynayan ama aslında taraftarın yüreğinden her kovulduğunda kulübün ona olan ipotekleştirilmiş borçlarını restart yapan sayın başkan gibi yazılmaz. Öyle de birinci sayfalara taşınılır ama ya eski bir teknik direktöre ödenmeyen paranın rekor tazminatıyla (Bir ara Del Bosque, Mourinho'nun 1 numara olduğu en çok kazanan teknik direktörler listesinde ilk 5'teydi üstelik de hiçbir takım çalıştırmadan) ya da ülkenin en azıllı mafyasını kulübün antetli kağıdıyla yurt dışına çıkartan menajeriyle (8-0'lı falan saymıyorum çünkü her aklıma geldiğinde yıllarca Beşiktaş devriminin motoru, ruhu olan PAF takıma rest anında gözden çıkarılabilir ilk demirbaş muamelesi yapılmasını hatırladıkça Akaretler'de Fransız Devrimi yapmak istiyorum)...
Sahi menajer demişken, Sinan Engin'den sonra neden Beşiktaş'ın yeni bir menajeri olmadı? Tarihsel açıdan Sinan Engin, Vahdettin ya da son halife mi ki ondan sonra dünyadaki tüm futbol takımlarının yönetimsel açıdan 10 numarası olanmevki kaldırıldı? Hala bir anlam verebilmiş değilim. Menajeri bile olmayan Mustafa Denizli'yi de eleştirecek kadar karga ruhlu değilim, üstelik yardımcıları olsun talebi bile "Beşiktaş'ın çocukları olur, senin listendekiler olmaz" diyerek reddedilen yorgun bir adama fırsat bu fırsat eleştiriyim yükselirim diyecek kadar oportünist hiç değilim... (Bu arada sormak lazım Demirörengillere: Sizin zihniyetin futbol şube sorumluluğundan paralı başkanlığa uzanan süreçte bozuk para edasıyla harcanan Ziya Doğan (Scala), Feyyaz Uçar (Lucescu), Ali Gültiken (Tigana), Rıza Çalımbay Ankaraspor'un çocukları mıydı?)
Maskeli bir balo tüm bu olup biten... Çarşı'da bir pastanede maçı izlerken yanımda "3. günden orucu bozdururlar adama" diyen amcaya benim kadar üzülse, Demirören yönetimi ya da daha doğrusu yönetemeyeni biraz olsun bakar diğerleri ne yapıyor: Mesela Burnley, o bütçe ve bir avuç taraftarla Manchester United'ı devirebiliyor da ben bu kadar para harcayarak bu kadar kudretli taraftarın desteğiyle nasıl bir İBB'yi, Gençlerbirliği'ni yenemiyorum?
Peki acaba Barry Kilby'nin adı hiç bu kadar geçiyor mudur Burnley palavraspor gazetelerinde? Kilby mi kim, Burnley'nin başkanı ama sadece sıfatı değil cismi başkan adamın. Bugüne kadar efsanevi play-off finali dahil bir tek Burnley zaferinden sonra bir kez mikrofona "Ben başkan olarak seneye Burnley'e Deco, dünyanın bir numaralı sol açığı Ricardinho ve Sinan Engin'in beğeneceği gözlerinden sorunlu bir stoper alacağım" bile demedi, değil Turf Moor Stadı'nda uğur gelsin diye sürekli yer değiştirmek, sigaraları çocuğunun doğumunu bekleyen baba edasıyla içmek/yutmak arası boy göstermek, yıllardır bu mütevazı takımı gün be gün izlememe rağmen ben bile Kilby'nin adını biraz önce wikipedia'dan bakarak öğrendim!
Biraz müfettiş Clouseau, bir tutam Demirel tadında fos vaatler (Demirel olmadan eyyamla adam çarpmaya kalkmak), bolca da babanın şirketi yerine Championship Manager'da sanal bir takımmış gibi Beşiktaş'ta harcanan, Beşiktaş'ı da tarihsel açıdan harcayan baba parası...Ne mi olacak? Beşiktaş yine bize kalacak... İcabında Seba döneminde olduğu gibi altyapı (mesela Necip, geçen sezon 6 PAF maçını izledim Uğur İnceman'dan tek eksiği yüksek bonservis bedeliyle gelmemiş olması) + Anadolu'nun kavruk ama yetenekli gençleri (mesela Rıdvan) formülüyle biz yine kendi yağımızda kavrulur, icabında kendi içimizden çok Haldun Üstünel'ler çıkartıp yine devrim yapmayı biliriz...
O büyük gün gelene kadar ben Burnley'i izleyip ilham almaya devam edeceğim, size de öneririm... Küçük ama güzel Burnley yapıyorsa belki de dünyanın en yaratıcı ve deli taraftarına sahip, Rıza Çalımbay, Feyyaz Uçar, Recep Çetin, Ali Gültiken gibi insanlık abidelerini çıkarmış takım neler neler yapamaz ki? En azından biz taraftar iktidarda olsak kimseden 8 falan yemeyiz, icabında da PAF takımla çıkacağız deyip çıkarak yine yemeyiz...

