24 Ekim 2009 Cumartesi

(Özel istek üzerine) KRALLARIN KRALI HENRIK LARSSON


Birbuçuk yıl önce, Galatasaray UEFA Kupası’nda Helsinborg şokunu yaşadığında, bizim yerel “skor” basını bir kez daha fena halde çuvalladı. Atatürk’le tarihi vatan polemiğine giren köylü gibi “Vatan benim için bu tarlanın bu ucundan diğer ucuna kadardır” diye düşünenler, “altı üstü bir İsveç köy takımı” olarak addettikleri Helsingborg, Galatasaray’ı Larsson ile alt ettiğinde futbol dünyasını kendi kısır liglerindeki tarlalardan ibaret sananlar, o maç yüzünden Kalli’nin bile kellesini isteme cüretinde bulunmuşlardı. Ama futbol dünyası yerel yöneticilerin takımlarına harcadıkları paradan ibaret olmadığı için o gün bir kez daha yine aynı adam, Henrik Larsson bize bir kez daha futbol zanaatı derslerinin en acısını verdi.

Nasıl bir zamanlar Galatasaray o zamanlar bugünkü Larsson’la yaşıt olan Hagi’yle UEFA Kupası mucizesini gerçekleştirdiyse, o gün de Larsson’lu Helsingborg bir mucizeye imza attı. Ama bizim skor basını sadece kendisine Müslüman olduğu için Larsson mucizesini görmezden gelip Türkçe’yi bir Şahin K porno filmi düzeyinde kullandıkları köşelerinde idam sehpaları, giyotin sunakları kurarak akılları sıra günü kurtardılar. Ama tarihi her daim ıskalayan ve tekerrürden ibaret sanan bu kendine Müslümanlar en çok da 90’lı yılların en büyük futbol zanaatkarı Henrik Larsson’a ayıp ettiler.
Üç yıl önce buraları asla unutmayan ve hep ikinci ülkesi olarak gören Kenneth Andersson, Larsson’u Fenerbahçe’ye önermiş ama herkesi kendisi gibi sanan aynı kendine Müslümanlar, “Vatandaşını bize kakalamaya çalışıyor, üstelik de 33 yaşında!” deyip kıyameti koparmışlardı. Ama aksini yazsalar, hatta yalvarsalar da Larsson gelmezdi zaten, çünkü Andersson’a “Türkiye çok güzel bir ülke, futbol orada din gibi. Ama Celtic’ten sonra beni sadece Barcelona keser” diyerek 33 yaşında bir futbol kulübünden çok daha fazlası olan bambaşka bir dünyayı seçmişti.

Barcelona forması ile oynadığı son maç, Larsson’un kariyerinin en güzel özetidir. 2006 Şampiyonlar Ligi Finali’nde, Arsenal uzun bir süre 10 kişi oynamasına rağmen 1-0 öndeyken 35’lik Larsson maçın sonlarında oyuna girmiş, yaptığı 2 asistle Şampiyonlar Ligi tarihini baştan yazmıştı. O maçın sonunda, bu kadar zaman10 kişi oynamalarına rağmen başta Ronaldinho olmak üzere dünyanın en büyük futbol sanatçılarını sıradan oyunculara dönüştüren Arsenal’in en büyük yıldızı Henry, Larsson efsanesine son noktayı koydu:
“İnsanlar hep Ronaldinho’dan, Eto’o’dan, Henry’den, göklerdeki tüm yıldızlardan daha parlak olduklarına inandıkları futbol yıldızlarından bahsediyor. Ben bugün sahada hiçbirini göremedim. Larsson bu gece son 10 yıldır her futbol gecesinde olduğu gibi öyle bir parladı ki biz onun yanında sadece karanlıktaki figüranları oynadık”



