26 Ağustos 2009 Çarşamba

HOLİGANİZM HAFTASINA ÖZEL - AVRUPA'NIN EN BÜYÜK FUTBOL SAVAŞI: SIRBİSTAN vs HIRVATİSTAN



Hırvatistan’ın Real Madrid’i olarak nitelendirebileceğimiz Dinamo Zagreb’in Maksimir Stadı’nın girişinde devasa bir anıt vardır. Anıta ilk baktığınızda her ne kadar bizim Çanakkale Şehitliği’ne benzetip savaşta hayatını kaybeden insanlara adanan bir saygı duruşu zannetseniz de üzerinde yazanı okuduğunuzda o güne kadar futbol adına bildiğiniz her şey ters yüz olur. Balkanlar söz konusu olduğunda futbolun asla sadece futbol olmamasının ötesinde başlı başına bir savaş biçimi olduğunu anlarsınız: “Bu anıt, 13 Mayıs 1990’da Sırbistan’a karşı kutsal savaşı başlatan Dinamo Zagreb taraftarlarının şerefine buraya dikilmiştir”

Anıtın soğukluğunda sonsuzlaştırılan 13 Mayıs 1990 tarihi, sadece karşılaştırma yapıldığında Milwall’lu holiganları, Chelsea’li Kafatası Avcıları’nı tiyatro izleyicisine dönüştürecek Dinamo Zagreb’in Kötü Mavi Çocuklar fanatik grubu için değil, tüm Balkan halkları için insanlık tarihinin en acı sayfalarından olan Yugoslavya İç Savaşı’nın miladıdır.

Henüz başta Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar olmak üzere tüm Güney Slav halklarının 45 yıldır aynı çatı altında göreceli bir barış ve huzur içinde yaşadıkları Yugoslavya Halk Cumhuriyeti, kağıt üzerinde de olsa intihar etmemişken, başta Almanya ve tabii ki Amerika olmak üzere dış güçlerin tetiklediği iç savaş kapıdadır. Yugoslavya Federasyonu’nu oluşturan en büyük iki cumhuriyetten Hırvatistan’da ayrılıkçı partiler seçimleri kazanmış, Sırbistan’da ise Hırvat hükümetinin düşman ikizi olan aşırı milliyetçi Slobodan Miloseviç iktidarını pekiştirerek Yeni Dünya Düzeni’nin en kanlı savaşını tetiklemektedir.

Yugoslavya’nın can çekiştiği bu günlerde, daha önce Tito zamanında halkları birleştirmenin en güzel yolu olan futbol artık halkları birbirine kırdıran uluslararası kuklaların oyuncağıdır. İronik bir şekilde 1990 yazında Avrupa’nın Brezilyası olarak addedilen Yugoslavya, Dünya Kupası’nda çeyrek finale kadar yükselecek, hatta insan kasabı Arkan devreye girene kadar sadece Sırpların değil tüm Yugoslavların takımı olan Kızılyıldız bir yıl sonra finalde Bernard Tapie’nin Marsilya’sını devirerek Şampiyonlar Ligi şampiyonu olacaktı.

Ama artık Tito öleli 10 yıl olmuş, bir zamanların Soğuk Savaş ikliminde ne Amerika ne de Sovyetler Birliği karşısında diz çökmeyen, hatta Arap ülkelerine liderlik yaparak Bağlantısızlar Hareketini kuran itibarlı Yugoslavya’sı artık Miloseviç’lerin, Tudjman’ların, Arkan’ların insafına terk edilmişti. Tito’nun ölümünden sonra futbol, rejime karşı aşırı milliyetçi muhalefetin en büyük propaganda aracıydı. Artık sadece Hırvatların takımı olan Dinamo Zagreb, sezon sonuna kadar artık Sırp aşırı milliyetçiliğinin en büyük bayrağı olan Kızılyıldız’la büyük bir şampiyonluk yarışı yaşamıştı.