8 Ağustos 2009 Cumartesi

İLHAN MANSIZ'IN, FEYYAZ UÇAR'IN OLMADIĞI YERDE NOBRE'YE SANTRFOR DENİR!


Sağolsun, ligin açılış maçı için bir futbolcu kardeşim üç tane bilet yollamış; ama en son Olimpiyat Stadı'nda 2005'teki İstanbul masalı Liverpool-Milan maçına gitmiş bir futbol aşığı olarak gidişi, etrafı ve atmosferiyle bana askerlik yaptığım Bingöl'ün ıssız dağlarını hatırlatan bu Türk işi endüstriyel futbol çöplüğüne hiç tekrar gidesim yoktu. Hem de kazık bilet fiyatları yüzünden takımını izleyemeyen binlerce insanı düşününce, en iyisi biletleri Lig Radyo'daki Total Futbol programımda dinleyicilere vereyim, ülkemizdeki çarpık sosyo-ekonomik düzene karşı makro bir isyan başlatamamış olmanın üzüntüsünü yaşasam da mikro da olsa bir karşı duruşum olsun dedim. Ne de olsa onlar askerliklerini Bingöl'de yapmamışlardı ve nereye olursa olsun tek sevdikleri, kendilerinden bile çok sevdikleri takımı izlemek benim değil asıl onların hakkıydı!
Maça gitmeyince de bari Çarşı'da izleyeyim dedim. İzlediğim yerde her yer siyah-beyazdı sözde ama hesap yazma ödeme safhasında garsonlar Rangers, biz taraftarlar Celtic'tik! Hayır, yani tek bir masa dahi itiraz etmeden ödemez mi? Tabii, karşındakiler "İçirdik bu salakları, 22 adam aptalca bir topun peşinde koştururken bu salaklar da önlerine ne koysak yiyip içiyorlar farkına varmadan, asıl kazanan benim hesapta geçirirken" edasıyla takılırsa ne maçın ne oyunun bir tadı kalır, o ayrı!
Bir daha gidip orada izleyen Nobre olsun inşallah dedim çıkarken, bir de o abartılı hesabı yazanlar Emre Belözoğlu ile Sabri'nin ikili mücadelesinin ortasına düşsün inşallah dedim birkaç kez!

Bir kere seremonide her iki takımın beraber taşıdıkları pankart süperdi. Pandaların tamamını dünyadaki birçok insandan daha çok seviyorum, daha önce söylemiş miydim, bilmiyorum! Kimseye en ufak bir zararları olmadığı gibi birçok şeyi aşmış canlılar... Ama tabii sezonun ilk maçının ilk görüntüsünde Nobre'yi görmek hiç de hayra alamet değildi orası kesin! Neyse ki yanımda kız arkadaşım vardı, o dengeledi Nobre'yi maç öncesi 'demeçleri'yle: "Ali, maç 180 dakikaydı değil mi?"
Evet bebeğim, zaman görecelidir cidden, mesela 2000'deki 3-0'lık Beşiktaş - Barcelona maçı 180 dakikaydı cidden, Bingöl'de askerliğin her günü 1 yıldı, Liverpool-Milan maçı 1800 dakikaydı hatta izlemesini bilene! O maçın devre arasında ne demişti Sinyor Terimoni: "3-0'dan hiçbir İtalyan takımı maç vermez, hele 'bizim' Milan hiç vermez" Teknik direktör milleti böyle biraz, sürekli bizi ters köşeye yatırma eğilimindeler, herhalde teknik direktörün etkisi en fazla %10'dur diyenlere inat. Ama en büyük inat Mustafa Denizli'ninki, ben hayatımda izleyenleri bu kadar ters köşeye yatıran bir hoca daha görmedim, görmeyeceğim de... Kağıdın üstünü tam 5 kez karalayıp yeniden çizip tekrar tekrar Beşiktaş'ın ne oynadığını analiz etmeye çalışmışım, nafile... Yusuf sol açık başladı, Tello 10 numara, Holosko bence takımın hücumdaki en iyisiydi ama nedense oyundan çıkan da o oldu! Ne de olsa günümüz futbolunda 5 geçer akçe sistem var: 4-4-2, 4-3-3, 4-5-1, 4-1-4-1 bir de sadece Mustafa hocanın kendisinin ne olduğunu bildiği Mustafa Denizli Formasyonu!


