<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088</id><updated>2012-01-28T06:47:47.947-08:00</updated><category term='Delilik'/><category term='Ravelli'/><category term='Süleyman Seba'/><category term='Manchester United'/><category term='İrlanda'/><category term='Schumacher'/><category term='Gönül Adamı'/><category term='çarşı'/><category term='Beşiktaş'/><category term='İsveç'/><category term='Hagi'/><category term='George Best'/><category term='Bacon'/><category term='Kaleciler'/><category term='Rock&apos;n&apos;Roll'/><title type='text'>Total Futbol</title><subtitle type='html'>Futbol, isyan, politika, anarşi, rock'n'roll, seks, yaşam!..</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>158</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-573632115313995644</id><published>2012-01-16T06:41:00.000-08:00</published><updated>2012-01-16T07:34:22.811-08:00</updated><title type='text'>Matthäus: Eski Alman Futbol Makinesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ctErms4B824/TxQ6FZSC7cI/AAAAAAAABiU/cXWvNUrpnHE/s1600/1990.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 291px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-ctErms4B824/TxQ6FZSC7cI/AAAAAAAABiU/cXWvNUrpnHE/s400/1990.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698243292890852802" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Löw-Klinsmann öncesi Alman futbolu&lt;/strong&gt;, aslında tıpkı &lt;strong&gt;Warhol ve Mondrian gibi öncü ressamların en tartışmalı yapıtları gibi&lt;/strong&gt;. İlk bakışta son derece soğuk, sade, sanatta yeri olmayacak kadar geometrik ve matematik kalıplara indirgenebilecek özellikler arz eden Löw-Klinsmann öncesi Alman futbolu sadece bizim için değil tüm bir futbol gezegeni için de başlı başına bir tartışma konusu.&lt;br /&gt;Dünyanın &lt;strong&gt;en çok tesadüflere dayalı ve Einstein’ın görecelilik teorisinin en basit pratiği olan futbol oyununda, her zaman birden çok gerçek oldu.&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;Daha post-modernizm moda olmamışken, futbol çoktan post-modern bir oyundu.&lt;/em&gt; “Futbol 22 kişinin oynadığı ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur” diyen Gary Lineker de “Almanlar o kadar sıkıcı oynuyorlar ki rakipleri 55. dakikadan sonra maça tüm ilgilerini yitiriyor ve böylece hep Almanlar kazanıyor” diyen Nick Hornby de Alman futbolu bağlamında futbolun doğasındaki birden fazla gerçeğin varlığını vurguluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lineker ve Hornby gibi eski Almanya’nın maçını izleyince tıpkı bir modern resim sergisinde Mondrian ya da Maleviç tabloları karşısında fazla entelektüel olmayan birinin hissettiğini hissediyoruz: “Bu ne ki? Bunu ben de yaparım!” &lt;strong&gt;Ama nasıl o tablolar dünya sanat tarihinin gelmiş geçmiş en önemli tabloları arasındaysa, 20. yüzyılın son çeyreğinin Almanya’sının her maçında bir Mondrian çizgisi kadar sıradan renklere bürünüp futbol tarihine 20 yıl boyunca damgasını vuran Lothar Matthäus da yeşil sahaların içinden taşan post-modern bir futbol sanatı eseri.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-gDvpOALq5Oc/TxQ6W1DnZ5I/AAAAAAAABig/QXUl2hJa3J8/s1600/Matthaus%2BGladbach.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-gDvpOALq5Oc/TxQ6W1DnZ5I/AAAAAAAABig/QXUl2hJa3J8/s400/Matthaus%2BGladbach.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698243592404297618" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980-2000 yılları arasında &lt;strong&gt;dünya futbolunun zirvesinde oynanan maçlarda Matthäus’un tüm çizgileri var.&lt;/strong&gt; Tek başına bakıldığında son derece basit ve herkes tarafından çizilebilirmiş havasını uyandıran &lt;strong&gt;Matthäus’un futbol tablosu, 11 kişinin bir araya geldiği eserin bütünlüğünde pi sayısı misali bir etki yaratıyor. &lt;/strong&gt;1980-2000 yılları arasında, savunmada, hücumda ya da orta sahada &lt;strong&gt;mekânla bağlantılı geometrik zekâyı sergileme sanatı olan futbolun &lt;/strong&gt;en büyük ustaları arasında, &lt;strong&gt;yeteneği en minimum seviyede olup oyuna etkisini olabilecek en maksimum seviyeye taşıyan Lothar Matthäus’tur.&lt;/strong&gt; Matthäus’u anlamak Alman futbolunu, modern Avrupa futbolunun ethos’unu anlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-MalGK2464UU/TxQ6q-EOM0I/AAAAAAAABis/BPsGrWCP5uY/s1600/Matthaus%2BGladbach%2B2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 265px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-MalGK2464UU/TxQ6q-EOM0I/AAAAAAAABis/BPsGrWCP5uY/s400/Matthaus%2BGladbach%2B2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698243938420142914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matthäus, 1961 yılında Alman futbolunun kalbi olan Bavyera’nın Erlangen şehrinde doğdu. 1979’da Borussia Monchengladbach formasını giymeye başladığında, 2. Dünya Savaşı’nın tarifsiz yıkımı sonrasında insanüstü bir çabayla yeniden doğarak hayatın her alanında Avrupa’nın en ileri ülkesi konumuna gelen Batı Almanya için futbol ateşli silahlar olmaksızın yapılan bir savaştı. Bu yüzden Batı Alman Milli Takımı “panzerler” olarak anılır ve &lt;strong&gt;asla hiçbir Alman futbolcu yenildiğinde ağlamak, çökmek, üzülmek gibi “insani” bir tepki göstermezdi. Modern Federal Almanya nasıl mümkün olduğu kadar göreceli insani duygularından arınmış bir makine-ülke ise, onun ürünü olan Alman futbolcusu da bir makine-futbolcuydu.&lt;/strong&gt; Alman takımları sadece nasıl olursa olsun kazanmaya programlanmış, &lt;strong&gt;rahmetli Yugoslavya ve Hollanda gibi futbol sanatının en güzel örneklerini verirken skor tabelasında ilelebet kaybetmeye mahkûm olan romantik futbolun tüm duygusal “zaafları”ndan arındırılmıştı.&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-76g7vY24FMY/TxQ7XvIybuI/AAAAAAAABjE/AzTTujno53U/s1600/Matthaus%2BGladbach%2B3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-76g7vY24FMY/TxQ7XvIybuI/AAAAAAAABjE/AzTTujno53U/s400/Matthaus%2BGladbach%2B3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698244707506876130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1979-80 sezonu sonunda UEFA Kupası yarı finallerinde hepsi Alman takımı olan 4 ekip mücadele ederken oyuncular için asıl mücadele 1980 Avrupa Şampiyonası Finalleri’nde milli takım kadrosuna girebilmek içindir. Monchengladbach, Stuttgart’ı eleyip finale kaldığında tüm gözler 19 yaşındaki orta saha oyuncusu Matthäus’tadır. O zamanlar, iki maç üzerinden oynanan UEFA Finali’nin ilk karşılaşmasında 2-1 geride olan Monchengladbach, Matthäus’un 77. dakikada attığı harika golle umutlanır ve ilk maçı 3-2 galip bitirir. Rövanş maçında rakibin “önstoperi” Werner Lorant’ın inatçı katı savunması karşısında sahadan silinen genç yetenek, 86. dakikada oyundan alındığında hüngür hüngür ağlıyordur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ARnkmp7rPIw/TxQ7FTmvw_I/AAAAAAAABi4/1JxT80EBDlc/s1600/Matthaus%2BGladbach%2B6.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 222px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-ARnkmp7rPIw/TxQ7FTmvw_I/AAAAAAAABi4/1JxT80EBDlc/s400/Matthaus%2BGladbach%2B6.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698244390878692338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 dakika önce bir anlık hatasından Monchengladbach’ın yediği gol, maçın 1-0’lık skorla bitmesine sebep olup Frankfurt şampiyon olduğunda, iki hafta önce ilk maçta sergilediği mükemmel performansı salt neticeye odaklı Alman futbol zihinlerinde sadece küçük bir ayrıntı olarak kalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matthäus, Derwall tarafından önce uyarılır: “Alman futbolcu asla yenilgiyi kabul etmez ve ağlamaz! Bir orta saha oyuncusu önce savunmasını ve hata yapmamayı sonra golü düşünür!” Sonra da Euro 80 kadrosuna dâhil edilir. Almanya turnuva sonunda şampiyon olduğunda mutsuz olan tek Alman Lothar Matthäus’tur. 3-0 önde oldukları Hollanda maçında orta sahada maçı rölantiye alması ve skoru koruması için Derwall tarafından oyuna sürülmüş ama ilk hareketinde penaltı yaptırıp takımının paniklemesine ve maçın zora girmesine sebep olmuştur. Almanya, ezeli düşmanı karşısında maçı zar zor 3-2 kazanırken, basın 19 yaşındaki Matthäus’u yerin dibine sokar.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-vh7RSMB2x-0/TxQ7o2bkwoI/AAAAAAAABjQ/JqnlPqqi_6Q/s1600/1980.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-vh7RSMB2x-0/TxQ7o2bkwoI/AAAAAAAABjQ/JqnlPqqi_6Q/s400/1980.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698245001522496130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımı Monchengladbach ise 1970’lerdeki altın çağından sonra büyük bir krizin eşiğine girmiş ve yıldızlarını satmak zorunda kalmıştı. Bu süreçte henüz 20’li yaşlarında olmasına rağmen bütün yük Matthäus’un sırtına binmiş ve &lt;strong&gt;1984 yılında takımın en büyük yıldızı olarak çok büyük bir meblağ karşılığı Bayern Münih’e gidene kadar takımının her şeyi olmuştu.&lt;/strong&gt; Bu süreçte gösterdiği performansla 1980 yılındaki kötü hatıralara rağmen 1982 Dünya Kupası kadrosunda kendisine yer buldu ve Almanya’nın şaibeli bir şekilde finale kalmayı başardığı turnuvada iki kez forma giydi.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-cmU1XPEvL9Y/TxQ75NJ8VYI/AAAAAAAABjc/zapE13BuU-Y/s1600/MATTHAUS%2B1982.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 292px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-cmU1XPEvL9Y/TxQ75NJ8VYI/AAAAAAAABjc/zapE13BuU-Y/s400/MATTHAUS%2B1982.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698245282500466050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1984-88 yılları arasında Bayern Münih formasıyla gösterdiği performansla kusursuz bir “Alman futbol makinesi”ne dönüşen Matthäus, 1986 Dünya Kupası’nda artık Batı Almanya Milli Takımı’nın değişilmez oyuncusu olacaktı. Kendisinden önceki teknik adamlara göre daha yaratıcı oyunculara yer veren Beckenbauer, Matthäus’u orta sahanın sağından ortasına oyun kurucu mevkisine çekti. &lt;strong&gt;İkinci turda Almanya, Fas karşısında ecel terleri dökerken Matthäus turnuvanın en iyi kalecisi olan Zaki’yi uzatmalarda 30 metreden avlayınca Almanya’da kahraman ilan edildi.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Almanya önce penaltı atışlarıyla ev sahibi Meksika’yı sonra da yarı finalde Fransa’yı 2-0’la elediğinde Matthäus efsanesi katmerlenerek yaklaşık 15 sene dünya futbol mitolojisinin en ünlü figürlerinden birine dönüşecekti. Yarı Finalde Fransa’nın Giresse’li, Platini’li, Tigana’lı muhteşem orta sahası, Matthäus duvarına çarpmış, her tarafından estetik ve zarafet akan elmasvari kramponlar, kusursuz futbol makinesi karşısında son derece sıradanlaşmışlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama finalde, Schumacher’in de her zaman söylediği gibi Beckenbauer’in en büyük hatası, final maçına kadar oyunun her iki yönünü de aynı mükemmellikle oynayan, en büyük silahı Matthäus’u, Maradona’yı marke etmekle görevlendirmek oldu.&lt;/strong&gt; Tigana’ların ahı tutan Matthäus maçın büyük bir bölümünde Maradona’yı etkisizleştirmesine rağmen, kusursuz futbol makinesi, kusurlu futbol ilahının yanında o kadar sıradanlaşmıştı ki! O sıradanlaşma hissi, Matthäus’un kariyeri boyunca başına musallat olacak bir makinenin en sivri de olsa sadece bir parçası olma gerçeğinin en acı yüzüydü. &lt;strong&gt;Matthäus, oynadığı bir finalden daha boynu bükük bir şekilde ayrılırken, parçası olduğu makinenin dişlerini biraz daha sivrileştirecekti.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1987 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’nde, Porto karşısında tüm dünyanın mutlak favorisi olan Matthäus’lu Bayern maçın 79. dakikasında 1-0 öndeydi ve her zamanki aşırı disiplinli Alman savunması karşısında Porto o ana kadar etkisiz kalmıştı. Son 10 finaldir hiçbir takımın 1 golden fazla atmamış olması da buna eklenince, Bayern şampiyonluğa çok yaklaşmıştı. &lt;strong&gt;Ama 79. dakikada Cezayirli Madjer’in Picasso’nun Pembe Dönemi’ni andıran topuğu maçı beraberliğe taşımış, o ana kadar hiçbir şekilde gol yememeye programlanmış olan Alman savunma makinesi bozulmuştu.&lt;/strong&gt; Hemen bir dakika sonra Porto galibiyet golünü bulduğunda Matthäus 12 yıl sonra yine Bayern formasıyla finalin son dakikalarında Manchester United şokunu yaşamadan önce hayatındaki en büyük şoku yaşayacaktı. Bir kez daha finalde son anda yenilmiş, bu kez ağlamamak için kendisini zor tutmuştu.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-GLz900VcwII/TxQ8ZcSEJ7I/AAAAAAAABjo/Vi-0OTEsa0g/s1600/madjer.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-GLz900VcwII/TxQ8ZcSEJ7I/AAAAAAAABjo/Vi-0OTEsa0g/s400/madjer.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698245836316878770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bayern Münih formasıyla 3 sezon üst üste kazandığı Almanya şampiyonlukları, Matthäus’un finallerde çektiği acıların yanında sadece bir teselliydi. Matthäus, küçük yaşlardan beri tüm antrenörleri tarafından hep kusursuz ve yenilmez bir makine olmaya şartlanan bir kuşağın en büyük yıldızıydı. Artık 27 yaşına gelmişti ve Alman basını tarafından her maçta insanüstü bir gayretle mücadele etmesine rağmen finallerdeki hayalkırıklıklarının faturasının kendisine çıkarılmasından bıkmıştı. Yarı Final’de Hollanda maçında attığı gole rağmen Almanya’nın elenmesine engel olamadığı Euro 88’den sonra Brehme ile beraber Inter’e imza attığında, hem geçmişinden kaçıyor, hem de bambaşka bir futbol rüzgârına yelken açıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalya’da futbol Almanya’daki kadar defansif oynansa da oyuncular kaybettiklerinde ağlıyor, bağırıyorlar; kazandıklarında taklalar atıyorlardı. 1989’da Matthäus’lu Inter, İtalya’da şampiyon olduğunda, Matthäus da kusursuz mekanik futboluna insani dokunuşları da eklemiş ve Avrupa’nın en iyi futbolcusu olmuştu. &lt;strong&gt;Inter teknik direktörü Trapattoni, Matthäus’un defansif eksiklerini tamamlarken, futbolu sadece kazanmak için değil kazanırken zevk alarak oynaması gerektiğini ona söyleyen ilk kişi olmuş, aralarında uzun yıllar sürecek bir baba-oğul ilişkisinin temellerini atmıştı. Bir sonraki yaz, Dünya Kupası İtalya’da oynanacak ve Almanya maçlarının büyük çoğunluğunu Inter’in de stadı olan San Siro’da oynayacaktı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-7FrnvrNGSA8/TxQ9AKbVqiI/AAAAAAAABkA/gnbI49sh3Jk/s1600/Matthaus%2BInter.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 261px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-7FrnvrNGSA8/TxQ9AKbVqiI/AAAAAAAABkA/gnbI49sh3Jk/s400/Matthaus%2BInter.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698246501538834978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1990 Dünya Kupası’nda herkes eski İtalya’yı taklit ederek aşırı defansif oynamaya çalışırken, Beckenbauer yönetimindeki Almanya bir önceki turnuvaya göre tanınmayacak kadar hücum ağırlıklı “anti-Almanya” bir futbol sergiliyordu. Gelmiş geçmiş en sıkıcı Dünya Kupası’nda Yugoslavya ile beraber hücum oynayan tek Avrupa takımı olan Almanya, bu kez bileğinin hakkıyla finale çıkacaktı. Matthäus, orta sahada serbest oynayarak kupanın Schilacci ile beraber en iyi golcüleri olarak hatırlanan Milla ve Lineker gibi 4 gole imza atmış, turnuvanın en göze hoş gelen oyuncularından birisi olmuştu. Finalde ise Beckenbauer 4 yıl önce yaptığı hatayı tekrarlamadı, Maradona’yı kendi haline bırakırken Matthäus’u da “Almanya’nın Maradona”sı olarak görevlendirdi. Arjantin’in hiçbir varlık gösteremediği final, her ne kadar gelmiş geçmiş en sıkıcı final maçlarından birisi olsa da nihayet Matthäus bir finalde muzaffer oldu, hem de takım kaptanı olarak Dünya Kupası’nı Almanya’ya getirdi.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-wJA4RjO54X8/TxQ9MQYa8lI/AAAAAAAABkM/7crarMnOGPw/s1600/matthaus%2BMARADONA.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-wJA4RjO54X8/TxQ9MQYa8lI/AAAAAAAABkM/7crarMnOGPw/s400/matthaus%2BMARADONA.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698246709295641170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Artık “final şeytanı”nın bacağını kırmıştı. Matthäus, 1980’lerin aşırı motivasyon ve mekanik şartlanmalarla final anında gereken insani dokunuşlardan yoksun bırakılan Alman futbol makinesi ile Beckenbauer’in 70’lerde kendi oynadığı zamandan ilham alarak temellerini attığı 90’lı yılların estetik Alman futbolcusu arasındaki köprü olmuştu. &lt;/strong&gt;1991 UEFA Kupası’nı kazanan Inter’in başarısında bu köprü hayati bir önem taşıyordu. İkinci tur ilk maçında Aston Villa’ya 2-0 yenilen Inter, Matthäus’un olağanüstü performansı ile rövanşı 3-0 kazanacak ve finale giden yolu açacaktı. Finalde bir başka İtalyan takımı olan Roma karşısında gelen şampiyonluk yine Matthäus’un eseriydi. Oynadığı futbol ile 1991’de FIFA tarafından yılın futbolcusu ödülünü alan da nihayet Matthäus oldu. Ödülü aldıktan sonra söyledikleri ileride kafaüstü yere çakılacak Alman futbolunun karakutusu niteliğindeydi: &lt;strong&gt;“Benim kadar iyi birçok Alman futbolcu var ama benim onlardan farkım hepsinden daha fazla konsantre olmam.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-oIPE8Lb9SdA/TxQ8qJduD-I/AAAAAAAABj0/pu7iRIo7Y-s/s1600/matthaus_balon_de_oro%2Binter.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 180px; height: 245px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-oIPE8Lb9SdA/TxQ8qJduD-I/AAAAAAAABj0/pu7iRIo7Y-s/s400/matthaus_balon_de_oro%2Binter.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698246123323264994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1992’de beklendiği gibi Bayern Münih’e döndü. Kısa boyu ve sıradan yüz hatlarına rağmen futboldaki ihtişamı ile “Almanya’nın en seksi erkeği” seçilirken, Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sonrasında doğusu ve batısıyla birleşik bir ülke olarak yer aldığı ilk turnuva olan Euro 92’ye sakatlığı yüzünden katılamadı. Turnuvanın finalinde maçın mutlak favorisi olan Almanya, gelmiş geçmiş en büyük sürprizi yapan Danimarka’ya 2-0 yenilirken, Matthäus’u çok aradı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-d205w06-2BE/TxQ9hViDUjI/AAAAAAAABkY/CXuupqWpdgU/s1600/matthaus%2BBAYERN.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 361px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-d205w06-2BE/TxQ9hViDUjI/AAAAAAAABkY/CXuupqWpdgU/s400/matthaus%2BBAYERN.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698247071455466034" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994 Dünya Kupası’nda kaptan Matthäus geri döndü ama bu kez 33 yaşına gelmiş ve orta sahadan liberoya çekilmişti. Çeyrek Final’de Bulgaristan karşısında 2-1 yenilen Almanya’nın tek golüne imza atarken &lt;strong&gt;21. kez Dünya Kupası maçında oynayarak tarihi bir rekora da imza atacaktı. Rekora uzun bir süre kimse yaklaşamazken rekoru daha da fazla kıracak olan yine Matthäus’un kendisiydi.&lt;/strong&gt; 1994’te Almanya’nın çeyrek finalde şok bir şekilde elenmesinden sonra Alman futbolunda büyük bir iç savaş başlayacak ve uzun zamandır Klinsmann’la arası fena halde açık olan Matthäus bir kez daha günah keçiliğine terfi edecekti.