17 Mart 2009 Salı

17-18 Mart St. Patrick's Day, İrlanda Bayramı Şerefine Avrupa'nın Zencileri, İrlanda Futbol Efsaneleri 1: TONY CASCARiNO




“Gece yarısı terler içinde uyanıyordum. Lanet olsun yine Tony Cascarino’ydum… Tanrım, sana yalvarıyorum, lütfen top yine bana gelmesin… Gözlerimi kapatıp berberlik yaptığım günlere dönüyordum, rahatlayıp uykuya dalıyordum… Dükkanı kapatınca o zamanlar dünyanın en güzel kızı olan şimdiki karım Sarah’ı dondurmacıya götürüyordum. Dondurmacı! Bu lanet olası İtalyan soyadım yüzünden top her ayağıma geldiğinde, bütün stat ayağa kalkıp ‘Haydi dondurmacı, bir tane daha!’ diye bağırıyordu. Yine uyanıyordum, lanet olsun ki yine Tony Cascarino’ydum! İrlanda Cumhuriyeti’nin kulesi, dondurmacısı, 88 kez formasını giydiğim takımın kurtarıcısı! Halbuki İrlandalı bile değildim… Yanımda uyuyan karım bile bilmiyordu bunu… Ama daha bilmediği o kadar çok şey vardı ki! Anlatamazdım, yüzüne bile bakamazdım! Lanet olsun ben hala Tony Cascarino’ydum!”

Yine bir gece, kan ter içinde uyandı. Sabah olmuştu, yağmur zihnini mor bir duman gibi esir almak üzereydi. Pink Floyd’un “Yankılar” şarkısını koydu. İçindeki huzursuzluk, tıpkı o şarkıdaki kayıp cehennetten taşan Vezüv yanardağı gibi her saniye büyüyor, ilk kendisini yutacak olan o ateş yumağı gibi gözlerini karartıyordu. Tam bir yüzyıl önce dünyadaki son günlerinde, artık karısının bile “İyice delirdi bunak” gözüyle baktığı Tolstoy gibi hissediyordu. Tek çaresi vardı, o da yazmak…


2001 yılında, o gün yazmaya başladığı “Maç Sonucu”nu bitirip yayınladığında, Ada’da büyük bir kıyamet koptu. Yazmaya başladığında ruhunu kasıp kavuran ateş, ona teğet geçmiş, futbolun en büyük gayrı resmi din olduğu Britanya’yı kaplamıştı. 1980’lerin sonu ve 1990’ların ilk yarısında Avrupa’nın yenilmesi en zor takımı olarak nitelenen İrlanda Cumhuriyeti’nin efsanevi “dondurmacısı”, 88 kez ile İrlanda tarihinin en çok milli olan oyuncularından birisiydi. Ama aslında asla İrlanda Milli Takımı’nın formasını giyemeyebilirdi. Aslen İtalyan bir baba ve İngiliz bir annenin oğlu olan Tony Cascarino 1996’da ailesinin hiçbir ferdinde İrlanda kanını olmadığını öğrendiğinde sadece susabilmişti. Annesi bir gün, karşılıklı çay içerlerken, hiç beklemediği anda ona gerçeği tüm çıplaklığı ve acımasızlığı ile açıklamış, 1 Eylül 1962’de St Paul's Cray’de dünyaya gelen tek oğlu Anthony Guy Cascarino sadece donup kalmış, uzun bir süre annesinin yüzüne bile bakamamıştı: “Oğlum, biz İrlandalı falan değiliz. Büyük baban beni evlat edindi. Ve biz anneannenle seni sadece Dünya Kupası’nda bizi evlat edinen ülkenin formasıyla görüp her anne gibi biraz olsun gururlanmak için herkese yalan söyledik. Bu yüzden bunca yıldır sana İrlanda pasaportu verilmiyor. İngiltere pasaportu ile İrlanda Milli Takımı’nda oynuyorsun”

Kitabı ilk alıp okuyanlardan birisi, Sir Alex Ferguson’du. 1989 Noel’inde, İskoç teknik adamın tek almak istediği hediye de Tony Cascarino’ydu. Ama Manchester United yönetimi o zamanlar için çok büyük bir meblağ olan 2 Milyon Pound’u daha fazla arttıramamıştı. Ferguson, tam 12 yıl sonra karısının kendisine sadece 9 Pound’a aldığı Noel hediyesi kitaptakileri okumaya başladığında koltuktan düştü! The Times, “Eğer bu kitapta anlatılanlar gerçek değil de kurgu olsaydı, yılın kitabı ödülünü alır” yazarken, Guardian, “Diğer futbolcu biyografileri ile karşılaştırırsak Tony Cascarino, Leo Tolstoy kalır” diye başlık attı. Aslında Tolstoy olan, kitabın yazarı değil, kitaba konu olan yaşamın ta kendisiydi.



Cascarino 19 yaşına geldiğinde kızların izlediği maçları saymazsak neredeyse hiç futbol oynamamıştı. Daha çok küçük yaşlardan beri kızlara olan düşkünlüğünden büyüyünce kadın kuaförü olmak istiyordu. İtalyan babasının “Erkek adam, kadın kuaförü olur mu?” diye hiddetlenip kendisini dövdüğünde ona inat daha da fazla kadın kuaförü olmak istedi. Böylece, en güzel kadınları sürekli daha da yakından görebilecek, onlara dokunabilecekti. Daha çocuk sayılacak yaşta, mahallelerindeki İtalyan kızla sevişirken, yine babasına yakalanacak, “Katolikler, evlenmeden seks yapmazlar” diye bağıracak, yine babasının en ağır hışmına uğrayacaktı. Babası için, Tony’nin boyunun uzun olması, ileride en fazla erkek gücü gerektirecek işleri yapması için biçilmiş kaftandı. Ama Cascarino, o yıllarda Türkiye’de olsa Tanrı tarafından kadınları baştan çıkarmanın en kestirme yollarından olan o boy ve fizikle çok rahat ikinci bir Tarık Akan olmayı tercih ederdi.

Aslında sadece baba figürünün altında ezilen milyonlarca isimsiz hayattan birisi olabilirdi. Ama kadın kuaföründe çalışmasına izin vermeyen baba, ona duvarcı olarak iş bulduğunda hayatı asla aynı olmayacak, o andan itibaren Cascarino hayatı değil, hayat Tony Cascarino’yu yaşayacaktı. İş çıkışında, İrlanda göçmeni iş arkadaşları duvar ustaları ile Pub’a gidip içmeyi, kızları kesmeyi planlıyordu. Ama Suç ve Ceza’daki baba Marmeladov’un “öteki”si olan baba, çoktan boş zamanlarını bile nasıl yaşayacağına karar vermişti: Her İtalyan erkeği gibi Tony de erkekliğini konuşturacak ve erkek sertliğine boks ile beraber en çok yakışan işi yapıp futbol oynayacaktı. Amatör Crokenhill ile ilk maçına o hafta sonu çıktı. Ve o andan itibaren o küçük mahallede başlayıp 1999’da İstanbul-Paris hattında son karesinde Ali Eren’e kafa atılarak bitecek maç başlamıştı. Otobiyografisi Maç Sonucu’nda anlattığına göre, o gün birden kırk yıllık futbolcu kesilmesinin ardında tribündeki mahallenin en güzel kızı vardı. Baba da tribünde yerini almıştı, bu yüzden kafasına atılacak her topu gol yapmaktan başka bir çaresi yoktu. İlk defa o gün fark edildi. O günden sonra oynadığı her takımda orta saha neredeyse hiç kullanılmadı, bütün toplar o devasa vücudun kafasına doğru havaya şişirildi. Bir tek gün bile kimse kendisine sormadı: “Tony, topu sana atalım mı?” Sadece tercih hakkı olmadığı için gelen her topa yükseldi.



1981 yılının ilk günlerinde Gillingham futbolcu izleme komitesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlığa ayırdığı bütçenin biraz daha hallicesi ile kelepir oyuncu avına çıkmıştı. Aynı adamlar, iki hafta üst üste gelip Tony’yi izlediler. Sonra bizzat teknik heyet geldi: “Haklısın, bu dondurmacı çok iyi… Tam da bize göre, nasıl olsa böyle yağmur yağdıkça bizim saha 10 sene daha düzelmez; sürekli uzun toplar atarız, baksana bu dondurmacı hepsini alıyor!” 3. Lig’in dibine demir atmış Gillingham’ın on parası yoktu ama Cascarino’nun hayalleri vardı. Kendisine transfer karşılığı verilen üst baş ve demiri satıp yıllardır düşlediği kendi kadın kuaförü dükkanını açabilirdi. Ama babası ile göz göze geldiğinde, bir an tereddüt etti. O göz göze geliş anından sonra tam 6 yıl durmadan oynayıp 219 maçta Gillingham forması giyecek ve 76 gole imza atacaktı. Aslında halinden de mutlu olmadığı söylenemezdi. Uzun boyu, hava toplarındaki olağanüstü hakimiyeti, Tarık Akan’la karşılaştırılabilecek atletik vücudu ve 90 dakika boyunca İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren İrlandalılar gibi savaşmasıyla Ada’nın alt liglerinin en gözde oyuncularından birisi olmuştu. Böylece en beğendiği kadınlara çok daha kolay ulaşabiliyor, profesyonel futbolculuğun kendisine kazandırdığı nabza göre şerbet verme özelliği ile resmi karısı Sarah ve diğer tüm karılarını en güzel şekilde idare edebiliyordu.

Böylece kuaför dükkanı açma sevdasından da yavaş yavaş vazgeçmişti. Futbol sayesinde en güzel kadınlara en kestirme yoldan ulaşırken, Gillingham da her sezon bütçesi el verdiğinde kendisine zam yapıyordu. Ama 1987 yılında, “Dondurmacı” efsanesi fazlasıyla büyümüş, Gillingham’a sığmaz olmuştu. Birçok futbol yazarı kendisini “Hava toplarında 10 Blitzkrieg gücünde” olarak tanımlarken, o çoktan formasının yakasını profesyonel futbol denilen çok güzel ama bir o kadar da nankör kadına kaptırmıştı bile. Başta Arsenal olmak üzere birçok takım ona kendi formasını giydirmek istiyordu ama o Gillingham’a en çok bonservis bedeli ödeyecek olan Millwall’un formasını giyecekti. En azından o Londra’nın holiganları ile dünyaca meşhur takımı küçükken tuttuğu takımdı. Önce Ada’ya sonra da dünyaya holiganizm denilen illeti “en güzel” şekilde bulaştıran Millwall büyük bir atılım içindeydi ve “dondurmacı”yı transfer ederek o yılın en iyi genç forvet ikilisi kurmuştu. İkilinin diğeri o zamanların en çok gelecek vadeden genç yeteneği Teddy Sheringham’dan başkası değildi!


Teddy’yi ilk gördüğü anda “Eyvah, o da benim gibi uzun boylu… Hava topları mükemmel, ama benim gibi yavaş. Ya o oynayacak ya da ben” demiş, efsanevi yıldızı kendisine rakip olarak görüp ona pas vermekten kaçınmıştı. Ama Millwall teknik direktörü John Docherty’nin kafasında başka bir şey vardı: “Biz herkesin oynadığı gibi oynarsak bu vasatın biraz üstü kadro ile nereye kadar gidebiliriz ki?” O güne kadar hep “1 uzun ve yavaş+ 1 kısa ve hızlı” olarak kurulan klasik Ada forveti ters yüz edilecek, Millwall sezona Sheringham-Cascarino ikilisi ile başlayacaktı.

Herkes Docherty’ye “deli” gözüyle bakarken, sonradan tarihin haklı çıkardığı tüm deliler gibi Docherty de “dahi”liğe terfi edecekti. 1987-88 sezonuna 2. Lig’de kümede kalma hedefi ile başlayan Millwall, 1988 Ekim’inde Liverpool’un üstünde 1. Lig’de liderdi. O iki sezon boyunca, Millwall’un attığı gollerin neredeyse hepsinde, Starsky ve Hutch, Dempsey ve Makepeace, Jagger-Richards, Lennon-McCartney’lerden sonra Shearer-Sutton’dan önce Ada’nın gördüğü en uyumlu ve verimli ikili olan Cascarino-Sheringham forvetinin imzası vardı.