Bizzat o gece Larsson’un yanında figüranlaşan Ronaldinho, Henry’nin kaldığı yerden devam etti:
“Bugüne kadar en iyi takımlarda, en büyük yıldızlarla oynadım ama hayatım boyunca benim tek idolüm Henrik Larsson oldu. Bu gece bir kez daha onunla aynı takımda oynamanın hayatımda başıma gelen en güzel, en fantastik olay olduğunu çok daha iyi anladım. Sadece antrenmanlarda bana öğrettiği numaralar için bile hayatımın sonuna kadar onun karşısında saygıyla eğilsem yetmez!”
Ronaldinho haklıydı, Henry daha da haklıydı… Larsson, 33 yaşında geldiği Barcelona’da iki sene üst üste şampiyon olup bir de Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazanıp ayrıldığında, Henry Barcelona’ya gelene kadar o yıldızlar topluluğu bir daha asla o geceki gibi parlamadı. Ama Larsson bir kere söz vermişti, Barcelona taraftarlarının ve yönetiminin tüm çabalarına rağmen “Söz vermek, borç almaktır; Barcelona’ya borcumu ödedim, şimdi de çocukken tuttuğum takım Helsingborg’a verdiğim sözü tutmam lazım” diyerek dünya futbolunun zirvesinden en tepedeyken kendi isteğiyle çekildi.

Larsson’u yakından tanıma fırsatına erişenler bu tercihe sadece saygı duymakla yetindiler çünkü Larsson için hayatta sadece bir yol vardı o da kendi yoluydu. O yol her daim engebeli, kaygan ve zorluydu. 1971 yılında Helsingborg’da Cape Verde’li bir baba ve İsveçli bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldiğinde, o engebelerin en büyüğüyle karşı karşıyaydı: Neredeyse okulundaki çocukların tamamının ay kadar beyaz oldukları bir ülkede, gece kadar siyah bir çocuktu. Üstelik de o zamanlar dünyaca ünlü tüm siyahların aksine çelimsiz, güçsüz, tıknaz bir veletti. Henüz 15 yaşındayken formasını giymeye başladığı Högaborgs takımının teknik heyeti tarafından “Futbolcu olmana imkan yok, hem çok zayıf, hem de narinsin… Bir kızın bile senden daha fazla futbolcu olma şansı var” denilerek takımdan çıkarıldı.

Ama o daha 16 aylıkken futbol topuyla buluşmuş, bir daha da ondan ayrılmak istememişti:
“Okulda herkese ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ diye sorarlardı. Bazıları doktor, bazıları da mühendis olmak isterdi. Ben sadece futbolcu olmak istedim ve her seferinde de ‘Ben futbolcu olacağım’ dedim. Başta öğretmen olmak üzere herkes bana gülüyor, deli gözüyle bakıyordu. Belki gerçekten de deliydim çünkü zil çalar çalmaz hemen topun peşine düşerdim, hiç ders çalışmadım çünkü futbolcu olamayacaksam yaşamamayı tercih ederdim. O gün Högaborgs’taki antrenörler benim futbolcu olamayacağımı söylediklerinde kendimle beraber bütün bir tesisi yakmak istedim. Ama neyse ki Bent Person oradaydı. Yanıma geldi ve ağlamakla futbolcu olunmayacağını, istiyorsa bizzat beni çalıştıracağını söyledi.”

Bent Person’a göre futbol dersinin en önemli kısmı o yıllardaki İngiltere Ligi maçlarını izlemekti. Larsson, Liverpool’u, Tottenham’ı seyrettikçe büyüdü, güçlendi:
“Dalglish mükemmel bir öğretmendi. Bir keresinde yüzüne tekme gelmiş, kanlar içinde kalmıştı ama o topu sürmeye devam etti ve golünü attı. Ardiles’in futbol oynama iştahı eşsizdi, hayatım boyunca top her ayağıma geldiğinde hep Ardiles olduğumu hissettim”
17 yaşında İsveç 3. Ligi’nde ilk maçına çıkan Larsson, bir yandan da Person’ın ona bulduğu işte çalışarak çocuklara bakıcılık yapmaya devam etti: “Çocuklara bakıcılık yaparken kendimi tıpkı futbol sahasındaki gibi hissediyordum. Zaten onlarla geçirdiğim zamanın büyük kısmında saatlerce maç yapıyor, orta-kafa-gol oynuyorduk”


