29 Eylül 2009 Salı

FourFourTwo 2009 Ekim sayısı: Harry Kewell özel röportaj


FourFourTwo Ekim ayı kapak yıldızımız Harry Kewell... Başlı başına bir futbol fenomeni olduğu için yeni sayının kalan içeriğini ayrı bir blog yazısında değerlendireceğim şimdilik...


Barış Tekin'in harika fotoları, beni bile güzel çekmeyi başardı, gerisini siz düşünün...
Tabii ki Ferit Kurtar ve Erdem Çelik'in tasarımları da cabası...


Bu da işin şakası ama çok güzel tasarım ve bir o kadar da komik
Beraber fotoğraflarımız çekilirken Harry Kewell'ın bana dediğini asla unutmayacağım:
"Hayal et: Sen ve ben Liverpool'da beraber oynuyoruz, sen pivot santrforsun, ben de Kewell'ım işte"

25 Eylül 2009 Cuma

ASLA YALNIZ OYNAMAYACAKSINIZ: TÜM CM ve FM'CİLER BU SİTEDE BİRLEŞİN


Belki adım Ali değil de başka bir şey olsaymış, hayatta şu anda olduğum kişi olamazdım kesinlikle... Hz Ali'yle aynı adı taşımak, Hz Musa, Hz İsa ve Hz Muhammed'le dünya tarihinin ilk dört büyük kutsal devrimcilerinden birinin adını taşımak, onların hayatını okuyup öğrendiğim günden itibaren hayata başka türlü bakmamı sağladı:
Kim olursan ol, bir misyonun olsun yeter yaşamaya!
Allah rahmetli dedemden razı olsun: Beni büyütürken bir yandan bu dört kutsal devrimciyi The Beatles, Zico, George Best ve Johan Cruyff'la beraber aynı hayat dersinin içinde derinleştirdi, insanlık çerçevesinde ufkumu sonsuzluğa açtı...

Dedem öldükten sonra onun geride bıraktığı boşluğu hiçbir şey asla dolduramadı ama bir olgu, daha doğrusu çok ustaca oyunlaştırılmış bir toplumsal olgu olan futbol sayesinde acım hafifletti (Tabii ki en güzel müziklerin fonunda)... Dedemden teknik direktör gibi düşünmeyi, insanlarla empati kurmanın yaşamın en önemli sırrı olduğunu anladım... Tam da onu kaybettikten sonraki günlerde onun yokluğunda dünyanın sonunun geldiğini hissederken Championship Manager hayatıma giriverdi... Ne der Hz Ali: "Bana hayatta tek kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum" Ben bugün futboldan ne öğrendiysem önce dedem ve babamdan sonra da Championship Manager'dan öğrendim. Sonra oyunu hazırlayanlar boşandı Football Manager oldular ama ben ayrıldıklarında anne ve babasını aynı ölçüde sevmeye devam eden küçük saf bir çocuğun edasıyla ikisini hiç birbirinden ayrımadım ve kısaca CMFM demeyi uygun gördüm...

Aslında CMFM'ye karşı hissettiğim tüm duyguları yazmaya kalksam ortaya ölümsüz usta Tolstoy'un "Savaş ve Barış"ı kadar uzun bir eser çıkar. Yine de birkaç anektoda yer vermezsem rahat hissedemem:

Askerlik denen hiç de bana sorulmadan yollandığım ve bana karşı olmasa da etrafımdaki mütevazı Anadolu çocuklarına karşı bir takım asla Türk bayrağını omuzlarında taşımaya layık olmayan insanlıktan nasibini almamış sözde komutanların yaptıkları karşısında hissettiğim acıları yine gece yarıları sabahlara kadar gizli gizli oynadığım CMFM'lerle atlattım. Bir gün sözde komutanın herkesin ortasında hiç içi sızlamadan haksız yere dövdüğü bir askeri yanıma aldım. Çocuk o sözde komutanı öldürmeye kesin kararlıydı ve benim askerlik yaptığım yerde gerçekten de bir ay önce benzer bir sebepten, sözde bir komutan bir askerin annesiyle ilgili cinsel fantezilerini herkesin ortasında küfüre döktüğü için o asker önce o sözde komutanı sonra da kendini vurmuştu hiç gözünü kırpmadan. Öyle bir yerde Hz Muhammed'in, Hz Ali'nin, Hz İsa'nın, Che'nin, dedemin insanlığa bıraktıklarını harmanlayıp ayakta durmayı başardım ve kimseyi öldürmeden geri döndüm. Ama o CMFM olmasaydı sadece o gece sözde komutanı öldürmekten vazgeçirdiğim asker değil, bizzat kendim de katil olabilirdim. O gece, niyeti bozmuş askeri gizlice görevli olduğum odaya soktum... Çok ama çok hasta Fenerbahçeliydi. ve ben hayatımda ilk kez Fenerbahçe'yi çalıştırdım, o çocuğun Fenerbahçe kazandıkça gülen yüzünde futbolun renkler üstü sıcaklığını yüreğimde hiç olmadığı kadar hissettim. Sabah olduğunda Fenerbahçeli asker çoktan komutanını öldürmekten vazgeçmişti çünkü Ali Ece yönetimindeki sarı lacivertliler finalde Real Madrid'e 5 atarak Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmuştu... Tabii ki o sezon Fenerbahçe'nin santrforu Maxim Tsigalko, sağ beki Mike Duff, oyun kurucusu Raed Wial'dı...

Daha az tehlikeli ama bir o kadar unutulmaz CMFM hatıram da Yapı Kredi Yayınları'nda çalışırken bugün futbolu bu kadar sevmemde büyük katkısı olan bir başka arkadaşım (ki arkadaştan öte ama gel de niteleyecek bir sıfat bul!) Barış Tut'ladır... Belki de dünyada beraber çalışması en eğlenceli patron olan Enis Batur çok derinlikli bir aydın ve Rimbaud ayarında bir şair olmasının yanı sıra iflah olmaz bir futbol delisiydi de... Üç ayrı kuşaktan üç farklı insan olan Barış Tut, Enis Batur ve Ali Ece'yi buluşturan üçümüzün de futbolun dünyadaki tüm oyunlardan daha şiirsel olduğunu hissetmemizdi. Ama Enis Bey'in bilgisayarlarla ilişkisi o zamanlar e-mail atıp netten kitap okuyabilme düzeyindeydi... Bizse Barış Tut'la aynı anda netten kitap okuyup mailleşirken bir yandan da CM 97-98 oynamayı başaran yeni kuşak tatlı iş sahtekarlarındandık... Barcelona'yı Cruyff'a sebep hep sevmişken Cruyff sonrası pek de tutmazdım ancak Barış Tut beni sıkı bir Barcelonista yaptı... O gün de o varken Barça'yı çalıştırmak bana düşmeyceği için ben Atletico Madrid'i o Barcelona'yı çalıştırıyordu. Enis Bey de her zamanki gibi arada futbol ve şiirin birbiriyle ne kadar duygudaş olduğu üzerine sohbet etmek için aramızda dolaşıyordu. Ve o ana kadar içeride amirimiz astımız üstümüz olan kimseye çaktırmadan CMFM oynamaya devam eden muhteşem ikili benim "Jan Suchoparek'i aldım, şimdi oynayalım da görelim" bağırışımla birbirine girdi... Tam o esnada Enis Batur sen de o zaman "John Curtis'i al" demesiyle hem mesai saatinde editörlüğün yanı sıra ücret almadan teknik direktörlük de yapıyor olmamız ortaya çıktı hem de "Enis Batur da mı mesai saatlerinde CMFM oynuyor yoksa" sorusunu sormamıza neden oldu. Aslında CMFM oynayan Enis Bey değil, oğluydu... Daha da güzeli Enis Batur bizi kovmadı (kovulmamız için daha çok ciddi binlerce neden varken de hiç kovmayacaktı) aksine yanımıza oturup bizle taktiklerimiz üzerine tartıştı...

Bu oyun, CMFM öyle bir hastalık ve de tedavi ki aynı anda, manken kız arkadaşımı ekmek, final sınavına bir saat geç gitmek, iş görüşmesine hiç gitmemek gibi durumlara sebep olurken, bana bir hayatın içinde bin hayat yaşamamı sağlamıştır. Wigan'a gittiğimde saatlerce bir umutla onlara 5 sezonda 3 FA Cup kazandırmış teknik direktör Ali Ece olarak şehir meydanında heykellerimi aramam, aralıksız 48 saatlik Liverpool teknik direktörlüğümden sonra TV'yi açıp yayınlanan maç öncesinde Anfield'ın duvarlarında Bob Paisley ve Kenny Dalglish'in suretlerinin yanında kendi suretim var mı diye ısrarla bakmam kimine göre artık deliliğin de ötesinde ama benim için hayatın anlamının ta kendisi ve insanın bu hayatta hayalleri kadar varolduğuna inanan birisi için hayatın gerçek tılsımı...


En güzel futbol rüyalarını zihninizden çıkarıp kuruyup yeniden giyilmesi için internetin ayışığı misali sonsuzluğuna asmaktır CMFM... Futbol, bir oyunun çok daha ötesi; CMFM ise oyun içinde oyun olarak oyunun daha da ötesindeki sonsuz düşler vahası... Biliyor musunuz son 10 yıldır başka hiçbir oyunla oynamadım ben, herhalde oynamacağım da çok büyük ihtimalle... Bu yazıyı da durup dururken yazmadım... Bundan yaklaşık altı ay önce FourFourTwo yazı işleri müdürü olarak her gün gelen yüzlerce mailden bir tanesi bu hayattaki tek deli olmadığımı bana anlatırken aslında sadece Türkiye'de 10 binler, 100 binler olduğumuzu ispatlıyor, dışarı çıkıp CMFM oynamamış insanlara "ne kadar çok şey kaçırmışsınız yazık" edasıyla bakmama sebep oluyordu...

Mail, CMFMFAN'ın (http://www.cmfmfan.com/)
kurucusundan gelmişti. Tek istedikleri dünyanın en güzel dergisi olarak niteledikleri FourFourTwo'ya CMFM ile ilgili bir şeyler karalamaktı. İlk yazıyı yolladıklarında ilk olarak dışarından fazla çaktırmasa da bir başka CMFM delisi Mustafa Sapmaz'a gösterdim yazıyı; aynı anda "Ne karalaması tam sayfa onlara feda olsun" kararı çıktı... Gerisi de geldi, yalnız değildik aslında o sabahlara kadar sevgiliyi, anne babayı, arkadaşları ekip içine gömüldüğümüz oyunun sonsuz derinliklerinde... İnsan çok mutlu hissediyor kendini... http://www.cmfmfan.com/ adresini açıp incelerken bir baktım sabah olmuş, her şeyi satır satır okumuşum tıpkı zamanında CMFM oynarken olduğu gibi... Gözlerimi kapar kapamaz da şöyle bir rüya gördüm: Anfield gibi bir stadımız vardı, içinde herkes hep beraber CMFM oynuyordu, öyle kalabalık ve o akdar mutluyduk ki ekrana sığmıyorduk. Sabah uyandığımda ise yine CMFM'nin kurucusundan şu maili alınca, "Tamam" dedim, "Rüya falan değilmiş, CMFM belki de bu hayatta aslında rüyadan ibaret olan gerçeğin keşmekeşinde en büyük gerçek yani en güzel hayalmiş..."