13 Mayıs 1990 günü ise, şampiyon aslında çoktan belliydi. Prosinecki, Stojkoviç, Pancev, Saviçeviç ve Şabanadzoviç gibi Yugoslavya’nın tüm halklarından en iyi oyuncuları bir araya getiren Kızılyıldız, zorlu maratonda Dinamo karşısında ipi göğüslemiş, Zagreb’e şampiyonluğunu kutlamaya gidiyordu. Ama sahada kutlama dışında her şey olacak, her iki tarafın aşırı milliyetçileştirilmiş fanatik taraftarları, henüz maç başlamadan birbirlerinin arabalarını ateşe vererek savaşa başlayacaklardı. Kızılyıldız’ın kendisini “Kahramanlar” olarak adlandıran Delije taraftar grubundan yaklaşık üç bün kişi yanlarında tel örgüleri imha edecek asit sülfüriklerle Zagreb’e gelmişler, liderleri Arkan eşliğinde on bin kadar Zabrebli ile yakın zamanda ülkeyi hiç sönmeyecek yangın yerine çevirecek olan iç savaşın provasını yapıyorlardı. O zamanlar multietnik bir yapıya sahip olan Zagreb polisi ne yapacağını şaşırmış bir biçimde amirlerinin emirlerine kulak asmayarak etnik kökenlerine göre savaşa kenarından köşesinden dahil oldu.

Asıl kıyamet ise maç başladığında yaşanacaktı. Belgrad’dan getirdikleri sülfürik asitlerle tel örgüleri eriten ve Sırp milliyetçisi şarkılarla Dinamo Zagreb’in Kötü Mavi Çocuklar’ına saldıran Kızılyıldızlı holiganlar, Maksimir Stadı’nı savaş alanına çevirdiler. Holiganlıkta Sırp düşmanlarından asla geri kalmayan Kötü Mavi Çocuklar, yanlarında getirdikleri bıçaklar ve söktükleri tribünlerle karşılık verince olay iyice çığırından çıktı. Aslında bu savaşın en büyük tetikleyicisi olan Sırp lider Miloseviç ve Hırvat meslektaşı eski Partizan başkanı Tudjman’ı öldürmekten bahseden holiganlar, karşılıklı çekilen bıçaklarla birbirlerini yaraladılar.

Bu sırada Kötü Mavi Çocuklar, maçın oynandığı sahaya hücum ettiler. Birçoğu Sırp kökenli olan polis Zagreb’lilere sanki Kızılyıldız taraftarlarıymış gibi ellerindeki coplarla saldırırken Delije grubu da sahaya daldı. Bu esnada ortaya çıkan arbedede maç başlayalı henüz 10 dakika bile olmamışken Kızılyıldızlı oyuncular soyunma odasının yolunu tutarken, kaptan Zvonimir Boban liderliğindeki Dinamo Zagrebli oyuncular da savaşa dahil oldular. Bir Dinamolu taraftarı coplayan polise Cantonavari bir uçan tekme atan Boban o anda Hırvatistan’ın ilk savaş kahramanına dönüştü.

Aslında binlerce insanın ağır bir şekilde yaralandığı futbol savaşında Boban’ın tekme attığı polis bir Sırp değil, bir Boşnak’tı ama o tarihi anda bunun hiçbir önemi yoktu. Boban’ın uçan tekmesiyle yaralanan Bosnalı Müslüman polis daha sonra Boban’ı affettiğini söylerken, federasyon tarafından cezalandırılan ve 1990 Dünya Kupası’nda forma giyemeyen Boban o günlerin atmosferine uygun bir şekilde hamaset dozu yüksek milliyetçi söylemine devam etti: “Ben o anda sadece tek bir ideal, tek bir dava uğruna kariyerimi, şöhreti elimin tersiyle ittim, hayatımı hiç düşünmeden riske attım; bugün de aynısını yaparım çünkü o ideal, o dava Hırvatistan’ın davasıdır”


Peki Boban’ın bahsettiği Dinamo Zagreb formasına bürünmüş Hırvatistan’ın davası neydi? Bu futbol savaşından üç yıl önce, başta Boban olmak üzere Sırp ve Hırvatların beraberce forma giydikleri Yugoslavya Ümit Milli takımı dünya şampiyonu olmuş, Yugoslavya tarihinin en iyi jenerasyonunu yakalamıştı. Ama yine başta asıl iç savaş patladığında kapağı Milan’a atacak olan Boban ve diğer oyuncular dünyanın en zengin futbolcularına dönüşürken, o gün birbirlerine bıçaklarla saldıran Zagreb ve Kızılyıldızlı gençler bu kez lig mücadelesine kaldıkları yerden devam ederek savaş meydanlarında kalaşnikoflarla birbirlerini öldürmeye başladılar.