1988-92 yılları arasında Person sayesinde direkten döndüğü Högaborgs formasıyla 65 maçta 23 gol attı. O günlerde hayatının aşkı Magdalena ile karşılaştı ve onun ilk izlediği maçta hat-trick yaptı. Yıllar sonra İskoçya’da neredeyse her hafta hat-trick yapıp İsveç’in gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu seçildiğinde yanında yine Magdalena olacaktı. 1992 yılında formasını ilk kez giydiği Helsingborgs’la 56 maçta attığı 50 gol büyük bir rekordu, üstelik direkt santrafor oynamıyor birçok maçta her iki kanatta açık olarak ve orta sahada oyun kurucu olarak takımda yer alıyordu. İlk sezonunda attığı 34 gol, 22 yıl aradan sonra Helsingborgs’u 1. lige çıkartacak, İsveç Milli Takımı’na alınmasını sağlayacaktı.
Magdalena hayatına girdikten sonra, o bir zamanlar dünyanın en uzun, en engebeli yolu olarak görünen yol birden kısalmış, sonundaki yıldız bir daha hiç sönmeyecek şekilde parlamaya başlamıştı. Wim Jansen, “Birçok Hollandalı futbolcudan daha Hollandalı” olarak nitelediği Larsson’u Feyenoord’a transfer etmiş, 1994 Dünya Kupası’nın kapılarını açmıştı. 1994 yazında Amerika’da Larsson için zaman birden o kadar hızlanmıştı ki şimdi o günleri sadece fotoğraflardan hatırlıyor: “İlk maçta Kamerun karşısında 1-0 yeniktik, 25 dakika kala oyuna girmişim. Maç bittiğinde başta Kenneth Andersson olmak üzere tüm takım üstüme çıkmıştı, 2-1 kazanmıştık. Çeyrek Final’de benim altıncı penaltıcı olduğu söylediler. Atışların hemen başında hem biz hem de Romanya birer penaltı kaçırdı. Yarı final ayaklarımın altındaydı. O dakikada bir anda kendimi Ardiles gibi hissettim, o bir penaltının henüz vuruş yapılmadan önce atıldığını söylüyordu. Ben de öyle yaptım, daha topa vurmadan önce kaleci bir köşeye atlamıştı, ben de diğerine vurdum ve gol oldu. Sonra da penaltıları hep öyle atmaya devam ettim”

Henrik Larsson, 94 Dünya Kupası 3.-4.’lük maçında golünü attığında İsveç maçı 4-1 kazanmış ve dünya üçüncüsü olmuştu. Magdalena ile evlenmişler, dünyaca ünlü olmuştu. Uzun rasta saçları, yeşil sahalarda yepyeni bir çığır açmış, İsveç’teki kuaförlerin duvarlarına “Larsson modeli” eklenmişti. Ama Jansen’den sonra Feyenoord hiç bitmek bilmeyen bir tufana yakalanmıştı. 1997’ye kadar iki hafta üst üste aynı mevkide oynamadı. Hem futbolu çok sevdiği, hem de Feyenoord’un kendisini Larsson yaptığını düşündüğü için fazla ses çıkarmadı. Bir gün Wim Jansen, kendisini araması filmin kopma anı oldu. Jansen ona “Sen bir forvetsin ve gol atmak için yaratılmışsın. Benim de Celtic’te gole ihtiyacım var.” dedi. Telefonu kapadı ve küçükken seyrettiği maçları hatırladı:
“Dalglish, Liverpool’a gelmeden önce her hafta 60 bin taraftarın bir an bile susmak bilmediği Celtic Parkhead’de o zamanların en güzel futbol filminde başroldeydi. Hep onun gibi olmak istemiştim”

Feyenoord’dan ayrılmak istediğini söylediğinde kulübü onu bırakmadı. Çok sevdiği ve örnek aldığı Michael Jordan’ın adını verdiği ilk oğlu Jordan’ın doğduğu gün, UEFA mahkemesi kararını açıkladı ve Larsson 650.000 Pound karşılığı Celtic’li oldu. O zamanlar o kararı veren yargıçlar, futbol tarihinin en önemli kararlarından birini verdiklerini farkında bile değillerdi. İlk maçında verdiği hatalı geri pasla takımının yenilmesine sebep olan Larsson da tarihin baştan en güzel şekilde yazıldığından bihaberdi. Larsson gelmeden önce Celtic 9 sezondur üst üste şampiyon olamıyordu yani Rangers üst üste 10 kez şampiyon olarak Celtic’in rekorunu kırmak üzereydi. O sezon tarihin akışını tam aksi yöne değiştirip 7 yılda 4 kez Celtic’i şampiyonluğa taşıyacak, Dalglish’i bile unutturacak bir efsane doğacaktı: 1997-2004 yılları arasında Celtic formasıyla gol olup yağan Henrik Larsson “Yeni Dalglish” değil, artık Dalglish “Eski Larsson”du.