"Abi site 2 Şubat 2006 tarihinde yayına başladı. Aslında Aralık 28'inde açılacaktı ancak gram teknik bilgi bilmediğimden siteyi açık hale getirmem dahi neredeyse 3 ayımı aldı. Kısacası web üzerine hiçbirşey bilmeden bir çılgınlık denemek istedim. Daha önce futbol oynadım sakatlık ve özel hayat sebebiyle bıraktım, ardından Malatyaspor'da, Malatyaspor'un dergisinde görevler aldım ancak bu dönemlerin hepsinde 98 yılından buyana her daim CM oyunu oynayan birisiydim ve bu oyunu sevenleri bir araya toplamak en büyük hayalimdi. O dönemde olabildiğince berbat bir bilgisayarla bu siteyi kurma aşamasına girdim, ilk 6 ay hatırlarım yöneticiler konu açıp, kendimiz yanıtlıyorduk. Online rakamımız 13'e ulaştığı gün mesela sevinç gösterisinde bulunmuştuk. Şimdi 120 bin kişilik bir şehir olduk resmen. Günde 10 bin farklı insan siteye giriyor. Benim en büyük hayalim, başkalarınıda hayalini gerçek yapabilmekti, bu sebepten bu siteye ayırdığım öğrenmci olmama rağman harcadığım paralarla orta sınıf bir araba alabilir, ayırdığım zamanlada tahmini olarak 4-5 yabancı dil öğrenebilirdim. Halada öyle gram maddi getiris olmamasına rağmen ben ve 20 kişilik dev ekiple, oyun için dosyalar yapıyoruz, incelemeler - rehberler yazıyoruz, veritabanı güncellemesi için Sigames'ten tebrik alıp 40 ligi tek tek günceleyip, sene de 300 den fazla canlı maç izliyoruz, sadece oyunla kalmayıp hem futbol hemde diğer sporlarla alakalı çalışamlar, makalaleler yazıyoruz, bir nevi devasa blog üsulu çalışmaya devam ediyoruz. Abi sensin diye içten diyorum ben CMFMFAN'ı aç kalsamda bir daha kapatamam, o kdr emeğim varki anlatamam sitede, sadece benim değil, herkes öylesine candan işler yapıyorsuki sanarsın ben ücret ödüyorum. Aslında gönül işi hepsi. CMFMFAN bana göre vefa'nın paylaşımın Türkiye'de ki en büyük adreslerindendir. Futbol camiasında da örnek gösterilecek tek yerdir, tekbir kuruş olmadan aylarca günlerce ürettiği oluyor insanların. Bu sitede benim anılarım var, mesela bakıyorum bu logoyu tasarlarken bunları yaşıyordum, şu yamadayken sevgilimden ayrılmıştım ağlıyordum falan. İleride iyice ekonomik olarak özgürlüğümü kazandığımda dahada iyi şeyler yapıcam belki dergi çıkaracam site adına belki fanzin bilmiyorum. Belkide resmi data yapımcısı olucam, ama ne olursa olsun içerimizdeki o anarşist ruh bozulsun istemiyorum. Bazen aşırı büyümekten ve artık bilinmekten sıradanlaşır gibi olan durumları hemen marjinale çekiyorum. Çünkü ben kartelci olmak değil, içeriden hangi zırva çıkarsa dökülsün bu sitede diye kurdum. Dışarıda ne kadar üçkağıt, pislik olsada gerçek olamayan sanalda tek gerçek ve huzur bulduğum şey CMFMFAN benim için. Böyle olmasaydı siteyi kurudğum gün bir lafımla gelen bu camianın önde gelen adları hala benle olmazdı. Bugün Antrenman bilimlerinde doktora yapmış insanlardan, tribün çocuklarına kadar herkesin bir arada bulunduğu sosyal bir platformuz. Böyle bir oluşumda tetikleyicisi olmak benim için ciddi anlamda büyük onur. Face'de bizim sitenin logosunu görünce yazdığım yorum gibi, CMFMFAN; "Evladım..."

...................................................
Her gün böyle olsun 6'da 1 yapalım hiç mesele değil...

24 Eylül 2009 Perşembe

MANCHESTER’LI ULVİ GÜVENEROĞLU: STEVE BRUCE

Levent Erdoğan’lara Yıldırım Demirören’lere rağmen Beşiktaş’ı hayatındaki her şeyden çok sevmeye devam eden, endüstriyel futbolun kaçınılmaz taarruzuna karşı Don Kişot’lar misali hayatı siyah beyaz görmeye devam eden ihtiyar bir çocuk için Ulvi Güveneroğlu deyince akan sular durur… Ulvi’nin temsil ettiği değerlerin toplamı olan vefa birçokları için artık İstanbul’da bir semt adına indirgenmiş olabilir… Ama inadına Beşiktaş diyebilenler için Beşiktaş Çarşısı’ndaki Kartal heykelinin gölgesinde saat zaten çoktan durmuş, her daim insanın içini ferahlatan tarihi gölgesi başka türlü bir sonsuzluğa uzanmıştır. Bir dönem, başlı başına altın bir çağ o uzayıp giden gölgenin uçsuz bucaksız serinliğinden her şeye rağmen Beşiktaşlı kalmaktan gurur duyanların en güzel hatırasıdır…

Tek tek incelersek, Gordon Milne döneminin en az gol yeme rekorlarını alt üst eden savunmasını oluşturan oyuncular hiçbiri de efsanevi yetenekler değildir. Recep Çetin rüzgârla kapışan hızına ve yere düştüğünde elleri üstünde koşmaya devam edecek kadar sonsuz hırsına rağmen daha çok kendi kalesine attığı voleşata goller ya da Türk radyoculuğu tarihine armağan ettiği orta-şut karışımı vuruşlarıyla hatırlanır, tebessüm edilir. Sol bek Kadir Akbulut için her daim sağ ayağını sadece yürüyerek kullandığı iddia edilip, siyah-beyaz formaya sinen emeğe tepeden bakılır… Gökhan Keskin aslında bir yerel de olsa Türk Beckenbauer’i olarak anılmayı hak ederken daha çok yeterince hızlı olmaması ve kariyerinin sonuna doğru ikili mücadelelerde yeteri kadar sağlam olmaması ile hatırlanır… Türkiye’deki tüm savunma sanatçıları ve kalecilerin kaçınılmaz kaderidir hatalarıyla, eksikleriyle, yanlışlarıyla hatırlanmak… Bu yüzden de Servet Çetin’e rağmen hala Türk futbolunun en zayıf halkasıdır savunmalar… Bir yerden sonra en vefalı olanımız bile sürüye uyar, böyle gelmiş böyle gider deriz…


Ama 1980’lerin ikinci yarısı ve 1990’ların ilk yarısındaki futbola daha geniş perspektiften bakabilenler için Ulvi Güveneroğlu minimum hata yapması, basit ama etkin kademe anlayışının yanı sıra özellikle derbi maçlarında ileri çıkıp attığı gollerle ideal bir stoperin vücut bulmuş halidir. Son yıllarda da Beşiktaş’ın son tahlilde savunmanın ortasında yapılan hatalar yüzünden bu durumlara düşmesi bir yerden sonra zamanında hakkı verilmemiş bu gizli kahramanların lanetinden başka bir şey de değil… Çünkü bir de iç bükey aynamızın bakarkörlüğünden değil de dış bükey bir aynadan bakarsak, tüm ideal stoper özelliklerine rağmen asla hakkı verilmemiş olan Ulvi bir yerden sonra aslında Manchester United’ın yeteneğiyle olmasa da performansıyla efsaneleşmiş stoperi Steve Bruce’un Türkiye şubesidir.

Tıpkı Ulvi Güveneroğlu gibi Elazığspor ayarı Gilligham takımından önce Norwich City’ye oradan da Liverpool’la beraber İngiliz futbolunun Kudüs’ü Manchester’a gelir Steve Bruce… Alex Ferguson’un Manchester rönesansının ilk dönemi olan 1987-1996 yılları arasında her daim takımın gizli kahramanıdır. Ve tıpkı Ulvi Güveneroğlu gibi yıllarca kendi ülkesinin A Milli Takımı’na bir türlü çağırılmaz. Belki de o yüzden, egosunu bu kadar öldürmüş, kendisini Bülent Korkmaz misali takımına adamış bu asıl kahramanın yokluğunda İngilizler penaltılar bataklığında debelenir durur bir tek kupa kazanamaz, şarkıdaki futbol asla evine dönemez…



İngiltere Milli Takımı ile Steve Bruce arasına girmiş kedi o kadar karadır ki sonunda babasının izinden gidip yeni kuşağın en çok gelecek vaat eden stoperlerinden birisi olan oğlu Alex Bruce İngiltere değil de İrlanda Milli Takımı’nın formasını giyer. Ne de olsa baba Steve Bruce da birçok Manchester United efsanesi oyuncu gibi İrlanda-İngiliz kırmasıdır, belki de bizzat Steve Bruce, Birmingham’ı çalıştırırken kendi oğlunun hocası olduğu günlerde, bir yandan gerçekleştiremediği futbol hayallerini “Libero!”, “Stoper!”, “Santrfor” isimli romanlarında yaşayıp insanlarla paylaşırken bir yandan da birçoğundan çok daha fazla hak etmesine rağmen asla milli takım forması giyememiş olmanın acı gerçeğine karşı bir baba içgüdüsüyle Alex’i futbolun merhametsiz yüzünden korumaya çalışır sadece…

İrlandalı ya da İngiliz… Steve Bruce söz konusu olduğunda aslında ırklar, milletler, tabiyetler her zamankinden de daha az önemlidir. Bizzat birbirinden harika üç kurgusal romanındaki Steve Barnes karakteri gibi gerçek hayattaki Steve Bruce da maçtan maça yaşar; bitiş düdüğü çaldığında doğrudan evin yolunu tutar ve Beckhamgillerin saha dışındaki yaşamlarını sadece bir taraftar gibi okul yıllarından beri beraber olduğu eşiyle beraber gazetelerden, televizyonlardan izler. Saha içinde ise durum bambaşkadır. Alex Ferguson için bir dönem Manchester United, Steve Bruce’tur; Steve Bruce da Manchester United. Örneğin Bruce’un savunma tandemindeki partneri, Ulvi’nin Gökhan Keskin’i Gary Pallister 33’ünde kâr edilerek satılırken, Steve Bruce kulübün bir döneminin sembolü olarak hiç düşünülmeden serbest bırakılır. Zaten Ferguson’un Steve Bruce ayrılırken söyledikleri durumu olabilecek en manidar şekilde özetler: “Eğer Stece Bruce’un Manchester United’a yaptığı hizmetlerin karşılığı herhangi bir parayla ölçülür olsaydı, o zaman tabii ki bonservis ücreti talep ederdik!”


Eğer futbol gerçekten de kafayı hepimizden biraz daha fazla çizmiş iflah olmaz delilerin iddia ettiği gibi başlı başına bir din ise, Steve Bruce’u bir futbol havarisi olarak adlandırmak hiç de abartılı olmaz. Öyle ki 2004 yılında Birmingham City’yi çalıştırırken kızının arabasını çalmaya çalışan hırsızlarla kavgaya tutuştuğunda yüzünde ciddi yaralar oluşmasına rağmen olayın gecesinde takımının başında dimdik ayaktadır. Ne de olsa Bruce için futbol hayattaki tek hayaldir. Yazdığı romanların ötesinde gerçek hayatta binlerce romanı sıradanlaştıran gerçek yaşam öyküsü tıka basa futbolun en güzel ve en kötü sayfalarıdır.


Doğduğu günden beri iflah olmaz bir Newcastle United fanatiği olan Steve Bruce tıpkı Ada futbolunda hakkı yeterince teslim edilmeyen bir başka gizli kahraman Peter Beardsley gibi Newcastle bölgesinin en verimli futbol topraklarından Wallsend Boys Club altyapısında yetişir. Ama tıpkı Beardsley gibi en büyük çocukluk hayali olan Newcastle United’da denendikten sonra beğenilmez ve reddedilir. İşin kötüsü sadece Newcastle United değil, çok büyük bir hayal kırıklığına uğradığı için çocukça bir intikam uğruna kapısını çaldığı Newcastle United’ın ezeli rakibi Sunderland, Derby County hatta Southport da Steve Bruce’u beğenmeyip geri çevirir.

Tam da futboldan umudunu kesmiş, muslukçu olarak işe başlamaya karar vermişken, 3. lig ekibi Gillingham tarafından denemeye çağrılır. Hatta yanında da fanatik bir Newcastle’lı olmasına rağmen yeterince yetenekli bulunmayıp geri çevrilen bir başka Wallsend Boys Club mahsulü olan Peter Beardsley de vardır. İleride İngiltere Milli Takımı’nın en büyük kozlarından birisi olacak olan Beardsley bir kez daha bakarkör yöneticiler ve teknik direktörler tarafından beğenilmeyip geri gönderilirken o zamanlar bir orta saha oyuncusu olarak forma şansı arayan Steve Bruce ilk profesyonel sözleşmesine imza atar.