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-gFiP7Myeo0w/TxQ9u-6xJYI/AAAAAAAABkk/qMJXN61hElQ/s1600/1994%2Bsticker.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-gFiP7Myeo0w/TxQ9u-6xJYI/AAAAAAAABkk/qMJXN61hElQ/s400/1994%2Bsticker.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5698247305903285634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Euro 96’da Almanya tarihinin son büyük turnuva şampiyonluğunu yaşarken, Matthäus, Klinsmann-Vogts cephesiyle girdiği savaştan yenik ayrıldı ve turnuvayı televizyondan izledi. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra Doğu Alman libero Matthias Sammer’in yıldızının parlaması ve ikinci plana itilmesi o zamana kadar hep ön planda olan Matthäus’un saha dışındaki dengelerini de bozdu. Artık, Almanya’nın en popüler bilgisayar oyunu “Lothar Matthäus Futbol” eski disketlerde kalmış “Jurgen Klinsmann Soccer” isimli VCD oyunları icat olmuştu. Bu alışılmadık ikinci plana itilme ve 35 yaş bunalımı, bir zamanların en kusursuz futbol makinesinin mekaniğini fena halde bozacak, saha içinde ve dışında bambaşka bir Lothar Matthäus’a şahit olacaktık. İtalya’daki peşini bırakmayan metres skandalları tabloidlerin en büyük magazin malzemesine dönüşürken, Matthäus konuştuğu her kadınla ilişkiye girmekle itham edilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1996’da Trapattoni bir kez daha Matthäus’un imdadına yetişti. Saha içinde yaşayan bir efsane olmasına rağmen, saha dışında “ırkçılık” ve “kart zampara”lıkla suçlanan oyuncusunun yeniden sadece futbola konsantre olmasını sağladı. Matthäus’un en büyük kozu kendisinin de dile getirdiği gibi konsantrasyonuydu ve Trapattoni sayesinde 39 yaşına kadar üst düzey futbol oynamaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997’de Trapattoni ile beraber Bayern’in şampiyonluğunda hayati bir rol oynadıktan sonra 1998 Dünya Kupası’nda Sammer sakatlanınca, sürpriz bir şekilde bir kez daha Alman Milli Takımı’na çağrıldığında 37 yaşındaydı. Yugoslavya karşısında Almanya ecel terleri dökerken sahaya sürüldüğünde maçın dönmesini ve 2-2 bitmesini sağladı. Almanya, çeyrek finalde Hırvatistan karşısında 3-0’lık hezimete uğrayıp elendiğinde ise medya bir kez daha kellesini istedi. Matthäus, “çok yaşlı” olmakla suçlanırken, ilk 11’den Matthäus çıkartıldığında takımın yaş ortalaması yine 30’un üstündeydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1999’daki efsanevi Şampiyonlar Ligi Finali’nde 38’lik Matthäus yine Avrupa futbolunun en önemli maçında başroldeydi. Maçın sonlarına doğru oyundan alındığında Bayern, Manchester United karşısında 1-0 öndeydi ve Kırmızı Şeytanlar tek bir pozisyon bile bulamamıştı. Maça eklenen sürede Manchester United’ın bulduğu mucizevi iki golde ise İngilizlerin iflah olmaz ihtiyar kurdu Sheringham’ın imzası vardı. Matthäus ise Bayern kaptanı olarak ikincilik madalyası boynuna takıldığı an kameraların gözüne soka soka hemen madalyayı çıkardı ve koşa koşa soyunma odasının yolunu tuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayern ile bir kez olsun Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olmak için 39 yaşında futbola devam kararı aldığında bir yandan da futbolu bırakır bırakmaz teknik direktörlüğe başlamak istediğini açıkladı. 2000 sezonunda Amerika’nın Metrostars takımında son bir sezon daha oynadı. Bayern Münih, 8 yıl boyunca takımı sırtında taşıyan Matthäus’un Bayern Münih'i bıraktığı sezonun ertesinde 2001’de Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olarak şeytanın bacağını kırması “futbolcu Fatih Terim-Galatasaray” benzeri bir ilişkide kaderin acımasız bir cilvesiydi. Benzer bir şekilde Almanya Euro 2000’de uzun yıllardır ilk kez ilk turda elenirken Matthäus üç maçta da forma giydi ve toplamda 150 kez forma giyerek Almanya futbolunun yere çakıldığı sene en çok milli formayı giyen Alman olarak futbolu bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak Almanya 2. Ligi dengi olarak görülen Avusturya’nın Rapid Wien takımında teknik direktörlüğe başladı. Bir nevi stajını yaptıktan sonra herkes Almanya’da bir takımın başına geçmesini beklerken Matthäus, Partizan’ın başına geçerek herkesi şaşırttı. Ligde şampiyon olan Partizan, Newcastle’ı eleyerek Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kaldığında ise herkes şok olmuştu. Real Madrid, Porto ve Marsilya ile eşleştiği grupta son anda ikinci tura çıkma şansını kaybetmesine rağmen Partizan’ın sergilediği futbol, Matthäus’un adının Almanya Milli Takımı’yla geçmesini sağladı. Ama o yine herkesi şaşırtarak Macaristan Milli Takımı’nın başına geçti. Hatta Macaristan, uzun yıllar sonra Matthäus yönetiminde Almanya’yı yendiğinde herkes aynı fikirdeydi: “Alman futbolu bitti!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Almanya, her iki Dünya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi futbolda da bir kez daha küllerinden doğarken, Matthäus futbolculuk kariyeriyle ters orantılı bir teknik adamlık macerasında istikrarlı bir şekilde muammaların adamı olmaya devam etti. Macaristan devleti, kendisine “Fahri Macar vatandaşlığı” vermeye hazırlanırken önce ortadan kayboldu daha sonra da soluğu Brezilya’nın Paranaense takımında aldı. İlk 7 maçın 5’ini kazandırıp namağlup devam ederken ailevi nedenleri öne sürerek Brezilyayı terk etti. Paranaense yöneticileri ondan ümidi kesip geri dönmesini beklerken birden Avusturya’nın Salzburg takımının teknik direktörü olarak ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salzburg’u ilk sezonunda açık ara şampiyonluğa taşırken, takımın futbol direktörü Trapattoni bir kez daha Matthäus’un kariyerini kurtarmıştı ama sezon sonunda saha içinde son derece başarılı olmasına rağmen saha dışındaki bir takım olaylar yüzünden kovulmasını isteyen de İtalyan hoca oldu. Şimdilik futbolculuğu ile teknik adamlığı arasındaki fark Souness’ınkine benziyormuş gibi olsa da ileride ne olacağını bilemiyoruz. Tıpkı Matthäus’un gerçekten de ırkçı ya da aşırı seks düşkünü olup olmadığını bilemediğimiz gibi… Ama nasıl Dostoyevski’nin aşırı milliyetçi histeri krizleri ve kız çocuklarına olan düşkünlüğü onun roman sanatının en büyük ismi olmasına engel olamıyorsa, saha dışındaki Matthäus da saha içindeki kusursuz futbol sanatçısının yanında sadece küçük bir soru işareti olarak kalıyor. Lothar Matthäus, uzun süre anti-futbolla itham edilen bir ülkede, futbolun en güzel tablolarından birisi olarak her zaman tebessümle hatırlanacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-573632115313995644?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/573632115313995644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=573632115313995644' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/573632115313995644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/573632115313995644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2012/01/matthaus-eski-alman-futbol-makinesi.html' title='Matthäus: Eski Alman Futbol Makinesi'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-ctErms4B824/TxQ6FZSC7cI/AAAAAAAABiU/cXWvNUrpnHE/s72-c/1990.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-187612617869111634</id><published>2012-01-13T14:56:00.000-08:00</published><updated>2012-01-13T14:57:43.368-08:00</updated><title type='text'>FUTBOL CENNETİNİN BÜYÜK TRANSFERİ</title><content type='html'>Futbolu seven herkesin başı sağolsun, futbolu bu kadar sevdiren Lefter babanın ruhu şad olsun.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-fEugJH347bI/TxC2nqyvF4I/AAAAAAAABiI/cR4-DvzIQko/s1600/Lefter.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 297px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-fEugJH347bI/TxC2nqyvF4I/AAAAAAAABiI/cR4-DvzIQko/s400/Lefter.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5697254321241921410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-187612617869111634?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/187612617869111634/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=187612617869111634' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/187612617869111634'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/187612617869111634'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2012/01/futbol-cennetinin-buyuk-transferi.html' title='FUTBOL CENNETİNİN BÜYÜK TRANSFERİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-fEugJH347bI/TxC2nqyvF4I/AAAAAAAABiI/cR4-DvzIQko/s72-c/Lefter.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-7049190707973335329</id><published>2011-12-29T04:44:00.000-08:00</published><updated>2011-12-29T04:57:04.438-08:00</updated><title type='text'>SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?</title><content type='html'>İskoç futbolunun en büyük filozofu Liverpool efsanesi Bill Shankly der ki futbol hayat memat meselesi değildir, ondan çok daha önemlidir… &lt;strong&gt;Ama Cemal Süreya sorar bize: “Sizin hiç babanız öldü mü?” Cevabını kendisi yazar yüreği elektrik tellerine konmuş serçeler gibi titreye titreye: “Benim bir kere öldü, kör oldum. Yıkadılar, aldılar götürdüler… Babamdan ummazdım bunu kör oldum”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ölümün ne demek olduğunu en iyi babasını kaybeden bir çocuk anlarmış… &lt;/strong&gt;2007’nin son maçı olan Motherwell-Dundee United karşılaşmasında, oyundan çıkmaya hazırlanırken bir anda hayata gözlerini bir daha açmamak üzere yuman İskoç futbol efsanesi Phil O’Donnell’ı o anda tribünden izleyen dört çocuğunun anladığı gibi… 35 yaşındaki babalarının yıllar sonra futbol dünyasında bir daha ölmemek üzere yeniden doğuşunu izlerken onu sonsuza kadar kaybeden o dört çocuğun anısına bu yazı…&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-UskOELIS1l4/TvxhZZlVXQI/AAAAAAAABg0/KdJpeX0tCEI/s1600/o%2527donnell%2B1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-UskOELIS1l4/TvxhZZlVXQI/AAAAAAAABg0/KdJpeX0tCEI/s400/o%2527donnell%2B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691531118081563906" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Motherwell kaptanı Phil O’Donnell, takımının 5-3 kazandığı ve takım arkadaşı olan yeğeni David Clarkson’ın öz be öz dayısından aldığı paslarla 2 gol attığı maçın 78. dakikasında oyundan çıkmaya hazırlanıyordu. &lt;strong&gt;Bir zamanlar Steven Gerrard’ın gençliği kadar parlak bir gelecek vaat ettiği Motherwell’in mabedi Fir Park’ta&lt;/strong&gt;, uzun yıllar peşini bırakmayan sağlık problemleri ve sakatlıklardan sonra takımı ile beraber yeniden doğmuştu. Kendisini ilk kez bu kadar genç hissediyor, futbol topunun içindeki sonsuz hayata dört elle sarılıyordu. İskoçya futboluna musallat olan Celtic-Rangers danışıklı dövüş senaryosunu yıkıp Ada’nın bir nevi Eskişehirspor’u olan Motherwell’i şampiyonluk potasına sokmanın verdiği gururla karışık huzurla kendisini alkışlayan seyircileri alkışlamış, saha kenarına doğru yavaş adımlarla ilerliyordu. Tam o anda, onun için bir hayat memat meselesinden çok daha önemli olan futbol dünyası gözlerinin önünden geçti, &lt;strong&gt;her ölüm erken ölümdü biliyordu ama her şeye rağmen gözünün önünden geçerken ondan alınan hayat kendisini alkışlayan eşinin ve dört çocuğunun gözlerindeki kadar güzeldi… Bir daha kalkmamak üzere yere düştüğünde gözlerinden Cemal Süreya’nın ölümsüz dizeleri okunuyordu: “Ölüyorum tanrım, bu da oldu işte. Her ölüm erken ölümdür, biliyorum ama aldığın şu hayat fena değildir… Üstü kalsın.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-n-a4laLCbDM/Tvxh9Favv4I/AAAAAAAABhA/NShZZ-gyU1U/s1600/1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 235px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-n-a4laLCbDM/Tvxh9Favv4I/AAAAAAAABhA/NShZZ-gyU1U/s400/1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691531731143737218" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haklıydı Phil Dayı… Hiç de fena bir hayatı olmamıştı. &lt;strong&gt;1972 yılında Matt Busby, Jock Stein ve Bill Shankly gibi futbol efsanelerinin doğduğu Bellshill’de hayata gözlerini açmıştı. &lt;/strong&gt;Daha 17 yaşındayken Motherwell formasını giymeye başlamış, 18’inde kulübün bugüne kadar kazandığı son kupa olan 1991 İskoçya Kupası Finali’nde golünü atmış, 4-3 biten ve yine Dundee United’a karşı forma giydiği maçtan sonra geleceğin en büyük yıldızlarından birisi doğmuştu. Bir dahaki sezon Motherwell, tarihinde ilk kez bir Avrupa kupasında mücadele ederken Phil O’Donnell sadece takımın en genç oyuncusu değil, aynı zamanda da en büyük yıldızıydı.&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/8fBajGwukM8?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;Kendisini henüz 19’undayken milli takıma alan hocası Craig Brown o günleri şöyle anlatıyor: &lt;blockquote&gt;“O zamanların Fabregas’ı, Phil O’Donnell’dı. Sadece İskoçya’daki değil, tüm Avrupa’da oyunun her iki yönünü de aynı başarıyla oynayan, her iki ayağından taşan yetenekle orta sahada Sounessvari İskoç savaşçı ruhunu sentezleyen Ada futbolunun en büyük umuduydu. Eğer talihsiz sakatlıklar geçirmeseydi, Euro 96’da herkes onu konuşuyor olacaktı. Kusursuz yeteneği ve hiç yılmayan mücadeleci ruhuyla Steven Gerrard’ın o zamanlardaki eşdeğeriydi”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1992 ve 1994 yıllarında İskoçya’da Yılın En İyi Genç futbolcusu ödülünü alan Phil O’Donnell, 17 yaşında Motherwell’e tarihinin son kupasını kazandıran golünü attığında sevinememiş, golü teknik direktörü McLean’in birkaç gün önce kaybettiği babasına adamıştı. 17 yaşındaki bir çocuk yıldızın yüreğinde o golün anlamı futbolun bir hayat memat meselesinin çok daha ötesindeydi çünkü finaldeki rakipleri Dundee United’ın teknik direktörü McLean, Motherwell’ın menejeri McLean’in öz be öz kardeşiydi!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-gH4Id8JETD8/TvxiQmvBR9I/AAAAAAAABhM/cAqZwbR5ZbM/s1600/2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-gH4Id8JETD8/TvxiQmvBR9I/AAAAAAAABhM/cAqZwbR5ZbM/s400/2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691532066504656850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Phil O’Donnell’ın futbol yaşamı boyunca taraflı tarafsız herkes tarafından sevilip saygı görmesini, &lt;strong&gt;Celtic-Rangers kalibresinde ölümcül düşmanlıkların damgasını vurduğu bir dünyada arkasından hiç kimsenin en ufak kötü bir söz bile sarf etmemesini sağlayan da oynadığı tüm maçlarda sergilediği hayati duruş oldu. &lt;/strong&gt;İskoçya’da ilk kez Yılın Genç Oyuncusu seçildiğinde, takımı ligde zor günler geçirdiği ve kümede zar zor kaldığı için çocukluğundan beri en büyük hayali olan Celtic’in formasını giymeyi 2 yıl erteleyecek, Motherwell’in toparlanıp ligi ikinci bitirdiği sezonun sonunda Celtic’e o zaman verdiği sözü tutacaktı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-xhydY6Vh6TA/Tvxie87YLZI/AAAAAAAABhk/u7CXLDfrC9Q/s1600/4.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-xhydY6Vh6TA/Tvxie87YLZI/AAAAAAAABhk/u7CXLDfrC9Q/s400/4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691532312980237714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994-95 sezonunun başında Celtic’in O’Donnell için Motherwell’e ödediği 3 milyon Euro, Motherwell’in tarihinde aldığı en büyük bonservis ücreti olurken, O’Donnell da ilk maçında yeni takımına maçı kazandıran golleri attı. Sezon sonunda bu kez Celtic’le İskoçya Kupası’nı kazanacak, bir dahaki yaz oynanacak Euro 96’da İskoçya’nın en büyük umudu olacaktı. Buraya kadar O’Donnell’ın hayatı olabilecek en güzel futbol masallarından birisiydi. Ama endüstrileşmeye başlayan futbolda masallar gerçek hayattakinden bile daha kısaydı. Haftada 3 maç oynayan Celtic’te, endüstriyel futbol çağında profesyonel futbolcuları yaşayan bir ölü psikolojisine iten uzun süreli sakatlıklar yaşamaya başlayacak, Euro 96’yı evinde izlemenin yıkımını yaşayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-hVWvFroD1Nk/TvxiZkYpqiI/AAAAAAAABhY/l2ogFyqQdJ8/s1600/3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-hVWvFroD1Nk/TvxiZkYpqiI/AAAAAAAABhY/l2ogFyqQdJ8/s400/3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691532220492786210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süreli ilk sakatlığından kurtulan O’Donnell, 1997-98 sezonunda Celtic nihayet şampiyon olup yeminli düşmanı Rangers’ın üst üste 10. kez şampiyon olma rekorunu kırmasını engellerken, Larsson’la beraber takımın en büyük kozlarından birisi oldu. Ama buna rağmen uzun yıllardır büyük hayal kırıklıkları yaşayan ve tarihinin en büyük ekonomik krizine giren kulübün başkanı Fergus McCann, Yıldırım Demirörenvari bir manevrayla “o zamanki Celtic’in Burak Yılmaz’ı” Phil O’Donnell’ı satışa çıkardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğunda delicesine tuttuğu takımdan taraftarların protestolarına rağmen mali önceliklere kurban edilerek uzaklaştırılan O’Donnell, istemeye istemeye Sheffield Wednesday’in yolunu tutarken, hayatının en kötü dönemini yaşayacağını biliyor gibiydi. 1999-2003 yılları arasında sakatlıklar ve sağlık sorunları dolayısıyla sadece 20 maçta formasını giyebildiği Sheffield Wednesday küme düştüğünde serbest kalacak ama 4 yıl öncesinin parmakla gösterilen yeteneklerinden birine “öldü” denilerek kimse talip olmayacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 yılını işsiz olarak geçiren Phil O’Donnell, 2004 yılında bir zamanların en çok gelecek vaat eden yıldızı olduğu Motherwell’in kapısını çaldığında, tek amacı formunu korumak için kulübün antrenman tesislerinden faydalanmaktı. Ablasının oğlu olan David Clarkson, bir zamanlar dayısının olduğu gibi İskoç futbolunun en çok gelecek vaat eden oyuncularından birisi olarak bütün bir yazı onunla çalışarak geçirdi. Tam da o günlerde Motherwell teknik direktörü Terry Butcher, O’Donnell ile görüşmek istedi. Artık Clarkson’ın dayısı olduğu için “Phil Dayı” olarak anılmaya başlanan bir zamanların en büyük yıldızlarından birisi, Butcher’ın kendisine yardımcı antrenörlük teklifi yapacağını sanırken bir anda kendisini Motherwell formasıyla sahada buldu. Geri dönüş maçı yine bir Motherwell-Dundee United karşılaşmasıydı. Yeğeni Clarkson, Motherwell’in 3-1 kazandığı maçta hat-trick yaparken dayısı gollerin pasını verecek, o günden itibaren küllerinden yeniden doğacaktı. O maçtan sonra Terry Butcher’ın söyledikleri O’Donnell’ın yaşamının özeti gibiydi: “Endüstriyel futbol çağında her şey çok hızlı tüketiliyor. Siz hep son oynadığınız maçla hatırlanıyorsunuz. O’Donnell’ın son maçına bakarsak söyleyebileceğim tek şey var: Bazı yetenekler ölümsüzdür.”&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-P8TAbrdt5EU/Tvxijw6mgAI/AAAAAAAABhw/wMBDB-0MQCE/s1600/5.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-P8TAbrdt5EU/Tvxijw6mgAI/AAAAAAAABhw/wMBDB-0MQCE/s400/5.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691532395655102466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O’Donnell artık sadece Clarkson’un dayısı değil, saha içi ve dışındaki herkese örnek olan kişiliği ve bir futbol yıldızı olarak yeniden doğuşuyla tüm takımın dayısıydı. Yıllardır bocalayan, zar zor kümede kalan Motherwell de Phil Dayı’yla beraber yeniden doğmuş, şampiyonluk yarışında Celtic’lere Rangers’lara meydan okuyordu. 