Sheringham, Millwall’un resmi sitesindeki videosunda o günleri Mayıs güneşi gibi gülen gözleriyle şöyle özetliyor: “İnsanlar, Cascarino ile benim birbirimize çok benzediğimizi, bu ikiliden hiçbir şey olmayacağını söyledikçe Tony ile daha da iyi bir ikili oluyorduk. O zamanlar Tony benden çok daha ünlüydü. 1987 yazında bonservisine tam 200. 000 Pound ödemiştik ve o İrlanda Milli Takımı’nda bile oynamıştı. Cascarino’yu transfer ettiğimizi öğrendiğimde ‘Vay be, Cascarino, Millwall’a geliyor, o varken ben yedek kalırım’ diye düşünmüştüm. Ama o hiç de o zamanlardaki büyük futbol yıldızları gibi primadonna triplerinde değildi. Hatta gelir gelmez yanımıza oturmuş, bizle konuşmaya başlamıştı. Sonradan kitabında ‘Sheringham çok iyiydi, beni kesip takıma girer diye antrenmanda ona pas vermedim’ yazdığını okuduğumda çok gülmüştüm. Geçenlerde son görüştüğümüzde ‘Bak haklı çıktım, o sezon sen 24 ben 23 gol atmıştım. Sonra da sen hep daha iyi oldun, ben ise kendi kendimin kötü bir taklidi olarak devam ettim’ dediğinde onun Aston Villa’ya gittiği günkü gibi üzüldüm”

Aslında sonra olacaklar o zamandan belliydi. Millwall’un tüm rakipleri, muhteşem ikiliyi durdurmak için iki stoperinden daha uzun, sert ve iyi olanını Cascarino’nun başına dikiyor, diğeri de Sheringham ile baş başa kalıyordu. 1. Lig’de liderliğe yükseldikleri gün, o uzun, sert ve “iyi” stoperlerden birisi, Cascarino’yu durdurmak için en kestirme yolu seçti ve hava topuna yükseldiklerinde dizine olabilecek en sert şekilde vurdu. En başta Cascarino bir şey hissetmedi ama maçın sonunda vücudu soğudukça, dizi birden yanmaya başladı. İşin kötüsü o yangın, o günden sonra hiç sönmeyecek, uzun yıllar dizi sakat sakat oynayacaktı. Ama tıpkı bir gün “çok yaşlı olmadığını” ispatlamak ve sözleşmesinin yenilenmesini sağlamak için nasıl beyazlamış saçlarını boyayıp pasaportunda doğum yılını değiştirip saklayacaksa o günden itibaren de Cascarino dizinin sakatlığını saklamaya başladı. Her şeyden önce profesyonel futbol yıldızlığının ona sağladığı parasal imkanlar, en güzel kadınların gözünde boyunu daha da uzatmış, yüzünü daha da güzelleştirmişti! Daha da güzeli artık küçük yaşlardan beri çok sevdiği pokeri kaybetse de sabaha kadar oynayacak kadar parası vardı!



Cascarino’nun yıldızı parladıkça, geceleri gökleri kaplayan yıldızlar da gözüne hiç sönmeyecekmiş gibi gelmeye başlamıştı. O zamanlar Ada futbolunda kamp yapma mevhumu olmadığı ama karısı Sarah da bundan bihaber olduğu için sık sık yıldızlığın keyfini çıkarıyordu. Kağıtlar dağıtılıyor, elinde eksik olan kupa ası bir türlü gelmiyor ama nasıl olsa parası da hiç bitmiyordu. O kupa ası hiç gelmese de en kötü ihtimalle yanındaki genç kız onunla otel odasına gelecekti. O anda, ondan daha kupa bir as yoktu! Ertesi sabah İrlanda Milli Takımı ile Dünya Kupası’na, hem de İtalya’ya gidecekti.

İtalya 90’da İrlanda Cumhuriyeti tarihinde ilk kez katıldığı kupada hiç maç kazanmasa da çeyrek finale kadar çıkacak, Cascarino kendi kendisinin kötü bir taklidi gibi oynamasına rağmen bu başarının da gazıyla Aston Villa’nın yolunu tutacak, Alex Ferguson bir dahaki Noel’de Cascarino’yu transfer etmemiş olduğu için dünyanın en mutlu insanı olacaktı! Aslında bu kadarı bile asla bunları düşlememiş eski bir kuaför çırağı için yeter de artardı bile: Millwall forması ile 105 maçta 42 gol atmış, Euro 88’den sonra, İtalya 90’da da İrlanda Milli Takımı formasını giymişti. Dublin’e döndüklerinde İrlanda’nın neredeyse tamamı, onları İsa’nın 12 Azizi gibi karşılamış, çeyrek finale çıktıklarında babası gibi en koyu katoliğin bile rüyasında göremeyeceği Papa ile tanışmışlardı.



Tüm bunlar, filmin sadece gösterilen kareleriydi. O zamanlar İrlandalılığı henüz tartışılmıyordu. Zaten o kadar çok siyah bira içiyordu ki Britanya pasaportu ile seyahat etmesine rağmen bazen kendisi bile İrlandalılığından şüphe etmiyordu. Yine kağıtlar dağılıyor, eline bir türlü eksik olan kupa kızı gelmiyor, bir zamanlar deliler gibi aşık olduğu ama artık sadece başında büyük bir sızı olan karısı çıkıyordu kağıtların içinden… O anda İrlanda yoncası yeşili gözlü dünya güzeli kadınlar yanı başında, bir türlü gelmeyen kupa kızlarından çok daha güzel gözüküyorlardı. Sonra o gecelerden birinde, başını çevirdiğinde o kız orada değildi artık… Elindeki kağıtlara baktı, orada da sadece sağbek, solbek numaralı sinekler, maçalar vardı. Tüm biralar, viskiler bitmiş, gece kulübü kapanıyordu. Masada da kimse kalmamıştı. Aston Villa’nın sezon öncesi kampına gitmeden önce şöyle bir kağıtları karıştırdı ve son bir el oynamaya karar verdi: Tony Cascarino, Tony Cascarino’ya karşıydı! Elindeki kağıtları açtığında elinde beş tane Cascarino vardı ama hiçbiri birbirine benzemiyordu: Birincisi İtalya 90’da ikinci tur maçında temdit penaltısını atıyor, sonra en yakın arkadaşı Andy Townsend’ın yanına koşup ona sarılıyordu. İkinci Cascarino ise Jacky Charlton, penaltıları atacak 5 ismi açıkladığında köşe bucak saklanıyor, adını duyduğunda McGrath’ın yanına gidip “Benim yerime sen atar mısın, kafamdaki adam kaçıracağımı söylüyor” deyip McGrath’tan “Penaltıyı kafanla atmayacaksın” cevabını alıyordu. Üçüncü Cascarino, koşa koşa kan ter içinde Ray Hougton’a gidip küçük çocuklar gibi formasını çekiştiriyordu: “Hadi lütfen sen at, ben kaçırırsam babam beni dayaktan öldürür” diyordu. Houghton, birden hiddetlenip bağırıyordu: “Ne biçim erkeksin sen? Korkak tavuk! Git at hadi şunu, Millwall’dayken Liverpool’a atmayı biliyorsun!” Dördüncü Cascarino’nun bacakları titriyor, topu sol doksana nişanlıyordu ama top sağ alt köşeden filelere gidiyor, gol oluyordu. Beşinci Cascarino ise yapayalnızdı, ışıklar o hiç bitmeyecekmiş gibi duran güzel gecenin yıldızları gibi sönmüş, Tony Cascarino, Tony Cascarino’yu arıyordu. Her yere bakmış, bir türlü bulamamıştı. En son masanın altına bakarken sakat dizini masaya vuracak, acından olduğu yere yığılacak, oyun bitecek, kaybedecekti.

O gece uyuyamadı… Gözlerini her kapadığında, top ayağına geliyor, o topu sol alt köşeye vuruyor, top sağ üst direğin üstünden dışarıya tribünlere gidiyordu. “Kale önündeyken, topun yerden ayağıma atılması, en büyük kâbusum oldu” diye yazacaktı Maç Sonucu’nda… Sürekli yorgundu, dizi her geçen gün daha da acıyordu… Kilo almış, saçları beyazlamaya başlamıştı. Kafasındaki sesler git gide daha da yükseliyor, şiddetini arttırıyordu: “Atamayacaksın, herkes sana gülecek, yuhalayacaklar; baban gelip seni dövecek” Uyanıp karısı Sarah’a bakıyor, genç kızlarla sevişmesine engel olan bu “yaşlı” kadını öldürmek istiyordu. O yaz Aston Villa’nın hazırlık kampında en sevdiği arkadaşı Townsend, eşi ve Sarah’la dışarı çıkmışlardı. Diğerleri gece kulübüne gitmek isterken Cascarino, otele dönmek, uyumak istiyordu. Buna kızan Sarah, Townsend’ın yanında kendisine “Sıkıcı, yaşlı şişko” diye bağırdığında onu öldürmeye karar verdi. Hatta plan bile yaptı. Ama yine kafasındaki ses ona engel oldu. Aynı ses Aston Villa forması ile oynadığı ilk maçta ayaklarını esir aldı. Sol tarafa sert bir şekilde vurmak istediği her top, kaleciye geri pas hızında sağa gidiyor, hava topuna her yükseldiğinde topu Aston Villa sahasında görüyordu. Aston Villa teknik direktörü Graham Taylor o maçtan sonra yanına geldi: “Sen kim olduğunu farkında değilsin, sen Tony Cascarino’sun, bir hayalet değil. Kendine gel!”

Bir dahaki hafta kafasındaki ses birden susuyor, “dondurmacı” geri dönüyordu. Hatta bir maçta inanılmaz biçimde yükseldiği her hava topunu almış, yine gazetelerin birinci sayfasına kadar yükselmişti. Ama bir maç sonra bir hafta önce ölüm sessizliğine bürünen ses, aniden Sarah gibi kendini yırtarcasına bağırıyor, dizini çok acıtıyordu. O maçta kafasına gelen tüm toplardan Sarah’ın çapkınlılarını yakalayınca kafasına fırlattığı abajurlar, çekmecelermiş gibi kaçmış, sefilleri oynamıştı. Taylor bu kez kısa ve net konuştu: “Bu böyle olmaz, bir hafta Cascarino’sun diğer hafta Pembe Panter… Yarından tezi yok psikoloğa gideceksin!”


O gece, psikoloğa gitmeyi çok düşündü. Ama yapamadı. Kafasındaki ses önce Houghton olup “Ne biçim erkeksin sen!” diye bağırdı, sonra da babasının sesine büründü: “Erkek adam psikologa gitmez” Ertesi sabah Taylor’dan aldığı izinle doktora gitmek yerine 18 yaşındaki 3. sayfa güzeli sevgilisinin yanına gitti: “Gol atmayı orgazmla karşılaştıran salaklar var! Senin gibi güzel bir kadınla sevişmenin yanında en güzel golü atmak ancak kötü bir masturbasyon kalır” Tony için uzun bir zaman için de böyle devam etti her şey. Kafasındaki ses, futbol yıldızı Tony Cascarino’yu bitirmiş, karikatüre dönüştürmüştü. Sahada kendisine pas atan Townsend bile olsa ondan nefret ediyor, kendisini komik duruma düşürmek isteyen bir düşmanı gözüyle bakıyordu. Bazen kafasındaki sessizliği fırsat bilip Cascarino’laşıyor, gidip kendisine ortaları yapan Townsend’a kardeşine sarılır gibi sarılıyordu. O sezon 46 maçta 11 gol atacak, yedeğe düşmüş olsa da Euro 92 elemelerinde İrlanda Milli Takımı’yla namağlup olacaktı. Kafasındaki dünyada olup bitenlerin bir önemi yoktu dışarıdaki dünya için. O İrlanda Milli Takımı’nın santrforuydu, psikologa gitmeyi düşündüğünü de kimse öğrenmemişti. Zaten Taylor, Villa’yı bırakıp İngiltere Milli Takımı’nın başına geçmiş, Cascarino’yu da büyük bir utancın altında ezilmekten kurtarmıştı. Kendisi kaybettiği Tony Cascarino’yu arıyordu ama dışarıda görülen dünyada o artık Celtic’te oynaması gereken bir İrlanda kahramanıydı.

