16 Eylül 2009 Çarşamba

MANCHESTER DERBİSİ: United VS City


Dünyanın ilk su kanallarının inşa edildiği, Marx ve Engels’ın en önemli eserlerini yazdığı sanayi devriminin başkenti Manchester’da bir Manchester City taraftarını Manchester United’ı tutmakla suçlamak mahkemelerde bile hafifletici sebeptir. Henüz “multietnik” ve “farklı etnik toplulukların bir arada yaşaması” olguları, sosyologlar tarafından icat edilmeden önce birçok farklı etnik kökenden insanın barış içinde bir arada yaşamaya başladığı Manchester’da tek “bölücü nifak” futbol topudur. İngiltere’nin en eski takımlarından ikisi olan kırmızı United ve mavi City’nin taraftarları, tarihleri boyunca hep aynı partiye oy vermelerine (1987’den beri Manchester Belediye Meclisi’ne tek bir sağcı bile seçilmedi!), aynı içkileri içip aynı müzikleri dinleyerek başta Liverpool şehri olmak üzere İngiltere’nin tüm şehirlerine karşı Manchester’lı (I am not English, I am Mancunian!) kimliğini yüceltirken, City-United arasında oynanan Manchester derbisi günü birbirilerine su bile vermezler.

Manchester’ın mavi yakası City, ezeli rakipleri United’ın stadı Old Trafford’un Manchester şehrinin dışında olmasına ve taraftarlarının yarısından fazlasının Manchester dışından olmasına gönderme yaparak “Adımızda da vurguladığımız gibi” asıl Manchester olduklarını iddia ederler. United’lılar ise 90’lı ve 2000’li yıllarda İngiltere’nin en başarılı ve dünyanın kendi yağıyla kavrulan en zengin takımı olduklarını ileri sürüp “Nasıl olur da 29 yıldır tek bir kupa kazanamayan City asıl Manchester olduğunu iddia edebilir?” diye ezeli rakiplerini alaya alır.

İşin aslı, 19. yüzyılın sonlarında kurulan her iki takımın da benimsedikleri ilk isimlerinde Manchester şehrinin adı geçmez. 1878 yılında Newton Heath adıyla kurulan Manchester United, şehre bağlı ilçelerden birinin adını kullanır. Manchester City ise ilk olarak kilise çalışanlarının girişimiyle 1880 yılında St. Marks adıyla futbol hayatına başlar.

1887 yılında Ardwick AFC adını alan kulüp, 1893-94 yılında yaşadığı ekonomik krizden sonra adını değiştirmek zorunda kaldığında Manchester City ismini seçer.

Mavilerin City adını benimsemesinden 8 yıl sonra, rakipleri misali bir ekonomik yeniden yapılanma süreci yaşayan Newton Heath yöneticileri, Manchester Central ve Manchester Celtic isimleri arasında kararsız kalırken, Louis Rocca isimli bir İtalyan göçmen şehirde birçok farklı etnik topluluğun bir arada yaşamasına gönderme yaparak Manchester United ismini ortaya atar. 26 Nisan 1902’de Manchester United adı oybirliğiyle kabul edilerek tescil edilir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, City ve United taraftarları sadece her iki takımın karşılaştığı maçlarda her iki takımdan birini benimserlerken, sezonun kalanında hangi takım Manchester şehrinde maç yapıyorsa ayrım yapmadan onu desteklerler. Geçtiğimiz yıllarda Kayserili futbolseverlerin Kayserispor-Kayseri Erciyesspor ikilisine gösterdikleri şehir sevgisinin renklerden önce geldiği bu durum, savaş sonrası Ada futbolunda rekabet dozunun git gide arttığı günlerde yavaş yavaş değişecektir.