2007 yılının son maçından önce Phil O’Donnell’ın eşi ve dört çocuğu, 13 yıl önce Motherwell’in sahada ölen ilk oyuncusu olan Cooper’ın anısına Davie Cooper adı verilen tribünde oturuyor,  bir kez daha yeniden doğuş filminin en güzel karelerini izlemeye hazırlanıyorlardı. Tam bir hafta önce O’Donnell, Yusuf Şimşekvari yeniden doğuşunu konu alan haberi hazırlayan BBC muhabirine “Kendimi hiç bu kadar sağlıklı ve fit hissetmemiştim, 3-4 yıl daha oynamayı planlıyorum” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;289. maçında hiçbir zaman olmadığı kadar mutlu ve neşeliydi. 75. dakikada 5-1 önde olan Motherwell, bir kez daha Dundee United’ı yenerek şampiyonluk iddiasını sürdürmüş, Phil Dayı’nın paslarını gole çeviren Clarkson attığı 2 golle gecenin yıldızı olmuştu. &lt;strong&gt;Belki de 78. dakikada oyundan çıkarken ailesi ve yeğeni ile hepimizinki kadar eğlence ve umut dolu bir yılbaşı gecesinin hayalini kuruyor, yüreği pır pır atıyordu… Belki de o anda kalbi durup gözlerini bir daha açmamak üzere kapadığında, hayattaki tek gerçeklerin hayaller olduğunu hepimizden daha iyi anladı…&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-RtYIiS2eX1A/Tvxiq6FJ57I/AAAAAAAABh8/pREvJFdJnh4/s1600/6.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-RtYIiS2eX1A/Tvxiq6FJ57I/AAAAAAAABh8/pREvJFdJnh4/s400/6.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691532518374369202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dayısının yere yığıldığını gören Clarkson maçı bırakmış, saha kenarına gelip Dundee Utd ve Motherwell doktorlarıyla dayısına yardım etmeye çalışıyor, o güne kadar attığı gollerin toplamından çok daha hayati olan bir son dakika golüyle Phil O’Donnell’ı kazanmaya çalışıyordu… &lt;/strong&gt;Clarkson’ın son vuruşu hayatın direğinden döndüğünde, &lt;strong&gt;Phil Dayı çoktan uçsuz bucaksız futbol cennetinde diğer futbol şehitleri Marc-Vivien Foé, Antonio Puerta, Davie Cooper, Catalin Hildan, Miklos Feher, Kayhan Kaynak ve Okwaraji’yle aynı takımda hiç bitmeyecek bir maça başlamıştı. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Phil Dayı’nın bıraktığı dünyada, 2008’in ilk maçında Everton’lı James McFadden, Middlesbrough’a golünü attığında, tüm futbolcuların kolundaki siyah bantta yaşayan Phil Dayı’nın o ölümsüz sol ayağını saygıyla öpecek, o anda futbol topunun içine gizlenen babasız büyüyen çocukların hepsiyle beraber ağlayacaktı… Futbol hayat memat meselesi değil ondan çok daha önemliydi… &lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/dbTMeUz2sGI?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-7049190707973335329?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/7049190707973335329/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=7049190707973335329' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7049190707973335329'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7049190707973335329'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/12/sizin-hic-babaniz-oldu-mu.html' title='SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-UskOELIS1l4/TvxhZZlVXQI/AAAAAAAABg0/KdJpeX0tCEI/s72-c/o%2527donnell%2B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-3407551943073003595</id><published>2011-12-28T10:10:00.000-08:00</published><updated>2011-12-28T10:20:33.093-08:00</updated><title type='text'>SON MODEL ROCK'N'ROLL TOTTENHAM'LIYMIŞ!</title><content type='html'>&lt;iframe width="480" height="270" src="http://www.youtube.com/embed/uQKjI6395iU?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra ilk kez yeni bir grubu eski gruplar kadar sevdim. Hatta en sevdiğim (yeni jenerasyona göre) "eski" grup Stone Roses yeniden birleşince bu yaştan sonra posterini veriyor diye 8 yıl sonra NME aldığımda keşfettim The Vaccines'i... Paylaşıyım dedim...&lt;br /&gt;Bu arada futbolla bağlantı adına merak eden varsa basçıları İzlandalı ve hasta Tottenham'lı grubun kalanı gibi. Anne babası hasta Liverpool'lularmış ama çocuk daha önce hiç maça gitmemiş. İlk gittiği maçta Gareth Bale'i görünce tereddüt bile etmemiş. &lt;br /&gt;&lt;iframe width="480" height="270" src="http://www.youtube.com/embed/dU9hrd35Dsg?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="480" height="270" src="http://www.youtube.com/embed/0sOq6Rrre7c?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-3407551943073003595?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/3407551943073003595/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=3407551943073003595' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3407551943073003595'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3407551943073003595'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/12/son-model-rocknroll-tottenhamliymis.html' title='SON MODEL ROCK&apos;N&apos;ROLL TOTTENHAM&apos;LIYMIŞ!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/uQKjI6395iU/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8665675997273238886</id><published>2011-12-22T16:39:00.000-08:00</published><updated>2011-12-22T16:58:11.854-08:00</updated><title type='text'>DİNAR BANDOSU GERİ DÖNÜYOR! 24 ARALIK CUMARTESİ KONSERİ</title><content type='html'>Bizzat kurucuları, bestecileri ve gitarcılarından olduğum hatta tek bağlamacısı olduğum müzik grubu Dinar Bandosu... Solistimiz Asaf Sarıca askerdeydi, ara vermiştik. Bu cumartesi geri dönüyoruz, ilk konserimiz Haymatlos'ta gece 11'e doğru... Bekleriz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://web03.biletix.com/etkinlik/MKLHG/ISTANBUL/tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Haymatlos&lt;br /&gt;İstiklal Cad. Rumeli Han No:48 C Blok Kat: 2&lt;br /&gt;BEYOĞLU / İstanbul&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİNAR BANDOSU - EN GÜZEL KADIN İSTANBUL&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/1X__-ZpkHow?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;DİNAR BANDOSU - Kır Düğünü&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/gD1NZCa-9zs?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİNAR BANDOSU - Şaban'ın Rüyası&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/mB5eC56Ml58?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİNAR BANDOSU - Ay'a da Gidelim Osman&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/Y-OXw_fjXx0?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİNAR BANDOSU - Terzi Fikri&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/whwLJfW9B0o?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİNAR BANDOSU - Cüceler (Dinar Bandosu Barisarock 2007 konseri) &lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/4leFUMULavE?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8665675997273238886?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8665675997273238886/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8665675997273238886' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8665675997273238886'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8665675997273238886'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/12/dinar-bandosu-geri-donuyor-24-aralik.html' title='DİNAR BANDOSU GERİ DÖNÜYOR! 24 ARALIK CUMARTESİ KONSERİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/1X__-ZpkHow/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6605524135920002018</id><published>2011-12-04T07:44:00.000-08:00</published><updated>2011-12-04T09:56:42.399-08:00</updated><title type='text'>MUTSUZ PAZARLAR</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-dTuRvEvW7Zo/Ttub-CESKDI/AAAAAAAABgo/Pe1EkwwrMy0/s1600/socrates.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 166px; height: 226px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-dTuRvEvW7Zo/Ttub-CESKDI/AAAAAAAABgo/Pe1EkwwrMy0/s400/socrates.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5682306844867045426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçen pazar &lt;strong&gt;bir futbol meleği Gary Speed&lt;/strong&gt;, bu pazar gelmiş geçmiş en büyük hayat ustalarından Socrates... Dedem öldüğünden beri hiç bu kadar üzgün olmamıştım. Yine de biliyorum, benim üzüntüm birçoklarınınkinin yanında okyanusta su damlası bile olmaz. &lt;br /&gt;Milyonlarca insan çok üzgün bugün... &lt;strong&gt;Futbol sanatı adına sergilenebilecek her türlü güzelliğe imza attıktan sonra köy köy dolaşıp doktorluk zanaatıyla binlerce fakir insanı iyileştiren Socrates bizzat tıbba yenik düştü...&lt;/strong&gt; Top yine beklemediğimiz köşeden geldi... Büyük filozof olduğu kadar büyük kaleci olan &lt;strong&gt;Camus'nün dediği gibi hayat bu kadar saçma işte, tam da bu yüzden bu hayatı kahramanca, SOCRATES'çe yaşamak gerekiyor...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Socrates, idolü olan Che Guevera'nın kramponlu versiyonuydu. Sadece kafasındaki bandı değil, bandın simgelediği zihin güzelliği de -başta ben- herkese nasip olsun bir gün...&lt;br /&gt;Kimbilir belki de bu satırları yazarken Socrates, George Best ve Gary Speed'le futbol cennetinde paslaşıyor, rahmetli dedem de onları izliyordur... Bu takım o takımdır işte:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;“Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar. Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha güzeldir!”&lt;/blockquote&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- &lt;strong&gt;SOCRATES&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://aliece.blogspot.com/2010/04/1982-dunya-guzeli-zico-socratesli.html&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Socrates'in bir diğer idolünden gelsin, ölümsüz ustalar sonsuzluğa paslaşsınlar : John Lennon - Imagine&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/-b7qaSxuZUg?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6605524135920002018?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6605524135920002018/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6605524135920002018' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6605524135920002018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6605524135920002018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/12/mutsuz-pazarlar.html' title='MUTSUZ PAZARLAR'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-dTuRvEvW7Zo/Ttub-CESKDI/AAAAAAAABgo/Pe1EkwwrMy0/s72-c/socrates.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2355233113801074843</id><published>2011-12-02T16:23:00.000-08:00</published><updated>2011-12-02T16:46:41.405-08:00</updated><title type='text'>TÜRKİYE SÜPER KAST LİGİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-FW1Y1JjvQII/Ttlt4OW49MI/AAAAAAAABfI/YD0ZVLIkNrY/s1600/cloughmobbed.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 317px; height: 174px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-FW1Y1JjvQII/Ttlt4OW49MI/AAAAAAAABfI/YD0ZVLIkNrY/s400/cloughmobbed.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681693217598796994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu satırları yazarken Süper Lig’in 6. haftasıydı. İlk 6 haftada ligimizin iki yeni temsilcisi &lt;strong&gt;Mersin İY &lt;/strong&gt;ve &lt;strong&gt;Orduspor&lt;/strong&gt; sadece oynadıkları futbolla lige renk katmakla kalmadılar. Aynı zamanda da (emrivaki olduğu ölçüde gereksiz gözüken) yeni play-off sisteminde Avrupa kupalarına katılma şanslarının yeni bir boyut kazandığı ligimizde 5. ve 6. sıraya yerleşerek lige fazlasıyla iddialı başladılar. &lt;br /&gt;Peki, gerisi gelir mi? &lt;strong&gt;Futbol geleneğinin fazlasıyla zengin olduğu bu iki ilimizin takımları, Türk skor yorumcularının en gıcık lafı olan “Haddini bilerek oynadılar” saçmalığını “hadlerini bilmeme”ye devam ederek onlara yedirir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sezon öncesinde ve esnasında fazlasıyla üşüyen futbol yüreklerimizi, minibüste şoförün açtığı mütevazı kalorifer misali biraz olsun ısıtan &lt;/strong&gt;bu iki takım gibi “yeni futbol dinamikleri”ne fazlasıyla ihtiyacımız var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-jZHI76FwHsU/TtluUx6-DaI/AAAAAAAABfU/gODL27F0eqE/s1600/clough%2Bnottingham.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 265px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-jZHI76FwHsU/TtluUx6-DaI/AAAAAAAABfU/gODL27F0eqE/s400/clough%2Bnottingham.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681693708181704098" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çünkü bizim hiçbir zaman “pesküvit tadı”nda bir Nottingham Forest’imiz, Kaiserslautern’imiz olmadı babalar!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, maalesef 2. kümeden 1. kümeye çıkan hiçbir takımın ilk sezonunda şampiyon olamadığı futbol ülkelerden birisi. Diğerleri, ligi ligimize ikiz kardeş gibi benzeyen Yunanistan, son yıllarda tamamen Barcelona-Real Madrid ezeli rekabetinin “diğerleri”ni figüranlığa indirgediği İspanya La Liga, son 25 yılda Elkjaer Larsen'li Genoa ve Maradona’lı Napoli dönemleri hariç futbolda kast sisteminin ağababası olan İtalya Serie A  ve Portekiz. &lt;br /&gt;Yani bizle beraber 5 Akdeniz ülkesi. Bizim ligin bile altında kalitede olan Avusturya, Belçika, Macaristan, Romanya ve İskoçya’nın futbol sistemleri zaten herkesin malumu. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Akdeniz demişken “Bizde istikrar ve sürdürülebilir başarı olmaz çünkü Akdeniz ülkesiyiz” klişesini temcit pilavı gibi bize kakalamaya çalışanlara klişeyi kabuklarıyla yedirecek futbol gerçeği &lt;/strong&gt;ise üst üste Dünya Kupası ve Avrupa Kupası şampiyonu olan ve Şampiyonlar Ligi’nin ilk şampiyonunu çıkartan Fransa. Ligue 1 tarihinde 2. kümeden en üst lige çıkan üç takım Bordeaux, Saint Etienne ve Monaco çıktıkları ilk sezon şampiyon oldular!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-wjZqOGFLWVI/TtlvmL73_1I/AAAAAAAABfs/ON5OmDnVRGI/s1600/kaiser%2B1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 249px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-wjZqOGFLWVI/TtlvmL73_1I/AAAAAAAABfs/ON5OmDnVRGI/s400/kaiser%2B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681695106734227282" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki 2. kümeden 1. kümeye çıkıp ilk yılında şampiyon olan efsaneler efsanesi Nottingham Forest ve Kaiserslautern’in yerleri Türk futbolseverinin gönlünde ayrı. Ama Forest’in yeri İngiltere futbol tarihinde o kadar da “ayrı” değil. &lt;strong&gt;Çünkü Forest’in yanı sıra İngiltere’de 4 takım daha en üst kümeye çıkar çıkmaz ilk sezonunda şampiyon olmayı başarmış: Liverpool, Everton, Tottenham, Ipswich.&lt;/strong&gt; Üstelik de Ipswich tarihinde ilk kez en üst kümeye çıktığı sezon, o kümenin şampiyonu olmuş! &lt;strong&gt;En son Dalglish yönetimindeki Blackburn, Premier Lig’e çıktığı ilk yıl olan 1994’te 4., ikinci sezon 1995’te ise şampiyon olmuştu.&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-Niwguxdghrw/TtlwpB6xhDI/AAAAAAAABgE/oemuqQHj5pY/s1600/dalglish%2Bblackburn.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 350px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-Niwguxdghrw/TtlwpB6xhDI/AAAAAAAABgE/oemuqQHj5pY/s400/dalglish%2Bblackburn.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681696255096489010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-y0gR7ZFzMo0/TtlwzFr4qlI/AAAAAAAABgQ/BbHmIqMKJoo/s1600/dalglish%2Bblackburn%2B2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 309px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-y0gR7ZFzMo0/TtlwzFr4qlI/AAAAAAAABgQ/BbHmIqMKJoo/s400/dalglish%2Bblackburn%2B2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681696427906476626" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yine de Rıdvan Dilmence konuşursak hiçbiri bir Nottingham Forest değil Güntekin! Brian Clough yönetimindeki Forest, en üst kümeye çıktığı ilk sezon şampiyon olmakla kalmadı. Şampiyon olduktan sonra da üst üste iki kez Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu olarak Avrupa’nın en büyüğü olmayı başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-WRl9M8zkdDE/TtlxSPkS_yI/AAAAAAAABgc/7agPRBPobcI/s1600/viv_anderson4_400_400x300.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-WRl9M8zkdDE/TtlxSPkS_yI/AAAAAAAABgc/7agPRBPobcI/s400/viv_anderson4_400_400x300.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681696963134947106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Babaları sanki Romario ya da Ronaldo’ymuşçasına “Babam da Hollanda’da gol kralı olur” diye akıllarınca aşağıladıkları Hollanda’nın 3 ayrı takımı ise bizim evde elimizde kumandayla izlediğimiz maçlarda 6 kez Avrupa’nın en büyüğü oldu.&lt;/strong&gt; Aynı Hollanda’nın en üst ligi 3 kez de ilk sezonlarında şampiyon olan 3 takıma şahit oldu. Hollanda’yı temsil ederken 4 kez Avrupa’nın kralı olmayı başaran Ajax o ilk çıktığı sezon en üst kümede şampiyon olmayı başaran takımlardan birisi. Total Futbol devriminden önce Lüksemburg’dan hallice olan Hollanda’nın ekipleri sık sık Norveç hatta Finlandiya ekiplerine bile elenirdi! &lt;br /&gt;“Hollanda olmamız imkânsız” diyenler, o zaman bari o Norveç kadar olup toplamda 5 kez en üst kümeye çıkar çıkmaz şampiyon olmayı başaran takımlardan çıkarsaydık, çok mu şey istiyorum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de ligde kimsenin düşmesini istemem &lt;strong&gt;ama asıl sorun bu kast sistemi değil mi sayın Kulüpler Birliği!&lt;/strong&gt; 2004-05 sezonunda Süper Lig’e yükselen Ankaraspor o sezonu puan tablosunda 7. sırada tamamlayarak Süper Lig tarihinin en başarılı yeni takımı olmuştu. Şimdi nerede? Siyasi filler tepişti çimenler ezildi! &lt;br /&gt;Peki, bizim ligin Nottingham Forest’i olabilecek kapasitedeki Kocaelispor ve Sakaryaspor nerede? Sahi, Derby’nin şaşkın başkanı da Clough’ı televizyon sorunsalı yüzünden kovmuştu değil mi?&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-Ujh1gm_oppU/TtluYAmMc5I/AAAAAAAABfg/x_4bPLylIH4/s1600/clough%2B-%2Btaylor.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 345px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-Ujh1gm_oppU/TtluYAmMc5I/AAAAAAAABfg/x_4bPLylIH4/s400/clough%2B-%2Btaylor.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681693763660706706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Takım  2. Takım  3. Takım &lt;br /&gt;2001/02 Göztepe 8 Diyarbakırspor 12 Malatyaspor 13&lt;br /&gt;2002/03 Altay 16 Elazığspor 13 Adanaspor 11&lt;br /&gt;2003/04 Konyaspor11 Ç. Rizespor 14 A. Sebatspor 13&lt;br /&gt;2004/05 Sakaryaspor16 Kayserispor 15 Ankaraspor 7&lt;br /&gt;2005/06 Sivasspor8 V. Manisaspor 10 K. Erciyes 11&lt;br /&gt;2006/07 Bursaspor10 Antalyaspor 16 Sakaryaspor 18&lt;br /&gt;2007/08 G. Oftaş11 İstanbul BB 12 Kasımpaşa 18&lt;br /&gt;2008/09 Kocaelispor17 Antalyaspor 12 Eskişehirspor 11&lt;br /&gt;2009/10 Manisaspor14 Diyarbakırspor 16 Kasımpaşa 11&lt;br /&gt;2010/11 Karabükspor 9 Bucaspor 16   Konyaspor       17&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2355233113801074843?