14 Ocak 2010 Perşembe

Lucas Neill'i alan yönetim anlayışını tebrik ediyor, başta Akaretler civarı olmak üzere tüm Türkiye'ye yayılmasını diliyorum!..


Öncelikle bir Beşiktaşlı olarak son 10 yılda en beğendiğim ve en çok Beşiktaş’a gelmesini istediğim tüm isimleri transferi eden Galatasaray yönetimini -kıskanarak da olsa- kutlamam gerek. Vizyon var, kalkınma modeli var, plan var, saadet var! Yani Rijkaard, Neeskens, Kewell, Baros, Keita yetmezmiş gibi artık Lucas Neill da var!

Rigobert Song, Milan Baros ve Harry Kewell’dan sonra son 10 yılın bir diğer Premier Lig yıldızlarından Lucas Neill de adından fazla çok şeyi süper olmayan “Süper Lig”imizi süperleştirmese de kalitesini ve uluslararası repütasyonunu yükseltecek profilde futbolculardan birisi.

Neill’ın da gelmesiyle Türkiye’nin olmadığı 2010 Dünya Kupası’nda Kewell ve Keita’yla beraber Türkiye Ligi’ni %100 temsil edecek bir isim daha hoşgelmiş oldu (Bruce Djite, Elano, Song ve diğerlerini unutmuş değilim hepsini saymaya yer ve zaman yok sadece!). 31 yaşındaki Avustralya kaptanını bazı küt burunlu kalemler “Bu yaşta oyuncu alınır mı?” diyerek daha sahaya ayak basmadan eleştireceklerdir ancak artık savunmacıların da kaleciler gibi yaşlandıkça şarap misali güzelleştiklerini, 2005-2007 arasında iki kez Şampiyonlar Ligi finali oynayan Milan savunmasının yaş ortalamasını hatırlamak ve hatırlatmakta fayda var! (Yani Arsene Wenger o yaştan sonra Sol Campbell’ı aldıktan sonra bizim ondan daha iyi bilecek halimiz yok açıkçası!)

Şu anda 31 yaşındaki Lucas Neill, 23 yaşında Millwall’dan Blackburn’e transfer olan, top kesme özelliği üst düzey ama mental kalitesi tartışılır Neill’dan çok daha iyi ve etkili bir savunma zanaatkarı. Bundan yaklaşık üç hafta önce Chelsea ile Everton arasında oynanan 3-3’lük muhteşem maçta gösterdiği performansla maçın adamı ve Premier Lig’de haftanın futbolcusu seçilen Neill, tam olarak kariyerinin en verimli olacağı döneminde Galatasaray’a geldi.

Peki, bu kadar iyiydi de Everton onu neden cüzi sayılabilecek bir ücret karşılığı Galatasaray’a sattı? Çünkü ekonomik olarak oldukça zor günler geçiren Everton zaten Neill’ı bonservis ücreti ödemeden, bedelsiz olarak transfer etmişti. Bu durumda geldiğinden beri çok zor ekonomik şartlarda babadan alınan harçlığı kumbarada biriktiren çocuk edasıyla Everton’ı yönetmek zorunda kalan David Moyes için konjonktürel olarak kaçırılmayacak bir fırsattı. Kariyerine sağbek olarak başlayan ve mecburi durumlar dışında 2006 yazına kadar hep sağbek olarak oynayan Neill, Everton’daki stoper krizi üzerine geçici ama acil bir çözüm olarak transfer edildi. Kulübün İzlandalı sahiplerinin global krizde batmasıyla büyük bir ödeme zorluğuna düşen West Ham (bir ara hukuki olarak sahipleri batık başkanın bankasını devletleştiren İzlanda devletiydi!), maaşında indirime gitmek isteyince takımdan ayrılan Neill, Everton’a şu nedenlerden transfer edilmişti: Geçen sezonun en iyi çıkış yapan stoperlerinden Joleon Lescott’un ani şekilde Manchester City’ye transfer olması ve Phil Jagielka’nın uzun süreli sakatlığından sonra Joseph Yobo’nun da Afrika Uluslar Kupası için takımdan ayrı kalacak olmasından doğan stoper krizi.

Lucas Neill da Galatasaray’ın bir diğer yabancı transferi Keita gibi aile boyu futbolcu, babadan miras oyuncu olan bir isim. Aslen İrlanda’nın kuzeyinden olan babası Edward’ın Cliftonville’de oynamışlığı var. Ancak baba Edwards da Avustralya’ya göç eden birçok İrlandalı gibi 1960’ların sonunda ülkeyi yaşanmaz hale getiren terör ve devlet terörü olayları yüzünden Okyanusya’nın fırsatlar ülkesine göç etmiş bir aile babası. Lucas da Neill ailesi göç edip hayatlarını biraz olsun düzene koyduktan sonra yani Ada’ya adım attıklarından 9 yıl sonra 1978’de dünyaya gözlerini açmış.