O formasyonda dün gece Nobre tek başına santrfordu. Düşünüyorum da zamanında Rıza Çalımbay hoca, Beşiktaş'ı çalıştırırken Nobre'nin Brezilya pasaportu taşımayan versiyonu olan Veysel'i ileride tek başına santrfor oynatsa bugünkü gazetelerde eleştiri kılığına bürünmüş ne hakaretler yazılırdı, bir düşünün! Ben de Mustafa Denizli'nin o güneş gibi pırıl pırıl kişiliğine saygımdan hürmetimden, bir ara ekrana değil maçı izlediğim yerdeki duvardaki Feyyaz Uçar fotoğraflarına baktım iç geçirerek. Kız arkadaşım "Ama sen maçı izlemiyorsun ki" diye dürttü beni, "Hayır dedim ben içimde hiç bitmeyen bir maçı izliyorum, 1990'lı yılların başındayım, Rıza Çalımbay sağ kanattan ortalıyor, masada muz diye duran hal çakması o hormonlu meyva halt etmiş Rıza Abi'nin ortasının yanında! Sonra Ali Gültiken ön direğe gidiyor altyapıda Serpil Hamdi Tüzün hocasından en güzel öğrendiği şekilde kolektif hücum taktiği uyarınca ve top yine Feyyaz Abi'nin ayağında: Benim sana dokunduğum gibi dokunuyor topa, bilekleri, ayağının içleri mıknatısın bir kutbu, top da diğer kutbu... Eğer Feyyaz Abi'yi sen de izlemiş olsaydın bir kere bile, dönüp bakasın gelmezdi o ekrana"
Bu arada içimde bir umut beliriyor ekrana meslek icabı mecburen dönünce: Dakika 8 Bobo, Nihat ve Uğur İnceman ısınmaya başlıyor. Bobo'nun yüzünde Türk pasaportu almamış olmanın pişmanlığı, Nihat ustanın 8 yıl sonra ilk lig maçı ama yedek 10 numara olarak! Zaman çok hızlı akıyor cidden, 8 yıl önce La Liga'da gol krallığına oynayan Beşiktaş altyapısının son medar-ı iftiharı bu maçta sol kanatta çürüyüp giden asıl 10 numara Yusuf'un yedeği! Bir an düşünüyorum da Uğur İnceman'ın da Türk pasaportu var, belki son 1.5 yılda onu santrfor denesek bu yaştan sonra Nobre'den daha mı kötü olurdu? Olmaz olmaz demeyin, Mustafa hoca bu, her an her şeyi yapabilir, tarihe dönüp bakınca da genelde kazanan hep o olur! O zaman icabında Uğur'dan santrfor bile olur, Nobre'den olduktan sonra!
Sonra aniden yine sadece Mustafa Denizli formasyonunda olabilecek bir şey gerçekleşiyor. Maçı izlediğim meyhanede tam da herkes "Bu adam çok düz, Ernst'le alakası yok, Cisse daha iyiydi" derken Fink bir anda jenerik bir gol atıyor! Nobre hayatında antrenmanda bile öyle bir gol atmış mıdır diye soruyorum kendi kendime, sonra aklıma bir antrenmanda dripling çalışmasında önündeki kukuletalara bile çalım atamayıp topu kaybettiği görüntü aklıma geliveriyor. Sahi, günümüz futbolunda uzaktan şut atamayan, adam eksiltemeyen kaç santrfor kalmıştır ki? Coventry'li Leon Best? Leeds'li Lucciano Becchio? Vennegoor of Hesselink? Hepsinin de var bir kaç çalımı, uzaktan şutla golü. Ya Batuhan? Yazık aslanım sana, ben Batuhan kadar yetenekli olsam ve yerime Nobre'yi oynatsalar, bir de üzerine yıllık 2.2 milyon dolar verseler o Nobre'ye, Batuhan ne ki ben George Best ÇARPI Gascoigne ÇARPI Paul Merson olurum be, yazık değil mi hayatı boyunca babası olacak adamdan bir kez bile sevgi görmemiş 18 yaşındaki çocuğa!
Golden sonra faşist sigara yasağı nedeniyle rakı sofrasından kalkıp dışarı sigara içmeye çıkıyoruz... Bir de küllük getiriyor garsonlar, neymiş efendim dışarıda yere atarsak orada bekleyen belediye görevlisi varmış, ceza yazarmış sonra bana! Yere bakıyorum, sigara izmariti yerlerdeki pisliklerin yanında çiçek kadar zararsız hem çevreye hem insanlığa ama yok AB standartarları ya işte. Bir an diyorum ki yere atma git o görevlinin kafasında söndür direk ama yazık adama ne de olsa bu kadar kötü yönetilen bir ülkede üç beş kuruş için herkes eğlenirken çalışmak zorunda olan bir emekçi o da! Gidip o sigarayı AB standartlarına uygun bir sosyal adalet düzeni getirmek yerine yasaklarını getiren o ikiyüzlü kafaların üstüne basamıyorsam, paşa paşa dışarıda içip küllüğe atacağım!
İçeri döner dönmez İbrahim Akın, hafta içi Moskova'da coşan Samaras'a kramponunu ters giydirircesine bir futbol bienali sergiliyor. Bu çocuğu neden yolladılar Beşiktaş'tan: At yarışı, kumar, düzensiz davranışlar. Öyle mi? İlk geldiği zaman Gaziantep maçındaki muhteşem performansı sonrası konuşmalarını hatırlıyorum bir anda: "Annemle yaşayacağım ben..." Saha içi ve dışındaki ne kadar umutlandırmıştı bizi... Tabii Sinan Engin'in menajer olmadığı ideal bir dünyada mümkündü o umutların yeşermesi, gerçeğe dönüşmesi, hayallerimizin iktidar olması!
Sonrası mı? Bir ekrana, bir Feyyaz Abi'nin duvardaki resmine bakıyorum. Top ne kadar yakışıyor ayağına, sonra nasıl Nobre'yi izlerim ki... Nihat, Bobo ve 77 dakika ısındıktan sonra 5 dakika oynamak için Uğur giriyorlar oyuna, forvet hattında değişmeyen tek şey Nobre'nin İBB lehine varlığı... Abdullah Avcı bu işi iyi biliyor, iki stoper ki Gökhan Süzen, İbrahim Akın'ın karşısında Anadol'a dönüşen Ferrari'den çok daha iyi gözüküyor, bir de işte İBB'nin gizli stoperi Marcio Mert Nobre! Hele hele 79. dakikada öyle bir voleşata yapıyor ki santrforumuz kılığındaki rakibin 3. stoperi, Recep Çetin'in günahı neydi allah aşkına? Sahi söylesenize, Recep'in attığı hangi golü unuttunuz? Peki, Nobre'nin attığı hangi golü hatırlıyorsunuz elle attıkları dışında?
Maçtan sonra Atilla Gökçe duayenimiz, canım abimiz "Emeğine ve gayretine saygı duyduğumuz Nobre" yazmış. O ne yazsa ben saygı duyarım o ayrı ama Nobre'ye hiçbir saygım yok. Sadece haftada 90 dakika emek ve gayret sergilemek yılda 2.2 milyon euro kazanan birisi söz konusuysa ne kadar saygı uyandırıcı olabilir ki? Emek ve gayretinden dolayı saygı duyacağım insanlar o maça gelmek, takımlarını izlemek için bizim 4-4-2'nin olduğu Davutpaşa endüstriyel sömürü cehenneminde sabah 7'den akşam 9'a kadar çalışan demir işçisi abilere, ablalara, kardeşlere; tabii ki bir de bu mesleğe hayatını veren Atilla Abi'ye...