Tony Cascarino, 1992 yılında kulüp tarihinin en pahalı futbolcusu olarak dünyadaki tüm İrlandalıların takımı Glasgow Celtic’e transfer oldu. O zamanlar Stapleton futbolu bırakmış, Hateley ve Aldridge yaşlanmışlarlar, Niall Quinn çok kötü sakatlanmıştı. Üstelik daha Zigiç, Köller, Carew, Hakan Şükür futbola bile başlamamışlardı. Kağıt üstünde bir numaraydı. Başta Celtic menejeri Liam Brady olmak üzere herkes Celtic’in tüm oyun planının Cascarino’ya göre kurulacağına, atılan direk uzun topları dondurmacının kolayca alacağına, yani Celtic’in açık ara şampiyon olacağına adları gibi emindi. Ama formasının arkasında Cascarino yazan adamla tanıdıkları Cascarino’nun hiçbir ilgisi yoktu. Celtic tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hayal kırıklığı olacak, hatta Tony’den sonra Parkhead’de hangi forvet topu altıpastan tribüne dikerse “Eyvah, dondurmacı geri döndü” denilecekti. Bilakis Hartson, Celtic’e transfer edildiğinde tüm Celtic forumlarında “Bu adam Cascarino’ya benziyor, başımız büyük belada” yazılacaktı. Belki de hiç Celtic forması giymeseydi, o yılın en çok satan futbol kitabı olan Maç Sonucu sadece Glasgow’un yeşil yakasında bir o kadar daha satardı. Ama nasıl Cascarino ismi Celtic için en büyük kabus olduysa, Celtic ismi de Cascarino için aynısı oldu. Neuchatel karşısında alınan 5-1’lik hezimetten sonra Liam Brady, soyunma odasına indi. Cascarino hariç tüm futbolcuları dışarı çıkardı, kapıyı kapattı:
“Tony, neyin var Allah aşkına, bugün sadece Cascarino’nun forması vardı…”
“Hiçbir şeyim yok…”
“Lütfen, bak söyle… Bir sorunun, bir sıkıntın var senin… Yoksa asla bu kadar kötü oynayamazsın sen…”
“Hiçbir sorunum yok, ben kötü bir futbolcuyum, hatta futbolcu bile değilim!”


Glasgow’a dönüldüğünde, Brady, Cascarino’ya bir hafta izin verdi. Ama aslında bu menejerlik kariyerinde aldığı en kötü karardı: O hafta içinde, Cascarino’nun 6 yaşındaki oğlu bir gün okuldan daha erken döndü. Çocuk hıçkıra hıçkıra ağlıyor, babasının dizine sarılıyordu: “Lütfen baba, söyle bana… Onların dedikleri kadar kötü değilsin sen, öyle değil mi? Lütfen yalan söylediklerini söyle… Lütfen…” Tony Cascarino, babasının yaptığı gibi yapmadı. Daha doğrusu babası gibi, oğlunu dövmedi. Ama babası gibi, metresinin kollarına attı kendisini. Kendisinden daha da fazla kaçmak, tekrar kendisi olmamak için bir mideye girebilecek maksimum birayı içti, yüzünü saklamak istiyormuşçasına poker kartlarını hiç masaya koymadı, hep yüzünün üstünde tuttu. Kaybetti, kaybetti, yine kaybetti… O eline gelmesini istediği kağıtlar büyük büyük yumaklara dönüşüp Parkhead’de ayağına, kafasına gelen toplara dönüştü. İçindeki sesi dinleyip, bütün o topları, pokerde eline gelen sinek ikililer gibi dışarı attı. Eve döndüğünde Sarah’ın kredi kartlarını ise bir türlü dışarı atamadı, bankadaki parası tamamen bittiğinde Chelsea’nin Celtic’in verdiğinin beşte birini ödeyeceği teklifini hiç düşünmeden kabul etti. Bir daha spor yazarı olarak bile Celtic’e dönmeyecekti… Dizindeki sakatlığı saklamak için Chelsea’nin doktoruna yalanlar uyduracak, Sarah’tan kaçmak için hiç eve gelmeyecekti.

Londra’ya döndüğünde, takımı ne Taylor ne de Brady çalıştırıyordu. 80’li yılların en büyük futbol yıldızı Glenn Hoddle menejer-futbolcuydu. Celtic’te 24 maçta sadece 4 gol atabilmiş, Chelsea’de beşte biri maaşa yedek kulübesine mahkum olmuştu. Hoddle, daha çok kendi stiline uygun, Tony’nin yeteneklerine tamamen zıt yerden kısa paslarla oyun anlayışını sahaya yansıtıyor, maçlar sıkışıp geriye düştüklerinde Cascarino’yu futbola ilk başladığı günlerdeki gibi kurtarıcı olarak aslanların ortasına atıyordu. Aslında Cascarino’nun da işine geliyordu bu… Çünkü böylece yerden fazla pas gelmiyor, içindeki ses rahat verdikçe kafasıyla elinden geleni yapıyordu. Hoddle’u hiç sevmeyip, dünyanın en kendini beğenmiş adamı olarak görse de evdeki Sarah’a yeğliyor, sesini fazla çıkarmıyordu. FA Cup finalinde Hoddle yine kendisini yedek kulübesine mahkum etmiş, Manchester fark yaptığında oyuna almıştı. Biraz da rakip stoperlerin gevşeyip rahatlamış olması sayesine bütün hava toplarını almış, bu da Amerika’daki Dünya Kupası kadrosuna son biletleri dağıtan Jacky Charlton’a yeterli olmuştu. FA Cup hezimetinin Chelsea forması ile son maçı olduğunu adı gibi biliyordu. Hatta belki de Ada’daki son maçı olduğunu da hissediyordu. 32 yaşında, top her ayağına geldiğinde dizine tekme yiyor gibi hisseden, kumarbaz, alkolik, genç kız düşkünü emekli bir futbol yıldızıydı. Kendisini Charlton keşfetmiş, Britanya pasaportu ile İrlanda Milli Takımı’nda oynatmıştı. Herkesin bitti gözüyle baktığı futbol kariyerini kurtaracak olan da yine Jacky Charlton’dı.

Amerika 94 öncesi tüm gözler İrlanda Milli Takımı’ndaydı. Graham Taylor, İngiltere’ye tarihinin en büyük rezaletlerini yaşatmış, Dünya Kupası’na katılma hakkını kazanamamıştı. Diğer Ada ülkeleri de elemelerde başarısız olmuş, İrlanda Cumhuriyeti son Avrupa Şampiyonu Danimarka’yı saf dışı bırakarak finaller biletini almıştı. Aslında 1994 Dünya Kupası’nda İrlanda’nın halinin, Cascarino’nun halinden pek farkı yoktu. Birkaç yıl önce kimsenin bileğini bükemediği takımın iskeleti çok yaşlanmış, en büyük gol silahı Quinn sakatlanmıştı. Yine de ilk maçta Houghton’ın attığı o yazın en güzel golü ve McGrath’ın insanüstü savunmasıyla daha sonradan finale kadar çıkacak olan İtalya’yı ilk grup maçında yendiklerinde Charlton da Cascarino da ikinci tura çıkmayı garantilediklerinden emindi. Ama her ikisi de ikinci turda Hollanda’yı eleyemeyeceklerini gayet iyi biliyorlardı. Maçın 75. dakikasında, İrlanda 2-0 yenikti, sadece Amerika’da yaşayan İrlandalıları eğlendirmek için maça devam ediyorlarmış gibi oynuyorlardı. İşte o dakikada tribünlerden yükselen “Dondurmacı! Dondurmacı!” seslerine kulak verdi Charlton. Aslında çok sevdiği oyuncusunun diz sakatlığını bildiği ve bir iki sezon daha alt liglerde bile olsa profesyonel futbol oynamaya devam etmesi için onu pek riske etmemiş, hiç oynatmamıştı. Ama o anda sanki Milwall’dan ayrıldığı günden beri Cascarino’nun zihnini esir alan ses, yerini tribünlerdeki “Dondurmacı” seslerine bıraktı. Öyle bir tezahürat vardı ki sanki doping cezası dolayısı ile men edilen Maradona oyuna girecekti. Ama Cascarino oyuna girdi. Uzun yıllardır ilk kez bu kadar iyi, bu kadar Cascarino’ydu. O zaman çok genç olan ve bir o kadar daha psikopat olan Roy Keane dışında tüm İrlandalı futbolcular maçı bırakmışken birden son 15 dakikada başka bir maç oynanmaya başladı. İlk uzun topu da Keane yolladı. Uzun zamandır toptan kaçan Cascarino, birden Rijkaard’ın önüne geçip topu aldı, etrafında döndü ve kendisine yaklaşan Keane ile verkaç yaptı. Gözümüzü kapayıp açtığımızda Cascarino mükemmel bir kafa vuruşu yapmış, De Goey topu zar zor dışarı çelmişti. Geri kalan sürede de git gide yükselen “dondurmacı” bağırışları arasında 15 dakikalık bir Cascarino belgeseli izledik. Gol atamadı ama koskoca Rijakkard’lar, Winter’lar, Valcx’lar dondurmacının karşısında adeta eriyip bittiler. Maçtan sonra Hollanda teknik direktörü Advocaat “Neyse ki Cascarino sonradan girdi, yoksa bu maç hiç kolay olmazdı” açıklamasını yapacaktı. Maçın bitiminde Cascarino sanki jübilesini yapmış gibi Jacky Charlton’a sarıldı. Halbuki hemen arkasında Marsilya yöneticileri vardı. Sanki zaman durmuş, Alex Ferguson’un en güzel Noel hediyesi olarak Cascarino’yu düşlediği güne geri dönülmüştü. Nihayet kafanın içindeki ses sonsuza kadar susmuş, 32 yaşından sonra yepyeni bir Cascarino doğmuştu.

15 dakikalık resital, Cascarino’nun Ada’da yeniden iş bulmasına yeterliydi. Chelsea yöneticileri maçtan sonra Hoddle’ı aradılar ama Hoddle “Sadece 15 dakika oynar, bütün sezon yatar” diyerek teklifi geri çevirdi. Aralarında Aston Villa’nın da olduğu 5 takım Cascarino’yu almak istiyordu. Hatta Hıncal Uluç “Galatasaray Cascarino’yu alsın, 3 sene şampiyon olur” başlıklı bir yazı yazdı. Ama Cascarino, çoktan Marsilya ile nikah kıymış, başka bir hayata doğru yelken açmıştı.