1995’te henüz 18’indeyken Londra’nın rakipleri tarafından en çok nefret edilen, en belalı takımı Millwall’a gelerek profesyonel olan Neill, sert oyun tarzı ve zaman zaman Nouma’yı andıran kavgacılığıyla kısa sürede The Den tribünlerinin sevgilisi olmayı başarmış bir isim.

Millwall’un Steven Reid, Tim Cahill gibi genç yetenekleri kadrosunda bulundurduğu dönemde Maviler’in savunmasının belkemiği olan Neill aynı zamanda sağ kanattan hücuma verdiği destekle de öne çıkıp kendisini kabul ettirmiş bir savunmacı.

2001-02 sezonunun başında daha sonra üç Galatasaraylı Tugay Kerimoğlu, Hakan Şükür ve Hakan Ünsal’la takım arkadaşı olacağı Blackburn Rovers’a transfer olan Neill, Lancashire’ın mavi-beyazlı takımında gösterdiği başarılı performansla Premier Lig’in kalburüstü oyuncularından birisine dönüştü. Ewood Park ahalisi Neill’ı savunmanın her bölgesi ve zaman zaman da önliberoda sergilediği 90 dakika formanın hakkını kanının son damlasına kadar veren performansla bağrına basarken, zaman zaman tatlı-sert oyun tarzının “tatlı” dozunu azaltan oyuncu, İngiltere futbolundaki en önemli tartışmalardan birinin de öznesi oldu. Mark Hughes yönetiminde “inceci” Arsenal’in anti-tezi olan bir futbol anlayışıyla 90 dakika gücü elverdiğince savaşan ve estetikten çok ruhla maçlara asılan Blackburn Rovers bir ara futbol kulübünden çok “Dövüş Kulübü” olmakla itham edilirken, mavi-beyazlıları eleştirenlerin verdiği en somut örnek Lucas Neill’dan başkası değildi! Bunun da nihai sebebi 2000’li yıllarda Steven Gerrard’la beraber Liverpool’un sembolü olan Jamie Carragher’ın Neill tarafından sakatlanmış ve 6 ay oynayamayacak durumda olmasıydı!

Ancak Neill’da “savaşçı sert adam”dan daha fazlasının olduğunu ısrarla savunan bir isim vardı, o da Avustralya Milli Takımı’nda sağlam oyun karakteri ve liderliğinden faydalanmak istediği Neill’ın sağbekten stopere alan Johan Neeskens’ti. Rijkaard yönetimindeki Barcelona’nın dünyanın en iyi takımı olarak lanse edildiği günlerde yardımcı teknik adamlık görevini yürüten Neeskens, Barcelona’nın zaman zaman kırılgan kalan savunmasını “sertleştirmek” için Rijkaard’a önerdiği ilk ve tek isim Neill oldu. Ancak Neill’ın menejeri oyuncusunu transfer etmek isteyen diğer kulüpler Chelsea ve Liverpool’un tekliflerini arttırmak için işi yokuşa sürdü.

Sonra birden başka bir takımla anlaştığı ileri sürülen Lucas Neill, Blackburn tarihinin Figo’suna dönüşüverdi ve bir süre Ewood Park tribünleri tarafından yuhalandı. Soluğu West Ham’da alan Neill, “Liverpool yerine West Ham’a giderek parayı seçti” eleştirilerine “Beni West Ham daha çok istediği için gittim” açıklamasını yaparken bu kez de Premier Lig’deki ilk takımı olan Millwall’un taraftarları tarafından ezeli futbol düşmanları West Ham’a gittiği için Figo’luk yapmakla itham edildi. Tüm bunların üzerine 2009 Eylül’ünde iki küçük çocuğuyla beraber oturduğu evi soyulduğunda ise artık Neill, İngiltere’de kalmak isteyen son kişiydi! Everton formasıyla Chelsea karşısında gösterdiği performans ise kendisini dünyaca ünlü yapan Premier Lig’e son öpücüğü oldu!

Bence Galatasaray’ın ilk yarıdaki en büyük eksikliği oyun da kurabilen, liderlik özellikleri olan bir savunmacıydı. Neill büyük ihtimalle Servet’in stoperdeki partneri olacak, bir yandan Fenerbahçe maçından itibaren Galatasaray’ın aşil tendonuna dönüşen kırılgan savunmayı toparlarken, diğer yandan da Sabri’nin olası bir sakatlığında eski mevkisi sağ bekte iyi bir alternatif olacak. Bu açıdan Neill, transferi bir taşla iki kuş! Yaşlı mı? Song kaç yıl oynadı, neler kazandırdı! Neill, şanssız bir sakatlık olmaz ve Nouma’lığı nüksetmezse en az 4 yıl Galatasaray savunmasını sırtında taşıyacak kalibrede bir savunma sanatçısı… Tabii sadece bence, gerisini zaman gösterecek!

