1 Eylül 2009 Salı

ARTIK BEN DE STOKE CITY'LİYİM !


"Tuncay, Stoke'a giderek kariyerinde geri adım atmıştır" diyenlere karşı Tuncay'ı savunmak bana düşmez tabii ama olaylara tek taraflı ve renkkörü bakanlara karşı da susmak ideallerimden taviz vermekten başka bir şey değil. 2009 Şubat ayında Tuncay'la Milli Takım yetkililerinin legal izinle ayarlanmış FourFourTwo röportajının, her devrin adamı, hem avukat hem yargıç, hem oyuncu hem hakem görevinde olan sözde basın mensubu ve devletin Pravda tatsızlığındaki sözde dergisinin niteliksiz askerlerinin (hiçbirini Edirne'den sonra tek bir allahın kulu dahi takmaz çünkü oralarda yalakalık ve birilerinin adamı olmak artı değil eksi puandır! Nasıl yolsuzluk yapan takımlar sezona eksi puanla başlarsa onlar da hayata sürekli eksi puanla başlar ve öyle de bitirirler) kapalı kapılar ardında yaptıkları kumpaslar sonucu sakata gelmesinden dolayı asla da Tuncay'a kırgın falan değilim, hatta hindi olayını bile çoktan unuttum...

Tuncay Şanlı şu anda dünyanın en değerli ligindeki tek temsilcimiz. Tuncay'ın fundamental, teknik eksiklerinin Premier Lig'e gittikten sonra gösterdiği aşama ve gelişmenin yanında hiçbir önemi yok ayrıca... Stoke'a transferi de o süreçteki saha içi ve dışı gelişiminin, olgunluğunun en doğal sonucu...

Tabii ülkemin iki yüzlü skor basınının ısrarla oynadığı ve asla parçası olmadığım maskeli balonun etik fakiri atmosferinde Don Kişotça da olsa Tuncay'ı karşılıksız savunurum hepsine karşı; hem de bir Cannavaro, Paul McGrath, Carragher edasıyla savunurum...


Açıkçası o renkkörü eleştirileri yapanlar daha babalarının yiyeceği muzda vitamin bile değilken Stoke City vardı. 1863'te kurulan Stoke City, Notts County'den sonra dünyanın en eski futbol kulübü, yani dünya futbol tarihinin ikinci resmi futbol takımı...
Henüz 1888'de başlayacak İngiltere Profesyonel Ligi, şimdiki adıyla Premier Lig bile yokken Stoke City vardı, bırakın bizim Edirne sınırını hatta Ardahan'ı geçince bir ruble dahi etmez renkkörü skor yorumcularını...

"Arsenal'e gitse neyse ama Stoke da neyin nesi" demek açıkça futbol tarihinden ilk dersten çakmaktır. Stoke'un tarihsel önemi bir yana, şu anda Tony Pulis yönetiminde gerçekçi olup imkansızı istemek ve başarmak konusunda Stoke başta Burnley olmak üzere Ada'daki tüm "öteki" takımların idolü olan bir takım. Hele Stoke'u Arsenal gibi güzel oynamıyor diye eleştirmek total futbola sığmaz, ancak totalitarizm olarak adlandırılabilir. Yıllarca İtalyanların katı, çirkin defansif anlayışını övüp milli takımımıza aşılatmaya, bulaştırmaya çalışan skor yorumcularının bugün Stoke'u negatif oynamakla itham etmeleri, artık balık da değil balina hafızalılıktan başka bir şey değil. Aynı adamlar Rijkaard Galatasaray'a geldi diye bir günde total futbolcu kesildiler daha Johan Cruyff'un nasıl yazıldığını bile bilmeden.
Açıkçası hiç kimse, hiçbir takım onların istediği gibi oynamak zorunda değil. Eğer herkes Arsenal gibi oynasa futbolun ne tadı olur ki? Herkes aynı taktikle oynarsa o zaman hep daha çok parası olup daha kudretli yıldızları kadrosuna bulunduranlar kazanır ve dünyanın mikrokozmosu olan futbol topunun tüm büyüsü kaçar gider, maçlar gereksiz bir formaliteden ötesine geçemez, o her devrin adamı, hem avukat hem yargıç, hem oyuncu hem hakem görevinde olan sözde basın mensubu ve devletin Pravda tatsızlığındaki sözde dergisinin niteliksiz askerlerinin iğrenç derecede sıkıcı monologlarına döner...