Nasıl o sezon, şike iddiası ile bir alt kümeye düşürülen Marsilya için Cascarino biçilmiş kaftansa, Marsilya da Cascarino için biçilmiş kaftandı. Böylece Ada’nın harala gürelesinden, kendisini yiyip bitiren metreslerinden, mahvettiği, sıradanlaştırdığı kariyerinden uzak kalacak, kafasındaki ses de sonsuza kadar susacaktı. Parkhead’de adı kaçan gollerle özdeşleşen Tony Cascarino, Güney Fransa’da Tonygol’e dönüşecek, 2 sezonda ligde tam 62 gole imza atacaktı. (www.youtube.com/watch?v=YwSXqw65k9w)

Tam da bitti denilip Türkiye’ye gelmesi önerilirken Cascarino Avrupa’nın en cehennemi stadı Velodrom’un meşalesi oldu bir anda. Fransa’nın en ateşli, en köklü takımını ait olduğu yere döndürdü. Kendisine atılmayan toplara bile koştu, ayağını soktu; havadan bir zamanlar denildiği gibi Paris’i yakıp yıkan Biltzkrieg uçakları kadar etkiliydi. İlk haftalarında merak edip, Avrupa’dan Futbol programına şöyle bir göz attık “Dondurmacımız ne yapıyor bakalım?” diye. Uçan vole ile attığı golden sonra bir anda 10 yaş gençleştik, babamızın bizi dondurmacıya götürdüğü o ilk gün gibi neşelendik. Sonraki hafta 2 tane attı, üstelik ikisi de sol değil sağ ayağıylaydı. Marsilya’nın gök mavisi çok yakışmıştı, göklerin futbolcusuna. 33 yaşında, artık bırakır dedik. 34 yaşında daha da gençleşti. Uçan voleler, Hrubesh’ten beri atılan en güzel kafa golleri, sağ ayak içleri, sol dışlar derken bir gün televizyonu bir açtık, Velodrom kapalı tribünün üçte biri yeşil, üçte biri beyaz, üçte biri turuncu giyinmiş. Dondurmacı, sahaya adım attığında hepsi birden kalktılar. O anda, o insanların oluşturduğu İrlanda bayrağı, en kaliteli bezle yapılanlardan bile çok daha güzeldi. Maç bittiğinde ve son maçında bile kafa golünü attığında, o insanların hepsi sahaya indiler, anlam veremediğimiz garip garip hareketler yaptılar. Kamera orta sahanın ortasına odaklandığında “We don’t need another hero, we got Tony Cascarino (Başka bir kahramana gerek yok, çünkü Cascarino var)” yazılıydı. Çok ağladı dondurmacı… Elinden dondurması alınan çocuklar gibi ağladı… 84 maçta 61 gol atmış, Waddle’ları, Völler’leri, Desailly’leri, Papin’leri unutturmuştu Marsilya’ya…

36 yaşından sonra hala dondurmacılık yapılmaz dedik… Halt etmişiz… Biz yaşlandıkça o gençleşti… Marsilya’dan sonra gittiği Nancy’de 38 yaşına kadar 109 maç oynadı, 44 gol attı. O bir Millwall efsanesiydi, İrlanda efsanesiydi, tam öldü denilirken Marsilya efsanesi de olmuştu. Marsilya’dayken, yine dayanamamış, 19 yaşında güzeller güzeli bir kız bulmuştu kendisine… Ne de olsa 19 yaşında gibi oynuyordu o günlerde! Kız bir gün ona bir faks yolladı: “Tony, aşkım, hamileyim” Bir kez daha baba oldu, Sarah faksı görünce bir daha eve dönmedi. Nancy’de o yaşta attığı 44 gol, Sarah’a hayat boyu nafaka oldu. Nancy’ye gittiğimde adım başı Cascarino Irish Pub’ları gördüm, menüde “Cascarino Volesi”, “Cascarino Plasesi”, “Cascarino Kafası” adlı biralar vardı. 4 tane “Cascarino Kafası” içtim, gözlerim kapandı, ayılmak için yeşil-beyaz-turuncu dondurma yedim!

Hala izliyorum dondurmacıyı. Hayatının rüyası gerçek oldu: Şimdilerde İrlanda Poker Milli Takımı’nın kaptanı! Hatta her gün okuyorum The Times’ta… En son Mourinho’yu haksız yere kovduğu için kalemiyle Abramoviç’e öyle bir kafa attı ki, bir anda o günlere döndüm. Sen Tony, çocukluğumuzun Nisan yüzlü dondurmacısı, güneşin bile daha yukarısına zıplayabilen santrforu, sen asla silinmeyeceksin en sevdiğimiz oyunun en güzel anlarından…

10 Mart 2009 Salı

BİR ZAMANLAR GUARDIOLA...


BİR ZAMANLAR GUARDIOLA...

“Futbolcuların beyni ayağının içindedir derler. Bütün genellemeler gibi bu da yanlıştır. Nasıl tüm Basklar terörist ve tüm papazlar günahsız değilse, futbolcuların da tamamının beyni ayaklarından ibaret değildir. Beyni sadece ayaklarının içine sıkışmış kalmış futbolcular da vardır, hatta bazılarının beyni sadece bacaklarının arasındadır! Ama eğer futbolcu doğmuşsanız ve bu oyunu severek oynayıp bir de üzerine bir sürü para alıyorsanız siz çok şanslı bir insansınız demektir. Şanslı ve ayrıcalıklı insanların, beyinlerini vücutlarının herhangi bir yerine sığdırma lüksü yoktur. Dünyaya her zaman bambaşka gözlerle bakmak ve herkesten daha fazla görmek zorundadır. Futbol topu, bu dünyanın sadece mikrokozmosu’dur.”

Senin için “Beyni ayağından ibaret diyen” adamın alnını karışlarım Guardiola… Sen ki o futbol topunun içinde gizli olan büyülü dünyayı yıllarca ayaklarımızın altına serdin, dünyaya bambaşka bir gözle bakmamızı sağladın. Senin açtığın yoldan ilerleyerek Albert Camus’nün aslında bir kaleci olduğunu öğrendik. Değişmeyen tek şey değişimin kendisiydi ve senin o zamanlar dediğin gibiydi: “Bir şeyi değiştirmek istiyorsanız, önce kendinizi değiştirin. Kendini düzeltebilmek dünyayı düzeltmektir, siz dünyanın ta kendisisiniz.”


Şimdilerin izlerken başka hiçbir şeyle değişmeyecek kadar zevk aldığımız, günümüz futbol sanatının en yeni, en kusursuz eserlerini Messi’yi, Krkiç’i, Fabregas’ı, Puyol’u tüm dünyayla paylaşan Barcelona Futbol Okulu’nun ilk gözağrısıydı Guardiola. 1990 yılında henüz 18 yaşında bir hukuk öğrencisiyken adımını atmıştı Pedrera Barcelonista’ya. 1971’de entelektüel bir Katalan ailesinin çocuğu olarak Santpedor’da doğmuş, Gimnastic de Manresa’da futbola başlamıştı.

“Çok küçük yaşlardan beri futbol benim için başka bir şey ifade ediyordu. Biz Katalanlar ve Barcelona futbol kulübü arasında özel bir duygu bağı vardı. Yıllarca diktatör Franco dilimizi, kültürümüzü baskı altına almıştı. İspanya’da insanların özgürce Katalanca konuşabildiği tek yer Barcelona’nın stadıydı. Babamla gittiğim ilk maç da bir Barcelona maçıydı. Normal yaşamında son derece ağırbaşlı ve sakin bir profil çizen babam, o gün tribünde bambaşka bir insana dönüşmüştü. Oradaki onbinlerce insanla beraber ayağa fırlayıp ‘Yaşanın Barça, yaşasın Katalanya!’ diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. O gün Barcelona’da oynamaya karar verdim. Ama maç bittiğinde tribündeki futbol delisi babamdan eser bile yoktu: ‘Olabilir ama önce eğitimini tamamlaman lazım”



Josep Guardiola, o günden sonra bir gün Barcelona’da oynamanın hayaliyle derslerine dört elle sarıldı: “İyi bir öğrenciydim. Daha da iyi bir öğrenci oldum. Sonunda Hukuk Fakültesi’ni kazandım. Ama babamın en sevdiği futbolcu olan Cruyff, hocam olarak beni A takıma aldığında okula eskisi gibi devam edemeyeceğimi anlamıştım. Nou Camp’ta onbinlerce insanın önünde oynadıktan sonra eve kapanıp ders çalışmak imkansızdı. İçim içime sığmıyordu. Şimdi bile Barcelona B takımı teknik direktörü olarak Nou Camp’a adımımı attığımda içim içime sığmamaya devam ediyor.”

Onu Barça formasıyla ilk gördüğümüzde bizim de içimiz içimize sığmıyordu. 1984-90 yılları arasında Barcelona akademisi ve akademide eğitim gören oyunculardan kurulu bir takımla alt liglerde mücadele eden Barcelona B’de geçirdiği zaman, Guardiola’yı zamanının ötesinde bir futbol yeteneğine dönüştürmüştü. Genç Katalan, 1990’lı yılların ilk yarısında La Liga’nın yenilmez armadası olan Cruyff yönetimindeki Rüya Takım’ın tek Katalan yıldızıydı. Jose Mari Bakero, Goikoetxea, Ronald Koeman, Beguiristain, Stoickhov, Zubizarreta, Nadal, Salinas, Michael Laudrup ve Romario gibi her biri başlı başına birer futbol efsanesi olan yıldızların arasında genç yaşına rağmen takımın değişilmez oyun kurucusu, gelmiş geçmiş en güzel Barcelona’nın beyni olmuştu.



Marcel Desailly’nin Marsilya’dan Capello’nun Milan’ına geçtiği yıllardı, yani 1990’lı yılların futboluna damgasını vuracak olan önlibero devriminin başlangıcındaydık. Desailly, aslında bir stoperdi ama top tekniği diğer stoperlere göre fazlasıyla yüksekti. Ondaki bu üstünlüğü doğru zamanda doğru yerde sezen Capello, onu savunmanın önüne yerleştirerek stoperden orta sahaya devşirmiş, önlibero mevkisini yaratmıştı. Guardiola ise sonradan devşirilmiş bir defansif orta saha değildi, topu aynı beceriyle kesebilip dağıtmasıyla ideal bir önlibero olarak doğmuş gibiydi.

Rüya Takım, 1990-91, 1991-92, 1992-93, 1993-94 sezonlarında üst üste 4 kez La Liga şampiyonu olurken, Cruyff icabında Stoichkov’u, Laudrup’u hatta Romario’yu bile takımdan kesecek ama bir tek gün bile Guardiola’dan vazgeçmeyecekti. Guardiola, sadece Cruyff’un sahadaki gözü, kulağı, beyni değil bütün takımı 90 dakika boyunca olabilecek en ahenkli şekilde yöneten orkestra şefiydi. Barça, 1990-91 sezonunda Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olurken de bu efsanevi futbol orkestrasının şefi, henüz 19 yaşında olan Josep Guardiola oldu.


“Evet, bir keresinde ‘Soyunma odasında futbolcuların söyledikleri hiçbir şeyi anlayamıyorum demiş’ üstü kapalı olarak Barcelona’da Katalanların azınlıkta olmasından şikayet etmiştim. Ama şimdi dönüp bakıyorum da eksiklik bendeymiş. Tüm o Hollandalı oyuncular Katalanca öğrenmeye çalışırken, ben tek bir kelime bile Hollandaca öğrenmek için kılımı bile kıpırdatmamıştım. Halbuki Hollanda futbol kültürüne tapıyordum. Hollanda’nın en büyük futbol efsanesi olan hocam Cruyff, önce futbolcu, sonra da teknik adam olarak Barcelona’ya geldiğinde Katalanya’nın futbol kaderini değiştirdi. Van Gaal de bunu devam ettirdi. Bu iki Hollandalı futbol dahisinin Barça’yı çalıştırdığı 10 yılda onlar gelmeden önceki 90 yılda kazandığımız kadar kupa kazandık. Üstelik de hiçbir zaman global futbol çağındaki diğer büyük takımlar gibi paranın tek motivasyon olduğu bir kulüp olmadık. Başta Cruyff olmak üzere Barça’ya hizmet eden Hollandalılar’ın büyük çoğunluğu Katalanlar kadar Katalanya’ya bağlandılar. Cruyff’un oğluna Barcelona şehrinin azizi Jordi’nin adını vermesi ve Jordi Cruyff’la beraber Barça’nın yanı sıra Katalan Milli Takımı’nda da beraber oynamamız çok az kişinin yaşayabileceği bir ayrıcalıktı”

Guardiola için futbol hayatı boyunca Katalanya ideali, paradan daha önemli bir motivasyon oldu. İspanya’nın itirazı üzerine FIFA’nın resmen tanımadığı ama birçok uluslararası karşılaşma oynayan Katalanya Milli Takımı’nın en büyük savunucularından birisi olan Guardiola, bizzat FIFA’ya bu tartışmayla ilgili bir mektup yazdı. Britanya’yı oluşturan ülkelerden İskoçya ve Galler’i örnek göstererek Katalanya Milli Takımı’nın tanınması isteyen Guardiola mektubun altını şöyle imzalamıştı: “Josep Guardiola, İspanya Milli Takımı Kaptanı”

1997’de, Bakero’dan sonra henüz 25 yaşındayken Barcelona kaptanı olan Guardiola, aynı zamanda İspanya Milli Takımı’nın da kaptanı olacaktı. 1994 Dünya Kupası’nda İspanya Milli Takımı’nın en büyük yıldızlarından birisi olan Katalan oyuncu, 1996 Avrupa Şampiyonası’nda “Bask kökenli oyuncuları, İspanyollar aleyhine kayırdığını” ileri sürdüğü İspanya teknik direktörü Javier Clemente ile ters düştü ve Euro 96’da bizi kendisinden mahrum bıraktı. Guardiola’nın Cruyff’tan öğrendiği ve oyun tarzına tüm incelikleri ile yansıttığı göze hoş gelen hücum futbolu yerine Nadal-Hierro gibi iki defans oyuncusundan oluşan orta sahayla uzun top oynamayı tercih eden İspanya tarihi boyunca olduğu gibi [Bu yazı yazıldığında Euro 2008 elemeleri bile yeni başlamıştı]yine büyük hayal kırıklığı yaratırken, bütün gözler Guardiola’yı arayacaktı.