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2355233113801074843/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2355233113801074843' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2355233113801074843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2355233113801074843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/12/turkiye-super-kast-ligi.html' title='TÜRKİYE SÜPER KAST LİGİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-FW1Y1JjvQII/Ttlt4OW49MI/AAAAAAAABfI/YD0ZVLIkNrY/s72-c/cloughmobbed.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8828616110744019020</id><published>2011-10-13T06:03:00.000-07:00</published><updated>2011-10-13T06:04:04.485-07:00</updated><title type='text'>HAYAT PLAY-OFF'U: FİLİSTİN MİLLİ TAKIMI</title><content type='html'>&lt;strong&gt;İSRAİL’İ YENME İHTİMALİ!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Maalesef Türkiye’de bazı kişiler &lt;strong&gt;Filistin’de yaşatılan İsrail yapımı mezalime en fazla “Yaprak Dökümü” dizisinde Ali Rıza beye üzüldükleri kadar üzülüyorlar.&lt;/strong&gt; Aşırı tüketim toplumuna “Fight Club”dan gönderme yaparsak nasıl “tek porsiyonluk arkadaş”lar var, &lt;strong&gt;lafa gelince insanlık mangalında kül bırakmayan “salt reyting”ci kafa Filistin’i de “tek porsiyonluk hüzün”e indirgiyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ama neyse ki futbol var, hem yaşadığımız hayatın metaforu olarak, hem de dünyadaki kusurlara özür mahiyetinde. Ben şimdi hemen Filistin’in futbol direnişini anlatmaya başlasam “salt reyting”ci kafa hemen sayfayı çevirtir. &lt;strong&gt;Ancak “Ya Arda Turan, Türkiye için değil de ülkemizdeki emperyalist etkisini İsrail seviyesine çekmeye çalışan Amerika’nın futbol milli takımında oynasaydı?” diye sorsam, gazetelerin ilk sayfasındaki yarı yalan yarı gerçek reyting aldatmacasında 3. sayfadaki gerçek hayatı yaşıyormuş gibi şok geçirirsiniz!&lt;/strong&gt;Aslında Filistin futbolu başladığı günden beri tarihi bir şoku yaşıyor. &lt;strong&gt;&lt;em&gt;1918’de 11 Yunanlı’nın Türkiye Milli Takımı formasıyla sahaya çıkıp, FIFA tarafından Türkiye olarak tescil edildiğini ve “Türkiye Milli Marşı” diye Yunan emperyalizmi marşının çaldığını bir hayal etsenize!&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Kâbustan hemen uyanmayın, Türkiye yerine Filistin’i koyun: FIFA aslında 1998’den çok daha önce 1934’te 11 İsrailli Musevi’den oluşan takımı “Filistin Futbol Milli Takımı” olarak tanımıştı. Üstelik de maçlar öncesi söyledikleri marş, 70 yıldır her gün Filistin’i yangın yerine çeviren Siyonist Hareket’in resmi marşı Hatikvah’tı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’in ilk ve tek Arap bakanı Majadleh’in söylemeyi reddettiği Hatikvah, halen İsrail’in resmi milli marşı. Neyse ki artık Filistin Milli Takımı sahiden de Filistinlilerin takımı! Ancak 12 Haziran’da İtalya Serie C karmasıyla bir maç yapan Filistin’in futbolu da halen İsrail emperyalizminin boyunduruğu altında. Ve en acıklısı da İsrail’in bir zamanlar Hitler’in Musevilere yaptıklarını futbolda da aynen tekrarlamaları.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Filistin Milli Takımı’nın ruh hali, “Zafere Kaçış” filminin gerçek hayata uyarlanmış versiyonundan farksız.&lt;/strong&gt; Şimdilerde Cezayirli hocaları Moussa Bezaz ile 2014 Dünya Kupası’nı hedefleyen Filistin, 2006’da DK rüyasına çok yaklaşmıştı. Ta ki İsrail kâbus gibi başlarına çöküp takımın 10 oyuncusuna yurt dışına çıkış yasağı getirene kadar. &lt;strong&gt;Tıpkı daha önce en golcü oyuncuları Al-Cord’un evinin yakılması ve ömür boyu ülkeden çıkmasının yasaklanması gibi hiç bitmeyen kâbus kaldığı yerden devam etti. &lt;/strong&gt;Kendi sahasındaki ilk resmi maçı 2011’de oynayabilen Filistin’in birçok oyuncusu İsrail’in işgali ve yasakları yüzünden ya deplasmandaki maçlarda oynayamıyor ya da bir kere gitti mi bir daha ülkesine dönemiyor. &lt;strong&gt;Bir de takımın belkemiği Obied gibi Ramallah’a geldiği için 2.5 yıldır Gazze’ye dönemeyip karısı ve oğlunu görememekle “cezalandırılanlar” var! Bu yüzden Bezaz “Bir mevkiye üç oyuncu çağırıyorum, o gün maça gelebileni oynatıyorum” diyor.&lt;/strong&gt;2006 DK elemelerinde Tayvan’ı 8-0 yenmeleri ve İsrail futbollarını da işgal edene kadar sürdürdükleri iddiadan çok şuna yanıyor futbol gönlüm: &lt;strong&gt;Ortadoğu’da ilk kurallı futbol oynayan Filistinliler.&lt;/strong&gt; Hatta İngiliz mandası döneminde Arsenal ve Liverpool’un transfer etmek isteyip de İsrail ajanlarınca engellenen bir sürü süper yetenek görmüş Filistin futbol toprakları. Bezaz, tüm engellere rağmen teknik direktörlüğe devam ediyor: &lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;“Bu insanlar en azından özgürce futbol oynamak istiyorlar. ‘Bir gün İsrail’i en azından sahada yeneceğiz’ diyorlar. ‘Zaten evlerimizi yakıyorlar, Al-Cord gibi gol attığımız için yaksınlar, ne değişir ki?’ sözünden sonra insan olan onlarla aynı takımda olur!”&lt;/blockquote&gt;&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;TABUDEVİREN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Filistin Milli Takımı, “Derin İsrail Futbol Devleti”nin en büyük düşmanı değil. İsrail’deki faşizmin baş futbol düşmanı Hapoel Tel Aviv! &lt;strong&gt;Filistinlilerin de destekledikleri Hapoel TA geleneksel olarak İsrail’de solcuların desteklediği, statları Bloomfield’da Che Guevera bayraklarının dalgalandığı bir takım.&lt;/strong&gt; Hapoel TA taraftarları Filistin’de yaşatılan mezalime karşı oldukları için yapılan bir ankette İsrail’de en çok nefret edilen takım %22.3’lük bir oranla Hapoel Tel Aviv seçildi. &lt;strong&gt;Güney Afrika doğumlu Filistinli Bevan Fransman’ı oynatmaları da cabası!  &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8828616110744019020?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8828616110744019020/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8828616110744019020' title='14 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8828616110744019020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8828616110744019020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/10/hayat-play-offu-filistin-milli-takimi.html' title='HAYAT PLAY-OFF&apos;U: FİLİSTİN MİLLİ TAKIMI'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>14</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6306314787452781038</id><published>2011-09-17T09:35:00.000-07:00</published><updated>2011-09-17T09:50:31.675-07:00</updated><title type='text'>GEÇMİŞ OLSUN SOCRATES REİS</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-uiTergb-WpM/TnTMYFT3UfI/AAAAAAAABe0/YZBboBw8dWQ/s1600/socrates.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 303px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-uiTergb-WpM/TnTMYFT3UfI/AAAAAAAABe0/YZBboBw8dWQ/s400/socrates.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5653368146371236338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar. Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha güzeldir!” - Socrates&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/zZxvYy5-ekI?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;“Bu vuruşu Dünya Kupası’nda yapmaya cesaret bile etmiş olması, bir yerden sonra sonucu boş vererek oynadığımız oyundan ne kadar büyük zevk aldığımızın canlı timsali. Eder sadece Dünya Kupası’nın değil belki de futbol tarihinin en seksi golünü attı.” - Socrates&lt;br /&gt;&lt;iframe width="480" height="270" src="http://www.youtube.com/embed/jx9KMhX4lzo?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin aslı turnuva sonrasında felsefe doktorası yapacak olan Socrates ve arkadaşları için Dünya Kupası’nda birinci olmak Dünya şampiyonu olmakla eş anlamlı değildi. Onlar için gerçekten dünya şampiyonu olmak güzel oyunu oynayarak futbol aracılığıyla “güzel”in yanında olmaktı. 1982 yazında 18 yıllık askeri diktatörlük dönemi bitiminde Brezilya’da düzenlenecek ilk serbest seçimlerde halkı oy vermeye çağırmak için “15’inde oy ver!” tişörtleriyle poz veren Socrates ve arkadaşları o yıl reklam yerinde “Demokrasi” yazan Corinthians formasıyla Sao Paulo eyalet şampiyon olmuşlardı. Tarihe “Corinthians Demokrasi” hareketi olarak geçen bu futbol aracılığıyla devrim projesinin son aşaması 1982 model Brezilya oldu. &lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/7rRYcJ506RM?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1982’nin Zidane”ı olarak anılan kaptan Socrates turnuva bitiminde şampiyon olamamalarına rağmen kendilerini şampiyonlar gibi karşılayan taraftarlara şöyle diyecekti: &lt;br /&gt;“Savunmacılara çalım atmak diktatörlere çalım atmaktan daha kolay… Siz zoru başaracak, Brezilya’ya demokrasi şampiyonluğunu getireceksiniz!”&lt;br /&gt;&lt;iframe width="480" height="270" src="http://www.youtube.com/embed/_8A0GkOe48s?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;2010 yılında ise Brezilya’nın futbol delisi devlet başkanı Lula o güne ithafen &lt;br /&gt;“Ülkemiz gerçekten de demokratik bir ülkeyse Brezilya halkı 1982 takımına çok şey borçlu”&lt;br /&gt;dedi ve futbolu futbolun ötesine taşıyan kramponlu sanatçılara tarihi bir teşekkür mesajı verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="459" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/m7dFeY6kl1k?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Socrates sonra köy köy dolaşıp doktorluk yaptı, 70’ler Türk filmlerinin gerçek versiyonu misali parası olmayan hasta insanlara şifa dağıttı. Ne de olsa idolü Che Guevera ve John Lennon'dı!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6306314787452781038?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6306314787452781038/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6306314787452781038' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6306314787452781038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6306314787452781038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/09/bu-takm-hayal-gucu-idealizm-ve-siirin.html' title='GEÇMİŞ OLSUN SOCRATES REİS'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-uiTergb-WpM/TnTMYFT3UfI/AAAAAAAABe0/YZBboBw8dWQ/s72-c/socrates.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2745963891723307449</id><published>2011-08-23T10:01:00.000-07:00</published><updated>2011-08-23T10:14:35.733-07:00</updated><title type='text'>SÜPER MÜZİK BLOGU: http://happybluemondays.blogspot.com/</title><content type='html'>Kaç zamandır, Total Müzik diye bir kardeş blog açayım diyordum taa ki evlenmeden bir gün önce http://happybluemondays.blogspot.com/ adresini keşfedene kadar... Kendisine çok teşekkür ediyor, severek her gün okuyor izliyorum. Turgut Uyar ile Happy Mondays'i pazartesi ortak paydasında ustalıkla hünerle zanaatla birleştiren bir insanın varlığından mutluluğum ayrı, o varken yeni blog açmanın abesliği apayrı...&lt;br /&gt;Bu vesileyle play-off saçmalığına karşı alın size play-off yok ama İspanya ile beraber futbolun en güzel liginin en güzel şarkısı (Herkes sorup duruyordu, araştırdım buldum, grup Kasabian, bizim Ermeni vatandaşlar gibi mesleği soyadı olmuş bir Amerikalı vatandaştan geliyor adları. Lakin bu Kasabian kasap değil ama Charles Mason'ın şoförüymüş!) Neyse adamlar yani Kasabian hasta Leicester City'li, hayalleri Leicester City'e santrfor olmakmış. A planları tutmayınca B planında rock'n'roll-punk-isyan ekseninde müzik yaparken futbol sosu da katmışlar. Kısaca işte Premier Lig TV'nin süper müziği, geri kalan süper müzikler için http://happybluemondays.blogspot.com/ adresini mutlaka izleyin derim&lt;br /&gt;&lt;iframe width="480" height="295" src="http://www.youtube.com/embed/agVpq_XXRmU?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="480" height="295" src="http://www.youtube.com/embed/5X0JcJ5mkUE?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2745963891723307449?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2745963891723307449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2745963891723307449' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2745963891723307449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2745963891723307449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/08/super-muzik-blogu-httphappybluemondaysb.html' title='SÜPER MÜZİK BLOGU: http://happybluemondays.blogspot.com/'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/agVpq_XXRmU/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-5752679912940117083</id><published>2011-08-22T06:51:00.000-07:00</published><updated>2011-08-22T07:05:47.027-07:00</updated><title type='text'>100 YILLIK KARŞIYAKA AŞKI</title><content type='html'>Serpil Hamdi Tüzün ile Mustafa Denizli, nikâh şahitlerim olunca kendimi ölmüş de cennete gitmiş gibi mutlu hissedecek kadar &lt;strong&gt;iflah olmaz bir Beşiktaşlıyım&lt;/strong&gt;, o ayrı! Ama &lt;strong&gt;bu hormonlu futbol topraklarında&lt;/strong&gt;, bana “her şeye rağmen” katıksız futbol aşkıyla %100 organik gelen, futbol gönlümü fazlasıyla okşayan bir taraftar topluluğu daha var. O “her şeye rağmen”lik, “skortif başarı”nın çok daha ötesinde, &lt;strong&gt;bir futbol takımının asıl ve nihai sahibinin o takımın taraftarının ta kendisi olmasının dünyadaki en efsanevi örneklerinden birisi: Karşıyaka!&lt;/strong&gt;Bu sezon 100. yılını kutlayacak olan &lt;strong&gt;Karşıyaka Spor Kulübü, futbol takımı neredeyse hiçbir şey kazanmamasına rağmen ülkemizin hem nitelik hem de nicelik açısından en çok desteklenen ve açık ara en “karşılık beklemeden” desteklenen kulüplerinden bir tanesi.&lt;/strong&gt;Kimisi için vapur iskelesinin hemen karşısında maça gitmeden önce midelere bayram ettiren beş midye dolma ve bir bardak susuz fıçı bira, kimisi için de maçtan önce erkek-kadın demeden beraber namaz kılınan Kemalpaşa Camii’ndeki iki bukle maç duası… &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-HPwiUmzHd58/TlJiGfmRPfI/AAAAAAAABes/GDyBzWbu3XI/s1600/gode.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 267px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-HPwiUmzHd58/TlJiGfmRPfI/AAAAAAAABes/GDyBzWbu3XI/s400/gode.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5643681146749402610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hepsi de bir yerden sonra Karşıyaka futbol takımının üst üste 5 maçta 3 puan almasından daha hayati!&lt;/strong&gt; Çünkü bizzat hep beraber yürüyerek stada gitmek, mahallede yalnız yürümemek, 3 puanın ötesinde futbolun ta kendisi Karşıyakalı için!&lt;br /&gt;Öyle olmasa, Karşıyaka’nın öteki yakasındaki diğer bir güzel İzmir takımı olan (bana göre güzel olmayan tek bir İzmir takımı yok, o ayrı) &lt;strong&gt;Göztepe ile 16 Mayıs 1981’de oynadığı maçın Guiness Rekorlar Kitabı’nda yer almasını başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki? İzmir futbolunun “Karamazov kardeşleri” Karşıyaka ve Göztepe arasında 1981’de oynanan şimdiki Bank Asya Ligi’ne denk olan 2. kümedeki maçı tam 80 bin taraftar izlemiş ve bu halen 2. kümeler baz alındığında seyirci açısından dünya rekoru!&lt;/strong&gt;Peki, İzmir’in tamamını, her milimetre karesini bu kadar çok severken neden Göztepe, Altay, İzmirspor, Altınordu değil de Karşıyaka’ya bu kadar takık futbol gönlüm? Çünkü en azından Göztepe’nin başta 1968–69 UEFA Kupası (o zamanki adıyla Fuar Şehirleri Kupası) yarı finali oynamak gibi önemli Avrupa Kupaları başarıları varken, &lt;strong&gt;Karşıyaka’nın sadece bir Türkiye Kupası yarı finali ve bir 2. küme şampiyonluğu var,&lt;/strong&gt; o kadar! &lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ancak Karşıyaka, İstanbul’un gözü kör olası aşırı endüstriyel futbol kriterlerine göre en az iki kez Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış kadar destekleniyor. Birçok insan kırmızı ile nefes alıp yeşil ile nefes veriyor. Bu başarıya endekssiz tavır da futbol aşığının nefesini açıyor!&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Mesela sadece Karşıyaka’nın değil Türk futbol tarihinin yetiştirdiği en büyük yeteneklerden olan &lt;strong&gt;Gode Cengiz&lt;/strong&gt;’in tişörtleri çoktan Karşıyaka Store’larda tükenmiş ama Gode’yi nakite çevirmeyi hayati bir mesele olarak gören bir futbol yönetimi yok, bundan da kimsenin şikâyeti yok! Önemli olan Karşıyaka’yı hep beraber yaşamak ve &lt;strong&gt;Baki Mercimek gibi yetenekleri süper kısıtlı ama insanlığı 10 numara adamları Gode Cengiz savaşçılığını sergilediklerinde alkışlamak.&lt;/strong&gt;Mesela bir Chelsea’liyi bir sezonluğuna Karşıyakalı yapın, o salt başarıya endekslenmiş futbol bünyesi asla kaldıramaz, 35.5 günde kanser olur! &lt;strong&gt;Ama bir Karşıyakalı’yı alın bir sezonluğuna Londra’ya yerleştirin Chelsea maçlarına götürün, 35.5 gün sonra “Kırmızı giy kalbini sev, yeşil-kırmızı giy kanseri sev” diyerek Karşıyaka’ya döner! Çünkü “O gece bu sene” mi şarkısındaki henüz gerçekleşmemiş hayalin %1 gerçek olma ihtimali Karşıyakalı için futbolun eşanlamıdır. &lt;/strong&gt;Sahi, hem Reha Kapsal reis döndü hem de Milan’dan Adiyiah geldi. Nihayet “o gece” “bu sene” olur mu acaba? “Olmasa da hep beraber maça gitmek şampiyonluk değil mi zaten?” diyen Türkiye otostopla deplasman mesafe şampiyonu Tulu abinin kulakları çınlasın: “11 Gode Cengiz ruhlu adam, futbol cennetinin ta kendisi zaten!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İZMİR “FAŞİST” Mİ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Karşıyaka Taraftar Derneği, bu sezon da daha önceki 5 yılda olduğu gibi Güneydoğu Anadolu’nun en fakir bölgelerine iletmek üzere kalem-defter-kitap toplamakla meşguldü, görüşemedik. Hatta Göztepeliler de ezeli rekabet mantığı uyarınca kendi Güneydoğu’ya yardım kampanyalarını başlatmışlar. Ama kimi reyting canavarları gibi Hitler tonunda böğürüp bağırmıyorlar. &lt;strong&gt;Sahi İzmir’de kimse hiç bağırmıyor ki… Kısacası İzmir’e “faşist” diye çamur atanlar öbür tarafta dikkat etsinler. İzmir faşist ise Lucarelli de Lazio’ludur!  &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-5752679912940117083?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/5752679912940117083/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=5752679912940117083' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5752679912940117083'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5752679912940117083'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/08/100-yillik-karsiyaka-aski.html' title='100 YILLIK KARŞIYAKA AŞKI'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-HPwiUmzHd58/TlJiGfmRPfI/AAAAAAAABes/GDyBzWbu3XI/s72-c/gode.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6613527428898174155</id><published>2011-08-19T09:42:00.000-07:00</published><updated>2011-08-19T09:45:44.355-07:00</updated><title type='text'>Geçmiş olsun Bülent Karpat abi</title><content type='html'>&lt;iframe width="420" height="345" src="http://www.youtube.com/embed/IFXd63R7gws" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;Bizi hep güldürdün allah da seni hep güldürsün çok geçmiş olsun Bülent Karpat, yaşayan efsane! Tüm bu pisliğin ortasında her zaman %100 kendin olarak yaptığın tüm gafları, insani boyutunu o kadar özledik ki!&lt;br /&gt;&lt;iframe width="420" height="345" src="http://www.youtube.com/embed/K3jTu37Xqs8" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="420" height="345" src="http://www.youtube.com/embed/Bu_lUgMaXEA" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6613527428898174155?