Neyse ki Tony Cascarino’nun da her fırsatta yere göğe sığdıramadığı Gillingham’ın Serpil Hamdi Tüzün’ü genç takım antrenörü Bill “Buster” Collins, Steve Bruce’un ideal mevkisinin savunmanın ortası olduğunu fark eder ve filmin temposu hızlanır. İlk olarak 1978-79 sezonunda Gillingham’ın rezerv takımında savunmada oynamasına rağmen 18 gol atarak dikkat çeken Bruce sezonu takımının en golcü ismi olarak tamamlar. Hatat bu sayede İngiltere Genç Milli Takımı’na çağrılır ve 1980 Avrupa Gençler Şampiyonası’nda forma giyer. Turnuva dönüşü ise artık sıra Gillingham’ın asıl takımında forma giymeye gelmiştir. İlk olarak 1979 Ağustosu’nda Blackpool’a karşı giyilen forma tam 7 yıl boyunca kimseye kaptırılmaz, sürekli savunmada oynamasına rağmen 205 maça 29 gol sığdırılır.

Yine de o 205 maçın 203’ü gözlerden çok uzakta, o zamanlar Ada futbolunun yeraltı sahnesi olarak nitelendirilebilecek Birinci Lig’in dışında oynanır. Ama neyse ki FA Cup vardır! Birçok tarihi efsaneye sahne olan dünyanın en eski kupasında 1984’te Everton ile eşleşen Gillingham iki maçta da rakibine yenilmeyerek dikkatleri üzerine çeker. En çok dikkat çeken oyunculardan birisi de savunmanın belkemiği Steve Bruce’tan başkası değildir. Savunmadaki hava toplarında 10 Gary Lineker gücünde olan Bruce, FA Cup’taki performansı sayesinde 1984’te Norwich City’nin yolunu tutar.
Bruce’un Gilligham’dan Norwich’e transferindeki bonservis bedeli son derece cüzidir; hatta ilk maçta Liverpool karşısında kendi kalesine gol atan 24 yaşındaki Birinci Lig’in “çaylağı” kesinlikle yılın transferi değildir. Ama yıllar sonra bugünden o zamanlara bakınca üç yıl boyunca 141 maçta formasını giydiği Norwich tarihinin en önemli figürlerinden birisine dönüşecektir Steve Bruce. 1985’te Norwich City büyük bir sürprize imza atarak Lig Kupası’nda şampiyon olurken yarı finalde o zamanların en güçlü takımlarından ezeli rakip Ipswich Town’ı eledikleri maçta Bruce’un attığı galibiyet golü onu ilk kez Ada’nın futbol kâbesi Wembley’deki finale taşıyacaktır. Finalde Sunderland’i 1-0’la geçip tarihi bir zafere imza atan Norwich son kayda değer başarısına imza atarken Steve Bruce da finalde maçın adamı seçilecektir.


Yine de Bruce’un kişisel başarısı, kariyeri boyunca her türlü kişisel egosunu, iddiasını formasını giydiği takım lehine perdahlamış savunma sanatçısı için bir yere kadar önemlidir. Norwich, Lig Kupası’nı kazandığı yıl o zamanlar sadece Birinci Lig olarak anılan şimdilerin Premier Ligi’nden düşerken, Bruce kendisini ısrarla isteyen takımlar yerine Norwich’te kalıp takım yeniden Birinci Lig’e dönene kadar Kanaryalar’ın tüm maçlarında forma giyer ve karşılaşmaların büyük çoğunluğunda maçın adamı seçilir. Takımda kalmasının tek sebebi sadece romantikçe bir vefa duygusu değildir. Halihazırda 26 yaşına gelmiş olan Steve Bruce, artık herhangi bir takıma değil Manchester United gibi büyük tutkuları temsil eden bir takıma gitmek istemektedir. Alex Ferguson ise bir önceki sezonki Steve Bruce’un FA Cup’taki başarısından fazlasıyla etkilenirken, diğer yandan transfer etmek istediği oyuncunun takımının küme düşmesi üzerine kafasında soru işaretleri oluşur. Steve Bruce’un Norwich’te kalarak gösterdiği performans ve o performansla takımının hemen ertesi yıl yeniden Birinci Lig’e dönmesinde oynadığı rol Bruce’u Alex Ferguson’un nazarında ideal futbolcu ile eş anlamlı kılacaktır.


27 gibi geç denilebilecek bir yaşta, 1987-88 sezonunun başında Manchester United’a transfer olan Bruce için Norwich’e ödenen 800 bin pound’luk bonservis bedeli o zamanlar için bir savunma oyuncusuna ödenen paralarla karşılaştırılınca hiç de fena bir meblağ değildir. Hatta en başlarda Ferguson, Bruce’u direk takıma monte etmeyince bu meblağ İngiliz skor basınının fazlasıyla çenesini yorar durur. Fakat son gülen yine her zaman olduğu gibi İskoç inadıyla Alex Ferguson olacaktır.

Zaten o yıllarda Ferguson şimdilerde olduğu gibi el üstünde değil, eleştirilerin odağındaki isimdir. İlk önce kendisinin gönderilmesini isteyen taraftarların astığı “Git artık” mealli pankartları sahada verdiği derslerle söktüren Ferguson, daha sonra hayalindeki iki hücumcu bek (Denis Irwin ve Steve Parker) ve iki ayağı top yapan tandem oynayabilen stoperden (Steve Bruce-Gary Pallister) oluşturduğu savunmasıyla Manchester’da başlayan sanayi devriminden sonraki en büyük devrimi Old Trafford semalarında başlatır. Ulvi rolündeki Steve Bruce’lu Manchester United ilk olarak 1993’te 26 yıl sonra
İngiltere Birinci Ligi’nde şampiyon olup şeytanın bacağını kırarken ilk önce 1990-91 sezonunda takımın en golcü üçüncü oyuncusu olan Steve Bruce savunmadaki “Güneş bile batar ama Bruce geçilmez” olarak Kırmızı Şeytanlar’ın futbol literatürüne geçen performansı ve kritik anlarda attığı sürpriz golleriyle Alex Ferguson Altın Çağı’nın ilk döneminde (1993-1996) takım savunmasının belkemiği olur.

1994 ve 1996’da kazanılan şampiyonlukların yanı sıra 1990, 1994 ve 1996’da kazanılan FA Cup’larda da hayati bir rol oynayan Manchester’lı Ulvi, 1994’te takımdan ayrılan Bryan Robson’ın yerine takım kaptanlığına getirilirken 1991’deki Kupa Galipleri Kupası şampiyonluğunda finalde Barcelona’nın rüya forvetleri karşısında gösterdiği Bülent Korkmazvari oyunla Manchester United taraftarının gözdesi olur.


Artık Old Trafford ahalisi için Bruce aşağı, Bruce yukarıdır… Ama o yine de aynı Steve Bruce’tur, mütevaziliğinden en ufak bir taviz bile vermezken, 1996 FA Cup finalinde takım kaptanı olmasına rağmen kupa seremonisinde o yıl efsanevi bir dönüş gerçekleştiren takım arkadaşı Eric Cantona’ya kaptanlık pazı bandını takarken başka türlü bir şampiyonluk dersi verecektir!

36’sına merdiven dayadığında Alex Ferguson’a yerini gençlere bırakmak istediğini söyleyerek alt ligdeki Birmingham’ın yolunu tutarken de ilk günkü Bruce’tur… Manchester’daki tarihi dubleler, Avrupa Şampiyonluğu, Premier Lig’de kurulan tekelvari başarı, Alex Ferguson’la takımın kaptanı olarak çalışmak; hepsi de sadece daha da gürbüzleştirir Steve Bruce’u… 39 yaşına kadar önce Birmingham sonra da Sheffield United’da forma giydikten sonra sıra Ferguson tedrisatından geçilirken öğrenilenleri hayat aktarmaktadır… İlk olarak faal futbola nokta koyduğu Sheffield’da başlar teknik direktörlük macerasına… Bütçe kısıtlı, o zamanlar adı First Division olan Championship fazlasıyla çetin cevizdir… Ama daha ilk sezonunda umutsuz vaka olan Sheffield takımını 8. sıraya kadar taşır, play-off bileti son anda kaçırılır. Sonraki sezon yönetim verdiği sözleri yerine getirmeyince önce istifa edilip televizyon yorumculuğu ile idare edilir. Sonra Huddersfield Town’da Sheffield’daki filmin aynısı yeniden yaşanır. Sonra kısa bir süre Wigan ve Crystal Palace’ı çalıştırdıktan sonra 2001’de Birmingham City’nin yolu tutulur. Sezon başında herkes 2. ligde kümede kalma hedefini çizerken Steve Bruce sessiz sedasız bir şekilde çalışıp Birmingham’ı 16 yıl sonra Premier Lig’e çıkarmayı başarır. Bütçe yine dardır, Premier Lig aşırı endüstrileşme sürecinde her zamankinden de zorludur. Teknik direktörlük macerası da Gillingham, Norwich yılları gibidir tıpkı… Bu arada Norwich tarihinin en unutulmaz 20 oyuncusundan birisi olarak seçilecektir. Zorluklara rağmen Brimingham Premier Lig’de 2006’ya kadar kalıcı olmayı başarırken, eski aşk Newcastle’dan gelen teknik direktörlük teklifleri kibarca reddedilir. Bunun sebebi ne çocukça bir intikam güdüsü ne de para puldur… Bruce’un rol modeli her zaman Alex Ferguson olmuştur… Ama tam da yıllardır Ferguson olma sürecinde karşısına çıkarılan en büyük engel olan para sorunu Carson Yeung isimli para babasının gelmesiyle çözülmüş gibi gözükürken, dağdan gelen bağdakini kovar… Steve Bruce aklı Birmingham’da kalsa da Wigan’ın yolunu tutarken, Birmingham neler kaybettiğini farkında değildir… Sezon sonunda Yeung’un paralarına rağmen Birmingham binbir zorlukla geri döndüğü Premier Lig’den düşerken, herkesin kesin düşecek gözüyle baktığı Wigan kümede kalmayı başarır… Steve Bruce’un yaşam öyküsünün en güzel özeti de budur… Şimdilik film son perdesinde doğuştan Newcastle United’lı Bruce, Geordie’lerin azılı düşmanı Mackem’lerin yanı Sunderland’in başında ama bir de Mackem’lere sormak lazım doğuştan Geordie’deye ne kadar mutlular renkkörlüğünün öte yakasında? Bir gün Ulvi Güveneroğlu da tam teşekküllü bir teknik direktör olduğunda aynı şeylerin yerel versiyonunun burada tekerrür edeceğine iddiaya var mısınız?

22 Eylül 2009 Salı

YA SAKATLIKLAR OLMASAYDI VAN NISTELROOY, GERD MÜLLER OLAMAZ MIYDI?


Ruud Van Nistelrooy, 1 Haziran 1976’da, Amsterdam’dakilerin “Orada yaşayanlar Hollandalı değil, Belçikalı” diye andığı Brabant bölgesinde dünyaya geldiğinde, ne dedesi ne de babası onun bir gün dünyanın en ünlü futbolcularından birine dönüşüp birçok insan için gol ile eşanlamlı olacağına ihtimal bile vermemişti. Yine de Brabant bölgesindeki ailenin yaşamı milenyumun ilk on yılının en büyük gol sanatçısına hayatı boyunca ilham kaynağı olacaktı: “Doğup büyüdüğüm Oss şehri, Hollanda’nın güneyinde gösterişsiz bir yerdi. Amsterdam’daki hayattan çok farklı, daha çok kırsal aile değerlerinin egemen olduğu ve nüfusun büyük çoğunluğunun hayatını çiftçilik yaparak kazandığı, Alman sınırına çok yakın bambaşka bir dünya… Kapıları kilitlemezdik, hatta çoğu zaman kapıları açık bırakırdık. Bütün bir gün komşular birbirini ziyaret eder ve hep beraber çalışmaya giderlerdi. Dedem, anneannemle beraber 80’li yaşlarının ortasında bile büyükbaş hayvan yetiştirmeye devam etti. Belki de küçüklüğümü onlarla geçirdiğim için futbol dünyasının sahte ışıklarına kapılmadan yıllarca sadece dedem gibi en iyi yaptığım işi yapmaya konsantre oldum: Gol atmak!”