Yugoslavya futbolunun rahmetli olduğu o gün, Kızılyıldızlı Delije’lerin lideri olan Arkan, Kaplanlar adıyla dünyaca meşhur olan cinayet ve tecavüz çetesinin nüvesini Kızılyıldızlı holiganlardan oluşturdu. Hatta daha da güçlü bir çete kurmak için bir kez daha futbolu devreye soktu. 1992’de oynanan Belgrad derbisinde, tarihlerinde ilk kez altmış bin Partizanlı ve Kızılyıldızlı birlikte şarkı söylediler. Arkan’ın adamları tribünleri ve saha kenarını ablukaya alırken, daha önceleri Partizan’lılara “Türkler, Müslümanlar, Zenciler, Komünistler sürüsü” diye hakaret eden Kızılyıldız’ın Delije grubu, düşman kardeşleri Partizan’ın “Mezar Kazıcılar” olarak tercüme edebileceğimiz Grobari’leriyle Sırpların Hırvatistan’a saldırısını kutsadılar. Herkes maçı izlemeyi bırakmış, koro halinde Sırp ordusunun girdiği Hırvatistan şehirlerin isimlerini haykırıyordu: “Vukovar’a 10 kilometre, Vukovar fethedildi, Zagreb’e 20 kilometre, Zagreb Sırp’tır!”

1980’lerden beri Sırp değil de Yugoslav yani Müslüman ve komünist olmakla suçlanan Partizanlılar, Kızılyıldızlı düşman kardeşlerinin altında kalmamak için Arkan’ın çetesine gönüllü olarak katıldılar. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki bu futbol savaşının tek günahkarı Sırplar değildi, en baştan itibaren Hırvatlar da en az Sırplar kadar savaş suçlusuydu. Birçok Hırvat Arkan’ı, Dinamo Zagreb ve düşman kardeşi Hajduk Split’li holiganları provoke ederek gönüllü olarak savaş çetelerine katılmasını sağlamış, Hırvatistan’ın %18 ile en büyük azınlığı olan sıradan Sırp kökenli vatandaşların üzerine salmıştı. Halihazırda 1980’li yıllarda Hırvat aşırı milliyetçiliğinin en büyük kalesi olan Dinamo Zagreb’in Maksimir Stadı artık yasa dışı silah ticaretinin en büyük merkezlerinden birisine dönüşmüş, Dinamo’nun armasındaki damalı bayrak Hırvatistan’ın yeni bayrağı olmuştu. Birçok Hırvat savaş suçlusu, iç savaş esnasında Sırp ve Boşnak kadınlara tecavüz ederken, Split ve Dinamo marşları söyleyecek, Sırplar da Kızılyıldız ve Partizan marşlarını savaş çığlıklarına dönüştürerek aynı iğrenç muameleyi Hırvat ve Boşnak kadınlara yapacaklardı.
http://2.bp.blogspot.com/_dNVgGWpz1mU/SW57JzcqYFI/AAAAAAAABP4/O8Cwrg5oCtU/s400/HAJDUK+SPLIT.jpg
Artık sadece takımların isimlerinde halkların kardeşliğini vurgulayan isimler vardı, hatta Dinamo Zagreb daha da ileri giderek tarihi takımın ismini Croatia Zagreb olarak değiştirdi. Bu arada birçok Sırp’ın boğazını kesmekle böbürlenen en ünlü Hırvat savaş kahramanlarından birisine İrlanda’nın meşhur santrforu Tony Cascarino’nun ismi verilmişti. Her iki taraf savaşı kazandığını iddia etse de tüm savaşlarda olduğu gibi yine her iki taraf da kaybetmiş, futbol yaşanan kıyımın yanında sadece saha dışında milliyetçiliğin en büyük provokasyon aracına dönüşmüştü.

Savaştan sonra eski Yugoslavya halkları her alanda olduğu gibi futbolda da fena halde küme düştüler. Birkaç yıl önce dört büyükler olan Partizan, Kızılyıldız, Dinamo Zagreb ve Hajduk Split’in nefes nefese bir mücadele sergilediği Yugoslavya Ligi, Avrupa’nın en kaliteli ve çekişmeli liglerinden birisiydi. Savaş sonrasında ise yeni kurulan yerel ligler sadece Batı Avrupa’nın büyük takımlarına ucuz futbolcu yetiştiren sıradan liglere dönüştüler. Zagreb’in Kötü Mavi Çocukları, enerjilerini daha çok ezeli rakipleri Hajduk Split’le savaşmaya harcarken, her iki takım da yükselen Neo-Nazizmin en güçlü kaleleri oldular. Hitler’in sloganlarını ve amblemlerini takımlarının bayraklarına ekleyen Hajduk Split’in Torcida taraftar grubu, defalarca UEFA tarafından ağır bir şekilde cezalandırıldı. Zagreb de neo-nazizm soslu holiganizmde ezeli rakipinden aşağı kalmadı. İşler kötü gidince takımlarında oynayan siyahi oyunculara ırkçı lanetler yağdırırken, Avrupa arenasında eski parlak günlerini mumla aradılar. 1994’te Fransa’da Auxerre ile karşılaştıkları Kupa Galipleri Kupası maçında şehri Kosova’ya dönüştürdükten sonra UEFA tarafından Avrupa Kupaları’ndan men edildiler.