Bugün Stoke, Tony Pulis'in direkt futbol anlayışı ve "hava kuvvetleri" taktiği bağlamında Aston Villa ile beraber Tuncay'a en uygun takımlardan birisidir. Tuncay Premier Lig'den düşen bir takım olan Boro'dan geçen sezonu 12. bitiren bir takıma gelmiştir. Tıpkı medarı iftiharımız Tugay Kerimoğlu'nun zamanında Premier Lig'e yeni çıkmış olan Blackburn Rovers'a gelmesi gibi! Prosinecki gibi efsanevi bir futbol sanatçısının, ölümsüz bir ustanın Portsmouth'da, Matt Le Tissier'nin Southampton'da, Damien Duff'ın Fulham'de oynamasından da tarihsel bağlamda hiçbir farkı yok bence.

Geçen sezon başında Stoke için şöyle yazmışım:
Stoke City de taraftar gücü bağlamında potansiyeli çok yüksek bir profil çiziyor. “İngiltere’de herkes kaçıncı ligde oynarsa oynasın kendi mahallesinin takımını tutar” tezinin en canlı hatta iflah olmaz holiganlarını da eklersek en kanlı örneği olan Stoke City aslında İngiltere’nin en köklü takımlarından birisi. 1863 yılında kurulan kulüp ilk olarak bölgedeki demiryolu işçilerinin takımı olarak kurulmuş. Stoke tarihinin bir nevi Süleyman Seba’sı olarak nitelendirebileceğimiz Henry Almond, Stoke’un hem kurucusu, hem ilk takım kaptanı hem de ilk golünü atan isim. 1930’larda bir başka İngiliz futbol efsanesi Stanley Matthews’un formasını giydiği Stoke, İngiltere Milli Takımı’nın efsanevi yıldızını bizzat yetiştirmiş ve futbol dünyasına armağan etmiş. Ayrıca 1966 Dünya Kupası’nda şampiyon İngiltere’nin golcüsü olan ve bir Dünya Kupası Finali’nde hat-trick yapan tek futbolcu olarak tarihe geçen Geoff Hurst ile Gordon Banks ve Peter Shilton gibi İngiltere’nin yetiştirdiği en büyük kalecilerin formasını giydiği Stoke’un ilk (ve son) büyük başarısı 1972’de Lig Kupası’nı kazanmak olmuş.



Ancak Lig Kupası şampiyonluğundan sonra Stoke’a adeta nazar değmiş. İlk önce 1976’da çıkan şiddetli bir fırtınada stadın merkezi tribünü Butler Stand enkaza dönen kulüp, elindeki yıldız oyuncuları satarak Victoria Stadı’nı onarmaya çalışmış. Ancak stadı onaramadıkları gibi Ada’nın kalburüstü takımlarından biriyken ilk önce küme düşmüşler daha sonra da 17 yıldır takımın başında olan Tony Waddington ile yollar ayrılmış. Waddington’ın ayrılması ise kulüp tarihindeki asıl tufanın miladı. 17 yıllık istikrardan sonra 10 yılda 5 teknik direktör değiştiren ve düşe kalka asansör takım hüviyetine bürünen Stoke nihayet 1997-98 sezonunun başında yeni stadı Britannia’ya taşındı ve 20 yıllık istikrarlı istikrarsızlık sona erdi. 117 yıl boyunca oynadıkları Victoria Stadı ise İngiltere futbol tarihinin bir kulüp tarafından en uzun süre kullanılan stadı oldu.

Yeni stadına geçmesine rağmen eski günlerine bir türlü dönemeyen Stoke başarıya giden yolu hisselerini yabancı zenginlere satmakta buldu. Stoke City, dünya futbol tarihinde İzlandalıların kendi ülkeleri dışında sahibi olduğu ilk kulüp olurken, İngiltere’deki diğer örneklerde olduğu gibi yabancı sermaye girişi arzu edilen başarıyı getirmedi. 2005-06 sezonun sonunda hisselerini geri alan eski başkan Peter Coates, endüstriyel futbolun gidişatına inat kulübü geleneksel Stoke City kimliğine geri döndürdü. Taraftarları karşısına almayı göze alıp eski teknik direktör Tony Pulis’i göreve getiren Coates aslında dünyanın en popüler bahis şirketlerinden Bet365’in sahibi!