Yine de o yılların Hollanda’dasında Belçikalı-Öz Hollandalı ayrımı pek yapılmaz, ülkenin güneydoğusundaki okulda bile Amsterdam’dakine eşit kalitede bir öğrenim olanağı sağlanırdı. Ruud da ilk önce okula gitti. Belki de küçük bir futbol sevdalısı olarak 1982 ve 1986 Dünya Kupaları’nın Brezilya ile beraber en zarif futbolunu oynayan Tigana-Platini-Giresse’li Fransa’ya hayranlığından ilk önce Fransızca okumaya karar verdi. Ama iki yıl sonra Almanca’da karar kılacaktı. Yıllar sonra İngiltere Ligi’nin gol kralı olduğunda L’Equipe ile yaptığı röportaja Fransızca başlamış, muhabirleri ters köşeye yatırmıştı: “Evet Fransızca biliyorum ama biraz… Alman sınırına yakın olan Brabant’ta büyüdüğüm ve dile biraz aşina olduğum için Almanca öğrenmek daha kolay geldi. Ne de olsa artık zamanımın çoğunu ders çalışmak yerine başta İngiltere Ligi olmak üzere futbol izleyerek geçiriyordum, derslerle alakamı daha çok ailemi hayal kırıklığına uğratmamak için azami seviyede sürdürüyordum”


Yine de Romario’nun gollerine göre daha az ilgi duyduğu okul sayesinde 14 yaşındayken Hollanda’nın merkezinde bambaşka bir hayatın yaşandığını fark edecek ve babası gibi çiftçi olmak yerine futbolcu olmaya kesin karar verecekti: “
Dışarıda bambaşka bir dünya vardı, dedem gibi 80 yaşına geldiğimde bile çok çalışmamı gerektirmeyecek bambaşka bir hayat… Futbol topunun içinde gizli her an seni içine alıp en yukarılara taşıyabilecek ama dikkat etmezsen de bir anda en aşağıya çekecek başka türlü bir yaşam. Ama ne zaman pes edecek gibi olsam, aklıma hep büyüdüğüm yer geldi. Saçmaladığımda hep dedemi düşündüm. O beni hiçbir zaman gol kralı Ruud olarak tanımadı ve bu yüzden onun bir gün karşıma dikilip ‘Sen kendini ne sanıyorsun?’ diyebileceği başımın üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallandı durdu. Belki de bu yüzden ben PSV’den yetişen diğer ünlü golcüler Romario ve Ronaldo gibi en güzel kadınları koluma takıp en güzel arabalarla boy göstermedim. Sekiz yıl şimdiki eşim olan sevgilimle beraber yaşarken de ne ben ne de o bana ‘dünyaca ünlü Nistelrooy’ gözüyle baktık. Ben hep o Oss’tan Den Bosch’taki okula gelen Ruud olarak kaldım”


Oss’tan Den Bosch’taki okula gelen Ruud’a daha önce bir takımda oynayıp oynamadığını sorduklarında güzel bir beyaz yalan döküldü ağzından: “Evet tabii ki… Ben köy takımının kaptanıydım” Hangi mevkide oynadığı sorulduğunda ise o anda okul takımında boş olan mevkiyi söyleyecekti: “Ben hep stoper olarak oynadım” Bir süre sonra okul takımında kendisini gösterdikten sonra part-time olarak Nooit Gedacht ve Magriet takımlarında da beş yıl sonrasının golle en çok eşanlamlı olacak adamı stoper ve libero olarak forma giyecekti. Neyse ki ilk profesyonel kulübü olan Den Bosch’un teknik direktörü Hans van der Pluym kısa sürede Nistelrooy’un beyaz yalanını anlayıp kendisini orta sahada hücuma dönük olarak oynatmaya başladı.
1993-1997 yılları arasında 69 kez Den Bosch forması giyen ve sadece 17 gole imza atabilen Nistelrooy, son sezonunda sakatlıklar yüzünden Kees Zwamborn tarafından mecburen forvete çekilip 13 maçta 12 gole imza attığında herkesin dikkatini çekti. Ama Nistelrooy henüz tam hazır olmadığını ve yedek kalacağını düşünerek Ajax ve Feyenoord yerine Heerenveen’e transfer olmayı tercih etti. Heerenveen formasıyla bir sezonda attığı 13 gol ise hem ona kendini daha büyük futbol maceralarına hazır hissettirecek hem de küçükken hayranlıkla seyrettiği Romario’nun PSV’sinin kapılarını açacaktı.


PSV’nin Heerenveen’e ödediği 6.3 Miyon Euro’luk bonservis ücreti o güne kadar iki Hollanda kulübünün birbirine ödediği en yüksek bonservis ücreti olurken ilk sezonunda 34 maçta 31 gol atan Nistelrooy Hollanda Ligi’nin gol kralı oldu. Profesyonel futbol hayatına stoper olarak başlayıp orta sahada devam eden 1.88’lik Hollanda kulesi üç yıl içinde sadece Hollanda’nın değil Avrupa’nın da en çok gol atan oyuncularından birisi olarak gümüş ayakkabı ödülünü aldı. Aynı zamanda Hollanda’da Yılın Futbolcusu ödülüne de layık görülen Nistelrooy, artık Avrupa’nın dev takımlarının transfer listesinin en başlarında yer alıyordu.

Aynı yıl Hollanda Milli Takımı’na da seçilen Nistelrooy ya da yeni adıyla “Van Gol” PSV’deki ikinci sezonunda da 29 gole imza atarak bir kez daha Hollanda Ligi’nin gol kralı oldu. 2001 yılında PSV formasını son kez giydiğinde 67 maçta 62 gole imza atarak olağanüstü bir gol oranı yakalamıştı. Aslında 2000 yazında PSV’ye 18.5 Miyon Pound ödeyen Manchester United, Van Gol’ü çoktan renklerine bağlamıştı ama sağlık kontrolünde ortaya çıkan sakatlığı transferi 2001 Nisanı’na kadar erteleyecekti. Yine de Van Nistelrooy sakat olduğu dönemde transferden vazgeçmeyen ve başka bir forvet transfer etmeyen Alex Ferguson’un jestine karşılık olarak son anda devreye giren Real Madrid ve Barcelona yerine beş yıllık sözleşmeye imza atarak Manchester’ın yolunu tuttu.


Manchester United sadece başka bir ligin takımı değil aynı zamanda da Nistelrooy için bambaşka bir gezegendi:
“İngiltere’ye transfer olduğumda, televizyoncuların doğup büyüdüğüm yere kadar gelip eski arkadaşlarımla ve annemle röportaj yaptığını duyunca büyük bir şok yaşadım. Annem arayıp onlara ne demesi gerektiğini sormuştu. Sadece kendisi olmasını ve gerçeklerini dile getirmesini söyledim. Ama sonradan yazılanlara baktığımda daha da büyük bir şoka uğradım. Bana bu kadar büyük bir bonservis ücreti ödenmiş olmasına rağmen Beckham gibi giyinmediğim, büyük bir evde bir süperstar hayatı yaşamadığım için medya beni en baştan yadırgamıştı. Onlara göre benimki gibi sade bir hayat sürmek, sıradan şeylerden hoşlanmak görmemişlikle eş anlamlıydı. Bir süre sonra gazeteleri okumayı bıraktım. İngiltere’de gol kralı olduktan sonra ise Roy Keane’in uyarılarını dinleyip gazetelerde yazanlara gülüp geçmeye başladım. Bu kez de adım ‘hiçbir şeyi umursamayan küstah Hollandalı’ya çıktı”


Saha dışında işler olabilecek en ters şekilde başlasa da Nistelrooy, Kırmızı Şeytanlar’ın formasıyla oynadığı ilk sezonda 32 maçta 23 gole imza atarken, üst üste sekiz maçta gol atarak lig tarihinde kırılması imkansız gözüken bir rekoru kırdı. Şampiyonlar Ligi’nde de gollerine devam eden Van Gol, sezon sonunda Premiership oyuncuları tarafından Yılın Oyuncusu seçilecek, bir dahaki sezonun başındaki ilk iki maçta attığı iki golle kendisine ait olan üst üste gol atma rekorunu daha da geliştirecekti.


Manchester’da diğer takım arkadaşlarınkine göre mütevazi sayılabilecek evinde sakin bir hayat sürerken gollerine devam eden Ruud, saha dışında yine tabloid basının hedefi haline geldi: “İlk önce basın toplantısında küçükken Manchester United’ı tutmadığımı itiraf ettiğim için beni yerin dibine soktular. Sadece birçok oyuncu gibi yalan söylemediğim için yerden yere vuruldum. Ama anlayamadıkları bir şey vardı ki küçükken Manchester’ı tutmuyor olmam, bu büyük kulübe para için geldiğim anlamına da gelmiyordu. Sadece para için bir takıma transfer olsaydım daha en baştan Real Madrid’e giderdim. Burada harika oyuncularla aynı takımda oynayarak kendimi geliştireceğimi, daha da iyi olacağımı biliyordum. Ayrıca Ferguson, sakatlanmama rağmen benden vazgeçmemiş, başkasını da almamıştı. Sonradan kendisiyle basının da ısrarla körüklediği tartışmalar yaşamış olsak da bir kere sadece böylesine dürüst ve sözünün eri bir insan olduğu için bile Ferguson’a karşı çok güzel hisler beslemeye devam ediyorum.”


2003-04 sezonunda Denis Law’a ait olan Avrupa kupalarında en fazla gol atan Manchester United’lı oyuncu rekorunu kıran Nistelrooy, kulüpteki henüz üçüncü sezonunun sonunda tüm zamanların en çok gol atan on Manchester United’lı oyuncusundan birisi oldu. Bu durum, basının Hollandalı gol sanatçısına daha da fazla saldırmasına sebep olacaktı. Her zaman her düşündüğünü açık sözle dile getirmesi yine başına büyük dertler açtı. İlk önce Beckham’ın takımdan ayrılmasından sonra sağ kanat oyuncusunun ortalarını özlediğini söylemesi, Ferguson ve yeni prensi Ronaldo ile arasına kara kediler girmesine sebep oldu:
“Ronaldo şüphesiz büyük bir yetenek ama sürekli olarak bireyselliğe dayalı güzel hareketler yapmak peşinde. Bu da zaman zaman bana yapması gereken ortaları çok geç yapmasına sebep oluyor ve ben tam boş alana kaçmışken rakip savunmacılar üstüme üşüşüyor.”

Nistelrooy’un Man Utd’dan ayrılması sürecine kadar uzanan Ronaldo-Nistelrooy soğuk savaşı, Mayıs 2006’da artık olmadığı kadar ayyuka çıkacaktı. Sonradan her iki oyuncu tarafından yalanlanmış olsa da Setanta Sports muhabirinin yaptığı haber, sonun başlangıcı oldu. 9 Mayıs günü yapılan United antrenmanında Ronaldo yine topla fazla oynayıp kendisine pas vermeyince Nistelrooy, Ferguson’un Portekizli yardımcısı Queiroz’u kast ederek “Pas verme sakın, topu babana götür” diye bağırmış, bunun üzerine de yakın zamanda babasını kaybeden Ronaldo ile saha içinde birbirlerine girmişlerdi. Daha once de Ferguson tarafından yedek bırakılan Nistelrooy bunun üzerine tesisleri terk etmiş ve basında büyük spekülasyonlara yol açmıştı.
Bu olay her ne kadar Nistelrooy tarafından yalanlanmış olsa da iki ay sonra Real Madrid’e imza atacaktı. Yine de Nistelrooy için Manchester United deneyimi hayatında başına gelen en güzel şeylerden birisi olarak kaldı:
“Ferguson çok iyi bir teknik adam, akisini söyleseniz de United’a kazandırdıklarının yanında ne deseniz boş. Manchester United formasını giydiğinizde günün 24 saati boyunca aklınızda sadece Manchester United olur. Beckham, Ferdinand, Keane gibi oyuncularla aynı takımda bir maç dahi oynamış olmak futbol adına size hayatınız boyunca unutamayacağınız kadar çok şey öğretir. Keane’in zihinsel gücü ve sahada yaydığı futbol ateşi eşsizdir. Kaybetmekten nefret eder ve kazanmak için her şeyini ortaya koyar. Ama yine de United’da beraber oynamaktan en çok zevk aldığım oyuncu Ryan Giggs’ti. Futbol adına her şey Giggs’te var. Onun gibi top süren, orta yapan, gol atan ikinci bir oyuncu görmedim. Her oyuncunun bir fiyatı vardır ama Giggs’in yaptıklarını hiçbir para satın alamaz”