Cruyff’un kaldığı yerden devam eden Van Gaal, orta sahayı yine Guardiola üzerine kurarak Barcelona’ya estetik açıdan başka hiçbir takımla karşılaştırılamayacak güzellikte bir oyun oynatmaya devam ederken, Guardiola da Barcelona akademisindeki genç yeteneklerin en büyük idolüne dönüşmüştü. 1997 yılında sakatlığından dolayı uzun bir süre sahalardan ayrı kalan oyuncu, akademinin en yeni gözdesi olan Ivan de La Pena’yı bizzat kanatları altına alacak, aynı mevkide kendisine rakip olmasına rağmen genç yıldızın gelişiminde önemli bir rol oynayacaktı.

Sürekli nükseden sakatlık bizi Guardiola’dan mahrum etmeye devam ederken, 1998 Dünya Kupası’nda da İspanya ilk turda elenerek daha da büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Sahalardan ayrı kaldığı bu dönemde hukuk eğitimine kaldığı yerden devam eden Josep Guardiola 1999 yılında Luis Van Gaal tarafından liberoya çekildi. Sakatlığı yüzünden kaybettiği hızını, oyun zekası ile dengeleyen Guardiola, sahanın en gerisinden oyunu okuyup kurarken o esnada oynanan futbol tıpkı sakatlığı sırasında okumaya başladığı kitaplarmış gibi kaldığı yerden devam etti. Ivan de la Pena’nın saha dışı sorunları yüzünden herkesin beklediği istikrarı yakalayamadığı günlerde, Barcelona akademisinin yeni gözdesi olan geleceğin kaptanı Carles Puyol’u bizzat çalıştırmaya başladı: “Guardiola, sanki benim kayıp abim gibiydi. İlk günden itibaren beni kanatları altına aldı. Bugünkü Puyol olmamda onun oynadığı rol çok önemli. Sadece saha içinde değil, saha dışında da en büyük ilham kaynağım Guardiola’dır”

Cruyff ve Bobby Robson gibi Van Gaal de Guardiola’dan asla vazgeçmedi. Bir türlü eski formunu yakalayamamasına sebep olan sakatlık iyileşmese Van Gaal’ın futbol anlayışında Guardiola’nın yeri bambaşkaydı: “Pep’i liberoya çektiğimde, basın beni ipe çekti. Ama onu savunmaya monte ettikten sonra takımın balans ayarı eksiksiz oldu. Abelardo iyi bir defans oyuncusuydu, Bogarde da güçlü fiziği ile Avrupa’nın sayılı savunmacılarından birisiydi. Ama benim oyun felsefeme göre ikisi de yeteri kadar hücumcu değillerdi. Benim için hücum, rakip üzerimize geldiği anda başlıyordu; savunmanın topu kesmesi tabii ki önemliydi ama bir maçın sonucunu belirleyen kesilen top değil, kesildikten sonra oyuna sokulan toptu. O yıllarda Guardiola topu aynı güzellikte kesebilip aynı zerafetle oyuna sokabilen tek futbolcuydu.”

O söz konusu yıllarda, futbol ve zerafet kelimeleri aynı cümlede kullanıldığında öznenin Guardiola olmasından daha doğal bir şey yoktu. Ama futbol topu Guardiola’ya onun futbol topuna davrandığı kadar zarif davranmadı. Guardiola 30’lu yaşlarına geldiğinde, herkes Barcelona’nın kaptanları yönetiminde yeni bir altın çağa başlamasını beklerken, ilk önce Rivaldo-Van Gaal iç savaşı başladı. 3-1-3-3 dizilişinde sol açıkta oynamayı reddeden Brezilyalı yıldız, kendisini forvetin arkasında serbest oynatmayan Van Gaal’in kendisine “makine muamelesi” yapmasından şikayet edecek, yıllardır Barça’nın gölgesinde kalan Madrid yanlısı basın Rivaldo’nun yaktığı ateşin üstüne benzin dökecekti: “Hani Barcelona, Katalanya takımıydı? Ajax’ta bile daha az Hollandalı var!” Aslında tüm sorun, Van Gaal’in kendisini dünyanın sayılı teknik direktörlerinden birisine dönüştüren dizilişine daha yatkın gördüğü Ajax’lı eski talebelerinin çoğunu Nou Camp’a ithal etmesiydi. Van Gaal yönetiminde Ajax’ta harikalar yaratan Kluivert, Litmanen ve De Boer kardeşler Barça’da bekleneni veremeyince olan önce Barça’ya, sonra da Van Gaal’e oldu. Rüyaların takımı beklenmedik bir kabusa dönüşürken kaptan Guardiola iki ateş arasında kalmış, eski günleri mumla arar olmuştu.

Euro 2000’de İspanya’nın kaptanlığını yaptıktan sonra 2001’de Barcelona’dan kopmak zorunda kalan Guardiola yağmurdan kaçarken doluya tutuldu. Önce Brescia, sonra da Roma formalarını giymek içim Çizme’ye sığınan Guardiola, o dönemde baştan aşağıya skandallarla dolu İtalyan futbolunun en büyük rezilliklerinden birisi olan doping skandalına kurban olacak ve uzun bir süre forma giymesine engel olacak bir ceza alacaktı. Tam 6 yıl sonra futbolu bırakıp Barcelona B’nin teknik direktörü olduğunda biten mahkemede aklansa da 1990’lı yılların en parlak futbol elmaslarından birisi Çizme’nin doping çamurunda kayboldu gitti.

“Asla doping yapmadım… Çünkü Cruyff’un öğrencileri asla doping yapmazdı. Barcelona akademisine adımımı attığım ilk günlerden itibaren her gün bize dopingin zararları anlatıldı. Ama büyüdüğümde futbol dünyasının bambaşka olduğunu gördüm. Futbolculara hak ettiklerinden çok daha fazla abartılı paralar ödeniyordu. Bu paranın bir kez tadını alanlar vücutlarını doping pisliğine kurban etme uğruna her şeyi göze alıyorlardı. İşin trajikomik olan tarafı, ben dünyada en son doping alması gereken oyuncuydum. Zaten kaslarımdan çok beynimle oynuyordum. Beyin hiçbir dopingi kabul etmez ki…”

Acıydı, hem de çok acı… Guardiola’nın Barça’dan ayrılması, ondan sonra Barça’nın Real karşısında düştüğü haller yetmezmiş gibi, bir de çocukluğumuzun en büyük futbol idollerinden birisi, üstelik de en temiz gözükeninin adı doping pisliğine bulaştırılmıştı. Guardiola her ne kadar sonradan aklansa da bu tezgahı hazırlayanlar, gerçek dopingciler asla cezasını bulmadı. En büyük cezayı biz çektik. Çünkü 2003 yılında Guardiola’nın transfer olduğu Katar takımı Al-Ahli’nin maçlarını hiçbir Türk televizyonu vermiyordu. Sonra bizden daha da uzağa, Meksika’ya Dorados de Sinaloa’ya gitti. 2006 yılında Meksika’da futbolu bıraktığında 47 kez İspanya, 7 kez de Katalanya milli takımlarının formasını giymişti. Her Dünya Kupası’nda, Avrupa Şampiyonası’nda güzel futbol dilencileri olarak artık İspanya’nın şeytanın bacağını kırmasını bekledik, ama kırılan hep futbol kalbimiz oldu. Kendi ülkesinde hiçbir egemenlik hakkını uygulayamayan Filistin’in bile futbol takımı varken, Katalanya bir milli takım olarak asla tanınmadı.

Yine de şöyle bir dönüp bakınca, Guardiola’nın 1990-2001 yılları arasında Barcelona formasıyla oynadığı 263 maçın her biri de başlı başına bir futbol masalı… Futbol her ne kadar Guardiola’ya nankörlüklerin en büyüğünü yapsa da bizim ona nankörlük yapmaya en ufak bir hakkımız yok. Şöyle bir dönüp bakınca daha iyi anlıyoruz, Guardiola’yı ilk izlediğimizde birçoğumuz dünyayı değiştirmek istiyorduk, şimdi baktığımızda ise dünyanın bizi ne kadar değiştirdiğini görüyoruz. Keşke dünyayı değiştirmeye çalışıp dünyanın bizi nasıl değiştirdiğine hayıflanacağımıza senin gibi kendimizi değiştirseydik. Ne demiştin bize: “Futbol dünyayı değiştirebilir, zaten sadece biz, kendi kendimizi değiştirebiliriz. Dünya biziz. Sadece futbol topunun içinde gizliyiz”

[BU YAZI 2008-09 sezonu başlamadan önce yazılmıştır - ALİ ECE, gerisini siz tamamlayın artık!..]

6 Mart 2009 Cuma

YAKIN MARKAJ: Bülent Korkmaz FourFourTwo röportajı



Gerçek ismi Bülent değil mi? Hagi’ye neden çok kırgın?
Futbolculuğunda en çok hangi forvetten çekiniyordu? Onun için en özel şampiyonluk hangisi? Bugünkü aklı olsa Galatasaray’ı bırakıp nereye giderdi? Beraber çalıştığı en iyi teknik adam hangisi? Souness Fenerbahçe Stadı’nın ortasına bayrağı diktiğinde ne hissetti?


Ali Ece

Adınızın Bülent Ecevit’ten esinlenerek koyulduğu ve asıl adınızın Cesur olduğu doğru mu?
Muzaffer Altınsoy – Edirne

Babam rahmetli Bülent Ecevit’i çok severdi. O yıllarda Türkiye’de büyük bir Karaoğlan fırtınası esiyordu. Bu yüzden de benim adımı, daha doğrusu göbek adımı “Bülent” koymuşlar. Asıl adım gerçekten de Cesur, aile içinde bana “Cesur” diye hitap edilir. Daha sonradan oyun tarzım da “cesur” olduğu için bazı insanlar bunun bir lakap olduğunu sanıyorlar ama her ne kadar futbol tarihine Bülent Korkmaz adıyla geçmiş olsam da asıl adım Cesur.