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6613527428898174155/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6613527428898174155' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6613527428898174155'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6613527428898174155'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/08/gecmis-olsun-bulent-karpat-abi.html' title='Geçmiş olsun Bülent Karpat abi'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/IFXd63R7gws/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-3386962967561777787</id><published>2011-08-11T05:34:00.000-07:00</published><updated>2011-08-11T05:41:09.747-07:00</updated><title type='text'>ARDA MESELESİ!</title><content type='html'>ARDA MESELESİ?&lt;br /&gt;Bir keresinde bana şöyle demişti Arda: &lt;blockquote&gt;"George Best abi ben Beşiktaş'ı senin kadar seven bir de Süleyman başkan ile eski futbolcu abileri, Metin Tekin abiyi falan gördüm. Benim Galatasaray'ı ne kadar sevdiğimi anlaman için şunu anla yeter: Ben şimdi anam babam kadar sevdiğim takımımın formasını giyip sahada temsil ediyorum, oynuyorum. Bir de sen Beşiktaş'a hissettiğin bu sevgiyle Beşiktaş'ta oynasaydın, düşünsene! Ben işte Galatasaray'ı o kadar çok seviyorum!" &lt;/blockquote&gt;Bir Beşiktaşlıoğlu Beşiktaşlı olarak ne yazsam bir yere kadar aslında. Çünkü Galatasaraylının uzun süre en büyük umudu, çoğu zaman en büyük &lt;strong&gt;“futbol neşesi kaynağı”&lt;/strong&gt; olan &lt;strong&gt;Arda, değil Atletico Madrid’e, Barcelona’ya gitse bile bu ayrılık sarı-kırmızı futbol yüreğinde sızıdır.&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;Nasıl hayatta sevdiğimiz kadın bizi bırakıp Brad Pitt’e gidince “Olsun ya çok yakışıklı adam” demiyorsak, yaşadığımız hayatın metaforu olan futbolda da “çok sevdiğimiz” bizi bırakınca, geriye kalan duyguyu bir tek bırakılan kişi anlar. &lt;em&gt;Kimi kızar bir daha adını bile duymak istemez ki en doğal hakkıdır. Kimi “Yolun açık olsun o zaman” der ki, o da kendince haklıdır. &lt;/em&gt;Şunu da hatırlatalım: Prekazi, Hagi hatta Metin Oktay’ın bile bir süre sonra yeri &lt;strong&gt;en azından saha içinde&lt;/strong&gt; dolduysa, Arda’nın da yeri dolar bir şekilde. Ancak asıl mesele Arda’nın yokluğunda yaşanacak tartışmalar değil, Arda’nın varlığında yaşanan, transferinde kilit rol oynayan tartışmalar.&lt;br /&gt;Kırmızı-beyaz Türk futbolu gözleriyle bakarsak, Arda en yüksek bedelle yurt dışına transfer olan Türk futbol sanatçısıdır. Yine de Arda’nın derdi ne para be bonservis rekoru aslında. &lt;strong&gt;Mesele para olsa anası babası kadar sevdiği Galatasaray’ın teklif ettiği paranın vergiler düşünce üçte ikisi bile etmeyen bir bedel karşılığı La Liga’yı seçmezdi. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mesele bambaşka. En azından &lt;strong&gt;İspanya’da en çok izlenen anti-futbol programında Arda’nın sevdiklerine hakaret edecek “çakma kasıkbilimciler” yok!&lt;/strong&gt; Artık Arda, &lt;strong&gt;dini-imanı-ideolojisi “salt reyting”den ibaret “Belaltıspor”la &lt;/strong&gt;değil, dünyanın en güzel futbolunu oynayan Barcelona, R. Madrid’lerin birbirinden klas sanatçılarına karşı “futbol” oynayacak. Yani Arda çok sevdiği Galatasaray’dan değil, başka bir şeyden kaçtı aslında. &lt;strong&gt;Necip oynatılınca Beşiktaş’a “kreşe döndü” diye hakaret eden, renklerin ötesinde ölümsüz futbol sanatçısı Alex’i tartışan ama Edirne’yi geçince herhangi bir spor programında masa olarak bile iş bulamayacak insan taklitlerinden kaçtı!&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;“Meyve veren ağaç taşlanır”&lt;/strong&gt; sözünün ÖSYM’de anlam bozukluğu olarak sayıldığı bir futbol kültürüne kaçtı!&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Arda başarılı olduğu ölçüde Türk futbolu kazanır; başarısız olursa Türkiye’deki futbol düşmanları kazandıklarını zannederler. Yalnız La Liga maçlarını o “kaynakçı gözlüğü”yle izlerlerse bir şey anlamazlar yine, onu da söyleyeyim! &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-3386962967561777787?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/3386962967561777787/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=3386962967561777787' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3386962967561777787'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3386962967561777787'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/08/arda-meselesi.html' title='ARDA MESELESİ!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-3520052167459998294</id><published>2011-08-10T06:52:00.000-07:00</published><updated>2011-08-10T07:01:14.818-07:00</updated><title type='text'>NANI: 3 – DE GEA: 2</title><content type='html'>Türkiye'de yaşayan hatta Süleyman Seba'nın yeğeniyle evli olan Manchester'lı dilbilimci Andy Kovacs söylemişti: Marx ve Engels’ın en önemli eserlerini yazdığı endüstri devriminin başkenti &lt;strong&gt;Manchester’da bir Manchester City taraftarını “United’ı tutmakla suçlamak” mahkemelerde bile hafifletici sebepmiş!&lt;/strong&gt;Ancak bir United kalecisinin daha ilk resmi maçında böyle büyük bir hata yaparak &lt;strong&gt;“City’den gol yeme suçu”&lt;/strong&gt;nu hafifletecek çok az şey var.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Van der Sar gibi bir “kalecilik anıtı”&lt;/strong&gt;nın yerini doldurmak tabii ki kolay değil. Belki De Gea sadece 20 yaşında ama Djeko’dan yediği gol, onu bir anda 10 yaş yaşlandırmış olmalı. O yüzden bir an önce &lt;strong&gt;Beşiktaş kalecisi Cenk gibi Nietzsche okumaya başlayıp “Öldürmeyen yara insanı gürbüzleştirir” kafasını &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;yakalaması &lt;/strong&gt;lazım. Aksi takdirde daha önce Schmeichel sonrası 6 yılda 8 buçuk kaleci değiştiren (Taibi, Bosnich, Carroll, van der Gouw, Barthez, Howard, Goram, Culkin, Rachubka)United’ın yaşadığı &lt;strong&gt;“kaleci öğütme sendromu”&lt;/strong&gt;nun yeni dalgasının ilk kurbanı olabilir! &lt;strong&gt;&lt;em&gt;Geçen sezon İspanya La Liga’nın ceza alanı dışından en çok gol yiyen kalecisi olan De Gea’nın ilk olarak en zayıf yönünü geliştirmesi gerekiyor çünkü İngiltere’de gollerin büyük bir kısmı bu tip uzun mesafeli şutlarla atılıyor!&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Ancak neyse ki Nani ve United’ın yeni gençleri (Başta Cleverly ve Smalling nefis oynadılar), &lt;strong&gt;Fevzi’nin formasını içine giyen İlhan Mansız edasıyla &lt;/strong&gt;“De Gea’nın ilk maç acısı”nı 45 dakikada biraz olsun hafiflettiler. Zaten United maça daha iyi başlayan ekipti sadece ilk yarıda son vuruşlarda geçen sezonun kilit golcüsü &lt;strong&gt;Chicarito’nun bitiriciliğini &lt;/strong&gt;aradılar. &lt;br /&gt;25 sene önce United’a ilk geldiği yılki gibi Ferguson bir kez daha günü kurtarmak uğruna (City’nin aksine) geleceği ipotek ettirmiyor, yepyeni gençlerle kazanırken bir yandan da geleceğin takımını kuruyor. &lt;strong&gt;2. yarıda bir ara 22.5 yaş ortalaması yakalayan United’ın en “yaşlı” oyuncusu 26 yaşındaki Ashley Young’dı.&lt;/strong&gt; Diğer kanatta ise Nani, artık Cristiano Ronaldo’nun bile boşluğunu doldurabilecek kalibrede bir hücum silahına dönüştüğünü haykırırcasına bir “futbol bienali” sergiledi. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ferguson’un aklında emekli olmadan önce Barcelona’yı tahtından devirmek var.&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;Yoksa üst üste 10. kez Community Shield finalinde sahne alan United &lt;/em&gt;için bu maç sadece test niteliğinde. City için ise sadece bu finali kaybetmek değil, &lt;strong&gt;son 3 yılda transferde Premier Lig’in diğer ekiplerinin tamamına yakın bir para harcayıp bu kadar kötü oynamak “paha biçilmez” olmalı! &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-3520052167459998294?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/3520052167459998294/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=3520052167459998294' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3520052167459998294'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3520052167459998294'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/08/nani-3-de-gea-2.html' title='NANI: 3 – DE GEA: 2'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-4626808674634046012</id><published>2011-08-01T06:43:00.000-07:00</published><updated>2011-08-01T06:49:26.994-07:00</updated><title type='text'>2014 Dünya Kupası Elemeleri ve Türkiye</title><content type='html'>Kuralar çekilir çekilmez, birçok kişi &lt;strong&gt;“Güzel kura, Hollanda’nın ardından 2. oluruz, play-off’ta Allah Kerim!”&lt;/strong&gt; tezinde birleşti. Gerçekten de 3. torbadaki ekiplerden &lt;strong&gt;en düşük FIFA sıralamasında olan Macaristan’ın gelmesi, Belçika, Ukrayna, İsviçre gibi “başımızın tarihi belaları”ndan birisiyle eşleşmemizden daha iyi.&lt;/strong&gt; Ancak 9 gruptan en iyi 8 ikincinin play-off oynayacağını unutmamak lazım &lt;strong&gt;çünkü G ve H grupları hariç gruplarda 2. sırayı alabilecek birçok takımın bizden fazla bir eksiği yok!&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;Bu süreçte eğer gerçekçi ihtimalde ikincilik hedefliyorsak, &lt;strong&gt;asıl rakiplerimiz Macaristan ve Romanya’dan çok kendimiz ve kronik duran topları savunamama sorunumuz!&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;İşin aslı iki maçtan birinde Hollanda’yı yenme ihtimalimiz, gruptaki diğer rakiplerimizi her iki karşılaşmada da yenme ihtimalimiz kadar var.&lt;/em&gt; &lt;strong&gt;Azerbaycan yenilgisi &lt;/strong&gt;ile bir kez daha ortaya çıktığı gibi &lt;strong&gt;millilerle her şey mümkün!&lt;/strong&gt; Allah korusun, 1998 Dünya Kupası Elemeleri’nde olduğu gibi Hollanda’ya iki maçta da yenilmememize rağmen Dünya Kupası’nı elimizde kumanda imrenerek izlediğimizi unutmamak lazım!   &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HOLLANDA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;2010 Dünya Kupası finalisti Hollanda, uzun yıllar boyunca &lt;strong&gt;Euro 88 hariç &lt;/strong&gt;hep “hatice şampiyonu” olmuştu. Ancak son yıllarda, tüm dünyadaki taraflı tarafsız herkesi büyüleyen estetik hücum futbolu ekolünden biraz ödün verip Total Futbol’dan Total Kontrol’a geçtiler ve daha netice odaklı bir futbol sergilemeye başladılar. &lt;strong&gt;2010 elemelerinde %100’lük bir galibiyet oranı yakalayan &lt;/strong&gt;Hollanda &lt;br /&gt;Euro 2012 elemelerinde de şu ana kadar oynadıkları tüm maçları kazandı ve 6 maçta 21 gol atmayı başardı. &lt;strong&gt;Bert van Marwijk yönetiminde tarihin en güzel futbol oynayan Hollanda’sı olduğu fazlasıyla tartışılır ama şu anda Avrupa’nın İspanya ile beraber en zorlu takımı oldukları aşikâr! &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FIFA sıralaması: 2&lt;br /&gt;Takımın Yıldızı:  Wesley Sneijder&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MACARİSTAN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;31 maç üst üste kimsenin bileğini bükemediği Puşkaş’lı takımını babadan dededen şimdiki Barcelona’nın 50’li yıllardaki milli takım versiyonu olarak dinleyip büyüdüğümüz Macaristan, &lt;strong&gt;1986’dan beri Dünya Kupası, 1972’den beri de Avrupa Şampiyonası finallerine kalmayı başaramadı.&lt;/strong&gt;  Yine de son yıllara baktığımız zaman &lt;strong&gt;ilk kez uzun yıllar sonra 30 maçlık periyotlarda en azından galibiyet ve yenilgi sayılarını eşitlemeyi başardılar. &lt;/strong&gt;Bu da Macar futbol kamuoyunda olumlu bir hava yarattı. &lt;em&gt;Euro 2012 için şansları zor olsa da 2014 Dünya Kupası’na katılmayı asıl hedefleri olarak görüyorlar. &lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FIFA sıralaması: 47&lt;br /&gt;Takımın Yıldızı:  Balazs Dzsudzsak &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ROMANYA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hagi’nin futbol kariyerini sonlandırmasından bu yana, Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonaları’nda ses getiren Hagi’li Popescu’lu Romanya’nın kötü bir karikatürüne dönüştüler. &lt;strong&gt;Son 5 büyük turnuvadan sadece Euro 2008’e katılmayı başaran onda da turnuvanın en kötü futbolunu oynayan takımlardan birisi olarak ilk turda elenen Rumenler, 4. torbaya kadar gerilediler. &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;1990’ların sonunda FIFA sıralamasında 3. sıraya kadar yükselmeyi başaran Romanya, yeniden toparlanmak için Mircea Lucescu’nun Shakhtar’daki misyonunu tamamlamasını beklerken oğlu Razvan’ı göreve getirmişti.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Ancak Euro 2012 elemelerinde üst üste alınan başarısız sonuçlardan sonra &lt;em&gt;sadece %33’lük düşük bir galibiyet oranı yakalayan &lt;/em&gt;Razvan’ın yerine eski teknik direktörü Piturca yeniden göreve getirildi. Süper sorunlu yıldızları Mutu, milli takımdan emekli olan Inter’li Chivu’nun yerine kaptanlığa getirilmiş ve Bosna karşısında alınan 3-0’lık zaferde tamamen bitmediğini herkese göstermişti.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FIFA sıralaması: 53&lt;br /&gt;Takımın Yıldızı:  Adrian Mutu &amp; Ciprian Marica&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ESTONYA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Son hazırlık maçında Uruguay’ı yenerek herkesi şaşırtan Estonya 2000’li yılların başında yakaladığı çıkış ivmesiyle son torba takımı olmaktan kurtulmuştu. Kendi evleri Le Coq Arena’da ateşli taraftarının desteğiyle daha iyi maçlar çıkartan Baltık temsilcisi Euro 2012 elemelerindeki son maçında Sırbistan ile berabere kaldı. &lt;strong&gt;2010 Dünya Kupası elemelerinde de kendi evlerinde bizden puan almayı başardıklarını unutmayalım. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FIFA sıralaması: 79&lt;br /&gt;Takımın Yıldızı:  Andres Oper&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ANDORRA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’nin 4. büyük golü olan Eğirdir Gölü kadar yüzölçümüne sahip &lt;/strong&gt;bu mikro ülkenin futbol milli takımı sadece 15 yaşında. &lt;strong&gt;98 milli maçta 86 yenilgi yüzü gören Andorra&lt;/strong&gt;, &lt;em&gt;resmi maçlardaki tek galibiyetini &lt;/em&gt;Makedonya karşısında almıştı.  Türkiye’nin en az nüfusa sahip Bayburt ilinden biraz daha fazla bir nüfusa sahip olan Andorra 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 elemelerindeki tüm maçlarını kaybetti. Sadece bu grupta değil önümüzdeki en az 10 turnuvada da bir turnuva finaline katılmak gibi bir umudu yok.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;FIFA sıralaması: 203&lt;br /&gt;Takımın Yıldızı: Yok&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-4626808674634046012?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/4626808674634046012/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=4626808674634046012' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/4626808674634046012'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/4626808674634046012'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/08/2014-dunya-kupas-elemeleri-ve-turkiye.html' title='2014 Dünya Kupası Elemeleri ve Türkiye'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8934350140410652252</id><published>2011-07-23T06:47:00.000-07:00</published><updated>2011-07-23T06:55:43.024-07:00</updated><title type='text'>11 Kasım 1944 - 3 Temmuz 2000</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-Jemc24JLAJ4/TirSau2SEQI/AAAAAAAABeU/-rQtqe-0kZo/s1600/6.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 310px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-Jemc24JLAJ4/TirSau2SEQI/AAAAAAAABeU/-rQtqe-0kZo/s400/6.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5632545640674365698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir köşeli parantez açmaktır uyku yaşamın orta yerinde... &lt;br /&gt;Ve alacakaranlığın ardındaki incecik çizgide durmaya çalışan gökkuşağı kayboluverir ansızın; kalkar gecenin koyu mavi perdesi, çırılçıplak kalır bayan dünya... &lt;br /&gt;Günün ilk ışıklarıyla ısınmaya çalışan ruhlardan bazıları kapatamamışlardır açtıkları köşeli parantezi bir türlü &lt;br /&gt;Yırtar gecenin sesini ölümün sessizliği...&lt;br /&gt;Toplanır kalabalık ve ortasında yapayalnız koca bir çocuk, gözleri kan çanağı... &lt;br /&gt;Sabahın köründe kesik kesik öten uğursuz telefondan kayıp çocukluğunun bir daha geri dönemeyeceğini öğrenen.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-kICiQeXPLF4/TirSofi7m1I/AAAAAAAABec/5SiQYUxG264/s1600/8.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 270px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-kICiQeXPLF4/TirSofi7m1I/AAAAAAAABec/5SiQYUxG264/s400/8.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5632545877084838738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yanına yaklaşırlar: “Yakınınız mıydı?” &lt;br /&gt;Çocukluğun rengârenk kısa film sahneleri, ağlamaktan utanan çocuğun ardına dek kapalı gözlerinde birbirini kovalar dört nala... &lt;br /&gt;Türünün en güzel filminin en güzel sahnesinde olduğu gibi çocukluğunuz son bir kez göz kırpar size: &lt;br /&gt;- Şaban yok artık, Şaban öldü...&lt;br /&gt;- Yok canım! Ne iyi adamdım ben ya!..&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-jYfKb3nw79c/TirSu8fj-JI/AAAAAAAABek/w9CUY_lZPp4/s1600/9.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 180px; height: 179px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-jYfKb3nw79c/TirSu8fj-JI/AAAAAAAABek/w9CUY_lZPp4/s400/9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5632545987934550162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8934350140410652252?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8934350140410652252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8934350140410652252' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8934350140410652252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8934350140410652252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/07/11-kasm-1944-3-temmuz-2000.html' title='11 Kasım 1944 - 3 Temmuz 2000'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Jemc24JLAJ4/TirSau2SEQI/AAAAAAAABeU/-rQtqe-0kZo/s72-c/6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-1920069998563489244</id><published>2011-07-21T14:13:00.000-07:00</published><updated>2011-07-21T14:41:13.334-07:00</updated><title type='text'>ÇOK GÜZEL BİR RÖPORTAJ: Menotti komşu bloglarda</title><content type='html'>http://cizgiden-cikaran.blogspot.com blogundan okuyabilirsiniz&lt;br /&gt;hatta mutlaka okuyun derim!&lt;a href="http://cizgiden-cikaran.blogspot.com/2011/07/ceviri-totalbarca-menotti-roportaj.html"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;http://cizgiden-cikaran.blogspot.com/2011/07/ceviri-totalbarca-menotti-roportaj.html&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-lHgkaY3Lllc/TiiZ8pfBWAI/AAAAAAAABeM/ngTwINLvYwE/s1600/_44580899_menotti203.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; width: 203px; height: 152px; text-align: center; display: block; cursor: pointer;" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631920601233971202" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-lHgkaY3Lllc/TiiZ8pfBWAI/AAAAAAAABeM/ngTwINLvYwE/s400/_44580899_menotti203.