En başta Pulis tercihi ve Bet365’in sahibi olduğu için taraftarla arasına kara kedi girmesine rağmen son gülen yine Coates oldu, Stoke kimsenin beklemediği şekilde Championship’i ikinci sırada tamamlayarak play-off’lara bile kalmadan Premiership’in yolunu tutarken kasasına da 35 milyon pound girmiş oldu. Ama yine de bazı futbol otoriteleri bu 35 milyon pound’a rağmen Stoke’un Derby’nin de başarısızlık rekorunu kırarak küme düşeceğinde ısrarcı. Bunda da en büyük hareket noktaları modern futbola sırtını dönerek bildiğini okuyan gelenekçi teknik direktör Tony Pulis…

Ama 2008'de harika oynayarak küme düşen, kaybederken bile en az 2 gol atmayı başaran Reading o zaman neden düştü diye sormak lazım. İzlediğim kadarıyla da Pulis’in Stoke’u ne Watford’a ne de bu sezon Premier Lig’de kalıcı olmak için 40 milyon pound’a yakın para harcayan Sunderland’e benziyor. Stoke daha çok bildiğini okuyan inatçı teknik direktörü Pulis, her taç atışı bir Hagi korneri olan Rory Delap’ı ve orta sahadan atılan her karambol topta mutlaka bir şekilde ceza alanında topla buluşan gizli santrforu Liam Lawrence ile daha çok 1990’ların başındaki Vinnie Jones’lu, Denis Wise’lı, John Fashanu’lu “Deliler Çetesi” Wimbledon’ını andırıyor. Ayrıca Euro 2004’teki sarkık liberolu üç kilitli Yunanistan’a göre futbolun aşırı endüstrileşme dönemi öncesi daha saf halini anımsatıyorlar. Birçok üst düzey final maçının kaderini duran toplar belirlerken, Stoke’un duran toplardan bu kadar çok gol bulduğu için eleştirilmesi de bir yerden sonra iki yüzlülüğün dik alası olmuyor mu? Manchester United ve Fenerbahçe sürekli duran toplardan gol bulunca Alex ve Ronaldo büyücülüğe terfi ediyor da neden hayatında Premier Lig’de takım çalıştırmamış Pulis’in Stoke’u aynısını yapınca cadılıkla itham ediliyor?


Nedeni gayet basit… Çünkü sezon başında, ortasında ya da son haftalarında kimse Stoke’un Premier Lig’e çıkabileceğine inanmıyordu. Şimdilerde herkes Stoke’un Premier Lig’e hazır olup olmadığını tartışırken, aslında başka bir gözle bakıp Premier Lig’in Stoke’a ne kadar hazır olduğunu da sormak lazım. Galli Tony Pulis hiç de kolay lokma değil, orası kesin. Henüz 19 yaşındayken İngiltere Federasyonu’ndan teknik direktörlük diploması almayı başaran ve 21’ine gelmeden UEFA’nın A lisansına kayık görülen eskilerin çetin ceviz stoperi, futbolun aşırı derecede endüstrileşip başarının paraya endekslendiği bir dönemde her zaman en kısıtlı bütçeyle olabilecek en büyük başarılara imza atarak endüstriyel futbol çağının kendi çapında bir kara deliğine dönüştü. Bournemouth, Gillingham, Bristol ve Plymouth gibi İngiltere futbolunun ekonomik açıdan en geride kalmış kulüpleriyle bir kez bile küme düşmeyen, oyuncularının ya da yardımcılarının parası ödenmediğinde mahkemelerde eski kulüplerinin yöneticileri aleyhine tanıklık yapacak kadar gözü kara bir adam olan Pulis, tüm eleştirilere gözünü kapamış bir şekilde Galli inadıyla Premier Lig’de de bildiğini okumaya devam edecek. Geçirdiği ağır sakatlıktan sonra hastane yatağında yatarken bir daha asla futbol oynayamayacağı düşünülen Rory Delap’ı bu sezonun en çok asist yapan oyuncularından birisine dönüştüren ve Sunderland’de Roy Keane’in “asla adam olmaz” diyerek kapıya koyduğu orta saha oyuncusu Lawrence’tan maçın her an kaderini değiştirebilecek bir golcü yaratan Pulis Premiership’e de damgasını bir şekilde vuracak gibi…

Sonunda ne olursa olsun, ezber bozulmasa da sarsılacak, Stoke’lar Hull’lar çoğaldıkça, Kevin Keegan’ın korktuğu gibi Premiership aynı anda dünyanın en zevkli ve sonucu önceden belli olma bağlamında en sıkıcı ligi olmaktan kurtulacak… Biz de belki kendimize Premier Lig’i örnek almaya devam ederken Sivas’ın Anadolu’da 5 harften ibaret bir kulüp olmadığını daha da iyi anlayacağız!