Sırbistan’da ise işler daha da karışmıştı. Savaştan sonra Sırbistan’ın en zengin ve en güçlü adamına dönüşen Arkan, her maçta Kosova bayraklarını ateşe veren Kızılyıldız tribünleri yeteri kadar milliyetçi bulmadıkları gizli ortağı Miloseviç’e muhalefete devam edince, Obiliç takımına başkan oldu. Obiliç ismi, Kosova Savaşı’nda Osmanlı Sultanı I. Murad’ı öldüren “Sırp kahramanı” Miloş Obiliç’ten geliyordu. 1998’de Arkan’ın çetesinin yıldız oyuncularını garajlara kilitleyerek ölümle tehdit ettiği Kızılyıldız ve Partizan’ı geride bırakarak lig şampiyonu olan Obiliç, Arkan bağlantısı yüzünden en başta UEFA tarafından veto edildi. Şarkıcı karısı Ceca’yı takımın başına geçiren Arkan, ilk önce Obiliç’e olan vetonun kalkmasını sağladı, daha sonra da yine büyük bir kısmı futbol holiganlarından oluşan Kaplanları ile Kosova’yı kana buladı.

Yugoslavya İç Savaşı’nın şimdilik son perdesi olan 1999’daki Kosova Savaşı’ndan hemen sonra asıl kıyamet yine futbol sahalarında yaşanacaktı çünkü Sırbistan ve Hırvatistan Euro 2000 elemelerinde aynı gruba düşmüşlerdi. Her iki maç da beraberlikle sonuçlanırken, saha dışında taraftarlar 1995’te resmen biten savaşın daima süreceğini haykırırcasına birbirlerinin arabalarını yaktılar. Sonradan Fenerbahçe forması giyecek olan Mirkoviç, Hırvat Jarni’yle birbirlerini boğazladıktan sonra oyundan atıldı ve Sırp aşırı milliyetçileri Çetnik’lerin selamını vererek sahayı terk etti. Zaten Hırvatistan’ın yeni damalı forması İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler ile işbirliği yapan Hırvat faşistleri Ustaşaların bayrağı ile aynıydı!

Futbol, Real Madrid-Franco, Lazio-Mussolini çarpık ilişkilerinde bile hiç bu kadar çirkinleşmemiş, en azından diğer örneklerde rakip takım ya da taraftar gruplarından en az bir tanesi daha insani refleksler göstererek futbola güzel anlamlar yüklemişti. Ama bizzat holiganizmin anavatanı İngiltere’deki futbol şiddetini anlatan Football Factory filminin Tommy Jones’u bile Zagreb’e holiganizm üzerine belgesel çekmeye gittiğinde kendi oynadığı rolün Sırp-Hırvat futbol savaşına göre en fazla bir eşek şakası olduğuna kanaat getirecekti. Belgrad’ın köhne bir barında Zare adlı bir Partizanlı’nın bir Hajduk Split’li tribün liderine nasıl tecavüz ettiğini kendisinden geçerek anlattığı anda belki de ilk kez futboldan tiksindi çünkü Balkanlar’da futbol savaş, savaş da futboldu!

10 yorum:

Armağan Özkaynakçı dedi ki...

şimdiye kadar okuuğum en iyi yakın futbol tarihi yazılarından biriydi. birkaç kez farklı platformlarda benzer yazıları okusam da konuyu ele alış şeklin çok başarılıydı. şimdiye kadar hep bir kahraman gibi gösterilen boban'ın da aslında ne olduğunu tesbit ve teşhir ettiğin için tebrikler. sonuna kadar zevkle okudum

S.B dedi ki...