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-1920069998563489244?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/1920069998563489244/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=1920069998563489244' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1920069998563489244'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1920069998563489244'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/07/cok-guzel-bir-roportaj-menotti-komsu.html' title='ÇOK GÜZEL BİR RÖPORTAJ: Menotti komşu bloglarda'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-lHgkaY3Lllc/TiiZ8pfBWAI/AAAAAAAABeM/ngTwINLvYwE/s72-c/_44580899_menotti203.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-3343270157796982675</id><published>2011-07-13T16:51:00.000-07:00</published><updated>2011-07-13T17:09:44.531-07:00</updated><title type='text'>İSİM BULAMADIM!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-EObMM6Yhnic/Th4ztB-GK8I/AAAAAAAABeE/iRBfxd_JeBg/s1600/foto%25C4%259Fraf.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-EObMM6Yhnic/Th4ztB-GK8I/AAAAAAAABeE/iRBfxd_JeBg/s400/foto%25C4%259Fraf.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5628993432975715266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/--ImJHlDLcpE/Th4zeQVmegI/AAAAAAAABd0/UTieBVZXC0M/s1600/foto%25C4%259Fraf%2B2.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/--ImJHlDLcpE/Th4zeQVmegI/AAAAAAAABd0/UTieBVZXC0M/s400/foto%25C4%259Fraf%2B2.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5628993179134360066" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"BAZILARI DÜRÜSTLÜĞÜ APTALLIK OLARAK GÖRÜYOR AMA BENCE DÜRÜSTLÜKTEN DAHA BÜYÜK AKILLILIK YOK!"&lt;/em&gt;- &lt;strong&gt;SERPİL HAMDİ TÜZÜN (Beşiktaş tarihinin gayri resmi Ernesto Che Guevera'sı)&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-3343270157796982675?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/3343270157796982675/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=3343270157796982675' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3343270157796982675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3343270157796982675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/07/isim-bulamadim.html' title='İSİM BULAMADIM!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-EObMM6Yhnic/Th4ztB-GK8I/AAAAAAAABeE/iRBfxd_JeBg/s72-c/foto%25C4%259Fraf.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8009272802012289851</id><published>2011-02-06T13:03:00.000-08:00</published><updated>2011-02-07T16:05:44.900-08:00</updated><title type='text'>HİÇ GÖRMEDİĞİ BİR KIRMIZI VOSVOS AĞLATIR MI İNSANI? (BENİM SOSYALİZMİM SENİN SOSYALİZMİNİ YENER!)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU8PuLEnVVI/AAAAAAAABc4/hielsvcNQ44/s1600/behzat%252B%2525C3%2525A7.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 242px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU8PuLEnVVI/AAAAAAAABc4/hielsvcNQ44/s400/behzat%252B%2525C3%2525A7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570688550001136978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bugün Senem'e "Sana araba alacağım oyuncak moyuncak ama tüm hayallerimiz içinde olacak!" dedim. Beylerbeyi'ndeki oyuncakçıda gözüme çarptı kırmızı bir vosvos, bir an çok neşeliyken hüzünleniverdim. Vosvos'un sahisini alacak param olmadığından değil  ama oyuncak vosvos Senem'e yeter de artar zaten, ne de olsa hayallerimiz kadar varız bu dünyada... O tüm sözleşmeli evlilikler, mal mülklerin bakarkörlüğünde bize "romantik salaklar" der geçerler ama bize ne! Kendini bilen insanlar kendileriyle ilgili söylenenleri hiç takmazlar, o hesap bizimkisi de kendi hayallerimizle, oyuncak vosvosa bakarken bile dünyanın en mutlu insanlarıyız biz, gerisi traş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam oyuncak kırmızı vosvosu alacaktım ki Senem'e "Yok Ali" dedi, "Sen kardeşinin kızı Derin'e bu vosvosun yanındaki oyuncak ksilafonu al, bana vosvos almış kadar mutlu edersin beni! Torres bu gece gol atmasın bana yeter, ben gönül şansımı oraya yatırayım" dedi.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU8RgpHMraI/AAAAAAAABdA/OkJpz5Su9Fk/s1600/KSILAFON-Oyuncak-Muzik-Aleti__31826921_0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU8RgpHMraI/AAAAAAAABdA/OkJpz5Su9Fk/s400/KSILAFON-Oyuncak-Muzik-Aleti__31826921_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570690516570123682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ksilafonu alıp oyuncak vosvosa hüzün dolu kaçamak bakışlarla veda ettik, o anda neden hüzünlendiğimizi anlamadan! Torres nereden çıktı, eve gelince anladım: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Futbolda romantizm öldü" &lt;/span&gt;demişti ya Torres, 2 yaşındaki Derin ksilafonu çalarken oyundan çıktı Torres! Skor falan önemli değil, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ne de olsa Ece ailesinin futbol aşkının %99.5'i Beşiktaş'a %0.05'i Liverpool'a. (Başkalarının Beşiktaş aşkı 100 üzerinden 100 ise bizimki 100 üzerinden sonsuz rahmetli babaanneme Ziya-Ferdinand duası ettiren rahmetli dedem özelinde %99.5'i öyle hesaplasınlar da Beşiktaşlılığımı sorgulayan son kişinin başına gelenler onların da başına gelmesin)&lt;/span&gt; Bazılarını o %0.05'lik dünya takımı kontenjanı rahatsız etse de ben çok memnunum halimden, o %0.05 sayesinde babamla haftada 2 maç izleyebiliyoruz, gerisi önemli değil. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ayrıca futbol gönlümüzün büyük ikramiyesi Beşiktaş çıkmayınca, amorti oluyor o Beatles köprüsündeki Liverpool sempatimiz...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ne de olsa evrensel futboldaki küçüklük idolüm Dalglish usta, Senem'in bir blog yazısında adımı vermeden anlattığı gibi: Ben küçükken yanaklarım Dalglish kırmızısı olsun diye neler yapmadım ki saatlerce patlak topun peşinde koşmak ruhumu kesmeyince... &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;O yüzden yaşadığımız hayatın metaforu olan futbolda romantizm Torres için ölmüş olabilir ama Carragher ve Steven Gerrard için ölmemiş asla da ölmeyecek gibi Dalglish özelinde... &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TVCDmIQaBNI/AAAAAAAABdI/0fm8I3azX5s/s1600/1%2Bvosvos.jpeg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 350px; height: 233px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TVCDmIQaBNI/AAAAAAAABdI/0fm8I3azX5s/s400/1%2Bvosvos.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5571097430131868882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı maçtan sonra izleme mutluluğuna eriştiğim Behzat Ç. ile kırmızı vosvosun ilişkisi gibi benim dünyam bu kadar işte, kimine göre çok küçük! Nasıl hasta Gençlerbirliğili Behzat Ç., Ankaragücülü yardımcısı Harun'un borçları uğruna o ölmüş kızı yadigarı vosvosu elden çıkarmayı düşünebiliyorsa ben de &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"kendime ve sevdiklerime sosyalist"&lt;/span&gt; olmak yani o kırmızı vosvosu almak yerine temel ihtiyaçları olan insanları düşünerek bugün bir reklam teklifini kabul ettim. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Paranın tamamını da vergilerine ödenecek kısmı ayırdıktan sonra engelli kardeşlere, ablalara, abilere vereceğim onların hayatını biraz olsun kolaylaştırmak için...&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben böyle bir adamım, size yamuk gelse de annemden babamdan bunu öğrendim, gerisi traş: Nasıl bir dizideki kırmızı vosvos beni ağlatabiliyorsa, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;engelli bir kardeşin temel ihtiyacı da beni ağlatır, sadece kendimi oynayacağım bir reklam filmine de evet derim. "Kendine müslüman olmayacaksın" derdi dedem, bir hocam da "kendine sosyalist olma Ali Ece!" demişti. &lt;/span&gt;O gün bugündür ben böyleyim, seven sever sevmeyen sevmez; insan kendini bildikten sonra arkasından söylenen hiçbir şey ona hiçbir şey ifade etmez!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Neyse Edirne'den Kars'a hangi engelli kardeşin neye ihtiyacı varsa lütfen bana mail atsın: dinarbandosualiece@gmail.com&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hayatım boyunca zaten kendimi oynadım, "O bandı çıkar Hendrix'i giyme takım elbise giy" diyenlere her halükarda siktirin kralını çektim, yine böyle kaldım, kalacağım da. &lt;br /&gt;Sen umursarsın ya da umursamazsın, bana hiçbir şey ifade etmez ama ben hayattaki en küçük engeli kaldırmak için &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;bir reklamda kendimi oynayacaksam bana ne dersen de fark etmez&lt;/span&gt;. Ben kendimi biliyorum, ne de olsa rahmetli dedemden öğrendim tıpkı &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serpil Hamdi Tüzün, Socrates, Muhammed Ali, Dalglish, Shankly, Süleyman Seba gibi!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ne de olsa Behzat Ç.'de Erdal abinin seslendirdiği gibi: &lt;blockquote&gt;“Yanlış yolda yürümek, doğru yolda durmaktan iyidir. Çünkü sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir.&lt;br /&gt;Mutsuz olursak da mutsuz olalım, hep mutlu olunacak diye bir kural yok ki, bizde mutsuz olalım, olmaz mı?" (Behzat Ç. en güzel bölüm kaçıncısı hiçbir önemi yok!)&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekleyeceğim hiç bir şey yok, siz ne isterseniz ekleyin!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8009272802012289851?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8009272802012289851/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8009272802012289851' title='33 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8009272802012289851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8009272802012289851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/02/hic-gormedigi-bir-kirmizi-vosvos.html' title='HİÇ GÖRMEDİĞİ BİR KIRMIZI VOSVOS AĞLATIR MI İNSANI? (BENİM SOSYALİZMİM SENİN SOSYALİZMİNİ YENER!)'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU8PuLEnVVI/AAAAAAAABc4/hielsvcNQ44/s72-c/behzat%252B%2525C3%2525A7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>33</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-135974549156137158</id><published>2011-02-06T12:12:00.001-08:00</published><updated>2011-02-06T12:15:37.216-08:00</updated><title type='text'>GÜNEŞ’İ GÖREMEYİNCE!</title><content type='html'>Trabzonspor’u zirveye taşıyan, Selçuk-Colman ikilisi yönetimindeki harika kısa pas trafiğiydi. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Şenol Güneş’in Trabzonspor’a aşıladığı bu Karadeniz soslu tiki taka, hem estetik hem de istatistik açıdan bordo-mavilileri ihya etmişti.&lt;/span&gt; Selçuk sezonun ilk yarısının dikine en çok isabetli pas veren oyuncusu olurken, Engin ve Burak gibi &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Uğur Meleke’nin “32.5 numara ayakkabı misali”&lt;/span&gt; olarak nitelediği, herkese uymayan ama uydu mu da tam oturan futbolcu profilleri ise ekstra fark yaratmıştı.&lt;br /&gt;Maçtan önce üniversitedeki sıra arkadaşım Erdem Egemen aramıştı: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Dayanamadım, atladım Trabzon’a geldim çünkü en büyük rakibimiz telaşımız, stresimiz. Ne yapıp yapıp herkesi sakinleştirmemiz, bizi şampiyonluğun en büyük adayı yapan sakin ve akil futbola dönmemiz lazım!”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ancak Trabzonsporlu oyuncular maça o kadar stresli başladılar ki &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;sanki ilk ayağı 5-0 kaybedilmiş bir kupa maçının rövanşını oynuyorlarmış gibi&lt;/span&gt; Trabzon tiki takası “akil atak”lardan çok “panik atak”lar geliştirdiler. Hâlbuki Erdem’in %1’i kadar sakin olabilselerdi, ilk yarıda buldukları pozisyonlarda maçı rahatça koparabilirlerdi. &lt;br /&gt; Şenol Güneş, o dakikalarda defalarca kulübesinden çıkıp “akil futbol”a dönmeleri için oyuncularını uyardı. Bir ara yüzünde öyle bir ifade vardı ki adeta &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Çocuklar, Allah eğer futbolu bu şekilde havadan oynamamızı isteseydi yeşil sahaları bulutların üstünde yaratırdı”&lt;/span&gt; der gibiydi.&lt;br /&gt;Son 15 dakikada ise sanki son 1 dakika kalmış kadar telaşlı top şişirmelerle işler iyice sarpa sardı. “5 dakika uzatma” tabelası kalktığında Onur aut atışını kullanacakken ısrarla birilerinin gelip topu almasını, oyun kurmasını bekledi ancak kimse gelmeyince o da topu dikmek zorunda kaldı. (Bence) O an adeta dün gecenin Trabzon açısından özetiydi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-135974549156137158?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/135974549156137158/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=135974549156137158' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/135974549156137158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/135974549156137158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/02/gunesi-goremeyince.html' title='GÜNEŞ’İ GÖREMEYİNCE!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-5348742518283803134</id><published>2011-02-05T08:42:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T08:52:09.091-08:00</updated><title type='text'>KALE ÇİZGİSİNE DE ÖNLİBERO KOYSUNLAR!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU1_y5wv5EI/AAAAAAAABcw/d2OqZ5nNYlw/s1600/sw2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 296px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU1_y5wv5EI/AAAAAAAABcw/d2OqZ5nNYlw/s400/sw2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570248826602644546" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İBB maçında &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Schuster bu işi hiç bilmiyor, Guti’yi çıkartıp Ernst’i alarak çift önlibero oynatmalıydı!”&lt;/span&gt; diyenler dünkü maçı izlemiş midir acaba? Neyse herkesin görüşü kendine, ne de olsa onlara göre hata hep Schuster’de, tek çözüm çift önliberoda! &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zannedersiniz ki bakanlar kuruluna iki önlibero alınsa, ülkedeki tüm sorunlar çözülecek, enflasyon bile bitecek!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Schuster gibi hem Beşiktaş hem de R. Madrid’i çalıştıran Toshack bir keresinde şöyle demişti: &lt;blockquote&gt;“Futbol takımları piyano gibidir, bazı oyuncular piyanoyu sırtlarında taşırlar bazıları da o piyanoyu çalarlar.”&lt;/blockquote&gt; Bir de Guti gibiler var tabii, piyanoyu hem taşırlar hem de çok az kişi kadar ustalıkla çalarlar! Bu yüzden sezon başından beri Guti’ye &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Krampon giymiş Mozart”&lt;/span&gt; demekte ısrar ediyorum. Guti’nin yokluğu, uzun zamandır haftada iki maç yapmanın yorgunluğuna eklenince Karabük ilk 1 saatte aslında Beşiktaş’tan beklenen futbolu sergiledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toraman’ın Emenike karşısında düştüğü haller üzerine de düşünmek lazım!&lt;br /&gt;“Emenike’nin menejeri Figer olsa ve Türk vatandaşlığına geçip adı ‘Erman Emine’ olsaydı acaba hangi takımda oynardı?” sorusunun cevabı ise başlı başına bir yazı konusu! &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU1_uvW6gTI/AAAAAAAABco/oIi7y6G8FP4/s1600/sw.jpeg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 214px; height: 236px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU1_uvW6gTI/AAAAAAAABco/oIi7y6G8FP4/s400/sw.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570248755090456882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;STEVIE WONDER BİLE GÖRDÜ!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Almeida’nın verilmeyen golüne gelirsek: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Topun çizgiyi geçtiğini Stevie Wonder hatta hayatında ilk kez maç izleyen müstakbel kayınvalidem bile gördü. Onun da dediği gibi&lt;/span&gt; “Bir top daha ne kadar kaleye girebilir ki?”&lt;br /&gt;Tabii yine “Islahatçı Önlibero Partisi” yorumcularına göre sorun ne Guti’sizlik ne de Stevie Wonder’ın bile gol vereceği pozisyonda golü göremeyenler! &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ne de olsa onlar için Antalya’ya kar yağsa suçlusu yine Schuster. Schuster suyun üstünde yürüse bu sefer de “Yüzme bilmiyor işte ondan suyun üstünde yürüyor, iki önlibero alsın onlardan yüzme öğrensin!” derler. Sonra da “Stevie Wonder da kim?” diye sorarlar!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/wDZFf0pm0SE?fs=1" frameborder="0" allowFullScreen=""&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-5348742518283803134?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/5348742518283803134/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=5348742518283803134' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5348742518283803134'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5348742518283803134'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/02/kale-cizgisine-de-onlibero-koysunlar.html' title='KALE ÇİZGİSİNE DE ÖNLİBERO KOYSUNLAR!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TU1_y5wv5EI/AAAAAAAABcw/d2OqZ5nNYlw/s72-c/sw2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-3874621560274185344</id><published>2011-01-31T05:23:00.000-08:00</published><updated>2011-01-31T05:32:29.052-08:00</updated><title type='text'>(Öyle sinirliyim ki aklıma geldin) ROY KEANE</title><content type='html'>90’ların, 2000’lerin sahte peygamberlerle dolu yarı gerçek yarı simülasyon endüstriyel futbolun bir avuç sahici karakterinden birisi değil sadece… Avrupa’nın zencisi İrlanda’nın en İrlandalısı, en zencisi… &lt;br /&gt;“Korkusuzluk en büyük mutluluktur” şiarıyla filtresiz, dibine kadar içilen sert bir sigara gibi yaşanan; icabında doğru yoldan gitmek uğruna ters yoldan son sürat süren bir hayat… Fazlasıyla bir rollercoaster’ı andıran 21. yüzyıl yaşamında, en yukarı çıktığında da en aşağı düştüğünde, o bir kerelik yaşamda sahici bir yıldız futbolcu olmanın insana bahşedilmiş en büyük mucizelerden birinin olduğunu en güzel hisseden adam… Futbolcu olmasa en az futbolculuğu ya da teknik direktörlüğü kadar harika bir yazar olabileceğini kanıtladığı biyografisinde en içten şekilde itiraf ettiği gibi: “Şöyle bir geriye dönüp bakıyorum: Dünyanın en şanslı insanlarından birisiyim”&lt;br /&gt;Manchester United’la 7 Lig, 4 FA Cup, 4 Charity Shield (geliri bizdekinin aksine büyüklere değil küçük takımlara ve ihtiyacı olanlara dağıtılan bir nevi Süper Kupa), 1 Şampiyonlar Ligi, 1 Kıtalararası Şampiyona Kupası; toplamda 12 sezonda 17 kupa… Celtic’te bir sezonda hem lig hem de federasyon kupası şampiyonluğu… İstatistiklere bakarsak Keano yerden göğe kadar haklı, o dünyanın en şanslı insanlarından birisi… Ama bence ondan çok daha şanslı olanlar başta Kırmızı Şeytanlar ve taraftarları olmak üzere, onun saha içi ve dışındaki her anına şahit olan biz futbol müptelalarıyız… Öyle şanslıyız ki 35 yaşında futbolu bıraktığı için bizi üzen hatta kızdıran bu hep kafasının dikine giden ve her seferinde de kendi stilinden en ufak bile taviz vermeden haklı çıkan adam, teknik direktörlüğünün ilk sezonunda futbolculuğu kadar büyük bir efsaneye imza attı: İlk 4 maç sonunda 0 puan ile Championship’in dibine demir atmış, herkesin en büyük küme düşme adayı olarak gösterdiği Sunderland’i neredeyse olmayan bir bütçeyle şampiyon yapmayı başardı. &lt;br /&gt;1971 yılında Cork’ta yazılmaya başlanan efsane, ilk olarak 2 yıl üst üste o zamanlar Liverpool ve Manchester United’ın en büyük rakibi olan Nottingham Forest forması ile 1991 ve 1992’de üst üste 2 sezon kupayı finalde kaybedip hırsından gözleri kan çanağına dönmüş biçimde soyunma odasının duvarlarını tekmelerken biz futbol dilencilerine kendisini keşfettirdi. Biri FA diğeri Lig kupası olan her iki finalde de sahada basmadık yer bırakmamış, bastığı her rakibine sonunda ölümü göze alıyormuş gibi müdahale etmiş, her pası Dünya Kupası Finali’nde sonucu belirleyecek penaltıyı atıyormuşçasına dikkatli ve isabetli vermiş, her iki maçta da sahanın tartışmasız en iyisi olmuştu. Ama takım arkadaşlarında ne ondaki ruh vardı, ne de dâhiyane teknik direktör Brian Clough’ın onun parlaklığında yıldızları alacak parası… Ağlaya ağlaya ayrılacaktı çok sevdiği Nottingham’dan… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5tJVqc3I/AAAAAAAABcU/E6uDSjFZq2c/s1600/keane%2Btransfer.