Peki o sezon neler oldu? Rory Delap'ı tüm dünya tanıdı ilgiyle izledi. Pulis bildiğini okuyarak Arsenal'i yendi, Liverpool'a 2 maçta da yenilmedi, sezon öncesi tahmininde "Kesin sonuncu hem de rekoru tersine kırıp Derby'den bile beter hale düşer" diyen eski dost Les Ferdinand başta olmak üzere herkesi fena halde yanıltıp kümede kalmakla yetinmedi, ligi 12. bitirdiler.
Lig Kupası'nda çeyrek final oynadılar, bazen Premier Lig'e fazla sert kaçtılar (74 sarı, 5 kırmızı kart) ama her şekilde ligin en farklı rengi olmayı başardılar.

Geçen sezonun en büyük sürprizi şüphesiz Stoke City’nin ligi 12. sırada bitirmesiydi. Başta Wenger olmak üzere birçok kişi tarafından sadece fizik güce ve uzun toplara dayalı “negatif futbol” oynamakla eleştirilen kırmızı-beyazlılar, 2009 model bir Premier Lig takımından çok rahmetli Wimbledon gibi oynamaya devam etmekle kararlı görünüyorlar. Sezonun ilk maçında en büyük hücum kozları olan “Delap Spesiyali” taçlardan birisiyle yine rakip ağları bulmayı başardılar. Asıl yıldızları ise ABDOULAYE FAYE oldu: Newcastle’dan alındığında bonservisine sadece 2.25 milyon pound ödenmişti. Bu yaz Pulis, dört büyüklerin de içinde bulunduğu birçok takımdan gelen 10 milyon pound’luk teklifleri hiç düşünmeden reddetti. Stoke City’nin John Terry’si!

Futbol sahaları bulutların üstünde yaratılmış olsa şampiyon bile olurlar! Dünyanın en etkili taçlarını atan Delap omzundaki sakatlığı atlattı. 2008-09’da sezon ortasında gelen Beattie ve Etherington da teknik direktör Pulis’in “Hava Kuvvetleri” sistemine başarıyla uyum sağlamış gözüküyorlar. Bir de Tuncay'ı eklerseniz, gerisini siz düşünün!
Tony Pulis sürekli dar bütçeli takımları çalıştırmasına rağmen hiçbiriyle küme düşmeyen Galli teknik adam herkese rüştünü ispatladı. Bir de şu antika beyzbol şapkasını değiştirse herkes onu daha da sevecek o ayrı!

Bu sezon ise kaldıkları yerden devam ediyorlar. Ben Premier Lig'i izlemeye başladığımda Chelsea de Stoke gibi lige yeni çıkmıştı, en büyük kozları hava toplarının en kudretli temsilcisi Tony Cascarino ve 36'lık menajer futbolcu Glenn Hoddle'dı... Sonra neler neler oldu! Stoke'u, dünyanın en eski kulübünü de neden bir Roman Benayunoviç almasın ki? Portsmouth'ı bile alan birileri varken hem de?
Peki Tuncay neden Stoke'un Zola'sı, Le Tissier'si olmasın ki? Allah aşkına Tanju Çolak, Selçuk Yula ve diğerleri Liverpool, Man Utd, Arsenal, Tottenham'da oynadılar da biz mi hatırlamıyoruz, dünyada kimse mi hatırlamıyor? O yüzden lütfen, Stoke'u ve yeni yıldızı Tuncay'ı hakir görmeyelim sizin istediğiniz takıma gelmedi diye! Dünyanın en iyi liginde bizim de bir yıldızımız var daha ne olsun. Bir de buna Rijkaard ile aynı sokaklarda yürüyor olmanın tarifsiz heyecanını ekleyin, alın size rengarenk bir futbol rüyası! Beşiktaş mı, o tek aşkım bazen karşılıksız olsa da!