Harikulade bir yazı.

stalker dedi ki...

dinamo zagrebin adını önce haşk gradanski sonra da croatia zagreb olarak değiştiren lavuk, franyo tucman denen ustaşa suyu içmiş, hırvatistanın eski devlet başkanı... dinamo taraftarları ise bu isim değiştirmeye çok direnmiş zamanında. sonunda da geri almışlar isimlerini.

boban denen salatalık turşusu da başkanı tucmandan eksik kalmaz. "yugoslavya tarihi boyunca hırvatlar hep ezildi" muhabbeti yapan bu denyoyla, "bundan sonra sırpları kimseye ezdirmeyeceğiz" deyip kosovada ilk kıvılcımı 1989da yakan miloşeviç dangozunun birbirinden hiç farkı yok. çok ufak iki örnekle bile milliyetçiliğin nasıl bir boğazlaşmaya yol açtığını, etnik kimliğin demagojik ve manipülatif ellerde nasıl utanç vesilesi haline geldiğini görüyoruz. boban kendi kıçını kurtarmış olabilir, ama yüzbinlerce insan öldü, sürgüne gitti, sakat kaldı, tecavüze uğradı vs.. futbolla siyaseti ayırmaya özen göstersem de, bu boban itine aynı itinayla yaklaşamıyorum bu nedenle.

ron havivin, arkan denen köpeğin peşinde dolaşırken çektiği şu ünlü fotoğrafla bitireyim: http://news.bbc.co.uk/olmedia/1345000/images/_1347218_copyright_haviv2_300.jpg

Hüseyin Ataş dedi ki...

ellerine sağlık Ali Abi, bu kadar soluksuz okudğum bir yazı yoktu son zamanlarda...

balkan yakın arihine ilgi duyan biri olarak bu yazıda çok şey öğrendin özellikle damalı bayrağın anlamını çok merak ediyordum...

bunlar olurken Sarajevo ve diğer bosnak takımların rolü acaba başka bir yazının mı konusu şef?

Temur dedi ki...

Uluslararası İlişkilerde Balkanlar derslerinde en az 1-2 saat üzerine konuşulacak bir yazı. Yalnız her ne kadar yazma amacınız durumu anlatmaya yönelik olsa da adamların yaptıklarını tekrar okuyunca insan ister istemez Sırp ve hırvat zulmüne lanet yağdırıyor.

Earl The Goat Manigault dedi ki...

http://www.youtube.com/watch?v=IBa_pX5p-lA&feature=related

şu video da sanırım bir örnek teşkil edebilir eline sağlık çok güzel yazı

gkslsrt dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Adsız dedi ki...

ellerinize sağlık bu fevkalade yazı için...
ufak bir düzeltme önerim olacak;
"...Kızılyıldız bir yıl sonra finalde Bernard Tapie’nin Marsilya’sını devirerek Şampiyonlar Ligi şampiyonu olacaktı."
Şampiyonlar Ligi şampiyonu yerine şampiyon kulüpler kupası şampiyonu desek daha doğru olacak sanki...

erdersson dedi ki...

ali ece.konuyla alakası yok ama sadece gündemde olduğu için paylaşmak istedim.emre belezoğlu ve yaş problemi:

emrenin sahadaki psikolojik durumunun nedenlerini konuşanlar biraz üstünkörü yorumlarda bulunuyorlar.sorunların nedenleri incelenirken derinlere girmiyorlar.görünen kısımla bazı yorumlarda bulunuyorlar.neymiş emre tahrik edilmiş vs vs.

emre nin bugünkü sahadaki psikolojisinin nedeni fatih terimdir!

emre 16 yaşında olmaması gereken yerde oldu.yani 30 bin insanın önüne çıktı.medyada manşetlerde yer aldı.terim emrenin teknik yetenekleri kullanmaya çalışırken onun psikolojik durumunu gözardı etti.

o zamanlar emreyi yeteneklerinden ötürü yüceltirken kimse bu yaşta bu çocuğun psikolojik durumunun ne olacağı ile ilgilenmedi.elbette sahada 3 puan kazanmak takım için önemliydi.bunun içinde emrenin yaşı düşünülmeden 30 bin insanın önüne sürüldü.medyada reyting için bu çocuğu manşetlere taşıdı.

emre çocuk yaşlarda fatih terimin engin gazıyla kazanma hırsı verildi.zaten terimin kazanma hırsı malumdur.sadece kazanmak isteyen terimin tedrisinden geçen emre kazanmak için elinden ne geldiyse yaptı.çünkü çocukluktan itibaren sadece kazanmaya odaklanmış bir ruh durumunu terim oyuncularına verdi.elbette diğer oyunculara da veriyor ama 16 yaşındaki emreye verdiğin kazanma hırsı ile 20-22 yaşındaki genç e verdiğin kazanma hırsının sonuçları bir olmaz.