Türkiye’de teknik adamlar çok kolay harcanıyor. Siz de 2007–2008 yılları arasında üç ayrı takım çalıştırdınız. Kayseri Erciyesspor’da sıfırdan başlamanıza çok başarılıydınız ama hiç krediniz yokmuş gibi eleştirildiniz. Bu durum neden böyle?
Burak Mısırlıoğlu - Kayseri


Burada bazı kulüp yöneticileri kadar bazı teknik direktörlerde de hata var. Kulüp yöneticilerinin başarı kıstasları belirli değil. Bana teklif geldiğinde ben öncelikle küme düşmeye mi, orta sıraya mı yoksa üst sıraya mı oynuyorsunuz, hedefiniz nedir diye soruyorum. Birçok zaman net bir cevap alamıyorum. Birçoğu günü kurtarmak adına istikrarı ıskalıyorlar. Aslında bu durum ülkemizdeki futbol yöneticiliği bağlamında en tepeden en aşağıya kadar geçerli. Futbol Federasyonu seçimlerinde futboldan gelip oy kullanan üç kişi var, bunlardan birisi de zaten benim! Çarpıklık buradan başlıyor. Kulüp yöneticilerinin ise hiçbiri futbolun içinden gelmemiş. Aslında bir yönetici şirketini nasıl yönetiyorsa kulübünü de öyle yönetmek zorunda. Kulüplerin başına futbolun içinden gelen profesyonel insanları getirecek bir sistemin kurulması gerekiyor. Yine de çuvaldızı başkasına iğneyi kendimize batırmak gerek. Bazı teknik direktörler kulüp yöneticilerinin taleplerine göre takım çıkartıyorlar. Ben bu konuda kulüp yöneticilerine, başkanlara kızmıyorum. Adam görüyor “Hocam şunu oynatsan iyi olur” diyor. O da oynatıyor. Başkanla birlikte takım yapıyorlar. Sonra yeni gelen teknik direktöre de aynısını uygulatmaya çalışıyorlar. Dediklerini yaptıramayınca da yolluyorlar. Burada hata teknik direktörlerde. Bence bütün kabahat meslektaşlarımda. Belli bir ilkeleri, net bir duruşları, temel prensipleri yok. Birçoğu çok kısa vadeli düşünüyor. Halbuki başarılı olmak için uzun vadeli düşünmeleri gerekir. Ama tabii bu şans asla onlara tanınmıyor. Kulüp yöneticilerinin de istikrarı sağlaması gerekiyor. Başarı kıstasınız 6–7 maç olmamalı. En kötü devre arasına kadar sabredilmesi gerekir. Teknik adamın da iki sezonluk plan yapması ve kendi ekibini, kadrosunu oluşturması gerekir. Ama maalesef böyle olmuyor. Federasyonun da devreye girip buna bir çözüm bulması lazım. Lisanslar çıkartılırken caydırıcı bir madde olmalı. Avrupa’ya baktığınızda böyle bir çalışma sistemi yok. İngiltere’de, İspanya’da bu duruma çok nadir rastlanır. Örneğin Roma bu sezona çok kötü başladı ama Spaletti hâlâ görevinin başında ve kimse de gönderilmesini talep etmiyor, yöneticiler işine karışmıyorlar. Belki geçen sezon fırtına gibi esen takım bu yıl düşmemeye oynayacak ama Spalletti görevinde kaldıkça istikrar yeniden sağlanacak ve Roma İtalyan futbolunun en önemli temsilcilerinden birisi olmaya devam edecek. Bizde ise bu tip durumlarda ya hemen teknik direktörün ipi çekiliyor ya da hoca zaten kendiliğinden pes ediyor, bırakıp gidiyor. Halbuki teknik direktörün kendine inanması ve güvenmesi lazım. Daha en baştan yaptığı kontratıyla sağlam durması lazım. Durmuyorsa kendisinde bir problem var demektir. Türkiye’deki futbol düzeni çok çarpık.


Türkiye’de her zaman parayı veren düdüğü çalar anlayışı var. Dünyada da çok zengin adamlar kulüpleri satın aldılar ama işlere bizimkiler kadar karışmıyorlar. Kulüp yöneticilerinde de parayı ben veriyorum, takıma da karışırım zihniyeti var. Asıl sorun buradan mı kaynaklanıyor?
Ahmet Zafer - Antalya


Bana bunu yapmaya hiçbir kulüp yöneticisi cesaret edemedi, edemez de. Çünkü ben asla böyle bir izlenim vermedim. Ama buna cesaret eden kişiye de ben bir şey demem çünkü zamanında böyle kişilerle çalışmış. Beni de öyle zannediyor olabilir. Ama benim teoride olmasa da pratikte birçok avantajım var. Pratik açıdan birçok teknik direktörden daha bilgiliyim. Bunun sebebi de futbolculuğum esnasında iyisiyle kötüsüyle bir takım şeyleri yaşamış olmam. Burada önemli olan sadece Galatasaray ve Milli Takım’la yaşadığım büyük başarılar değil, geçirdiğim, atlatmayı başardığım kriz dönemleri de çok büyük bir deneyim. Bu yüzden deneyimim birçok teknik direktörden daha fazla. Ondan dolayı her takımı çok rahat başarıya götürürüm. Ben özellikle kendi adıma konuştuğumda bir takımı üç yıl içerisinde şampiyonluğa oynatırım diyorum. Hiçbir zaman bir senede bunu yapabileceğimi söylemiyorum. Birinci Lig Asya’dan teklif geliyor bazen, o zaman da iki sene üzerinden konuşuyorum. Bu başka türlü olmaz çünkü takım yaratmak, takım oluşturmak o kadar kolay değil. Bülent Uygun neden şu anda örnek bir isim sizce? Çünkü Sivasspor’da genel menajerlik, yardımcı antrenörlük, teknik direktörlük derken toplam 6-7 sene kadar bir süredir Sivas’ta. Bütün transferleri Bülent Uygun yapıyor. Bakıyor, izliyor. Bu arada transfer demişken şunu da belirtiyim ki bendeki yabancı ve genç oyuncu portföyü de şu anda hiçbir kulüpte yok. Portföyümde Güney Amerika, Afrika ve İskandinav ülkelerinden birçok oyuncu var. Mesela Türkiye Ligi’ne yabancı bir savunma oyuncusu alacaksan ya İskandinav ülkelerinden ya da Arjantin’den alacaksın. Mesela ben İspanya’dan defans oyuncusu aldırtmam. Çünkü ligin şartlarına göre transfer yapmak zorundasın. Mesela Trabzonspor’da da forma giymiş olan Fredrik Risp inanılmaz profesyonel bir oyuncu. Oynasa da oynamasa da aynı antrenmanı yapar. Bu tip adamları gözün kapalı alabilirsin çünkü bu profesyonellik adamların genlerine işlemiş; hepsi birer takım oyuncusu, kendilerinden önce takımı düşünüyorlar. Oyuncularınızla geliştirdiğiniz ilişkiler de çok önemli. Mesela Erciyesspor’dayken keşfettiğim sağ bek Daouda Jabi vardı, sonra Trabzonspor’a gitti ama yedek kaldı. Hala beni arıyor, “Hocam nereye gidersen beni de götür” diyor. Futbolcularımın çoğu beni arar, fikir alışverişinde bulunur.


Popescu’dan sonra beraber oynadığınız en iyi savunmacı kimdi?
Şakir Mutlukul - Bursa


Ben beraber oynadığım savunmacılar arasından Emre Aşık’ı beğeniyorum. Zamanında milli takımda da Alpay’la çok iyi bir ikili olduk. Ama Emre Aşık tam olarak hakkı teslim edilmeyen çok iyi bir futbolcu. Mesela geçen sezon Galatasaray onu Ankaraspor’a yolladı ama o yine geri döndü ve şu anda Galatasaray’ın banko oyuncusu. Futboldan anlayan, olaya objektif bakan herkes Emre Aşık’ın anlar zaten bunu. Futbolu bilen onu zaten bilir, hisseder. Emre’nin bu seneki performansından yola çıkarak konuşmuyorum. Geçen sene Galatasaray onu yollamakla büyük hata yapmıştı. O hatanın bilincine varıp geri aldılar. Ama ona rağmen en başlarda yine oynatmadılar. Emre Aşık ise hiç küsmedi, çalıştı, kendini sürekli hazır tuttu. Bu altyapıda öğrenilen bir şey. Bizim en büyük etkimiz bu. Birçok oyuncuya birçok şey öğretiyoruz. Kulüpler bunu anlamıyor. Kulüpler altyapılarında öğretmedikleri için, birçok genç oyuncu bunu bizler kanalıyla öğreniyor. Yani açıkça söylüyorum, oyuncu onları değil beni dinler. Neden? Çünkü ben örnek gösterilen bir oyuncuyum. Şu anda yaşı ilerlemiş olduğu için birçok bu işi bildiğini zanneden sözde otorite Emre Aşık’ın futbolu bırakması gerektiğini söyledi ama futbolu bu işten anlayan kültürlü insanlarla konuşmak lazım, diğerleriyle de zaten muhatap olmaya gerek yok. Emre Aşık, bunca yıldır oynuyor ama pas atmayı yeni öğrendi diyorlar. Ben de birçok şeyi geç yaşta öğrenmiştim. Bakın Şampiyonlar Ligi’nde bir Türk takımının, Galatasaray’ın ilk golünü atan Cihat Arslan zamanında ne demişti: “İlk golü attın ama sonra ne bir pas verdin ne de gol attın diye bana kızıyorlar. Ama antrenmanlarda biz savunma oyuncularına yıllarca sadece kafa topu çalıştırdılar, bir kere bile sol ayağımı geliştirmem için beni çalıştıran olmadı!” Bu her zaman böyleydi. Şimdi de öyle. O Emre’nin, benim sonradan öğrenmem bizim ülkedeki altyapının işleyişindeki problemden kaynaklanıyor. Sorsanız harika altyapımız var derler ama aslında yok. Mesela Galatasaray’ın altyapısı her zaman çok iyidir, şimd ortada Arda Turan ve Aydın Yılmaz örnekleri var ama bunun bir de kayıp yıldızlar tarafı var. Kimse bunu yeterince önemsemiyor.

Türkiye’de ya da Avrupa’da karşısında oynarken çekindiğiniz, zorlandığınız herhangi bir forvet oyuncusu var mıydı?
Mehmet Ali Yüksel - Ankara

Kimseden çekinerek sahaya çıkmadım ama karşısında oynarken gerçekten de zorlandığım oyuncular vardı. İlk aklıma gelen kesinlikle Thierry Henry’dir. Arsenal’deyken bize rakip olduğunda çok farklı bir oyuncuydu. Kesinlikle Arsenal’deyken Barcelona’da oynadığından çok daha iyiydi. Türkiye Ligi’nde ise Fatih Tekke’nin karşısında oynarken zorlandığım zamanlar oldu. Fatih Tekke çok kaliteli bir forvet. Çoğu zaman ne yapacağını kestiremiyordum. Kalitesi ve beklenmedik anlarda beklenmedik hareketler yapmasının yanı sıra çok yönlü bir oyuncuydu, icabında orta alana eklemlenip kimsenin beklemediği anlarda birden ortaya çıkıp golünü atardı.

İlk başladığınız zamanlarda Türkiye’de savunmacılar adam markajı yapardı. Karşısında oynayacağınız, marke etmekle görevli olduğunuz futbolcunun bir hafta boyunca videolarını izleyip özel antrenmanlar yaparak mı maça çıkıyordunuz?
Jale Erden - İzmir


Yok canım, nerede o zamanlar video, ara ki bulasın! O zamanlar maç içinde rakibi analiz etme şansınız vardı. Zaten marke ettiğiniz rakibiniz nereye gitse takip ediyordunuz. Adam tuvalete giderse, tuvalete gidiyordum yani! En son Beşiktaş-Antalyaspor maçında Zapotocny’nin başına bela olan bir santrfor vardı, Serge Djiehoua... Aynı onun gibiydik zamanında. Ama artık futbol gelişti, daha farklı bir boyutta oynanıyor. Avrupa liglerine baktığımız zaman 30 metrekare içinde 22 tane futbolcunun mücadele ettiğini gözlemliyoruz. Türkiye’de daha farklı tabii. Ama ben diyorum ki şu anda Türkiye’deki altyapı tesisleri benim zamanımda olsaydı ve ben Avrupa’da olsaydım, Avrupa’nın bir numaralı defans oyuncusu olurdum! Ama zamanında o eksiklikler yüzünden, ben pozisyon almayı televizyondan seyrede seyrede öğrendim. Hemen hemen bütün maçları izliyordum. Erken yatan bir insandım ama gece olduğu zaman bile seyrediyordum. Yani bazı şeyleri izleye izleye öğrendim. Beraber çalıştığım teknik adamlar ve birlikte oynadığım diğer savunma oyuncularından da birşeyler öğrendim ama birçok şeyi izleyerek kendim öğrendim. Özel olarak etkilendiğim bir oyuncu yoktu ama Franco Baresi’yi çok severdim. O zamanlar Türkiye altyapı eğitimi konusunda birkaç istisnai isim dışında çok kötü bir durumdaydı. Şimdilerde bu konuda mesafe alınmış olsa da halen Avrupa ile kıyaslayınca çok büyük farklar var. Hiç unutmam bir keresinde genç bir oyuncuyla aramızda şöyle bir konuşma geçmişti. Genç Milli Takım, İtalya’yı 2-0 yenmişti. Maçtan sonra o oyuncu bana gelip “Hocam İtalyan oyuncu formayı bir çıkarttı, ben onu gördükten sonra formamı çıkartacak cesareti kendimde bulamadım” dedi. “Niye?” dedim. “Adamda öyle bir fizik vardı ki, kendimi çok kötü hissettim” dedi. Yani artık modern futbolda asıl olay şu noktaya geldi diyebiliriz: Fiziki kondisyonun, dayanıklılığın üst seviyede olmadığı zaman sen yeteri kadar iyi değilsin. Bu noktada Arda çok manidar bir örnek gibi. Fizik olarak üst seviyeye gelmezse Arda bile bir hiç! Ama mesela Avrupa Şampiyonası’nda fizik olarak ne kadar üst seviyede bir oyuncu olduğunu gösterdi. Artık futbolun birinci şartı fizik, kondisyon ve dayanıklılık. Mesela bunların hiçbiri olmazsa Manchester United’lı Ronaldo hiç bir şey yapamaz. Ronaldinho da bunun en kötü örneği oldu. Güçsüz düştüğü zaman bir anda bitme noktasına geldi. Ama bundan 15 sene önce mesele bu değildi. Yetenek ön plandaydı. Futbol gelişiyor ve de geliştikçe zorlaşıyor.