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5tJVqc3I/AAAAAAAABcU/E6uDSjFZq2c/s400/keane%2Btransfer.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568342174542230386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Belki o gün Keano, Manchester Havalimanı’na giden uçağa son anda binmekten vazgeçse bugün Robin Hood’un takımı olan bir zamanların Avrupa Kralı Nottingham Forest, İngiltere’nin alt liglerinde cadı kazanından beter play-off’larda sürünüyor olmayacaktı. Daha da önemlisi, bugün bu satırlar yazıldığında Manchester United hâlâ 1980’lerdeki gibi Gençlerbirliği ayarı baş altı bir takım olmaya devam edecekti. Alex Ferguson’un da pekâlâ itiraf ettiği gibi Keane o sezon Manchester United’a transfer olmasaydı belki de Alex Ferguson bir efsane değil, en fazla Wenger kadar önemli ve başarılı olacaktı! &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa4Ig368jI/AAAAAAAABbk/ckotz5Xm5k8/s1600/roykeane.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 331px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa4Ig368jI/AAAAAAAABbk/ckotz5Xm5k8/s400/roykeane.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568340445693145650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2007 Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Manchester United’ın kadrosu yıllardır ilk defa bu kadar iyiyken, kadrosu ilk defa kendi standartlarına göre bu kadar sıradan olan Milan’a 3-0 ile boyun eğmek zorunda kalması Ada’da tüm saygın futbol yorumcularının dile getirdiği gibi sadece Keano’nun eksikliği ile açıklanabilir. Çünkü Keano, 90 dakika, 120 dakika boyunca hatta günün 24 saati Keano’dur ve başta futbol olmak üzere hayatın birçok dakikasının içinde bir yaşam kadar önemli öylesine büyülü anlar vardır ki orada sadece Roy Keane gibiler vardır ve o yüzden Roy Keane’lerdir… Ama futbol dünyasında Manchester Utd’lıların Roy’la soyadı benzerliğinden başka hiçbir kan ya da ruhsallık bağı olmayan Robbie Keane’e nazire yaparcasına hep bir ağızdan bağırdıkları gibi: “Sadece bir Keano var!”&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa4L1nPdAI/AAAAAAAABbs/FsVFO-acVUE/s1600/keane.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 366px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa4L1nPdAI/AAAAAAAABbs/FsVFO-acVUE/s400/keane.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568340502799938562" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1989 yılında işte öyle bir gün, öyle kısa bir anda, Nottingham futbolcu izleme komitesi Roy Keane’in forma giydiği amatör İrlanda takımı Ramblers’ın 4-0 kaybettiği finalde kazanan takımda golleri atanları değil kaybeden takımda sinirden deli gibi ağlayan çocukla geri döneceklerdir. 1993’te Nottingham küme düştüğünde yine o deli gözlerden boşalan sinir yumağı yaşların gölgesinde Blackburn ve Manchester Utd büyük bir savaşa başlar. Hâlbuki sabun köpüğü medyaya göre iki takımın yöneticileri de ne yaptıklarından habersiz birbirlerini yemektedirler. “Henüz 22 yaşında iflah olmaz bir sinir hastasını, uyumsuz, sosyopat hatta psikopat kişilikli” olarak tanımladıkları Keano’nun o zamanın transfer rekoruyla Avrupa’da başarı hedefleyen bu iki büyük takımdan birine transfer olmasını yakıştırmazlar. Nottingham tarafından denendiği o kısa anda, yine orada her zaman olduğu gibi 100% kendisi olan Keano hemen İngiltere Milli Takımı’nın beyni Steve Hodge’un yerine takıma girer. Bu kez de Manchester’daki ilk antrenmandan sonra İngiltere Milli Takımı’nın yeni beyni Paul Ince’in yanında yerini alır. Daha ilk maçta Ince efsanesi gölgelenmeye başlar, önce Inter sonra Man Utd’ın ezeli rakibi Liverpool’un yolunu tutan Ince için Keano’nun başlangıcı onun sonunun başlangıcıdır. Ferguson’a göre asıl uyumsuzlar, sabahtan akşama kadar futbol yıldızlığının sadece sefasını süren eski oyunculardır. Asıl onlar psikopattır çünkü takımları yenilince değil ağlamak üzülmezler bile, sadece hesaplarına paraları yatmayınca şımarık çocuklar gibi mızmızlanırlar. Asıl böyle bir futbolcu topluluğuna isyan etmemek sosyopatlıktır. Roy Keane, yeni bir etik anlayışı, yeni bir rol modeli, yeni bir ethos’tur… Şimdi zaman altyapıdaki gençleri korkusuzca bu yeni anlayışa göre monte etme zamanıdır. Boyalı basın Ferguson’la dalgasını geçmektedir: “Bir psikopat ve bir sürü çoluk çocukla Mickey Mouse Kupası’nı bile kazanamayacak, işinden olacak bir deli!” &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5Vxt88II/AAAAAAAABb8/_X5XOMlNFH4/s1600/_41755196_keanemanutd300.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5Vxt88II/AAAAAAAABb8/_X5XOMlNFH4/s400/_41755196_keanemanutd300.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568341773064663170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ferguson da biraz delidir tıpkı Keano gibi, icabında en büyük sanal yıldızının kafasına koşmadığı için kramponunu fırlatır, icabında İngiltere Milli Takımı’nın sağbekini gözü kapalı kesip 18 yaşındaki çoluk çocuğu monte eder. Erasmus’u haklı çıkarırcasına haklı çıkar Ferguson ve Keano: Deliler, deli olmayanlardan çok daha mutlu ve başarılıdırlar. En önemlisi de böyle delicesine bir korkusuzluk en büyük mutluluktur. Manchester United kariyerinde toplam 11 kırmızı kart görerek kırılması çok zor bir rekora imzasını atacak, daha 2. sezonunda kendisine arkadan tekme atan Southgate’in “Aynı mesleği yapıyoruz” diyerek suratına kameraların önünde tüküren Keano, Ferguson’un her zaman sahadaki eli, gözü, ruhu, her şeyi olacaktır.&lt;br /&gt;1997’de Cantona futbolu bıraktığında aynı boyalı basın tarafından artık tükeneceğine kesin gözüyle bakılan Kırmızı Şeytanlar’da “o psikopat”ı hiç düşünmeden kaptan yapar Ferguson. O sezon Leeds’li Haaland bir türlü baş edemediği Keano’ya öyle bir tekme atar ki Keano o sezon neredeyse hiç forma giyemez. Çocukları ve karısı gözyaşlarını görmesin diye kafasına kadar yorganını örttüğü yatakta geçirmek zorunda kaldığı tüm o anlarda tek bir şeyi kafasına koyar: Kendisine böylesine sert giren, en kötü şekilde sakatlayan, bir de kart görmesin diye “Kalk yerden, numara yapma!” diye bağıran Norveçli’ye gününü gösterecektir. Tam 3 yıl sonra nihayet yeniden karşısına çıkan Haaland’a herkese göstere göstere yapılabilecek en sert müdaheleyi yapar ve hakeme bağırır: “Bilerek vurdum, ben vurdum, Roy Keane, kırmızı göster bana hemen!” Daha sonra otobiyografisinde de bunu açıkça itiraf eder; aldığı para cezaları, oynamama cezaları hiç umurunda değildir… Çünkü Haaland’ın vurduğu yer futbolu bırakana kadar top ayağına her geldiğinde ölümüne acır. Haaland ise futbolu Keano’nun vurduğu bacağından değil, diğer bacağından geçirdiği ameliyat yüzünden bırakmak zorunda kalır.&lt;br /&gt;1999’da Manchester United’ın Lig Şampiyonluğu, FA Cup ve Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğunu kazandığı “üçleme” sezonundaki performansını kelimelere dökebilmek için İslam Çupi bile olmak yetmez sanırım. Sadece final maçında oynamamayı, koskoca bir kaptan olarak hâlâ o ilk günkü gibi bir köşede ağlayarak finali seyretmeyi göze alması, takımının finale kalması için kendini feda etmesi yeter de artar bile…&lt;br /&gt;Sahada verdiği mücadele, emek ve sanatını en güzel şekilde harmanlaması, kaptan olmaktan da kahraman olmaktan da daha önemlidir onun için. Gözünü kapar ve bir önceki sezonun başarıları ile yetinen ve maçlar esnasında sandviç yiyerek adeta tiyatro izler gibi mücadeleyi izleyen taraftarlara saydırır: “Old Trafford’a gelen birçok insan sadece yiyip içip tıkınıyor. Birçoğu futbolun F’sinden bile anlamıyor” Buna rağmen 2000 yılında hem spor yazarları hem de Manchester United taraftarları tarafından yılın futbolcusu seçilir. &lt;br /&gt;2001-02 sezonunda sıra takım arkadaşlarına gelir: “Bu geçmişin başarıları ile çoktan doymuş bir avuç ruhsuz herif, rolex saatleri ve son model arabaları yerine Manchester United formasını giymenin parayla ölçülemez tarifsizliğini, paha biçilmezliğini biraz hissetselerdi bu sezonu elimiz boş bitirmezdik” Açıkça kastettiği İngiliz Milli oyuncular Nicky Butt ve Wes Brown ağızlarını açıp bir satır bile cevap veremezler. Ferguson’a göre Keano çizmeyi aşsa da yerden göğe kadar haklıdır. &lt;br /&gt;Ama asıl efsane filmin en çarpıcı sahnesi o yaz, 2002 Dünya Kupası’nda İrlanda Milli Takımı kampında yaşanır. Sponsorluk anlaşmaları için amatör takımların çalıştığı yerde çalışmak zorunda kalan takımın kaptanı önce federasyona fena giydirir: “Kendi ceplerine hiç çalışmadan 3-5 kuruş fazla doldurmak için bizi buraya mahkûm edenler ve buna göz yumanlar İrlanda halkına ihanet ediyorlar!” İlk günden itibaren dünyanın en çok kazanan oyuncularından birisi olan Roy için milli takım hayat memat meselesi değil her şeyden çok daha önemlidir. 1994 Dünya Kupası’nda icabında 1990’da İrlanda’yı ilk kez Dünya Kupası Finalleri’ne hatta çeyrek finale kadar taşıyan Jacky Charlton’a bile açıkça fikrini beyan etmiştir: “Evet, kâğıt üstünde büyük başarı. Ama eğer korkmasaydık, kupayı bile kazanırdık, üstelik biraz da top oynamış olurduk!”&lt;br /&gt;2002 yazında Keano’nun karşısında teknik direktör Mick McCarthy değil, Charlton, Ferguson, Capello hatta George Best bile olsaydı o yine aynı şeyi yapardı. Saipan’daki kampı terk eder, antrenörüne kupayı münasip bir tarafına sokmasını söyler, arkasını bile dönmeden çıkıp giderdi. Belki, kim bilir yine evinde kafasını yorganın altına sokar, maçları televizyondan seyrederken her zamanki çocuk saflığıyla gözleri kan çanağına dönene kadar ağlardı. Keane’e göre onun oynadığı milli takım, Avrupa’nın zencileri kupada şampiyon olmak için hazırlanmalıydı, 1-2 tur geçip sponsorlarına para kazandırmak için değil. Önce kampı terk etti. Sonra McCarthy ve yöneticiler Keano’yu en zayıf yerinden vurarak, İrlanda tarihinden yola çıkıp duygu sömürüsü yaparak geri döndürdüler ve asla tutmayacakları sözler verdiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa51mLf64I/AAAAAAAABcc/amkPYDX3Rzo/s1600/keanemccarthyPA_450x350.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 311px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa51mLf64I/AAAAAAAABcc/amkPYDX3Rzo/s400/keanemccarthyPA_450x350.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568342319723178882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Döndüğü gün aynı tas aynı hamamdı. Keano, McCarthy’nin yanına koştu ve en tarihi müdahalesini yaptı: “Mick, sen adi bir yalancısın… Karaktersiz kuklanın tekisin… Futbolculuğun da beş para etmezdi… Korkağın tekiydin… Antrenörlüğün de beş para etmez… İnsan olarak hiç para etmezsin… Al Dünya Kupası’nı münasip bir tarafına sok! Bugüne kadar sana katlandıysam sadece ülkemin, İrlanda’nın teknik direktörü olduğun içindi. Ben sana değil, ülkemin antrenörüne saygı gösterdim… İnşallah cehennemde çürürsün!”     &lt;br /&gt; O gün İrlanda tam ortadan ikiye bölündü. Bu kez Kuzey ve Serbest olarak değil. Keano’cular ve McCarthy’ciler olarak. Keane’in doğduğu yer Cork’ta neredeyse herkes Keane yüzlü İrlanda tişörtleri giydi. Dünya Kupası maçları esnasında tek bir televizyon bile açılmadı. Keano, İrlanda Kurtuluş Savaşı’nın en büyük kahramanı&lt;br /&gt;Michael Collins’leştirildi. Canlı yayına çıkan bir tarih profesörü Keano’nun Collins gibi kendi halkı için yaralanırken kendi halkının ihanetine uğradığını söyledi. İrlanda 2. turda uzatmalarda 10 kişi oynayan İspanya karşısında McCarthy tarafından savunmaya çekildi. Penaltılarda Keano’nun ahı tuttu. Hâlbuki çok rahat sadece fiziklerini kullanarak çeyrek finalde Güney Kore’yi de eleyip en kötü Türkiye ile 3.-4.’lük maçına çıkabilirlerdi. Yarı finaldeki muhtemel rakipleri Almanya’ya grup maçında yenilmemişlerdi zaten. Tüm bunlar Keano’suz senaryolardı. Ya bir de Keano olsaydı? &lt;br /&gt; Bu olaydan sonra İrlanda’nın en ünlü dört müzikal yazarı bir araya gelip “Ben, Keano” adlı bir müzikal yazdılar. Keano, eski Roma’da savaşa hazırlanan bir komutan olarak canlandırıldı. Ama oyunda da General Macartacus, ülkesini satarak Keano’nun savaşmasına engel oluyordu. Keano’yu satan ve McCarthy’nin yanında saf tutan diğer kaptan Niall Quinn ise İngiltere Kraliçesi ve onun İrlanda halkını uyutmak için kullandığı ünlü bira markası Guinnes isminden türetilen Quinnes adıyla hicvedildi. &lt;br /&gt; Daha sonra Colin Teevan adlı yazar Troya Savaşı’nda Achilles ve Kral Agamemnon’un arasında yaşananlarla paralellik kurarak “Roykeanad” adlı bir senaryo yazdı. Sarhoş İrlandalı karakterler tarafından seslendirilen oyunda Keano ve McCarthy bir kez daha hicvedildi. Modern Ada müziğinin en önemli ismi Morrissey’in ona adadığı “Roy’s Keen” şarkısı radyolarda en çok istek alan şarkı oldu.&lt;br /&gt;Keano, kendisini McCarthy ile aynı kefeye koyanlara en doğrudan cevabını yine sahada verdi. Dünya Kupası’nda McCarthy’nin kendisinin yerine oynattığı ve McCarthy’nin ispiyoncusu olarak suçladığı Jason McAteer’e ligin ilk haftalarında öylesine bir dirsek attı ki tüm McCarthy’ciler fazlasıyla suratlarında hissettiler. Zaten Haaland’ın yol açtığı müzmin sakatlıktan bir kez daha ameliyat olacağı için 3 maç Manchester United forması giyemeyecekti. &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa4VpMYb5I/AAAAAAAABb0/SCmLvlSx9fI/s1600/Roy_Keane_Vieira.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 297px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa4VpMYb5I/AAAAAAAABb0/SCmLvlSx9fI/s400/Roy_Keane_Vieira.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568340671264747410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İyileşir iyileşmez, 2000’li yıllar boyunca karşılaştıkları tüm maçlarda ölümüne mücadeleye giriştiği Vieira’ya ilk “dersini” verdi. Daha sonra 2005 yılında takım arkadaşı Gary Neville’e “dayılanma” hatasına düşen Senegal asıllı Fransız siyahî oyuncuya asıl dersini verdi. Kameraların önünde avazı çıktığı kadar “Adam olsan seni köleleştiren, dışlayan Fransızlar için değil, kendi ülken Senegal için oynarsın” diye bağırdı. Aklı hâlâ Dünya Kupası’nda kalmıştı… Nihayet McCarthy üst üste alınan kötü sonuçlardan sonra kovuldu ve Keano Milli Takım’a geri döndü. &lt;br /&gt; Herkes artık yaşlandığını, Haaland’ın yol açtığı sakatlığın ona yaşlandıkça daha da fazla acı verdiğini ve bunun da sinirlerini onulmaz ölçüde bozduğunu söylüyordu. Ama o hâlâ mevkisinin en iyisiydi. 10 yıldır olduğu gibi yine Juventus’u, Real Madrid’i reddetti. 2004’te futbol yaşamını sürdürürken Hall of Fame’e adı yazılan ender oyunculardan birisi oldu. Pele’ye göre gelmiş geçmiş en iyi 100 futbolcudan birisiydi. Capello’ya göre “Bir Roy Keane, başlı başına bir orta saha” demekti. Onun için yapılacak 2 şey vardı: Birincisi her zaman olduğu gibi yine sadece kendisi olmaya devam etmek, diğeri de mutlaka bir gün küçükken uyumadan önce ettiği dualardaki gibi Celtic formasını giymek.&lt;br /&gt; Önce kendisi olmaya devam etti. 2005 Kasımı’nda sezon öncesi sponsorlar istediği için Portekiz’de yapılan hazırlık kampını eleştirdi. O sezon Middlesbrough’a 4-1 yenildikleri maçtan hemen sonra Manchester United TV’ye çıktı, gözünü yumdu, ağzını açtı ve son bir kez Kırmızı Şeytan olarak kendisi oldu: “Bugün bu formayı giyme şansını bulan birçok sözde futbolcu bunun ne kadar da harika bir şey olduğunu ve yerlerinde olmak isteyen milyonlarca taraftara karşı sorumluluklarını yerine getirmek zorunda olduklarını farkında değiller. Bunu göremiyorlar, bunu onların yüzüne söylemeyeceğim çünkü son model arabaları, evleri ve tüm o lüks gözlerini kör etmiş. Bu takımda oynama şansını bulmak asla parayla ölçülemeyecek kadar pahalı bir şey!”&lt;br /&gt; Bu kez sadece İrlanda değil, İngiltere de ikiye bölündü. Bazılarına göre “bu deli” iyice çizmeyi aşmıştı. Birçoğuna göreyse yerden göğe kadar haklıydı, o gerçek bir kahramandı. Ferguson onu kaptanlıktan almadı, kendisine yakışır, Keane’in hatalarıyla sevaplarıyla tüm mirasını yücelten bir çözüm buldu: “O benim veliahtım. Benim yerime geçecek. Ama önce artık son rüyasını da gerçekleştirmeli. Ne mutlu Celtic’e de, Keano’ya da”&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5faFPlpI/AAAAAAAABcE/TwMX5QyP0iU/s1600/keane%2Bj%25C3%25BCbile%2B2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5faFPlpI/AAAAAAAABcE/TwMX5QyP0iU/s400/keane%2Bj%25C3%25BCbile%2B2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568341938518595218" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; 2005-06 sezonu sonunda, Ada’da bir jübile maçında en fazla seyirci rekorunun (69.591 kişi) kırıldığı Manchester United-Celtic maçının bir devresinde bir aşkının diğerinde diğerinin formasını giydiği karşılaşmada oyunculuğa veda edene kadar bu kez Celtic’i başarıdan başarıya koşturdu. Maçın gelirinin büyük bölümünü körlere bağışlayan Keano, Ferguson’un ona çizdiği hedef uyarınca Sunderland’in başına geçti. &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5mcZo1YI/AAAAAAAABcM/Asq20f9OB1w/s1600/keane%2Bj%25C3%25BCbile.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5mcZo1YI/AAAAAAAABcM/Asq20f9OB1w/s400/keane%2Bj%25C3%25BCbile.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568342059400091010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; İşin garibi, Sunderland’in başkanı 2002 yazında McCarthy’ye destek veren Niall Quinn’di. Quinn, 4 maç sonunda 0 puanla ligin dibine demir atan Sunderland’in başına dünya çapında bir teknik adam getirileceğini açıkladığında kimsenin aklının ucundan bile Keano geçmemişti. Keane, özyaşamöyküsünde Quinn’i “kukla” olarak nitelemiş. Quinn ise kendi biyografisinde Keano’yu “bölücülük”le suçlamıştı. Ama birden, tarihsel bir hatadan dönülerek kader birliği yapıldı. Daha da garip bir gerçek, Ada’nın köklü takımlarından Sunderland 1. Lig’den McCarthy yönetiminde düşmüştü. Sunderland, kesinlikle 3. lige düşmemeliydi. Ama Keano’nun hedefi bambaşkaydı. Artık daha da korkusuzdu çünkü ne Haaland’ın yol açtığı, hayatını karartan sakatlık vardı ne de endüstriyel futbolun sahte yıldızları şımarık paragöz eski takım arkadaşları. Keano, Quinn’e “Şunu şunu alalım” demedi hiç. Quinn bütçeyi söyledi, Keano da ona uygun olarak birçoğu İrlandalı ümit vaat eden yıldızlar olmak üzere pek de ünlü olmayan oyuncular transfer etti. Keane’den önce 4 maçta 0 puanla sonuncu olan Sunderland sezon sonunda şampiyon olarak ait olduğu yere dönecekti. Üstelik Keano’ya bir haller olmuştu! Bu sezon Wolves’ın başında olan McCarthy’nin maçtan önce yanına gitmiş, ona sarılmış, “Bu kadar az bütçeyle bu takımı yarattığın için tebrik ederim” diyerek eski azılı düşmanının elini sıkmıştı. Sezon bittiğinde yaptığı “Dilerim Wolves da 1. lig’e çıkar” açıklamasıyla adeta manevi babası olan Ferguson’a göz kırpıyordu. Aynı sezonda Ferguson da, Keano da şampiyon olmuşlardı. Ve en garibi bir dahaki sezon rakip olacaklardı! Sonraki sezonlar da halef-selef olmaları ise bu gece güneşin batacağı kadar aşikâr. Çünkü nasıl bir Ferguson varsa, sadece bir Keano var! Ipswich-Sunderland'e sığmayacak kadar büyük!