9 yorum:

benden bu kadar dedi ki...

bi baya yazmışsın helal olsun. çok da beğenerek okudum hani.

T.Ç. dedi ki...

ali ece bence türk futbolunun en büyük sorunu kaliteli topçu transferinden başka birşeydir.nedir o?daha önce bazı bloglarda yazdım bugünde digitürk genel müdürü söyledi.şudur efenim.türk futbolunun yükselişinin önündeki en büyük engel antifutbola sertliğe prim tanınmasıdır.bunu futbol ''ulemaları'' dile getirmezler.türk futbol karakteri kaliteyi ortaya çıkartmaz.daha açık ifade edersek barca takımının tamamını süper lige getirsek aynı akıcı oyunu oynayamaz(oynatmazlar).kaliteli topçu transferi güzelde bu futbol karekteri ne olacak?özellikle ispanya ve ingilterede tempo ve hızın oluşmasında sertliğin çok az olmasının büyük payı vardır.elbette kaliteli futbolcu sayı olarak çok ama o kalitenin ortaya çıkmasına sebeb olan pozitif futbol anlayışınında katkısı var .hakemler sertliğe fazla prim tanımıyorlar.bizde pres yapmakla rakibe kontrolsüz girmek hep karıştırılır.bilerek yapılır bu bazen.sertlik adeta bazı takımların bir taktiğidir.mesela bu sene oynanan fenerbahçe galatasaray maçında fenerbahçenin taktiğinin başında bu kontrolsüz sertlik vardır.ama hakemler bunu görmezden geliyor.yorum eksikliği de diyebiliriz buna.ingilterede ve ispanyada küçük diye tanımaladığımız takımların kaliteyi sertlikle durduracak bir taktiğe izin vermiyorlar.özetlersek,kaliteli topçu,iyi zemin ,iyi teknik adam'ın bir araya gelmesi futbol kalitesinin yükselmesi için yeterli değildir.bu üçlüye mutlaka ilave edilmesi gereken unsur antifutbola hakemlerin prim vermemesi ve bu kontrolsüz sertliğin türk futbol karekterinden uzaklaşmasıdır.ilk 3 madde birşekilde oluşabilir ama dördüncü madde olmadığı zaman hiçbir verimlilik elde edilemez.yumuşak bir futbol olsun demiyorum elbette.alan daraltma ve sıkı pres olacaktır.kontolsüz girişler azalacaktır.tempo ve hızın oluşması oyunun akıcılığı buna bağlıdır.türk futbolu hakkında yorumlarda bulunanlar yönetici zaaflarından,isabetsiz transferlerden,stadların konforsuzluğundan,zeminlerin kötülüğünden,teknik adamların yetersizliğinden,medyanın yerlerde oluşundan dert yanarlar da bu antifutbol karekterinin türk futbolunun en büyük sorunu olduğunu söylemezler.bence türk futbolunda bir karekter değişimi yaşanırsa yüzde 50 kalitenin yükselmesi görülecektir.
türk futbolu diye birşey bu sistem(antifutbol karekteri)devam ettiği sürece olmayacaktır.yakın zamanda bir türk futbolsever galatasaray-fenerbahçe maçını yerine sevilla-valencia maçını izlemeyi tercih edecektir.bırakın ligi başka ülkelere pazarlamayı kendi ligimizi bile izlemez duruma doğru ilerliyoruz.buna şimdi yeni yayın ihalesi ile maddi zorluklar eklenince pahalı ve kalitesiz futbol yerine ucuz vede kaliteli olan yabancı ligleri izlemeyi önceleyecektir türk futbolsever.sonra türk futbolundan bahsedeceğiz.kendi ligini izlemeyen bir ülkenin futbolu olmaz sanırım.türk futbolu var mı ali ece? eğer galatasaray-eskişehir maçı yerine valencia-sevilla maçı izleniyorsa o ülkede futbol yoktur kanımca:)

Bereday dedi ki...

Çok akıcı bir yazıydı.. Aklımdaki tüm soru işaretlerine de cevap oldu... bir solukta okudum.. emeğine sağlık...

serdar dedi ki...

ali abi içi"bilgi-yorum-kinaye ve bilimum edebi sanat dolu "çok güzel bi yazı olmuş eline sağlık...

ukkan dedi ki...

seneye de cahill'i -koymuşsun oraya zaten fotoğrafını- alırlar vallahi seni de yakarım kendimi de akaretler'de

mehmet sabi dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş ,sayende bu futbolu daha çok seviyoruz Ali abi (: .

İnşallah darısı Cahill'in başına (: .Dünya kupasında fanatik bir şekilde Avustralyalı olucaz herhalde biz gsliler :D

T.Ç. dedi ki...

ali ece skytürk total futbol proğramının videoları yayınlanmıyor mu ?

Adsız dedi ki...

Güzel yazı olmuş, bir solukta okudum. Teşekkürler.

trakya dedi ki...

fark var saadet var