Galatasaray’da sekiz kez lig şampiyonluğu yaşadınız. Sizin için en özeli hangisiydi?
Cüneyt Pekmezci – Balıkesir


Benim için en özeli Lucescu’nun ikinci senesindeki yaşanan şampiyonluktu. Çünkü o zaman bizim yöneticilerimiz dahi şampiyonluktan umutsuzdu. Bu takım en iyi ihtimalle dördüncü beşinci olur, UEFA’da da bir tur geçerse büyük başarıdır deniliyordu. O zaman, o takım imkansızı başardı. Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finalin kapısından döndük. O yıllarda Şampiyonlar Ligi’nde birinci ve ikinci tur grupları vardı. Birinci grupta son bir maç kala çıkmayı garantilemiştik, ikinci grupta da Avrupa’nın en güçlü takımlarından Liverpool, Roma, Barcelona ile mücadele ettik. Hepsine kök söktürdük, uzun zaman yenilmedik. Bir galibiyet alabilsek o gruptan da çıkacaktık. Barcelona maçı Ali Sami Yen’deydi, altı Hollandalı futbolcuları vardı ve karşılaşmanın hakemi de Hollandalıydı. Beş metre ofsayttan gol attılar. Benim için her şampiyonluk değerlidir ama o sezon şampiyon olabileceğimize yöneticiler bile inanmamıştı. Sadece futbolcular ve teknik ekip inandı. O yüzden benim gönlümde o şampiyonluğun yeri bambaşkadır.

Yorumcular yabancı teknik direktörlere daha saygılı bir şekilde, soyadlarıyla hitap ediyorlar. Ama Ertuğrul Sağlam, Tolunay Kafkas ve sizin gibi kendi evlatlarımıza sadece isimleriyle hitap etmelerinden rahatsız oluyor musunuz?
Kemal Kırca – Çanakkale


Bazı meslektaşlarım bundan fazlasıyla rahatsız oluyorlar ama ben rahatsız olmuyorum. Yorumcular yabancı teknik adamları da ağır bir şekilde, bazen çok haksız bir şekilde eleştiriyorlar. Ama ben ve benim dönemimin Türk futbolunu bir yerlere getireceğine inanıyorum. Bu da yavaş yavaş oluyor. Tabii bunu tamamen başarabilmemiz için daha zaman gerekiyor. Yoksa bazıları Bülent demiş, Bülent Korkmaz demiş, onların bana ne diye hitap ettiği hiç önemli değil. Benim oyuncumun bana ne şekilde hitap ettiği benim için çok daha önemli.

Hem Mustafa Denizli’yle hem de Fatih Terim’le uzun yıllar çalıştınız. Hangisinin daha büyük işlere imza attığını düşünüyorsunuz?
Harun Özdemir - Sakarya


İki teknik direktörün de her zaman hakkını vermek lazım. İkisinin de bana çok önemli katkıları oldu. Mustafa Denizli beni o genç yaşıma bakmadan Avrupa Kupaları’nda oynattı. Bu o zamanlar için çok büyük bir cesaretti. Bunun gibi birçok yeniliğe korkusuzca imza attı, Türk futbolunun önünü açtı. Fatih Terim de türk futboluna yeni bir sistem getirdi. Agresifliği, tempolu oyunu bize benimsetmeyi başardı. Mustafa Denizli bize herkesi yenebileceğimizi ispat etmişti. Fatih Terim de hiçbir takımdan korkmazsan her takımı yenersin anlayışını yerleştirdi. Her ikisi de Türk futbolcusunun düşünce yapısını değiştirdi. Bu yüzden her ikisinin de olağanüstü katkılarını kimse inkâr edemez. Şimdi onların bir meslektaşı olarak da teknik direktörlük anlamında onlara çok büyük saygı duyuyorum. Onlardan gerçekten de çok şey öğrendim. Kendi teknik adamlık deneyimimde kimseyi kendim örnek almadım, kimsenin stilini taklit etmedim, futbolculuğumda da hep kendime has bir tarzım vardı, teknik adamlığımda da bu böyle ve hep böyle olacak.

1980’li yılların ortasında Galatasaray’da gelecek vadeden bir oyuncuyken bile Avrupa Kulüplerinden transfer teklifleri almaya başlamıştınız. Şimdi olsa gider miydiniz? Mesela sizinle beraber A takıma çıkan Tugay Kerimoğlu’nu izlerken neler hissediyorsunuz?
Can Yazıcıoğlu – İzmit


Şu anki kafam olsaydı kesinlikle durmaz, giderdim. Hem de 21-22 yaşındayken giderdim. O teklifler geldiğinde Galatasaray’la Almanya’ya turnuvaya gitmiştik, o zaman birkaç Alman takımı beni istemişti ama o dönemde sadece bende değil genel olarak Türk futbolcusunda böyle bir düşünce yoktu. Şimdi izlediğimde Tugay adına çok seviniyorum. Eğer zamanında Türkiye’de kalsaydı, kaybolur giderdi. Her zaman söylemişimdir Avrupalılar bizim oyuncuların kıymetini daha çok biliyorlar, hak ettiği değeri veriyorlar. Şimdilerde Tugay’ın Blackburn Rovers’ta yardımcı teknik direktör veya altyapı direktörü olması söz konusu. Onun hakkında zaten çoktan planlarını yapmışlardır ki daha futbolu bırakmadan önce Tugay Kerimoğlu’nun ileride ne yapacağını belirlemişler. Buradan Ümit Davala örneğine gelirsek, Galatasaray’ın onunla ilgili hiçbir plan yapmadığını gözlemliyoruz. Ben ilk olarak Skibbe’nin yardımcılığına getirildiğinde keşke ileride Ümit Davala birinci adam olsa demiştim ki maalesef Ümit Davala kısa sürede gitti. Bu olay da bir kez daha Türk futbolundaki uzun vadeli planlama eksikliğiyle ilgili.

Graeme Souness’ın Fenerbahçe Stadı’nın ortasına Galatasaray bayrağı dikmesiyle ilgili neler hissediyorsunuz? O sırada ne yapıyordunuz?
Bulut Cevher – İstanbul


İnsanların, özellikle de Galatasaraylıların o anı hayatları boyunca unutmayacağını daha o anda hissetmiştim. Ben Souness’ın elindeki bayrağı ve koşmaya başladığını görmüştüm. Ama bunu önceden düşünüp planlamış mıydı yoksa bir anda mı aklına esip yaptı, orasını bilemiyorum. Ne olursa olsun asla hafızalardan silinmeyecek müthiş bir olaydı. Yüz sene sonra bile hatırlanacaktır.


Yıllarca Hagi ile oda arkadaşı oldunuz. Hala görüşüyor musunuz?
Muharrem Sipahioğlu – Elazığ


Hagi futbolu bıraktıktan sonra onu tek arayan bendim. “Senden başka beni kimse aramadı, sana çok teşekkür ederim” dedi. Sonra Hagi’de bir değişim oldu. İşin kötüsü benle ilgili bir değişim oldu, beni bir daha aramadı ve hiç konuşmadık. Hiçbir zaman buna bir anlam veremedim. “Bana niye böyle davranıyorsun?” diye aramadım da çünkü huyum değildir. En önemlisi de ondan hiç böyle bir şey beklemezdim, bu yüzden ona kırgınım. Yıllarca aynı odada kaldık, birçok şey paylaştık ama şu anda görüşmüyoruz. İlişkimi kestim. Ama yine de bu durumun ondan kaynaklanmadığını düşünüyorum. Eğer zamanında ondan bir beklentim olduğunu düşünüp böyle davrandıysa çok yanılıyor. Benim Hagi dahil hiç kimseden bir beklentim yok. Harika bir ailem var ve bu bana yetiyor. Değer verdiğim insana çok değer veririm. Hagi’nin bana davranışları doğru değildi, ben bunu hiç hak etmedim. Davranışlarında değişim gördüğüm için de çok değerli bir insan benim için değerini yitirdi.

3 Mart 2009 Salı

Cesur Yürek mi dediniz: Bülent Korkmaz



Eğer olur da bir gün herhangi bir nedenle Galatasaray, aslan simgesini değiştirmek zorunda kalırsa, sarı kırmızının ortasına sadece kafa topuna çıkan Bülent Korkmaz’ı koysa, yeter de artar bence… O, kendisinden 5-10 santim uzun, teknik açıdan 5-10 gömlek üstün forvetin üstünden alınan top, başlı başına bir Galatasaray tarihidir… O her anında bacağı kopsa tek bacağıyla koşmaya devam edecekmiş gibi bakan gözlerdeki futbol ateşi başlı başına bir Türk futbolu belgeselidir…

Bir takım futbol sanatından bihaber olmasına rağmen sadece paraları olduğu için kararları veren gelip geçici kişiler, günlük gelip geçici trendlere göre önemli ama tarihte bir virgül kadar değersiz sıkıcı takım elbiseli adamlar ona bir jübileyi çok görseler bile sarı-kırmızı ve ayyıldızlı formaların üstüne sinmiş Bülent Korkmaz’ın emeğinin sıcaklığını kimse söküp atamaz futbol dilencisinin yüreğinden…

Tüm gündelik teknik, taktik analizlerin ötesinde, insan yüreğinin ayaklara, baldırlara yansımasıdır Bülent Korkmaz… Kelimelerin yetersiz kaldığı, mürekkebin kuruduğu o gelip geçici anların ötesinde ateşten bir heykeldir asla hiç kimsenin yıkmayı başaramayacağı…

Eğer Fenerbahçeliyseniz, nefret etmeniz normaldir Bülent Korkmaz’dan… Liverpool’luların Manchester efsanesi Roy Keane’den, Manchester United fanatiklerinin de Graeme Souness’tan nefret etmesi kadar doğaldır… Hatta bilakis bir Beşiktaşlı olarak benim de saha içindeki Bülent Korkmaz’dan nefret ettiğim anlar olmuştur, yalan yok! Ama bir an gözlerimi kapayıp Bülent Korkmaz’ı siyah beyaz forma ile düşündüğümde nefret ile aşkın arasındaki çizginin ne kadar da ince olduğunu bir daha unutmayacak bir şekilde anlamış, kalbimin dehlizlerinde tüm katıksızlığıyla hissetmişliğim de vardır…

UEFA Kupası finalinde kolu çıktıktan sonra oynamaya devam etmeseydi de bu satırlarda olabilecek en zarif şekilde günah çıkartırdım emeğin futbol hali karşısında… Hatta belki de her şeye rağmen ısrarla hakemlerim üstüne sarhoş atlar gibi koşması gözümün önüne geliyorsa tamamen kıskançlığımı yenememdendir büyük ihtimalle… Ama şöyle bir an renklerin bakarkörlüğünden sıyrılmaya çalışarak tekrar arkama dönüp baktığımda karşıma çıkan asıl manzara onun bıraktığı boşluğun dolmamış olmasıdır…




Servet Çetin’in emeğine, fedakarlığına dil uzatana Cantona uçan tekme atsın o ayrı ama yine de Türkiye Milli Takımı hala Bülent Korkmaz’ın yerine kimseyi bulamadı bence… Hatta belki de Servet Çetin, Bülent Korkmaz olmak için fazla yetenekli olduğundan bunu söylüyorum, kim bilir? Servet’e herkes gibi şapka çıkartıyorum ama Bülent Korkmaz’a biraz da çıkartmak zorunda olduğum günahın da ağırlığıyla Cemal Süreya’nın içi çiçek dolu şapkasını uzatıyorum bu satırlardan…