Nistelrooy’un takım arkadaşlarına duyduğu sevgi ve saygı Ronaldo hariç tüm Manchester United oyuncuları nezrinde karışıklıydı. Ama Nistelrooy’un Ada’dan ayrılış sürecinde Ronaldo ve Ferguson ile yaşadığı tartışmalar kadar Manchester United’a diğer takım taraftarlarının duyduğu nefret de önemli bir rol oynadı. Bir Man United-Arsenal maçından sonra yaşananlar, futbolun en çirkinleştiği anlardan birisi olarak tüm hafızalara kazınacaktı. Maçın son dakikalarında Nistelrooy kendisini yerde bulduğunda hakem penaltı noktasını gösterecek ama bu kez penaltıyı gole çeviremeyen Hollandalı yıldız Arsenalli oyuncuların saldırısına uğrayacaktı. Martin Keown ve arkadaşları sırayla Nistelrooy’a omuz atarlarken hepsi de uzun süreli cezalar alacaklar ama yorgan gittiğinde kavga bitmeyecek sahanın dışına taşacaktı. Arsene Wenger, Nistelrooy’u sahtekarlıkla suçlarken, maçın bitiminden yarım saat sonra Vieria kendisiyle konuşmaya gelen Hollandalı’ya saldıracak, iki kulüp arasındaki ezeli rekabet Nistelrooy ekseninde gelişen olaylardan sonra ezeli bir düşmanlığa dönüşecekti.
Ada’dan adeta kaçarak İspanya’ya sığınan Ruud Van Nistelrooy, bu kez kimseye röportaj vermemeye yemin edip her düşündüğünü dile getirerek başına bela açmaya son verdi ve sadece en iyi yaptığı iş olan gol atmaya konsantre oldu. Bu kararında 2006 Dünya Kupası’nda Hollanda teknik direktörü Van Basten ile yaşadığı polemikler de etkili olmuştu. Van Basten yönetimindeki milli takımda bir daha forma giymeyeceğini ve sadece Real Madrid formasıyla gol atmak için yaşayacağını söyleyen Nistelrooy, henüz ikinci maçında hat-trick yaparak beyaz bir sayfa açtı. İlk sezonunda Barça ile oynanan iki derbi maçında üç gol atan oyuncu, tüm spekülasyonları geride bırakıp formunun zirvesine dönerek Real Madrid’in 2006-2007 sezonunda La Liga şampiyonu olmasında başrol oynadı.



İlk sezonunda İspanya’da gol kralı olan ve en çok okunan futbol gazetesi Diario As’ın düzenlediği ve 140 bin kişinin katıldığı ankette yılın en iyi oyuncusu, transferi ve yılın en güzel golünü atan oyuncu seçilen Nistelrooy, aynı zamanda da R.Madrid efsanesi Hugo Sanchez’e ait olan La Liga’da 7 maç üst üste gol atma rekorunu da egale etti. 2007 Mayısı’nda Van Basten’le arasındaki buzlar eridiğinde Hollanda Milli Takımı’na geri dönen Nistelrooy, büyük kavgalar yaşadığı hocasıyla beraber Hollanda’da gol ile en fazla eş anlamlı olan futbolcu olarak kaldığı yerden devam etti. O sezon, Real Madrid, hem La Liga’da hem de Şampiyonlar Ligi’nde doludizgin ilerlerken, 26 maçta 16 gole imza atan Van Nistelrooy, Schuster’in en önemli kozlarından birisi oldu. Nistelrooy da Real’deki hocasına toz kondurmuyor ve onla ilgili konuşurken satır aralarında geçmişinde golcülüğüne leke süren tartışmaları da unutmadığını dile getiriyordu: “Schuster, çok açık fikirli, her zaman B ve C planları olan bir teknik adam. Daha önce problemler yaşadığım Ferguson ve Van Basten’i kast etmiyorum ama Schuster daha öne çalıştığım teknik adamlar arasında beraber çalışması en zevkli olanı. Sanırım futbolculuğu döneminde kendi mevkisine Avrupa’nın en iyisi olduğu için yıldız futbolculara karşı en ufak bir kompleksi bile yok. Real Madrid gibi takımların ihtiyacı olan da tam anlamıyla Schuster profilindeki teknik direktörler.”
Schuster'in ikinci sezonunda esen Guardiola - Barça fırtınasının ortasında sakatlığı yüzünden geri plana düşerken, bir anda kopan 2. Galacticos tufanında Hollandalılar'ın hepsi adeta "içimizdeki Barcelona'lılar" edasıyla Real tarafından tu kaka edilirken geriye bir tek o kaldı. Yine sakatlanmasa belki de Kaka-Ronaldo'lu rüya hücuma dönük orta sahada kaldığı yerden gol sanatçılığının gönderini gerd Müller'in bile yukarısına taşıyacaktı, belki de taşıyacak güçte hala... Siyahı beyazıyla futbol sevdamıza çok şey katan bu büyük gol sanatçısının bir an önce düzelip aramıza dönmesi dileğiyle...

16 Eylül 2009 Çarşamba

MANCHESTER DERBİSİ: United VS City


Dünyanın ilk su kanallarının inşa edildiği, Marx ve Engels’ın en önemli eserlerini yazdığı sanayi devriminin başkenti Manchester’da bir Manchester City taraftarını Manchester United’ı tutmakla suçlamak mahkemelerde bile hafifletici sebeptir. Henüz “multietnik” ve “farklı etnik toplulukların bir arada yaşaması” olguları, sosyologlar tarafından icat edilmeden önce birçok farklı etnik kökenden insanın barış içinde bir arada yaşamaya başladığı Manchester’da tek “bölücü nifak” futbol topudur. İngiltere’nin en eski takımlarından ikisi olan kırmızı United ve mavi City’nin taraftarları, tarihleri boyunca hep aynı partiye oy vermelerine (1987’den beri Manchester Belediye Meclisi’ne tek bir sağcı bile seçilmedi!), aynı içkileri içip aynı müzikleri dinleyerek başta Liverpool şehri olmak üzere İngiltere’nin tüm şehirlerine karşı Manchester’lı (I am not English, I am Mancunian!) kimliğini yüceltirken, City-United arasında oynanan Manchester derbisi günü birbirilerine su bile vermezler.

Manchester’ın mavi yakası City, ezeli rakipleri United’ın stadı Old Trafford’un Manchester şehrinin dışında olmasına ve taraftarlarının yarısından fazlasının Manchester dışından olmasına gönderme yaparak “Adımızda da vurguladığımız gibi” asıl Manchester olduklarını iddia ederler. United’lılar ise 90’lı ve 2000’li yıllarda İngiltere’nin en başarılı ve dünyanın kendi yağıyla kavrulan en zengin takımı olduklarını ileri sürüp “Nasıl olur da 29 yıldır tek bir kupa kazanamayan City asıl Manchester olduğunu iddia edebilir?” diye ezeli rakiplerini alaya alır.

İşin aslı, 19. yüzyılın sonlarında kurulan her iki takımın da benimsedikleri ilk isimlerinde Manchester şehrinin adı geçmez. 1878 yılında Newton Heath adıyla kurulan Manchester United, şehre bağlı ilçelerden birinin adını kullanır. Manchester City ise ilk olarak kilise çalışanlarının girişimiyle 1880 yılında St. Marks adıyla futbol hayatına başlar.

1887 yılında Ardwick AFC adını alan kulüp, 1893-94 yılında yaşadığı ekonomik krizden sonra adını değiştirmek zorunda kaldığında Manchester City ismini seçer.

Mavilerin City adını benimsemesinden 8 yıl sonra, rakipleri misali bir ekonomik yeniden yapılanma süreci yaşayan Newton Heath yöneticileri, Manchester Central ve Manchester Celtic isimleri arasında kararsız kalırken, Louis Rocca isimli bir İtalyan göçmen şehirde birçok farklı etnik topluluğun bir arada yaşamasına gönderme yaparak Manchester United ismini ortaya atar. 26 Nisan 1902’de Manchester United adı oybirliğiyle kabul edilerek tescil edilir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, City ve United taraftarları sadece her iki takımın karşılaştığı maçlarda her iki takımdan birini benimserlerken, sezonun kalanında hangi takım Manchester şehrinde maç yapıyorsa ayrım yapmadan onu desteklerler. Geçtiğimiz yıllarda Kayserili futbolseverlerin Kayserispor-Kayseri Erciyesspor ikilisine gösterdikleri şehir sevgisinin renklerden önce geldiği bu durum, savaş sonrası Ada futbolunda rekabet dozunun git gide arttığı günlerde yavaş yavaş değişecektir.

O zamana kadar Manchester futbol tarihine gelen en büyük futbol sanatçısı George Best’in önderliğinde United, hem İngiltere’de hem de Avrupa’da fırtına gibi eserken City de United’ın altında kalmaz. Yine de o yıllarda Manchester futbolunun mavi ve kırmızı yakası birbirinden ayrışmaya başlarken Manchester halkının önemli bir kısmı gibi bir fakir bir ailenin çocuğu olan İrlanda göçmeni Best’in yeteneğine olan saygı duruşu, iki kulübün taraftarları arasındaki tek ortak noktadır.

Manchester’ın ünlü The Fall grubunun fanatik bir City taraftarı olan solisti Mark E. Smith’in yazdığı “Futbol Komplosu” o günleri en güzel özetleyen şarkıdır: “Manchester’ın mavi yakasının bile kralı George Best’tir”

Ama United ve City arasındaki rekabetin ezeli bir düşmanlığa dönüşmesi sürecinde başrolde - bu kez kötü adam rolünde- yine aynı George Best olacaktır. 1970’li yılların başındaki ilk Manchester derbisinde, United’ın en büyük yıldızı olan George Best kendisini durdurmak için atılan tekmelere daha fazla dayanamayarak City’li savunma oyuncusu Glyn Pardoe’nun ayağını kırar. Pardoe’nun ayağının kesilmesinin gündeme geldiği günlerde bu kez Manchester derbilerinin en golcü oyuncusu Francis Lee ve George Best birbirlerini maç boyunca kendilerini yere atmakla suçlarlar. 1973-74 sezonunun ilk derbisinde ise futboldan başka her şey vardır. City’li Mike Doyle ve United’lı Lou Macari kırmızı kart gördüklerinde uzun süre sahadan çıkmayı reddederlerken, maçın hakemi onlar sahadan çıkana kadar maçı tatil edip geri kalan oyuncuların tümünü soyunma odasına gönderir.

Asıl kıyamet ise Best’in takımdan ayrılmasından sonra büyük bir düşüşe geçen United’ın küme düşmesine neden olan 1973-74 sezonundaki derbi maçında kopar. Aynı zamanda sezonun son karşılaşması olan maç, sezon başında United’dan City’ye transfer olan Denis Law’un 80. dakikada topuğuyla attığı golle sonuçlanır. City’liler Denis Law’u “United’ı ikinci lige topuklayan adam” olarak kutsarlarken, Law kendisiyle gol sevincini yaşamaya gelen takım arkadaşlarını iter ve gole sevinmeyi reddederek sahayı terk eder. Maçın son anlarında United taraftarları sahayı basıp kendilerini küme düşürecek maçın bitmesine engel olmaya çalışırken, Law çoktan profesyonel futbolu bırakmaya karar vermiştir.


United, Best’in takımdan ayrılışından sonra yaşadığı önlenemez düşüşünü ancak 1980’lerin ortasında Alex Ferguson’un gelişiyle durdurabilirken, City o yıllarda Liverpool, Tottenham, Notthingham Forest ve hatta Derby County gibi takımların İngiltere ve Avrupa’daki başarılarına kıyasla vasat bir dönem geçirir. Hatta 1983 ve 1987 yılında United’ın başına gelen City’nin başına gelir ve iki kez küme düşer. Bu süreçte Ferguson, Manchester’ın kırmızı yakasındaki futbol devrimini başarıyla gerçekleştirmiş ve 1990’larda United’ı İngiltere’nin en güçlü takımına dönüştürmüştür.