Maç bitiminde utanmadan o hesabı getiren adamlara dalmamak için hızla kalkıyorum masadan... Kız arkadaşım son bir yorumla katkıda bulunuyor bana "Ali hani bir Japon kılıklı yakışıklı forveti vardı Beşiktaş'ın... Sonra patenci falan oldu, neydi onun adı?" Tam zamanı diyorum, İlhan Mansız'a mesaj çekiyorum "İlhan Mansız'ın olmadığı yerde Nobre'ye santrfor denir" diye. Cevap gelmiyor ama, herhalde ne demek istediğimi anlamıyor İlhan Mansız; zaten anlasa daha önce anlardı herhalde, iğrenç magazin dünyası lehine kendi kendisinin karikatürüne dönüşmeseydi, zaten dün gece sahada olur bizi ihya ederdi yine... Neyse canı sağolsun, bu kadarı için bile sonsuza kadar teşekkürler kendisine... Zaten bir numaralı siyah beyaz santrfor her zaman Feyyaz Uçar'dır gönlümde... Öyle olmasa zaten "Ben Beşiktaş'ın santrforuysam, Nobre değil" demezdi zaten...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

ŞAKAYLA KARIŞIK TEKNİK DİREKTÖRLÜK KARİYERİM ÜZERİNE





Tabii oyun bu, siz neler neler başardınız kim bilir? Bu da benim "nacizane" kariyerim... Benim hala umudum var o güzel şarkıdaki gibi, ne de olsa Mourinho benden daha yaşlıyken yeni rahmetli olan Bobby Robson'ın tercümanıydı... Son tahlilde her insan hayalleri kadar var bu zalim dünyada