Futbol kalbim en çok da neyini özlüyor biliyor musunuz? Bülent Korkmaz’ın her maçta yaptığı hatalardan sonraki reaksiyonunu, kendisinden dünya çapında yeteneği esirgeyen futbol Tanrılarına karşı o katıksız etten, kandan, dibine kadar insan ruhundan direnişini… Yetenek derken, zaten 1980’lerin ikinci yarısından 2000’lerin başına kadar Türkiye’nin ateşten gömleğini giymiş bir savunma oyuncusundan Beckenbauer gibi olmasını beklemek Suudi Arabistan’daki gençlerden iyi bir Rock grubu kurmalarını beklemek kadar büyük bir haksızlık. “Altı üstü orta sahayı geçmemesi gereken bir savunma oyuncusu”, “Kazma”, “Takoz” yaftalarının savunma oyuncusu konusunda çöller kadar bakir olduğu topraklarda Bülent Korkmaz olabilmek, Bülent Korkmaz kalabilmek başlı başına efsane olmak ile eş anlamlı değil de nedir ki zaten? Onu ilk kez çocuk gözlerimle gördüğüm Neuchatel maçı ve son kez Ayvalık’ın Artur sahilinde eşiyle beraber otururken gördüğüm zaman arasında aslında değişen sadece Bülent Korkmaz’ın ölümsüz bir su olarak girdiği şişelerin şekliymiş aslında… Katıksız çocuk yüreğiyle, büyümeyi reddedip futbol topunun içindeki çocuk dünyasına gizlenmeyi seçen kaçık bir yazarın arasındaki fark kadarmış her şey… Meğerse Bülent Korkmaz’ın neredeyse her maçta yaptığı hatalar, sadece o dünyanın en güzel oyununun tuzu biberiymiş, yokluğunda futbol damağında buruk bir tat bırakan…

Aslında Bülent Korkmaz o Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ndeki ölüm döşeğindeki kadın karakterin sayıkladığı su gibi… Önce Türk savunmacısının “bunlar asla çizgi halinde oynayabilecek kadar zeki olamaz” diye aşağılandığı 3-5-2’nin geçer akçe olduğu dönemden kalma Bülent Korkmaz… O hani, ortada ayağı biraz daha fazla top yaptığı için libero olarak ikame edilen oyuncunun sağında ya da solunda tek görevi topu rakipten alır almaz sanki bombaymış gibi başka arkadaşına vermek zorunda olduğu zamanlardan… Ama en güzel de Bülent Korkmaz’ın sayısız eski partnerlerinden Şampiyonlar Ligi’nde gol atan ilk Türk oyuncu olan Cihat’ın dediği gibi o yıllarda antrenmanlarda sadece kafa topu çalıştırılan stoperlerimizin günahı neydi ki Allah aşkına?

Sonra birden sanki her şeyimizde olduğu gibi futbolda da bir günde çağ atlamıştık! Her ne kadar bir süre 3-5-2’den çizgi savunmalı 4-4-2’ye dönüldüğünde hasarı fazlasıyla ağır bir travma sonrası stres bozukluğu yaşasak da 3-5-2 devrinden geriye sadece Bülent Korkmaz kalmıştı yine… Artık topu rakipten kapar kapmaz en yakınındaki takım arkadaşına vermiyor, elinden geldiğince oyun kurmaya çalışıyordu… Tam da o günlerde başta Fatih Terim olmak üzere herkes Bülent’in bittiğini zannederken, su sadece bir şişeden diğerine girene kadar buharlaşacak, UEFA Kupası finali gecesi bardaktan boşalırcasına yeniden yağmak için sırasını bekleyecekti…



O gece bardaktan yağan yağmur, o tadını unuttuğumuz su tüm ölümsüzlüğüyle iflah olmaz futbol aşıklarının yüreklerini sonsuza kadar serinletti… Belki de o gece top Arsenal’i değil de Galatasaray’ı sırf Bülent’in tek kolla verdiği mücadelenin hatırına o kadar sevdi… Ama o tarihi gecenin bulutlarından gerçeğin kaygan zeminine bir an için indiğimizde çok daha iyi anladık her şeyi… Bir kere madem Bülent Korkmaz oynadığı takımın taraftarları dışında birçok kişi için bu kadar “kazma”ydı da o Hagi’nin oyundan atıldıktan sonra Galatasaray nasıl ayakta durdu? Eğer Popescu o gecenin ölümsüz “En İyi Yardımcı Oyuncu”suysa Bülent Korkmaz, Galatasaray’ın ta kendisi değil miydi Allah aşkına? Sonuçta Popescu, Barcelona’nın eski kaptanı, Romanya’nın Hagi’den sonra yetiştirdiği en büyük futbol sanatçısıydı; buna karşın Bülent Korkmaz sadece “bizim çocuk”tan başka neydi ki?

İşte tam da o çelişki futbolun ta kendisiydi… 1998’de Fransa Dünya Kupası’nı kazanırken Laurent Blanc eşsiz bir savunma sanatçısıysa Marcel Desailly o her tekmeye kafa uzatan “bizim çocuk”tu… 2005’te İstanbul’da Liverpool, Şampiyonlar Ligi tarihinin en efsanevi final performansına imza atarken Sami Hyppia Popescu-Blanc rolündeyken, Jamie Carragher, Bülent Korkmaz’ın ikiz ruh kardeşi değil de neydi? Ve Jamie Carragher, önünde daha faal futbol yaşamı adına uzun yıllar olmasına rağmen Liverpool’lular için yaşayan bir efsaneye dönüştürülmüşken, Bülent Korkmaz’a bir jübilenin bile çok görülmesini çocuklarımıza nasıl anlatabiliriz ki? Halbuki o kızıl İstanbul masalı gecesinde, yine aynı spikerdi Carragher’ı yere göğe sığdıramayan, halbuki ondan tam 10 yıl önce bir Galatasaray-Manchester United maçında Bülent Korkmaz’ın performansını papağan gibi tekrar ettiği “Boğaziçi Zırhlısı” hariç betimleyebilecek kelimeleri bile bulamamıştı… Neyse ki UEFA Kupası Finali’nde o kelime olarak karşılığı olmayan ruh hali, Türk futbolunun en güzel resim karesinde olabilecek en anmalı şekilde sağlam kalan tek koluyla kupayı kaldıracaktı.

Yıllar sonra Ayvalık’ın Artur sahilindeki tek açık olan çorbacıda ona yeniden rastladığımda o ölümsüz resim karesindeki gibi gülümsüyordu… Yanında ne UEFA Kupası, ne de Popescu vardı… Yıllardır evli olduğu eşiyle ilk el ele tutuştukları günkü kadar neşeli ve heyecanlıydı… Ama buna rağmen bir eliyle eşinin elini tutmaya devam etse de yanına gelen tüm insanların elini bıkmadan usanmadan ayağa kalkıp sıktı… Masasına oturmak isteyen kimseye hayır demedi… Ve karşısındaki her insana UEFA Kupası’na bakıyormuş gibi baktı…

Sonra sabah bir baktık ki, o masasına gelen çocuklarla, gençlerle maç yapıyordu… Hiç de Ali Sami Yen’deki gibi değildi o anda… Kimseye bağırıp çağırmıyor, tekmeye kafa sokmuyor, kimseyi hafiften de olsa dirseklemiyordu… İşte o anda tüm taraftarlık renkleri zihnimde anlamsızlaştı, hepsi bembeyaz oldu ve jeton düştü: İyi de cellatlar da kimseyi idam ederken sevimli olmaya çalışmıyor, gülmüyorlardı ki… O yıllarda Türkiye’nin üçbüyüklerinden birinde sadece azmi ve ruhuyla ayakta kalan bir savunmacı nasıl başka türlü olabilirdi ki?



O anda Artur’da da kimilerine cellatlar kadar sevimsiz gelen yaşayan efsane o ölümsüz su misali bambaşka bir şişenin içine girmiş, onun zarif şekline bürünmüştü… “Boğaziçi Zırhlısı” zırhını çıkarmış, tarihin altın askısına asmış, içinden de o Ayvalık güneşi kadar sıcak çocuk ruhlu bir adam çıkmıştı… 1994’te Kayseri’ye attığı gerçeküstücü goldeki gibi uzaklardan kafayla kaleyi yokluyor, top dağa taşa gitse de, havada patlıyormuş gibi kaleye yetişmeden yere düşse de yine aynı şekilde gülümsüyor, hiç durmadan kendisiyle dalga geçiyor, bazılarının emekli cellatı bir deniz kenarı bilgesine dönüşüyordu…

O anda onu o bazılarının gözünde cellatlaştıran kaybetmeye karşı isyandan, diğerleri için cehennemlik bir nefretle eş anlamlı olan giydiği formaya duyduğu karşılıksız aşktan eser bile yoktu… Artık futbolun endüstriyel cehenneminin çok uzaklarında, bambaşka bir geleceğin kıyısında aslında hep olduğu kişi oluyor, geçmişin gözlerimize sindirdiği pasları bir gülümsemesi ile bir daha geri gelmeyecek şekilde söküyordu. Etrafında ateşlemesi gereken kimse de yoktu… Ne Hakan Şükür birkaç gol kaçırınca duygularına yenilerek kendi kendisinin kötü bir taklidine dönüşüyor, ne Hagi bakarkör Türk hakemlerinin antikalığı karşısında kendisini kaybediyor, ne de hiç kimse maçın skorunu hatırlıyordu…
Belki endüstriyel futbol cehennemi hem de karşılıksız aşık olduğu takımın formasıyla ona sırtını çevirmişti ama o hala içindeki hiç yaşlanmaya Galatasaraylı çocuğun gözleriyle oraya, arkasına bakıyordu… Kimseye öyle bir şey demedi ama belki de bir kez daha kapıdan kovulduğu ölümsüz sarı-kırmızı aşkının yüreğine bacadan girmek için teknik adamlığa başlamıştı. Para onun için her zaman Galatasaray’la karşılaştırıldığında elin kirinden bile daha gelip geçici, daha önemsizdi. O yüzden de kariyeri değil bir kez daha ideali seçti… Kayseri Erciyes düşmesine düştü ama 11 oyuncu da maçın son anına kadar Bülent Korkmazlaşarak olabilecek en zarif, en güzel şekilde kaybettiler. O ateşten gömlek düşmeme maçlarının birisinin sonunda Bülent Korkmaz, oyuncularını bırakıp üzülüp ağlayan top toplayıcının yanına gelmişti. Ne de olsa o da Türk futbolunun en güzel fotoğrafına top toplayıcılıktan gelmemiş miydi zaten? Bir yerden sonra maçın skoru, o yükselişin yanında tamamen teferruattı.

Ama asıl Galatasaray söz konusu olduğunda Bülent Korkmaz için her şey teferruat oldu. En başta Fatih Terim tarafından ısrarla Galatasaray’dan koparılmaya çalışılsa da hatta zamane yöneticileri bonservisini Bursaspor’a vermiş olsa da o gitmedi, gidemedi. Kadro dışı kalmasına rağmen Galatasaray’da kalması ne gurursuzluk, ne de gereksiz bir hırstı! Diğerlerinde olmayan bir aşktı sadece; vefa ile alışkanlığın, bağlılık ile bağılmlılığın birbirine teğet geçtiği ince çizgilerin ölümsüzleştirdiği bir aşk… 8 şampiyonluk yaşamak, Türkiye ligleri tarihinde bir takımın formasını en uzun süre giymek ya da UEFA Kupası’nı kaldırmak için kalmamıştı… Belki o kadro dışı kaldığı gün bu ülkedeki hiçbir savunma oyuncusu kağıt üzerinde Bülent Korkmaz kadar “kazma” değildi ama zaten herkes onun kadar “kazma” ya da “başka bir şey” olsaydı bugün Türk futbolu tüm skortif başarılarına rağmen bu kadar lime lime bir elbise olmazdı… Bence asıl kazma Bülent gibi olmayanlar… Ayrıca birisi bana şunu söylesin bu adam bu kadar çirkefse nasıl oldu da 15 yıllık lig kariyerinde sadece iki kırmızı kart gördü? Ben bunun sırrını Ayvalık sahilindeki maçtan biliyorum ama kimseye söylemeyeceğim, o da bana kalsın!