O zamana kadar Manchester futbol tarihine gelen en büyük futbol sanatçısı George Best’in önderliğinde United, hem İngiltere’de hem de Avrupa’da fırtına gibi eserken City de United’ın altında kalmaz. Yine de o yıllarda Manchester futbolunun mavi ve kırmızı yakası birbirinden ayrışmaya başlarken Manchester halkının önemli bir kısmı gibi bir fakir bir ailenin çocuğu olan İrlanda göçmeni Best’in yeteneğine olan saygı duruşu, iki kulübün taraftarları arasındaki tek ortak noktadır.

Manchester’ın ünlü The Fall grubunun fanatik bir City taraftarı olan solisti Mark E. Smith’in yazdığı “Futbol Komplosu” o günleri en güzel özetleyen şarkıdır: “Manchester’ın mavi yakasının bile kralı George Best’tir”

Ama United ve City arasındaki rekabetin ezeli bir düşmanlığa dönüşmesi sürecinde başrolde - bu kez kötü adam rolünde- yine aynı George Best olacaktır. 1970’li yılların başındaki ilk Manchester derbisinde, United’ın en büyük yıldızı olan George Best kendisini durdurmak için atılan tekmelere daha fazla dayanamayarak City’li savunma oyuncusu Glyn Pardoe’nun ayağını kırar. Pardoe’nun ayağının kesilmesinin gündeme geldiği günlerde bu kez Manchester derbilerinin en golcü oyuncusu Francis Lee ve George Best birbirlerini maç boyunca kendilerini yere atmakla suçlarlar. 1973-74 sezonunun ilk derbisinde ise futboldan başka her şey vardır. City’li Mike Doyle ve United’lı Lou Macari kırmızı kart gördüklerinde uzun süre sahadan çıkmayı reddederlerken, maçın hakemi onlar sahadan çıkana kadar maçı tatil edip geri kalan oyuncuların tümünü soyunma odasına gönderir.

Asıl kıyamet ise Best’in takımdan ayrılmasından sonra büyük bir düşüşe geçen United’ın küme düşmesine neden olan 1973-74 sezonundaki derbi maçında kopar. Aynı zamanda sezonun son karşılaşması olan maç, sezon başında United’dan City’ye transfer olan Denis Law’un 80. dakikada topuğuyla attığı golle sonuçlanır. City’liler Denis Law’u “United’ı ikinci lige topuklayan adam” olarak kutsarlarken, Law kendisiyle gol sevincini yaşamaya gelen takım arkadaşlarını iter ve gole sevinmeyi reddederek sahayı terk eder. Maçın son anlarında United taraftarları sahayı basıp kendilerini küme düşürecek maçın bitmesine engel olmaya çalışırken, Law çoktan profesyonel futbolu bırakmaya karar vermiştir.


United, Best’in takımdan ayrılışından sonra yaşadığı önlenemez düşüşünü ancak 1980’lerin ortasında Alex Ferguson’un gelişiyle durdurabilirken, City o yıllarda Liverpool, Tottenham, Notthingham Forest ve hatta Derby County gibi takımların İngiltere ve Avrupa’daki başarılarına kıyasla vasat bir dönem geçirir. Hatta 1983 ve 1987 yılında United’ın başına gelen City’nin başına gelir ve iki kez küme düşer. Bu süreçte Ferguson, Manchester’ın kırmızı yakasındaki futbol devrimini başarıyla gerçekleştirmiş ve 1990’larda United’ı İngiltere’nin en güçlü takımına dönüştürmüştür.

United, İngiltere Birinci Lig’inin Premiership adını almasından sonra Ada’nın tartışmasız en başarılı takımı olurken, City Avrupa kupalarında şampiyonluk yaşamış bir takım olarak 1998 yılında üçüncü lige kadar düştüğünde bir “ilk”e imza atar. Bu dönemde farklı liglerde oynadıkları için kupalar hariç çok fazla karşılaşma fırsatı bulamayan her iki takım arasındaki rekabet, hiçbir zaman olmadığı kadar bir ezeli nefrete dönüşecektir. Manchester’lı insanların psikolojik itkilerini dair en güzel şarkılara imza atan Morrissey’in şarkısı “Arkadaşlarımız fazla başarılı olduklarında onlardan nefret ederiz” bu git gide büyüyen nefret atmosferini en güzel özetleyen sözlerdir.