15 yorum:

Lord Ricko Joel dedi ki...

harika bir yazı olmuş abi.. eline, fikrine sağlık. böyle bir yazı okuduğum için teşekkür ediyorum. tepkisiz kalamadım, birşeyler yazmak istedim ben de konuyla ilgili.
tuncay'ı, sakaryaspor forması altında adeta bugünleri işaret edercesine parlarken farketmiş ve sevmeye başlamıştık. sonra da gönlümüzü hepten kaptırmış olduğumuz kulübe gelmesi ve genç yaşta hem kaptan hem 10 hem efsane olmasıyla baştacımız etmiştik. onu mevzu bahis premier lig kariyeri yüzünden başından indirenler olmuş olabilir ama en azından ben ve benim gibi birçok futbolsever bu cesuryürek, elmayanak rüzgarın oğlu'nu her daim başımızda ve gönlümüzde taşıyacağız. yeni takımında başarılı olacağına eminim. bir gün yine yolu düşecekse eğer saracoğlu'na, başarmış, kendini tamamen kanıtlamış, gerçeği göstermiş olarak düşecek. yani; düşmeyecek!

minyatürkalemaç dedi ki...

Böyle uzun yazılara genelde burun kıvırıp şimdi bunu okuyamam derim. Ancak yazı baştan sona oldukça akıcı ve çarpıcı bilgilerle dolu. Stoke City'i benim gibi bilgi fakirlerine tanıttığınız için teşekkürler. Gerçi İngiltere de ufacık bir taşın baş yarabileceği ortada. En dandik diyebileceğiniz bir takımın ya muhteşem bir mazisi, ya süper bir taraftar grubu, ya da mabedi andıran stadyumu oluyor. Stoke de bunlardanmış. Umalım Tuncay bu takımın Tugay'ı olsun!

Armağan Özkaynakçı dedi ki...

Premier Lig'de Kalmak diye bir yazı yazmıştım geçen hafta içerisinde. Aslında tamamen senin söylediklerinle paralel. Sir Stanley Matthews forma giydi bu takımda demiştim.Evet TSL'de Fenerbahçe formasıyla Galatasaray'ı yenmektense (ki zaten bunu birçok kez yaşadı Tuncay) Premier Lig'de oynayıp Anfield'e çıkmayı 100 kez tercih etmesi kadar doğal birşey olamaz. İsterse Liverpool Stoke City'i hezimete uğratsın hiç farketmez.

a dedi ki...

nefesimi tutup baştan sona tek bir hamlede okuduğum bir yazı oldu.

blogunuzu önceden takip etmiyordum, artık listelerim arasına eklemek zorunda hissediyorum kendimi. bu güzel yazı için tekrar teşekkürler.

sanut dedi ki...

Yine harika bir yazı Ali Bey. Elinize sağlık. Stoke City'e gittiği için Tuncay'ın maçlarını izlememe kararı alan bir futbolcu eskisine sordular geçenlerde:
"Sizin Avrupa'ya transferiniz hiç gündeme gelmiş miydi" diye..
Aldıkları cevap:
"Bizim zamanımızda çok fazla uluslararası maç olmuyordu. Vitrinimiz yoktu" gibi bir şey oldu. Benim bildiğim herkes eşit derecede oynuyordu bu uluslararası maçları. Milli takımlar eşit sayıda oynuyordu. Kulüplerin oynadığı Avrupa kupası maçlarında da "x kupasına Almanya'dan 5 takım, Türkiye'den 0,43 takım katılacak" diye bir şart yoktu mesela. Ama giden gidiyordu bir yerlere. Tuncay da varsın Stoke City'e gitsin. Takımı küçümseyen de sizin yazınızı okusun ve öğrensin...

Baggio dedi ki...

Abi bu Stoke un taç olayı feci bişey.Geçen sene özellikle içerde oynadıkları maçlarda baya gol buldular.Penaltı gibi taç atıyolar.Yanılmıyorsam içerde oynadıkları Arsenal maçında(arşivden bakmak lazım:)2 golü de taçtan atmışlardı.Dünyanın en eski 2.kulübü olması olayını da öğrendik sayende.Geçen sene Beattie nin gelmesiyle daha da yakın takibe almıştım Stoke u.Bu sene Tuncay da eklenince iyice çoşarlar derim ben.Zaten ilk haftalarda Liverpool maçını saymazsak iyi top oynadılar.Bir de çubuklu formaları güzel bunların.Sunderland ın çubuklu forması kadar klasik midir bilmem ama baya şık duruyor.Forza Stoke diyelim o zaman bu sene..

jairzinho dedi ki...

hepimiz stoke city liyiz :))

ali ece stoke city efsanlerini senden okumak istiyoruz.ama birazda bizim türk takımlarının efsanelerini hikayelerini yazsan fena olmaz.adanademirspor-vefa gibi .