Celtic formasıyla 221 maçta tam 173 gol atacak, iki kez ayağı kırılmasına rağmen her seferinde daha da Larsson olarak geri dönecekti. 1999’da Lyon’la oynanan UEFA Kupası maçında bacağı iki yerden kırıldı, bir daha futbol oynaması imkansız gibi gözükürken 2000-01 sezonunda ligde 37 maçta attığı 35 golle Avrupa’nın en büyük golcüsü olarak Altın Ayakkabı ödülünü aldı. O sezon tüm maçlarda attığı 53 gol, tüm gol istatistiklerini yerle bir ederken, her birinden fışkıran pırıl pırıl oyun zekası onu Celtic bayraklarının ortasında Che Guevera’nın olduğun yerin hemen yanına yükseltti. Tüm bunlar Larsson için sadece sakatlığında sözleşmesini yenileyen kulübe ve her gün yattığı hastaneye milyonlarca çiçek yollayan taraftarlara ödenen bir borçtan başka bir şey değildi:
“Celtic taraftarı bambaşkadır. Siz onların idolü olabilirsiniz ama onlar asla sizi gördüklerinde İtalyanlar gibi yakanıza yapışıp boğmazlar. Sadece gördükleri yerde ayağa kalkıp alkışlarlar, elinize çiçekler sokuşturup hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ederler ve sizin de kendi hayatınızı yaşamanızı sağlarlar. Sadece ben oynuyorum diye İskoçya ve İrlanda katılmamasına rağmen 2000 Avrupa Şampiyonası’na binlerce Celtic’li geldi, benim için İsveç’i desteklediler, yüzlerini sarı-maviye boyadılar.”


UEFA Kupası tarihinin en golcü oyuncusu olan Larsson kendisinin 2 gol attığı ama Celtic’in uzatmalarda Mourinho’nun Porto’suna kaybettiği 2003 UEFA Finali’ni yad ederken de aynı Larsson’du:
“Ben o maçı hiç hatırlamak istemiyorum. Bence o gece yeteri kadar iyi değildim, 2 gol atmış olabilirim ama eğer yeterince iyi olsaydım o gece yenilmezdik. Tüm taraftarlardan özür dilerim”
1888 yılında kurulan kulübün gelmiş geçmiş en iyi 11’ine tek yabancı oyuncu olarak girdiğinde de yine aynı Larsson tüm güzelliği ile karşımıza canlı bir heykel gibi dikildi:
“İsveç’le dünya üçüncüsü madalyasını aldığımda bile bu kadar gururlanmadım, mutlu olmadım. O üçüncülük sadece bir yıl içindi, bu onur ise 120 yıllık tarihin bir parçası olmak… Yine de beni ‘yabancı’ kontenjanından seçtiğiniz için içim buruk çünkü ben burada asla bir yabancı olarak hissetmedim. 120 yıl önce bu kulübü Glasgow’daki fakir göçmenlere yardım etmek için kuranlar, insanları asla renklerine, dinlerine, ırklarına göre ayırmadı. Papa da, Che Guevera da bu takımı tuttu, onların resimleriyle benim resmim aynı bayrağı şereflendirdi. Şu anda tüm dünyada ırkçılık, yabancı düşmanlığı; dinler, mezhepler arası savaşlar dünyamızı karartıyor… Bu kulüp ise yüz akı tarihiyle o karanlığın içindeki hiç sönmeyecek ve tüm dünyaya ilham olacak bir meşale. Bir melez olarak, o meşalenin küçük de olsa bir parçası olmak benim için büyük bir şeref…”