United’ın Ada’nın en güçlü futbol kalesine dönüştüğü o günlerde Manchester müziği de başta Stone Roses, Happy Mondays gibi grupların öncülüğünde tüm dünyada başka türlü bir fırtına estirirken, müzisyenlerin büyük çoğunluğu United’ın fanatik taraftarlarıydı.

1990’lı yılların ortasında ise Ada müziğinde kopan Oasis kasırgası, City’nin mavi bayrağını daha önce hiç olmadığı kadar göndere çekecektir. City’nin, United’ın sürekli kafaya oynadığı lige geri dönüş sürecinde, takıma el altından finansal destek sağladığı iddia edilen Oasis kendisini “dünyanın en büyük takımının en büyük taraftarı” olarak lanse ederken, City tribünlerinde tezarühata dönüşen birçok şarkıya imza atar. Oasis’in etkisi City üzerinde o kadar büyüktür ki City kaptanı Richard Dunne, yeni doğan kızına bir Oasis şarkısı olan “Lyla” adını verecektir.

90’lı ve 2000’li yıllarda City tek bir kupa bile kazanamazken, sadece United’ı ara sıra yenerek avundu ve Manchester derbileri maviler için bir varoluş mücadelesine dönüştü. Bu süreçte zaman zaman derbilerde United’a üstünlük sağlayan City, özellikle Keegan yönetiminde United’ı 4-1’lik skorla yendiği maçla uzun yıllardır en güzel futbol gününü yaşadı. Eski Liverpool’lu Fowler’ın maçın henüz başında United’a attığı golden sonra United’ın ve Liverpool’un Avrupa’da kazandığı kupaları ima ederek yaptığı el hareketleri, bir ölçüde de sürekli şampiyon olan United’a karşı Ada’da başta City’liler olmak üzere United’dan nefret eden tüm taraftarların duygularına tercüman olarak derbinin yeni boyutunu simgeledi.

United’lıların City’ye cevabı ise aralarındaki düşmanlığı daha da arttıracak ve Ada’nın kalanının United’dan daha da fazla nefret etmesine sebep olacak cinstendi: “Man Utd bir sezonda hiçbir kupa kazanamayınca City’liler kendilerinden geçiyor, çünkü her sene hiçbir kupa kazanamayan City, o zaman kendini nimetten sayabiliyor.” Zaman zaman Keane ve Haaland gibi aşırı hırslı oyuncuların da saha içinde birbirlerinin futbol hayatını bitirmeye yönelik hareketleri, bu her sezon daha da artan Manchester yangının üzerine benzin niyetine dökülen olaylar oldu. Halihazırda dünyanın en zengin kulübü olmakla böbürlenen United’ı Amerikalılar alıp daha da zengin olduklarında, City’liler ezeli düşmanlarından artık “Man USA” olarak bahsetmeye başlamışlardı. Birkaç yıl sonra dünyanın kaynağı en belirsiz paralarını ödeyerek City’yi satın alan Thaksin Shinawatra ise United’lılar tarafından “İnsan haklarının en büyük düşmanı” olmakla itham edilecekti. Sonrası ise malum dünyanın gerçekten de en zengin adamları olan Arap şeyhleri, yüzyıllardır halklarından çaldıkları paralarla City’yi satın aldılar. Robinho, Adebayor, Barry ve United’dan alınan Tevez derken ilk kez 1970’li yıllardan beri United’a gerçekten rakip olabilecek bir kadro kurdular. Bu süreci özetleyen en anlamlı traji-komik cümle ise Oasis’çilerden geldi: “Vay be, United’lıların arabalarına alacakları her litre benzinin toplamda bize bir Tevez olarak geri dönecek olması harika bir şey”