S.B dedi ki...

Sir Stanley Matthews bu takımda haybeden oynanamamıştır. Nitekim, Gordon Banks, Geoff Hurst, Shilton gibi adamlar altyapıdan sigaraya ateş almak için çıkmamıştır. Hepsinin bir sebebi vardır. Forest, County, Stoke, Sheffield gibi takımlar bu ülkenin dinamosu, big four kaymağı olmuştur. Ama gündelik başarı ve ün'e sadık futbol seyircisi Stoke city denince birşey hatırlamaz, normaldir.

Ama bu yazı normal değildir :)

Aceto Balsikimo dedi ki...

o değilde bu ay ki four four two mükemmel olmuş yaw emeği geçen herkese teşekkür. Malatyada ki Brezilyalılar falan çocukluğama götürdü beni.

pclion dedi ki...

Yazının ana fikrine ve duruşuna kesinlikle katılıyorum, öncelikle onu söyleyeyim. Bunlara benzer bir şeyler söylemeye çalıştığımda yazdıklarım Galatasaraylılığımla bağdaştırıldı nedense, senin de bu fikirde olduğunu görmek güzel. Yazılarını da hayranlıkla takip etmekteyiz ayrıca...

effe dedi ki...

ali abi sadece bu mükemmel yazı için teşekkür etmek istedim. 1 haftadır sürekli bir şey okuyup ,stoke'u tanımak istiyordum yakından, ama bu kadar iyisine denk gelmedim.

Okechukwu dedi ki...

Ali abi,

...Hayırlara vesile olsun ancak Tuncay'ın yaptığı işin, askerlikten yırtmak için teknik üniversite mezunu bir mühendisin gidip de elin Amerikalarında pompacılık yapmasından farkı yok benim nazarımda...
demiş idim transferin ardından.
Stoke city'nin tarihin en eski kulüplerinden biri olduğuna dair gelecek yorumların önünü kesmek içinse Shell'in de dünyanın en büyük petrol firması olduğunu ancak kariyerin adı pompacılık olduktan sonra önem arz etmeyeceği mealinde şeyler karalayıp, ardından vazgeçmiştim.şükür vazgeçmişim...
yoksa dilimden düşürmediğim futbolcu eskilerinden farkım olmayacak ve ali ece'nin yazısını harfiyen üzerime almak için bir eksiğim kalmayacakmış.)
bunca girizgahtan sonra gelelim altını çizerken abarttığım mevzuya. tuncay şanlı'nın Türk futbolunun son 10 senede yetiştirmiş olduğu en iyi 2 futbolcudan biri olduğunu düşünmemdir benim stoke city'ye burun kıvırmama sebep.yoksa ne haddime futbolun sahibi ülkenin, futbolun tarihi kadar geçmişi olan bir takımını yermek.ama gönlümden geçen tuncay'ın anfield'e stoke formasıyla çıkıp,savunmasına yardım etmekten hücum yapamasından değil de, kırmızıların hücum hattında rakip savunmayı rahatsız ederken onca maç konsantrasyonuna karşın tribünden gelen you'll never walk alone nidalarına kulak kabartıpta gururunun okşanmasından yana. hem onun hem bizlerin...
yok illa benim tek derdim ingiltere'de kalmak der ise tuncay kariyerin devamında. londra'nın en güzel takımı qpr tez zamanda premier lige çıksada tuncay'ı eni çubuklu formayla görüp benimde gönlüm olsa bari.
son söz...evet fenerbahçeliyim

moonwalker dedi ki...

Mükemmmel insan bir kere okumaya başladımı ne kadar uzun olursa olsun bir solukta bitiriyor. Stoke city i beğenmeyenlere kapak olsun. Bu arada tonischumacher.blogspot.com.

aea dedi ki...

Ali Ece yazmış da okumamak olmaz dedim. Başlamamla bitirmem bir oldu tek nefeslik bir hikaye olmuş. Ben de Tuncay'ın Stoke'a gidişinden memnuniyet duyanlardandım. Şimdi bu düşüncem iyice pekişti. Elinize, yüreğinize sağlık!

Kieran dedi ki...

harika bir yazı.ancak tuncay'ın bunları düşünüp de stoke city'e gittiğini sanmıyorum.o daha çok askerlik sorunu için bir yılını daha premier lig'de geçirmek istemiş olabilir.sezon sunu tekrar fenere döneceği konuşuluyor...