O şeref bize ait Henrik… Magdalena ile beraber Uluslararası İskoçya İnsanlığa Yardım Derneği çatısı altında Malavi’deki çocuklara okul yaptırıp, bizzat on bin öğrencinin ihtiyaçlarını cebinden karşıladığında yanındaydık. Starthclyde Üniversitesi sana dünya futboluna ve insanlığa olan katkılarından dolayı fahri doktora verdiğinde, Britanya Devleti tarafından şövalye ilan edildiğinde hiç yalnız yürümedin. 1999 Ekimi’nde bacağın iki yerden kırıldığında maçın sonuna kadar “Asla yalnız yürümeyeceksin”i nefesimiz tükenene kadar söyledik. Barça forması da sana çok yakışmıştı. O formayla rakibimiz olarak Ronaldinho’nun yerine oyuna girdiğinde de üstünde resmin olan Celtic bayraklarını güneşin bile daha yukarısına sallamak istedik. Hatta 20 dakika sonra bize gol attın, seni alkışlamamak için kendimizi zor tuttuk. Sen sevinmedin, hatta gülümsemedin bile, hatta belki de gözyaşlarını saklamak için seni tebrik etmeye gelen arkadaşlarının arasına saklandın. Tıpkı Celtic formasını son kez giydiğin gün gibi güneş gibi bir yüzün ardına gizlendin. O gün, biz hepimiz o maç için özel olarak seni çeken kameradan izledik maçı. Sen gittikten sonra da skorbord’da “Kralların Kralı’na sonsuz teşekkürler” yazmaya devam etti. Birkaç haftalığına Manchester’da kiralık oynadığında Glasgow’dan yüzlerce gemi kalktı, kralı son bir kez görmek için. Medusa’yı andıran saçlarını kazıtmış, o gün 6-2’lik tarihi Old Firm’de attığın Maradona’ya en yakın golü bir kez daha attın. Döndüğümüzde hala Parkhead’in skorbordunda “Kralların Kralı’na sonsuz teşekkürler” yazıyordu, ayaklarından yıldızlara yansıyan ışık tüm futbol kalplerini güneş gibi ısıtıyordu.

9 yorum:

Esat Olgun dedi ki...

Henrik Larsson gerçekten bir Efsane'dir. Maradona'Yı dünya gözüyle göremedim ama yaşlanınca torunlarıma anlatabileceğim, kendi jenerasyonumda ismini asla unutmayacağım 3-5 oyuncudan birisidir. (DiğerLeri F.Totti, KaKa, Owen, Zidane vs.)

halk dedi ki...

alemin kralı da diyebiliriz futbolun ilhan berk'ine galatasaray jargonuyla, lma manager adlı dandik bir menacerlik oyunu vardı pileysiteyşın'da oynanan ve bir günde bir sezonu hüplettiğimiz o güzelim bıdık gecelerimizin, cipsin, kola'nın ve celtic'in yanında duran larsson vardı, o bile yeter hafızamızda kahramanlaşmasına, futbola inanmamızın sebeplerinden biridir bu sebepten larsson, futbola inanmamızın ve lma manager adlı dandik oyunu hala hatırlamamızın.

deNNis dedi ki...

StrathcLyde Universitesinden mezun biri oLarak,uzerinde "King of the Kings" yazan tisortumu her yerde giymekten ve futboLu zevk aLarak, cocukca sevmekten gurur duyuyorum.. Iyi ki boyLe futboLcuLar, sporcuLar ve bu kisiLeri yazacak Ali Ece gibi adamLar var..
TesekkurLer Ali Ece...

Celtic, Celtic, you're the team for me!!

shenem dedi ki...

golleriyle zeka harikası bu adam

mustafa dedi ki...

Bu video'nun sonu her şeyi anlatıyor sanırım..

http://www.dailymotion.com/video/x1inn1_henrik-larsson_sport

Semih... dedi ki...

Muhteşem bir yazıydı ve Ali abi dediğin gibi "kralların kralı" artık 1 Kasım`da krallığını bırakıyor. Onun sarı rasta at kuyruğu saçlarıyla attığı goller hep zihinlerde ve kalplerde olacak.

Baggio dedi ki...

Futbolda zeka deyince aklıma Dennis Bergkamp ve Michael Laudrup ile birlikte gelen diğer kişi Larsson.Usta golcü,mütevazi futbolcu,delikanlı adam

mericydo dedi ki...

30 yaşındayım.henrik larsson celtic'e gittiginde bu adamı neden ingiliz devleri almadı diye düşünmüştüm.kendisi bizim dönemin en önemli en büyük forvetidir.HAtta 33 yaşında fenerbahçe almadığı için çok sinirlenmiş ve o sene hiçbir fener maçına gitmemiştim.gerçek kişiliğini 30 yaşlarında gösteren bu efsane golcüyü bizim 30 yaşında futbolu bırak kendini en büyük sanan futbolcularımıza göstermek,kafalarına bu mantaliteyi sokmak lazım.

Ümit dedi ki...

Bugune kadar okumus oldugum en etkileyici blog yazilarindan biri, tabi bu yazinin bu kadar etkileyici ve guzel olmasinda Larsson'un da payini unutmamak gerek,

hakikaten tekrar tekrar okunasi bir yazi olmus,

Tesekkurler Ali Ece.