United, İngiltere Birinci Lig’inin Premiership adını almasından sonra Ada’nın tartışmasız en başarılı takımı olurken, City Avrupa kupalarında şampiyonluk yaşamış bir takım olarak 1998 yılında üçüncü lige kadar düştüğünde bir “ilk”e imza atar. Bu dönemde farklı liglerde oynadıkları için kupalar hariç çok fazla karşılaşma fırsatı bulamayan her iki takım arasındaki rekabet, hiçbir zaman olmadığı kadar bir ezeli nefrete dönüşecektir. Manchester’lı insanların psikolojik itkilerini dair en güzel şarkılara imza atan Morrissey’in şarkısı “Arkadaşlarımız fazla başarılı olduklarında onlardan nefret ederiz” bu git gide büyüyen nefret atmosferini en güzel özetleyen sözlerdir.

United’ın Ada’nın en güçlü futbol kalesine dönüştüğü o günlerde Manchester müziği de başta Stone Roses, Happy Mondays gibi grupların öncülüğünde tüm dünyada başka türlü bir fırtına estirirken, müzisyenlerin büyük çoğunluğu United’ın fanatik taraftarlarıydı.

1990’lı yılların ortasında ise Ada müziğinde kopan Oasis kasırgası, City’nin mavi bayrağını daha önce hiç olmadığı kadar göndere çekecektir. City’nin, United’ın sürekli kafaya oynadığı lige geri dönüş sürecinde, takıma el altından finansal destek sağladığı iddia edilen Oasis kendisini “dünyanın en büyük takımının en büyük taraftarı” olarak lanse ederken, City tribünlerinde tezarühata dönüşen birçok şarkıya imza atar. Oasis’in etkisi City üzerinde o kadar büyüktür ki City kaptanı Richard Dunne, yeni doğan kızına bir Oasis şarkısı olan “Lyla” adını verecektir.

90’lı ve 2000’li yıllarda City tek bir kupa bile kazanamazken, sadece United’ı ara sıra yenerek avundu ve Manchester derbileri maviler için bir varoluş mücadelesine dönüştü. Bu süreçte zaman zaman derbilerde United’a üstünlük sağlayan City, özellikle Keegan yönetiminde United’ı 4-1’lik skorla yendiği maçla uzun yıllardır en güzel futbol gününü yaşadı. Eski Liverpool’lu Fowler’ın maçın henüz başında United’a attığı golden sonra United’ın ve Liverpool’un Avrupa’da kazandığı kupaları ima ederek yaptığı el hareketleri, bir ölçüde de sürekli şampiyon olan United’a karşı Ada’da başta City’liler olmak üzere United’dan nefret eden tüm taraftarların duygularına tercüman olarak derbinin yeni boyutunu simgeledi.

United’lıların City’ye cevabı ise aralarındaki düşmanlığı daha da arttıracak ve Ada’nın kalanının United’dan daha da fazla nefret etmesine sebep olacak cinstendi: “Man Utd bir sezonda hiçbir kupa kazanamayınca City’liler kendilerinden geçiyor, çünkü her sene hiçbir kupa kazanamayan City, o zaman kendini nimetten sayabiliyor.” Zaman zaman Keane ve Haaland gibi aşırı hırslı oyuncuların da saha içinde birbirlerinin futbol hayatını bitirmeye yönelik hareketleri, bu her sezon daha da artan Manchester yangının üzerine benzin niyetine dökülen olaylar oldu. Halihazırda dünyanın en zengin kulübü olmakla böbürlenen United’ı Amerikalılar alıp daha da zengin olduklarında, City’liler ezeli düşmanlarından artık “Man USA” olarak bahsetmeye başlamışlardı. Birkaç yıl sonra dünyanın kaynağı en belirsiz paralarını ödeyerek City’yi satın alan Thaksin Shinawatra ise United’lılar tarafından “İnsan haklarının en büyük düşmanı” olmakla itham edilecekti. Sonrası ise malum dünyanın gerçekten de en zengin adamları olan Arap şeyhleri, yüzyıllardır halklarından çaldıkları paralarla City’yi satın aldılar. Robinho, Adebayor, Barry ve United’dan alınan Tevez derken ilk kez 1970’li yıllardan beri United’a gerçekten rakip olabilecek bir kadro kurdular. Bu süreci özetleyen en anlamlı traji-komik cümle ise Oasis’çilerden geldi: “Vay be, United’lıların arabalarına alacakları her litre benzinin toplamda bize bir Tevez olarak geri dönecek olması harika bir şey”

Bugüne kadar tam 151 kez oynanan Manchester derbisinde, United 61, City ise 41 kez galip gelirken futbol hariç her konuda hiçbir şehrin olmadığı kadar aynı fikirde olan Manchester halkı, bu hafta sonu yeni bir futbol savaşına hazırlanıyor. İki sezon önce Sven Goran yönetiminde ligin ilk maçı olan derbinin ilk ayağını City 1-0 kazanmış, Oasis’in eski metresi Patsy Kensit gayri meşru çocuğunun babasından intikam almak için United’ın kırmızı bayrağına sardığı çocuğuyla derbinin simgesi olmuştu. Derbi öncesi saha dışında yine Manchesterlı ünlü müzisyenlerin atışmalarıyla yükselen tansiyon hiç olmadığı kadar yüksek. Oasis, eski Stone Roses basçısı Mani’yi “eski bir City taraftarı bir dönme” olmakla suçlarken, o sezonun rövanşında United’ın kazandığı derbinin hemen bitiminde cepten aradığı Oasis elemanlarına United’lıların Pub’ındaki tezarühatları dinleten Mani’nin cevabı, bu hafta sonu oynanacak derbiyi olabilecek en ateşli ruh haliyle özetliyor: “O City’li ezikler iyi bilsinler ki parmağımı kesseniz tüm gerçek Manchester’lıların kanı gibi kırmızı akar. Ve şunu da bilsinler ki City Şampiyonlar Ligi’ni kazandığı gün sadece Stone Roses değil Beatles bile yeniden bir araya gelecektir!

Artık dünyanın en zengin adamları City’nin başındalar… Alınan 5 forvetten çok Garteh Barry gibi son derece isabetli nokta transferlerle hiç olmadıkları kadar güçlüler ve tüm maçlarını kazandılar… United ise daha bu hafta içinde İnönü’de Beşiktaş karşısında kendi kendisinin kötü bir karikatürüydü… Üstelik son bir yıldır basında neredeyse her gün çıkan The Stone Roses birleşiyor haberlerine bakarsak, bu Pazar gerçekten de 35 yıl sonra yeniden her şey mümkün ve Manchester derbisi hiç olmadığı kadar büyük bir ezeli rekabet olma sürecinde ışık hızıyla ilerliyor… Benim tercihim her zaman dünyanın en insancıl, en futbol olan derbisi Merseyside’daki Liverpool – Everton… Ama inşallah Merseyside, insanlardan çalınan benzin paralarıyla değil de yeni bir Bill Shankly ve kendisini her yıl daha da geliştiren muhteşem adam David Moyes’in ateşiyle daha da alevlenir…

14 Eylül 2009 Pazartesi

SERGEN YALÇIN'IN MUSTAFA DENİZLİ YAZISINDAN HAREKETLE: DÜNYADA BÖYLE YÖNETİLE(MEYE)N BİR KULÜP DAHA YOKTUR

12 Eylül Cumartesi yaşadığım çifte acıyı bastırmak için Ian Brown'un meleksi sesi ve The Stone Roses'ın ancak Eric Cantona'nın futbolu ve Jackson Pollack'ın tablolarıyla karşılaştırılabilecek olağanüstü müziği bile yeterli olmadı. "Çifte acı"yı kısaca biraz açıyım: Türkiye'nin başına gelen en kötü şey olan kenan evren'in insanlık dışı ötesi adi, halk düşmanı askeri darbesinin 19. yıldönümüydü ve asmayıp da beslediğimiz eli kanlı diktatör halen devletin kendisine tahsis ettiği yarmaların koruması altında Türkiye'nin en güzel yerinin en güzel yerinde gazeteden çok tuvalet kağıdı niteliğindeki magazin gazetelerinden hande ataizigillerin fotolarını kopyalayarak ressamcılık oynuyor, allahın yer yüzündeki en güzel yansımalarından renkleri kirletmeye devam ediyordu...
Aynı gün Beşiktaş'ın yönetiminde de 12 Eylül sonrası ortaya çıkan kültür seviyesi ve cüzdan hacmi birbiriyle olağanüstü orantısız yeni babadan zengin sınıfın uzantıları vardı... Hepimiz hüsran skoru Mustafa Denizli'nin Dostoyevskivari kumarını kaybetmesine bağlarken asıl tarihi hatayı atladık... Şu anda Beşiktaş'ın yönetiminde öyle bir zihniyet var ki dünyada bir eşi benzeri yok. Bir kulübün geleceği olan eski adıyla PAF yeni adıyla A2 takımın başında görev yapan Sergen Yalçın aynı zamanda Türk futbol basınının görsel yüz akı NTVspor'da yorumculuk yapmaya devam ediyor ve en önemli işi de Beşiktaş'ın futbolunu dolayısıyla A takımın hocası Mustafa Denizli'yi eleştirmek yani Sergencesi üstündeki kişiye verip veriştirmek ki Sergen bunu ayrıca telefondan yazı yazdırdığı gazetede de yapıyor, hatta o gazetenin yayın üslubu uyarınca eleştirileri keskin kılıçtan ışın kılıcına dönüşüyor:
Böyle durarak, elim belimde ben de oynarım. Hatta daha alasını oynarım. Biz niye bıraktık ki futbolu. Koşmadan oynanacağını bilseydim eğer, emin olun 4 sene daha devam ederdim. Mustafa Denizli’nin kadro seçimi büyük yanlışlıklarla doluydu. Bu sene hiç kaleye geçmeyen Rüştü, sakatlıklan yeni çıkmış Yusuf ile Ekrem, ilk maçını oynayan Tabata ve ‘Ben formsuzum’ diye bas bas bağıran Nihat’la sahaya çıkarsan böyle olur işte. 45. dakikada yaptığı değişikliklerde oyuncuları kafa olarak bitirdi Denizli. Tecrübeyle sabit: Onları bir daha zor düzeltir...