16 yaşındaki emre nin önceliği eğitim olacakken öncelik futbol ve kazanmak oldu.ve emre bu yaşlarda eğitim ile alacağı altyapıyı almadan büyümüş oldu.16 yaşında ''büyük adam'' yaratmakla övündük .sonrada emre neden bu hareketleri yapıyor diye yeriyoruz.

bazıları arsen wengerin 17 yaşındaki çocukları sahaya sürdüğünü söyleyecektir.ingiltere de eğitim kalitesi ve medyanın taraftarların futbolcuya bakışı farklı(ordaki taraftar dozunda ilgi gösteriyoringilterete giden türk oyuncuların söylediği sözlerde buna uygun.orada çok rahat olduklarını söylüyorlar.az ilgiden dolayı).orda eğitim ve futbol aynı anda devam ediyor.ve verilen eğitim türkiye ile kıyaslanamayacak derecede üst düzeyde.orda 17 yaşında sahaya çıkan genç çok birşey olmadığının bilincinde.hem maddi anlamda hemde manevi anlamda dünyanın kendi etrafında dönmediğini biliyordur.ingiliz medyasında haberler o genç futbolcunun etrafında dönmez.emrenin çıktığı zamanlardaki manşetler ile walcottun sahneye çıktığı zamanki manşetler bir değildir(en azından walcott tan başka oyuncularda konuşulur).birde şu varki kötü örnek örnek değildir.16-17-18-19 ve hatta 20 yaşında popüler olan insanların psikolojik durumu türkiye için farklıdır.ingiltere için farklıdır.

bir ingilizin 17 yaşına kadar aldığı eğitim ile bir türk ün 17 yaşına kadar aldığı eğitimin kalitesi farklıdır.

türkiyede 16-17 yaşında şöhrete paraya ilgiye kavuşan genç eğitimsizliğin verdiği bilinçsizlikte birlikte küçük dağları ben yarattım havasına giriyor.bu havaya giren gençe birde kazanma hırsı verince ve kazanamayınca farklı yollara baş vurmak zorunda kalıyor.

emrenin hareketleri rakibi yok etmeye ve küçümsemeye yönelik hareketler.küçüklükten beri dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden emre küçük dağları ben yarattım havasında diğer rakiplerine dersler veriyor.rakipleri emrenin gözünde ''diğer''leridir.kendisi herşeydir.

batuhan karedenizde 17 yaşında terimin milli takıma almasıyla dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanmıştır(medya+para+ilgi).terim emre de yaptığı gibi batuhanın yeteneklerinden ''sahada kazanmak'' için faydalanmak istemiştir.terimin bu kazanma hırsı olumsuzlanması gereken birşeydir.batuhanda sahada kazanmak için kullanılmış ama onun psikolojik ruh hali hiç düşünülmemiştir.şu bir gerçekki türkiyede eğitim düzeyinden dolayı 20 yaşından altında şöhrete kavuşmak doğru değildir(ingilterede sınır 18 olabilir eğitimden dolayı).20 yaşına kadar eğitim ve spor birlikte verilir sonra bu 30 bin kişilik arenaya çıkartılır.bizde ''sahaya çık oyna mantelitesi'' olduğu için ilerleyen yaşlarda problem olacak şeyler gözardı ediliyor.

emre belezoğunu(psikolojik ruh durumunu) toplum yaratmıştır.özelde de terim yaratmıştır.

halk dedi ki...

balkanların, yugoslavya'nın herşeyini alıp götüren o lanet savaş,ve geride yara, bere içinde devletler kaldı abicim, kimisi tito'yu özleyedursun, kimisi mezarın altındaki, hatta mezarı bile olmayan çocuklarına ağlayadursun...

boşnak emir kusturica'nın birleşik yugoslavya uğruna boşnaklar'ı ''satması'' bile anlaşılabilir birşeyi çünkü yugoslavya abi, adı büyük, kendi büyük bir şey, yani yugoslavya demek abd'ye, avrupa'ya posta koyup, stalin'ininde koynuna girmemek demek.

şimdi bu yazının acıtıcı, çıplak gerçeğinin üstüne, kosova sırplarının ve aslında bütün sırpların, bütün hırvatların ve dahi bütün boşnakların, bütün yugoslavya'nın diyelim, o güzelim günlerini hatırlatan ajde jano adlı tokatlayıcı parça'da iyi gider abiler.devir de teknoloji ve ulus devletlerin devridir, guugıl'a yazın bu parça çıkıyor sağdan soldan.stop.