Bugüne kadar tam 151 kez oynanan Manchester derbisinde, United 61, City ise 41 kez galip gelirken futbol hariç her konuda hiçbir şehrin olmadığı kadar aynı fikirde olan Manchester halkı, bu hafta sonu yeni bir futbol savaşına hazırlanıyor. İki sezon önce Sven Goran yönetiminde ligin ilk maçı olan derbinin ilk ayağını City 1-0 kazanmış, Oasis’in eski metresi Patsy Kensit gayri meşru çocuğunun babasından intikam almak için United’ın kırmızı bayrağına sardığı çocuğuyla derbinin simgesi olmuştu. Derbi öncesi saha dışında yine Manchesterlı ünlü müzisyenlerin atışmalarıyla yükselen tansiyon hiç olmadığı kadar yüksek. Oasis, eski Stone Roses basçısı Mani’yi “eski bir City taraftarı bir dönme” olmakla suçlarken, o sezonun rövanşında United’ın kazandığı derbinin hemen bitiminde cepten aradığı Oasis elemanlarına United’lıların Pub’ındaki tezarühatları dinleten Mani’nin cevabı, bu hafta sonu oynanacak derbiyi olabilecek en ateşli ruh haliyle özetliyor: “O City’li ezikler iyi bilsinler ki parmağımı kesseniz tüm gerçek Manchester’lıların kanı gibi kırmızı akar. Ve şunu da bilsinler ki City Şampiyonlar Ligi’ni kazandığı gün sadece Stone Roses değil Beatles bile yeniden bir araya gelecektir!

Artık dünyanın en zengin adamları City’nin başındalar… Alınan 5 forvetten çok Garteh Barry gibi son derece isabetli nokta transferlerle hiç olmadıkları kadar güçlüler ve tüm maçlarını kazandılar… United ise daha bu hafta içinde İnönü’de Beşiktaş karşısında kendi kendisinin kötü bir karikatürüydü… Üstelik son bir yıldır basında neredeyse her gün çıkan The Stone Roses birleşiyor haberlerine bakarsak, bu Pazar gerçekten de 35 yıl sonra yeniden her şey mümkün ve Manchester derbisi hiç olmadığı kadar büyük bir ezeli rekabet olma sürecinde ışık hızıyla ilerliyor… Benim tercihim her zaman dünyanın en insancıl, en futbol olan derbisi Merseyside’daki Liverpool – Everton… Ama inşallah Merseyside, insanlardan çalınan benzin paralarıyla değil de yeni bir Bill Shankly ve kendisini her yıl daha da geliştiren muhteşem adam David Moyes’in ateşiyle daha da alevlenir…

5 yorum:

A . A dedi ki...

ok güzel,ellerine sağlık.

stalker dedi ki...

rekabet güzel de, citylilerin manunun uçak kazasıyla tribünlerde dalga geçmesi çok iğrençti.

Armağan Özkaynakçı dedi ki...

Sezon başındaki billboard savaşları da rekabetin en zevkli ve yaratıcı taraflarından biriydi herhalde. cityliler owen için mavi bir zemin üzerine "wellcome to manchester" yazılı billboard hazırlarken manunun cevabı aynı zemin ve tevez çiziminin altına "wellcome to the end of your career" oldu.

uraskaan dedi ki...

Harika bir yazı olmuş ağabey eline sağlık...

Baggio dedi ki...

City'e Kinkladze'li,Benarbia'lı zamanında bir sempatim vardı.Sonra Oasis in gazıyla sempatim daha da arttı.İstanbuldaki Ian Brown konserinde 2-3 City formalı elemana rastlayınca muhabbet etmek bu şehirde bile bu rekabetin bilindiğini,sanatçıların tuttuğu takımların takip edildiğini özellikle sizin gibi bu işleri araştırmayı bize aktarmayı bir meslekten öte zevk edinmiş kişileri görmek,okumak,muhabbet etmek gerçekten çok güzel.Bu arada bir uzmanlık sorusu sorsam?Ben onca araştırmama rağmen bulamadım sizin biliceğinizi düşünüyorum(yada blogu takip eden arkadaşlar da olabilir).IAN CURTIS hangi takımlıydı?