"Eleştiri" dünyanın devamını sağlayan, ilerlemenin en önemli boyutudur. Ancak Beşiktaş Jimnastik Kulübü - Sergen Yalçın arasındaki ilişkiye yapmamız gereken eleştiri, Sergen Yalçın'ın Mustafa Denizli'yle ilgili yaptığı eleştirilerden çok daha fazla tarihsel öneme ve değere sahip.Bugün örneğin Devler Ligi'ndeki rakibimiz Manchester United'ın A2 takımından sorumlu Brian McClair'in (ki o da 15 yıl önce İskoçya'nın Sergen'iydi) Sky TV ya da Setanta'ya çıkıp bir yenilgiden sonra Alex Ferguson'a Sergen tonunda verip veriştirmesi sizce olacak bir şey mi? Futbol dünyanın en evrensel, global kültürel koduysa, Manchester'da olmayacak şey, İstanbul'da da mümkün olmamalı; yoksa yine dünyayı durdurun, inecek var durumu ortaya çıkar ki yıllardır hep beraber uğraşıp iki ileri bir geri de olsa Avrupa seviyesine getirdiğimiz futbolumuz iki geri bir ileri devam eder.
Burada kabahat kesinlikle Sergen Yalçın'da değil, çalıştığı gazetenin spor müdürünün, editörlerinin, NTVspor yönetiminin de bunda hiçbir kabahati yok aslında. Kimse Sergen'i silah zoruyla TV'ye çıkartmıyor, ayrıca Sergen yorumculuk işinde birçok futbolcu eskisinden çok daha başarılı (İlk zamanlarda Uruguay'ın Avrupa futbolundaki yeri ne söylevi acemiliğine geldi diye kabul edelim).Ancak Beşiktaş yönetimi, A takımın hocasını bir basın mensubu, yorumcu olarak eleştiren Sergen Yalçın'a yorumculuğu bırakıp maddi ve manevi olarak sadece A2 teknik direktörü olarak hayatını idame ettirecek olanakları sağlamıyorsa, o yönetimin Beşiktaş'ın geleceği hakkında hiçbir planı programı yok demektir. Bu da Beşiktaş tarihine dair tüm bildikleri günü kurtarmaya çalışan popülist ("Ben tribünden geldim" söylemi mesela geldin de nedense ben seni hiç görmedim açıkta ıslanırken, kapalıda kalan sigaraları paylaşırken, köfteci sırasında dumana boğulurken, Kazan'da tezahürat yaparken, Çarşı'da gezip şarkı söylerken, üsküdar-beşiktaş vapurunda zıplarken 1985-1997 arası tüm maçlarda İnönü'ye gittim ama hiç ama hiçbir yerde görmedim!) ezberden ötesine geçmez anlamına gelir. Geçmişi bilmeyen bugünü layıkıyla yaşayamaz, yaşatamaz; geleceği asla parlatamaz...
Durum artık o kadar trajikomik hale geldi ki Total Futbol ekibi olarak Mehmet Ayan ve Mustafa Sapmaz'la gittiğimiz Beşiktaş - Galatasaray A2 maçının devre arasında Mehmet Ayan bir ara Mustafa Denizli'ye "Hocam siz de yarın Sergen'in takımı hakkında yazmayı düşünüyor musunuz?" deyiverdi. Mustafa Denizli'nin cevabı ise üç arkadaş ve bir teknik direktör arasında sonsuza kadar tutulacak bir sır olacak benim için... Ama o soru aslında Beşiktaş'ın şu anda içinde bulunduğu iletişimsel-yönetimsel-ruhsal buhranın en traji-komik formülasyonuydu... Çifte şampiyonlukla kapatılan sezondan sonra daha ilk 6 haftada nasıl bu hale gelindi? İşte bu ve bunun gibi eşi benzeri görülmemiş garipliklerle... Düşünsenize zamanında gerçek hayatta bu işi yapacak son kişi olan Serpil Hamdi Tüzün'ün her hafta TV'ye çıkıp Stankoviç'i, Miliç'i ve oynattıkları oyunu yerden yere vurduğunu, sonra da hiçbir şey olmamış gibi PAF takımın başında maça çıktığını... Süleyman Seba böyle bir yönetim skandalına izin verir miydi? Asla! O zaman Feyyaz'lar, Ali'ler, Gökhan'lar, Rıza'lar, bu kulübün ölümsüz ruhları olabilirler miydi? Öyleyse hiç kimse Batuhan neden 103 kilo, Necip neden Fink'in İnceman'ın arkasında fasulyeden A takımda diye çocuklara kızmasın...
Ben bu zihniyetle her sene şampiyon olan bir takımdansa, kendi değerleriyle zaman zaman zorlanan zaman zaman da efsane yazan takımı tercih ederim çünkü asıl Beşiktaş o kulüp, şimdi halihazırdaki bu kulüp değil! Ah, o İnönü'de ilk "Yeter artık Seba" diye bağıran kişiyi bir yakalarsam...

13 Eylül 2009 Pazar

TAKTİKSEL FETİŞİZM DERSLERİ: MUSTAFA DENİZLİ VE WENGER NEDEN FORMSUZLAR?

O kadar insancığın hayatı sırf fakir oldukları için altyapısızlığın kaderine terk edilince ben birçok kişi gibi "haberler manşeti" muamelesi yapıp çeviremedim sel sayfasını... Tüm hayatım boyunca olduğu gibi bir kez daha acılarımı ruhumdan çıkarıp kurumaları için ayışığına asmayı denedim... Güzel bir müzik (Stone Roses'ın solisti Ian Brown'un soloları özellikle de 2004 tarihli Solarized), güzel iki maç (Manchester City - Arsenal ve Galatasaray-Beşiktaş derbisi)biraz olsun ruhumu boğan sel acısını hafifletti sağolsunlar ama asla unutturmadı, hiçbir şey de unutturmayacak; topu dereye atmak sadece yenecek gollerin dakikasını değiştirecek, maçın sonucunu asla değiştiremeyecek...

Hayatta en önemli şey aslında eldeki malzeme ve onu nasıl kullanacağınız arasındaki ilişki... Sözde Avrupa'nın sözde kültür başkentinin malzemesi yani insanı, yöneticisi, doğası, coğrafyası ve de en önemlisi altyapısı bu kadardı, o malzeme bu şekilde har vurulup harman savrulunca da böyle oldu maalesef...
İki türlü insan var bu dünyada: İdealistler ve realistler yani gerçekçiler... Dünyanın mikrokozmosu ve yansıması alan futbol topu da aynı şekilde idealistler ve realistlerin çatışmasıyla sürüyor, gidiyor...


İki çok saygı duyduğum, idealistoğlu idealist teknik direktörü, Arsene Wenger ve Mustafa Denizli'yi aynı gün içinde bu kadar zor durumlara düşerken görmek futbol gönlümü pek de okşamadı açıkçası... Ama biraz futbol tarihine bakıp biraz da kendi hayal dünyamda menajerlik oyunlarında düştüğüm benzer durumları hatırlayınca Arsenal Wenger ve Büyük Mustafa ile kolayca empati kurabildim. Biraz Don Kişot biraz da 1789 devrimcileri (hala kazanıp kazanmadıkları net belli değil ama hala konuşuluyorlar bu açıdan)gibi dünyanın kalanına karşı kendi inanç ve doğrularında inatla ısrar etmenin yeşil sahalardaki izdüşümü her iki hocanın da başına gelen...

Trabzonspor'un eski, Fildişi Sahili'nin faal hocası Vahid Halilhodziç şöyle demişti Arsenal Wenger için şöyle demişti: "Güzel futbol adına onları izlemeye doyamıyorum, orası kesin ama bir gol atmak için 100000 tane kısa pas yapmaları bir yerden sonra onları tıkayacak, güzelliklerine gölge düşürecek karakteristikleri olmasından korkuyorum" Halilhodziç'in korktuğu Wenger'in başına geldi maalesef. Wenger, dünyanın kalanına karşı kendi inanç ve doğrularında inatla ısrar etmeye devam ederken tarihsel olarak her idealist hocanın zor durumlara düşmesine sebep olan taktiksel fetişizminin kurbanı oldu bir anda.

4-2 kaybedilen ve Manchester City'nin Arsenal'in yerine dört büyüklerden birisi olma hedefi bağlamında sezon başının en kritik maçı olan karşılaşmada idealist hocanın taktiksel fetişizmi Adebayor'un intikam ateşi ve Mark Hughes'ün eski hocası Alex Ferguson'dan kaptığı estetik pragmatizme yenik düştü. Wenger, son 5 sezondur bir yerden sonra kendine zarar bir taktik fetişizme dönüşen kendi doğruları adına oyuncularını en verimli oldukları asıl mevkilerinde oynatmıyor. Bu sezonki en taze örnekler sakatlığı yüzünden Manchester City maçında forma giyemeyen dünyanın son 9.5 numara harikası, Zico'nun 21. yüzyıl versiyonu Andrey Arshavin'i ısrarla sol açıkta oynatması. Başta fiziksel yapısı açısından olmak üzere birçok nedenden asla sağ açıkta verimli olamayacak Danimarkalı post-modern kule Bendtner'i ısrarla orada oynatması, City karşısında alınan "tarihi" yenilgide belirleyici oldu. Belirli yaşın üstünde oyuncuları almayı reddettiği ve sürekli Frankofon orijinli gençlere yatırım yapmayı tercih ettiği için Arsenal'in uzun zamandır bir Terry'si, Lampard'ı, Gerrard'ı, en azından bir Carragher'ı bile olmadı. 2009 model Premier Lig'de 0 yerli, 0 direnç demek! Manchester City adına maçın adamı her hareketiyle Adebayor olsa da taktiksel açıdan açık mavilerin kahramanları iki yerli oyuncu İngiliz orta saha Gareth Barry ve Galli patlayıcı çatlak forvet Craig Bellamy'di. Şöyle bir orta sahaya bakınca, Küçük Mozart Rosicky'nin sanki hiç sakatlanmamış gibi harika geri dönüşüne ve dünyanın en modern orta sahası Fabregas'a rağmen City nasıl oldu da bu bölgede Arsenal'den daha etkili oldu? Çünkü Gareth Barry pekala oyun tarzı olarak İngiliz değil de frankofon ve 25 yaşın altında olsa Arsenal Wenger için biçilmiş kaftan. Ancak Wenger'in idealizmi o bölgede Denilson ve Song'u tercih etti, ikisine de başarılar ama Tony Adams gibi yerel bir doğuştan lider figürü olmadıkça Arsenal, arkasına Arap sermayesini almış her pragmatik olma bağlamında Alex Ferguson ekolünden yerli teknik adam karşısında aynı durumlara düşecektir.

Peki, Beşiktaş'ın düştüğü hale ne demeli? Aslında dün pekala Mustafa Denizli Arsenal'in başında Mark Hughes'ün Manchester City'sine aynı şekilde yenilirken, Arsene Wenger de Beşiktaş'ın başındayken Rijkaard'ın Galatasaray'ına yenilebilirdi. Alex Ferguson örneğinde olduğu gibi en çok kazanan teknik adam hep oyuncularına göre taktiğini belirleyenler, taktiğine göre oyuncularını belirleyenler değil!
Yusuf'u bu kadar kaygan bir sahada, yaşı göz önünde bulundurulunca bu kadar ağır bir sakatlıktan sonra üstelik de Tabata ile aynı anda oynatmak, sadece biz iflah olmaz güzel futbol aşıklarının yürüyen Messi Yusuf'u zevkle izlemesini sağlar, neticeye ise katkısı pek olmaz maalesef. Tabii ki ilk yarı sonunda Yusuf bu kadar iyi oynadıktan sonra orta sahada daha sert ve ısırıcı olmak adına iki hücuma dönük orta sahadan birisini çıkarmak gerekirse, kağıt üstünde çıkması gereken Tabata olabilir. Ancak tüm bir maç boyunca sol kanada sıkıştırılan Yusuf'la oyun kurmaya çalışmak hem takımın hücum temposunu düşürür, hem de hücum sahasının daralmasına sebep olur. Üstelik de buna ilk yarıda sahanın dikeylemesine en çok koşan oyuncusu olan Tabata'yı aldıktan sonra devam etmek tam anlamıyla taktiksel fetişizmin dik alakasından başka bir şey değil!

Yusuf'un mevkilendirildiği yerden Beşiktaş'ın engebeli ve kaygan taktiksel yoluna devam edersek, Galatasaray'ın taktik dizilişini ilk 3 dakikada kağıda dökerken Beşiktaş'ınkini 11. dakikada bile yapamamış olmamı belirtiyim. Takımı bu kadar yakınden izleyen taktik analiz delisi birisi olarak bu durum fazlasıyla düşündürücü. Ekrem gibi doğuştan bir kanat oyuncusunu dünyada eşi benzeri olmayan "pire tipi önlibero" olarak görmenin şoku, İsmail Köybaşı'nın İbrahim Üzülmez'den sonra Ahu Tuğba sonrası Beren Saat etkisi yarattığı mutluluğunu sıfırlıyor.
Aynı "futbolda bir yanlış üç doğruyu götürür" durumu Beşiktaş 2-0 yenikken Bobo ve Holosko'lu oyun kurgusunda devam etti. Skor 2-0 ama Beşktaş hala tek santfor Bobo'yla oynarken Holosko sağda, Serdar Özkan solda... Hayır, Serdar sağdayken kaçırdığı goller hariç takımın açık ara en iyisiydi, sola geçince o taktiksel doğru da yanlışa dönüşüverdi. Galatasaray'ın bu kadar vasat bir performans sergilediği bu maçın pekala dönüm noktası olabilecek anlarda Mustafa Denizli'nin bu sezonki en kötü huyu bir kez daha devreye girdi: Oyuncuları optimum verimli olacakları yerde ısrarla oynatmaması. Şöyle bir ilk beş haftayı bir arada görmeye çalışan bir parantez açarsak:

1-Bobo, Galatasaray maçı hariç sürekli olarak sol kanatta oynatıldı, o yüzden sezona bu kadar verimsiz başladı. Solda Bobo'dan Henry olması imkansız çünkü sol ayağı sağına göre çok zayıf, ortaları vasat, çizgide adam eksiltme özelliği vasatın biraz üstü. En iyi yaptığı işler olan kafa vuruşları ve karambol fırsatçılıkları sol çizgide hiçbir işe yaramıyor maalesef.

2-Nihat, Glatasaray maçı hariç daha çok 10 numara gibi oynatıldı. Nihat kaleye ne kadar yakın oynarsa o kadar iyi bir oyuncu; kaleye ne kadar uzak oynarsa da o kadar sıradanlaşıyor maalesef çünkü en zayıf özelliği oyunu yönlendirme bağlamında. Yusuf soldayken Nihat'ı 10 numarada görmek yeterince kötüydü, Nihat'ı tek santrfor gibi görmek daha da kötü oldu maalesef.

3-Bir kadroda beş tane sağ kanat beki oynayabilecek oyuncu (Ekrem, Rıdvan, Toraman, İbrahim Kaş, Erhan), 2.5 tane santfor oynayabilecek futbolcu olması kadro yapısını en baştan sorgulanması gerektiğini düşünüyor. Sürekli 4-4-2 oynanacaksa 4 sağbek profilinde oyuncu olması iyi bir fikir ama o zaman da 3 kulvarda mücadele ederken 2 santrforluk yer için 2.5 adam olması bu ne perhiz bu ne lahana turşusu durumu. Sezon başından beri olduğu gibi hiç 4-4-2 oynanmayacaksa tek kanat için bu kadar aday olması neden, onu da anlamak imkansıza yakın. İbrahim Kaş, Toraman'ın yokluğunda 3. stoper olarak alındı ama ilk maçta sağ kanat beki olarak karşımıza çıktı, peki o zaman Ekrem de varken hem Erhan, hem Rıdvan neden alındı? Bildiğim kadarıyla Fenerbahçe ile bu iki oyuncu uğruna gereksiz bir transfer savaşına da girilmiş değil.

4- Mustafa Denizli, sürekli olarak takımın defansif yönünü sağlamlaştıran dörtlüsünü (Sivok, Ferrari, Fink, Ernst) överken önlerindeki hücumculardan beklediği verimi alamadığından şikayet diyor. Haklı öndekiler geridekilere göre gerçekten de sefilleri oynadılar. Ancak şunu da sormak gerek, 21. yüzyılda savunma ve hücumu birbirinden bu kadar kalın çizgilerle ayıran, defans ve forvet oyuncularının birbirinden bu kadar kopuk oynadığı 2. br takım daha var mı?

Ayrıca Rüştü, o Kemal Sunal filmivari golleri yemese de ilk dört maçta gayet iyi oynamış Hakan Arıkan'ın yerine bu sezon hiç oynamamış, sakatlığını zar zor yeni atlatmış kaleciyi tercih etmek taktiksel bir hata olmanın ötesinde, Mustafa Denizli hümanizmine yakışmayan bir haksızlık oldu. Ayrıca hepsinden de önemlisi dün Beşiktaş Arda'nın sadece adının olduğu kendisinin hiç olmadığı bir Galatasaray'a yenildi. O yüzden puan farkı ne 6 ne de 9, taktiksel fetişizmde inat edilirse aradaki fark sadece puanla açıklanamayacak kadar büyük olacak!

11 Eylül 2009 Cuma

ALTYAPI:0 – CAN KAYBI 20

Su, sel, felaket! Hayır, “felaket” lafını kabul etmiyorum asla. Felaket, bağıra çağıra “Ben geliyorum” demez, sinsice uyku aracılığıyla hayatın ortasında açtığımız parantezde bir kâbus gibi birden beklenmedik şekilde hayatımıza sızar! 9 Eylül 2009 günü sözde Avrupa’nın sözde kültür başkentinde yaşananları “felaket” diye nitelemek daha önce bu topraklardaki asıl felaketler yüzünden yaşamını yitirenlere tarihi bir saygısızlıktır. Tıpkı bu sudan felakette hayatını kaybeden insanların ardından olan biteni bir helikopterden tepeden bakarak “derecilik bilimi”yle açıklamaya çalışmak gibi. 9 Eylül 2009, Türkiye tarihindeki sonu gelmek bilmeyen insanlık trajedilerinden birisidir, 2009 yılında gerçekleştiği için de en utanç verici olanıdır.
Aynı günün gecesinde yaşanan ise gün ışığında gördüğümüz kâbusun yanında meşin yuvarlağın içini bile doldurmuyor aslında. Sanki Brezilya gibi 78 yıldır tüm Dünya Kupaları’nda katıldık da ilk defa katılma şansımız bu kadar azaldı! Toplumumuz ne kadar balık, hatta balina hafızalı olmakta inatçı olursa olsun, bu satırların yazarı çocuk gözleriyle yenilen 7. golden sonra Coşkun Özarı’nın sigarasını ters yaktığını da gördü, aynı rakibe karşı bir başka maçta takımın stoperinin “Wembley’e ayak basan ilk Türk olmak” uğruna takım arkadaşının ayağını çiğnediğine de şahit oldu. Söz konusu sel, deprem, futbol, müzik ne olursa olsun bu ülkenin insanı ve medeniyet seviyesi bir yerden sonra Moda’daki artistler kahvesinde yıllardır aynı saati gösteren durmuş saat gibi: Saat sürekli 6:45, tarih sürekli 12 Eylül 1980! Durdurun dünyayı, inecek var!
İktidarların güç gösterisi adına yaptırdığı şaşaalı ama içi bomboş katil kara yolları gibiydi birbirinden yetenekli oyuncularımızın rakiplerine attığı çalımlar… Top son tahlilde hep bizim kaleye girdi, rakiplerimiz o aynı topu pek bizim oyuncuların bacak aralarından geçiremeseler de… Evet biz yetenekliydik, şimdi daha da yetenekliyiz hatta ama söz konusu sürdürülebilir başarıysa bizden kabiliyetsiz çok az insan topluluğu vardır bu dünyada… Tıpkı kara yoluna harcanan paraların %1’inin pekâlâ şehir altyapılarına yatırılması gibi… Selin, suyun sadece baraj doldurmaya yarayabileceği gibi yüzyıllardır devlet görevlilerinin, en özel yerlerde maçları izlemek için har vurup harman savrulan, halkın cebinden vergi olarak çıkan paraların futbol altyapısına yatırılmasıyla sadece hatice değil neticede de Brezilya olunmasının mümkün oğlu mümkün olduğu gibi…
Bugün dünyanın en yetenekli Türk futbolcusu Mesut Özil, Türkiye değil Almanya için oynuyor. Çünkü Mesut’un babası da tıpkı birçok göçmen Türk işçi gibi 12 Eylül 1980’de devletin kendilerine ev, cadde, sokak, yaşam diye layık gördüğü “ruhsal kolera delikleri”nde yaşar gibi yapmayı kader olarak kabullenmemiş ve sadece emeğiyle de olsa insanlara yakışan bir hayat yaşayabilmek umuduyla acı vatana gitmeyi seçmiş. Neden Almanya? Çünkü Almanya’da zaten dere yatağına ev yapan mütteahit, insanlığa karşı işlenen suçtan yargılanırmış da ondan… Hele hele bir başbakanın çıkıp tüm bu trajediden sonra fakirlik ve sosyal adaletsizlik yüzünden dereyi suçlaması o Almanya’daki en gerçeküstücü şakada bile olacak iş değilmiş de ondan…
Mesut Özil, pekâlâ 1999 yılında Selimpaşa’da da doğabilirdi. Mesela Yalıkent’in bekçisinin oğlu olarak. Ekmek uğruna güzeller güzeli Karadeniz’den İstanbul’un taşrasına göç etmiş milyonlarca insanın milyonlarca çocuğundan birisi olarak. Ve pekâlâ 2009 yılında 10 yaşındayken bir sabah uyanıp kendisini sel suların ortasında can çekişirken de bulabilirdi Allah korusun. O zaman da şu anda dünyada yaşayan futbola en yetenekli Türk olarak 10 yaşından ötesini maalesef göremezdi. Değil Almanya, Türkiye formasıyla Selimpaşaspor forması bile giyemezdi!
Felaket demişken o geceki rakibimizin kalecisine takıldı kaldı herkes. Rakibimiz mi, kardeşimiz mi daha doğrusu? Birçoğunun işine gelince mesela 2008 elemelerinin son maçında bizi hiç zorlamayınca (bana inanmayan FourFourTwo’nun Eylül sayısındaki Hilal Gülyurt’un Safet Nadareviç röportajını okusun) “kardeşimiz” olan, ama kendi can derdinden maça asılınca çirkefliğe “terfi ettirilen” Bosna. O Bosna ki 1991’den 1996’ya kadar her gün fiziksel, ruhsal sel, her gün felaket, her günün her anı trajediydi. Gözü aç devletlerin insanlık düşmanı yöneticilerinin ve onların Bosna’daki hizmetçilerinin körüklediği gerçek anlamda kardeşin kardeşi vurduğu (Annesi Hırvat olan Sinisa Mihajloviç nasıl bu kadar delirmiş bir Sırp faşisti oldu diye düşünmek lazım mesela! Maçtan sonra Arda’nın hangi kızı aradığını bilmekten çok daha fazla şey kazandıracak Türk futboluna, emin olun!) 20. yüzyılın en büyük insanlık trajedisi. O yüzden çok görmemek gerek Bosna’nın bizim yerimize 2010’a gitmesini… Bosna’ya İsviçre muamelesi yapmamak gerek çünkü biz de Bosna da Avrupa’nın ötekileri, zencileriyiz son tahlilde. Dünyanın sözde en medeni kıtası Avrupa’nın ötekisiyiz hâlâ… İsviçre’de, Selimpaşa’da olanın %1’i olsa İsviçrelilerin hepsi bir olup sorumlulara, devlete bizim Emre, Alpay ve diğerlerinin 2006 play-off’unda kaybettikten sonra İsviçrelilere daldıkları gibi dalarlar, bundan da hiç şüphe etmeyin…
Yine de öyle bir günün gecesinde bile futbola sarıldık bir kez daha acılarımızı sarması için. Ve inanın ben hiç üzülemedim Bosna’yı yenemediğimize çünkü o berbat günde çöplükte açan çiçek misali bir başlık gördüm ForzaBeşiktaş forumunda: ALTYAPI:0 – CAN KAYBI 20, HALK YİNE MAĞLUP!. Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe ya da Diyarbakırspor olmasının zerre kadar bir önemi yoktu o anda. Ama tüm made in USA entelektüellerin, toplumbilimci uzmanların, utanmadan hala televizyonlara çıkıp konuşan toplum mühendislerinin açıkça söyleyemediğini, söylememek için BİNBİR DEREDEN SU GETİRDİKLERİNİ futbol aşığı bir avuç söylemiş, haykırmıştı yüzümüze. O andan sonra Arda’nın şutu ister direği patlatsın, isterse ağları delip Satürn’e gitsin, sahada ne olursa olsun o sözden daha anlamlı olmayacak, o sözün yanında sadece 1000000 sayfalık bir tarih kitabının içindeki milyonlarca virgülden birisi kadar kıymetli olacaktı. Eğer futbol bize bunu söyletebiliyorsa, o meşin yuvarlağın içinde gizlenmiş asıl dünyanın mikrokozmosunun açtığı algılarla kimsenin söylemediği söylenebiliyorsa sana daha da aşığım ben artık futbol topuna!
Ne demişti Türk futbolunun milli takımlar seviyesindeki makus talihini değiştiren asıl adam Sepp Piontek: “Türkler, futbolda Danimarkalılardan, İngilizlerden hatta zaman zaman Güney Amerikalılardan bile daha yetenekli ama kolektif oyunun k’si bile olmadığı, Türk futbolcular ‘kolektif’in ne demek olduğuna dair en ufak bir fikirleri bile olmadığından Rıdvan’ın olağanüstü hızı ile oyun zekası, Tanju’nun Gerd Müller’le yarışabilecek gol vuruşu ustalığı gösterişten ötesine geçemiyor maalesef.”
Tıpkı uçsuz bucaksız karayollarının gösterişi, ihtişamı gibi… Eğer o yollarda her yıl bir Avrupa ülkesinin nüfusu kadar insan ölüyorsa, yani o çalıma rağmen top hep bizim kalemize giriyorsa, o zaman gelin kolektif oynayalım, yol yerine önce yaşayacak yerleri yapalım. Çalım atmayalım, kolektif bir plana göre en uygun pası verelim; Tugay Kerimoğlu’nun Dünya Kupası 3.sü olduğumuz zaman yaptığı gibi… Topu dereye atmak sadece yenilecek diğer gollerin dakikasını değiştirir, yoksa sonucu değiştirmez: ALTYAPI:0 – CAN KAYBI 20, HALK YİNE MAĞLUP!