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-3874621560274185344?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/3874621560274185344/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=3874621560274185344' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3874621560274185344'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3874621560274185344'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/01/oyle-sinirliyim-ki-aklma-geldin-roy.html' title='(Öyle sinirliyim ki aklıma geldin) ROY KEANE'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TUa5tJVqc3I/AAAAAAAABcU/E6uDSjFZq2c/s72-c/keane%2Btransfer.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-7791258450376491187</id><published>2011-01-13T01:48:00.000-08:00</published><updated>2011-01-13T01:52:16.147-08:00</updated><title type='text'>Önü Barça arkası Almeria!</title><content type='html'>Ne de olsa bozuk saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir: Ligde oynanan Beşiktaş-Manisaspor maçındaki 3-2'lik beklenmedik yenilgiden sonra "Üşüyoruz Sivok Reis, bir an önce geri dön!" yazmışız. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Dünya tarihinde futboldan açık ara en iyi anlayan sülale olan (Alex) Ferguson sülalesinin de hemfikir olduğu gibi Slovak futbol zanaatkarı, özlenmeyecek cinsten bir oyuncu değil.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Quaresma'nın bazen &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Servet-i Fünun tarzı"&lt;/span&gt; abarttığı bireysel futbol sanatı, Guti'nin pas konçertoları, başka bir takıma gelmiş olsa skor basını tarafından her gün posteri verilecek futbol kudretindeki Simao ve Almeida bir yana... &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Taktik zeka kategorisinde Beşiktaş'ın 21. yüzyıl model Gökhan Keskin'i Sivok usta!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Merkezdeki Sivok farkı bir yana, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Recep Çetin-Metin Tekin sağ kanadı ve İbrahim Üzülmez-Markus Münch sol kanadından beri Beşiktaş ilk kez yakın tarihinde kanatlardan bu kadar futbol gönlümüze hitap eden akınlar geliştirdi&lt;/span&gt;, "2011 model Kara Kartal" lakabının hakkını verdi. Zaten bilakis Cem Dizdar ve Forza Beşiktaş'ın da ısrarla savunduğu gibi Benfica Lizbon'dan kartal ithal edip hayvancağıza "sembolik işkence" yapmanın hiç lüzumu yok, yabancı kontenjanı biraz mantıklı ayarlansın, yeter de artar!&lt;span style="font-weight:bold;"&gt; Ne de olsa kanatta Baki Mercimek oynarken de 'Kara Kartal', 'Kara Kartal'dı!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SİVOK-ERSAN TANDEMİ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Paslar, "kramponlu Ahmet Hamdi Tanpınar" Guti'nin ayağından çıkıyor, kanatlardan Q7 ve Simao kaleye doğru hareketleniyorsa, "alan daraltmacı skor yorumcuları"na rağmen bize her atak Barcelona! İnanmayan varsa 48 maçta sadece 8 gol atıp 80 gol kaçıran Nobre'nin bile dün gece attığı ve kaçırdığı gollere baksın yeter!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Arkaya dönüp bakarsak ise Schuster dayı benden milyar kat iyi bilir ama siyah-beyaz gönüllere en fazla hitap edecek stoper tandemi Ersan-Sivok ikilisi gibi... Diğer türlü hücumlar Barçavari, savunma Almeria'dan hallice! 70'den sonraki kondisyon sorunları ise bambaşka bir yazı konusu...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-7791258450376491187?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/7791258450376491187/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=7791258450376491187' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7791258450376491187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7791258450376491187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/01/onu-barca-arkas-almeria.html' title='Önü Barça arkası Almeria!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6009375721483435242</id><published>2011-01-12T13:06:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T13:36:16.252-08:00</updated><title type='text'>Euro 84 yazı, Bakırköy, anneannem ve ruh hastalıkları hastanesi bahçesinde top oynamam</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TS4dFstLcuI/AAAAAAAABbM/bAYh74Q5jqQ/s1600/anneannem%2Bdedem%2Bben.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 343px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TS4dFstLcuI/AAAAAAAABbM/bAYh74Q5jqQ/s400/anneannem%2Bdedem%2Bben.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561414573586346722" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;(Sizler gibi ben de) &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Büyüyünce hep futbolcu olacağımı düşünürdüm...&lt;/span&gt; Mahallede herkes Maradona, Zico olmak için yarışırken ben kafadan Socrates'tim çocuk aklımla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hatta Euro 96'da benden sadece bir gün sonra doğan Phil Neville, abisi Gary Neville'ın yerine oyuna girene kadar da hep futbolcu olacağıma inanmıştım... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İşin aslı hiçbir zaman gerçekten büyümedim ki futbolcu olayım!&lt;br /&gt;Geçenlerde mahallede, 2011 yılında benim 1984'te olduğum yaştaki çocuklarla futbol oynarken cep telefonum yani "Ooh! Aah! Cantona!" şarkısı çaldı.&lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/bJ6moPWuzqM?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arayan annemdi, istem dışı &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Anne hava kararmadan gelirim eve, merak etme!"&lt;/span&gt; dedim. İşin aslı yıllardan 2011'di ve ben 15 gün sonra az buz değil tam 34 yaşına girecektim ama halen annem beni mahallede top oynarken eve çağırıyordu...&lt;br /&gt;İçimden &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Sorun değil Tony Cascarino 34 yaşında Marsilya formasıyla gol kralı oldu, bizim mahalle de bir nevi Marsilya değil mi zaten?"&lt;/span&gt; diye kendi kendimi avuttum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğerse annemin arama sebebi, anneannemin düşüp bacağını iki yerden kırdığını ve iyileşene kadar bizde kalacağını haber vermek içinmiş.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Eve geldiğimde, keşke onun yerine biraz önce ben mahallede bacağı kırsaydım dedim! 88 yaşındaki insanlığın yüz akı kadının canı çok yanıyor, demirden yürüteç sayesinde zar zor yürüyebiliyordu...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gece yarısı uyandığımda halen gözünü uyku tutmamıştı. 88 yaşındaydı ama bilinci halen bana göre 88 ışık yılı daha fazla açıktı...&lt;br /&gt;Birden cebinden iki fotoğraf çıkardı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Sen küçükken de böyleydin, sana bir top verirdik dünyanın en mutlu çocuğu olurdun"&lt;/span&gt; dedi. O uyuyana kadar sohbet ettik, bana bir gün Bakırköy'deki evlerinin bahçesinde oynarken ortadan kaybolduğumu ve çok merak ettikleri günü hatırlattı, anlattı. Meğerse anneannemin evinin arka sokağındaki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalakları Hastanesi'nin bahçesine girip oradaki hasta abilerle top oynamışım...&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TS4dqYPwoGI/AAAAAAAABbc/I76z_6foZug/s1600/memo%2Banneannem%2Bben.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 343px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TS4dqYPwoGI/AAAAAAAABbc/I76z_6foZug/s400/memo%2Banneannem%2Bben.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561415203749404770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Merak etme anneanne hiç değişmedim aslında, şimdi de daha akıllı değilim"&lt;/span&gt; dedim. "Olur mu hiç, ben herkese senin bu resimlerini gösteriyorum" dedi.&lt;br /&gt;Fotoları aldım, kardeşime tarattırdım. Ortadaki elinde top olmayan dünya tatlısı çocuk ben değilim, kardeşim tabii ki...&lt;span style="font-weight:bold;"&gt; Ben ise elimde topla sanki dünyayı değiştirmiş kadar mutlu ve gururlu gözüküyorum...&lt;/span&gt; Saçlarım mı? Cidden Beatles elemanı saçı gibiymiş, ayakkabıların neden kırmızı olduğunu ise dün gibi hatırlıyorum: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ben çocukken, büyüyünce Beşiktaş'ın Kenny Dalglish'i olacağımı zannediyordum, ondan olsa gerek!&lt;/span&gt; Ne de olsa 1984 yazıydı, Dalglish'i ilk kez Roma'daki Şampiyon Kulüpler finali maçında izlemiş, bir de üstüne Euro 84'e şahit olmuştum...&lt;br /&gt;Düşündüm de hiç değişmemişim, saçlar hariç sadece biraz gelişmişim; ne de olsa bozuk saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir o hesap bir gelişme işte!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6009375721483435242?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6009375721483435242/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6009375721483435242' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6009375721483435242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6009375721483435242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/01/euro-84-yaz-bakrkoy-anneannem-ve-ruh.html' title='Euro 84 yazı, Bakırköy, anneannem ve ruh hastalıkları hastanesi bahçesinde top oynamam'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TS4dFstLcuI/AAAAAAAABbM/bAYh74Q5jqQ/s72-c/anneannem%2Bdedem%2Bben.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8857112796906605916</id><published>2011-01-11T15:21:00.000-08:00</published><updated>2011-01-11T15:22:45.684-08:00</updated><title type='text'>YATTARA VE ÇİM YASASI!</title><content type='html'>Eskiden eleme usulü oynanan Türkiye Kupası, günlük yaşamayı seven bizim toplum için bariz daha zevkli ve heyecan vericiydi. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ancak KT Şekerspor gibi mütevazı takımlara hem kendilerini gösterme, hem de biraz olsun finansal durumlarını düzeltme şansı tanıyan gruplu kupa formatı, 21. yüzyıl Türk futbolunun önemli bir gerçeği.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Zaten biz ne yazarsak yazalım, kupa uzun süre böyle oynanacak. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;O yüzden sadece “kendine endüstriyel” olan futbol yöneticileri de Trabzon’da futbol kararlarını alanlardan biraz ilham almalı! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Son kupa şampiyonu ve lig lideri, dünkü maçı&lt;span style="font-weight:bold;"&gt; tek maç eleme usulü bir karşılaşmanın ciddiyeti&lt;/span&gt;yle oynadı. Sezon başından beri her maç üstüne koyarak gelişen, bir nevi &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Karadeniz usulü “tiki taka”&lt;/span&gt; sergiliyor Trabzonspor. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Orta sahayla ileri ucun sürekli ve hızlı şekilde alan değiştirmesine dayalı bu Trabzon “tiki taka”sı, Selçuk ve Coleman gibi iki pas ustasının yokluğuna rağmen yine de kısmen yerli yerindeydi.&lt;/span&gt; Şenol Güneş bir yandan maçtan istediği sonucu alırken diğer yandan da fazla şans vermediği oyuncuları deneme fırsatı buldu. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yattara attığı sanat eseri gol kadar bir 3-5-2 tek sağ kanadı edasıyla takım savunmasına da yardım etmesiyle de göz doldurdu. Eğer Yattara dünkü gibi harika yeteneklerini Şenol Güneş standartındaki taktik disiplinle harmanlamayı başarırsa, 2011’de Trabzon’un asıl bomba ara transferi olur! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“KUPA ŞEKERLERİ”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;KT Şekerspor, Beşiktaş maçından sonra Trabzonspor karşısında sergilediği oyunla kupaya adı gibi tat katmaya devam ediyor. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir de saha zeminleri biraz düzelse, bu umut veren genç yetenekler daha yukarı seviyelere tırmanabilirler. Sadece Şekersporlu gençler değil bu ülkede futbola gönül veren hiç kimse o zeminde oynamayı hak etmiyor. O yüzden hazır “yasa atağı” varken bir de “çim yasası” çıksa şeker gibi olmaz mı?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8857112796906605916?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8857112796906605916/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8857112796906605916' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8857112796906605916'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8857112796906605916'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/01/yattara-ve-cim-yasasi.html' title='YATTARA VE ÇİM YASASI!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-3674191990461832722</id><published>2011-01-11T00:55:00.000-08:00</published><updated>2011-01-11T15:15:10.243-08:00</updated><title type='text'>HAMİT ALTINTOP, PUŞKAŞ VE INGO ANDERBRUGGE</title><content type='html'>Önce Nuri Şahin, Kicker dergisinin “Bundesliga 2010-11 İlk Yarının En Değerli Oyuncusu” ödülünü kazandı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ödül demişken Nuri’nin aldığı ödül, bizdeki Adnan Aybaba’ya Yılın En İyi Yazarı Ödülü verilen yarışmalar gibi sonucu önceden belli, Stalin dönemi oylamalarıyla “seçilen” yarışmalar "sonucu" değil.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bizzat Bundesliga’da top koşturan 286 futbolcudan %32,6’sının oyuyla Nuri, ilk yarının en değerli oyuncusu seçildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sonra da Hamit Altıntop, dünyada yılın en güzel golüne verilen FIFA Puşkaş Ödülü’nü kazandı.  Geçtiğimiz futbol yılında % 17.68’lik oy oranıyla Cristiano Ronaldo’nun kazandığı ödülü aldıktan sonra Hamit’in söyledikleri ise Mesut Özil Almanya’yı seçtiği için kendisini “Burası Türkiye yok öyle!” gericiliğiyle “vatan haini” ilan edenlere &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Burası Türkiye, var öyle!”&lt;/span&gt; dedirten cinstendi:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Çocukluk yıllarımda Ronald Koeman ve Ingo Anderbrugge gibi topa vurmaya çalışırdım. Bu iki adam o yıllarda öykündüğüm oyunculardı.” &lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwuqr9JhWI/AAAAAAAABac/bbWxc8uTmB4/s1600/fc-schalke-04-ingo-anderbrugge-77-panini-premium-cards-1994-bundesliga-football-trading-card-27431-p.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 286px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwuqr9JhWI/AAAAAAAABac/bbWxc8uTmB4/s400/fc-schalke-04-ingo-anderbrugge-77-panini-premium-cards-1994-bundesliga-football-trading-card-27431-p.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560870950784304482" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Koeman başlı başına bir yazı, kitap hatta “futbolda altın vuruşlar tarihi” ansiklopedisi konusu! Ancak &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ingo Anderbrugge, Ronnie Whelan, Richard Witschge&lt;/span&gt; misali “özel” bir futbol zevki. “Özel” derken kastım, nasıl “Ronnie Whelan” deyince “O da kimdi?” cevabını alıp “Hani Euro 88’de Dasayev’e uçan voleyle gol atan İrlandalı vardı ya…” ipucunu verince hemen hatırlanması misali "özel"!&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwvawz3DgI/AAAAAAAABas/TmgSMB7mc_Y/s1600/Ingo.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwvawz3DgI/AAAAAAAABas/TmgSMB7mc_Y/s400/Ingo.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560871776721243650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bilakis bendeniz de Ingo’nun adını kendisini hiç izlemeden önce duymuş, mecburen benimsemiştim. Lisedeyken her çarşamba bizim “Aziz Yusuf İdadisi FC” olarak İstanbul Erkek’le maç yapardık. Maç bir saat, futbol sohbeti ise minimum 3 saatti. Israrla kendisine “Ingo” diye hitap edilmesini isteyen İstanbul Erkek Liseli kardeşimiz her hafta yarım saat &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ingo Anderbrugge&lt;/span&gt; anlatırdı.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ingo ile o kadar bütünleşmiş, devasa solağı o kadar benimsemişti ki doğuştan sağ ayaklı olup sağ elip yazı yazmasına rağmen futbolu ısrarla solla oynar; sağ ayağıyla çok daha iyi bir vuruş yapabileceği bir pozisyonda bile sol ayağını kullanmakta inat ederdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ve yıllar sonra nihayet bir başka doğal “sağlak”tan ama bizim deli İstanbul Erkek Liseli’ye göre sahici bir futbol sanatçısından, Hamit Altıntop’tan yeniden “Ingo” adını duymak çok güzel. “Futbol hiç büyümek istemeyen çocukların oyunu” dediğimizde bizlere “Romantik işte hehehehe” diyen “homo amerikanus”ların asla dikkatini çekmeyecek bir adam Ingo Anderbrugge… &lt;/span&gt;Ne de olsa hem Borussia Dortmund hem de Schalke’nin, Ruhr Derbisi’nin iki yakasının da formasını giyip iki tarafa gönül verenlerin de saygı ve sevgiyle andıkları ender isimlerden birisi Ingo… &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hatta bence daha da güzeli, futbol hayatını amatör bir takımda noktaladıktan sonra iki yıl da Rhein Fire takımının formasıyla rugby oynamış olması!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwvAwN42fI/AAAAAAAABak/YSHhdB--Q_E/s1600/AnderbruggeHP.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 340px; height: 294px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwvAwN42fI/AAAAAAAABak/YSHhdB--Q_E/s400/AnderbruggeHP.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560871329885379058" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonradan Rugby’ci oldu diye öyle sadece fiziğiyle oynayan eski tip “kalas” bir orta saha sanmayın Ingo’yu! Zaten Rugby de aslında futbol gibi fizik kadar zekâ ile tekniğin birleştiğin ince çizgideki ayrıntıların sonucu belirlediği bir oyun ya, o da apayrı bir yazı konusu olur!&lt;br /&gt;Ingo’ya dönersek: Önce Dortmund sonra da uzun yıllar Schalke’de oynadı 1.89’luk hücuma dönük orta saha sanatçısı. 1997 UEFA Kupası şampiyonu Schalke, Inter’le kapıştığı iki ayaklı finali penaltılar sonucu kazanacak; Schalke adına ilk penatıyı da Ingo gole çevirecek, akabinde gecenin o saatinde çalan telefonda İstanbul Erkek Liseli Erhan kardeşim avazı çıktığı kadar bağırıyor olacaktı!&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwv69X7WlI/AAAAAAAABa0/nuGpJS_v-6o/s1600/schalke-sieg-1997.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 231px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwv69X7WlI/AAAAAAAABa0/nuGpJS_v-6o/s400/schalke-sieg-1997.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560872329849559634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aynı Erhan manyağı, 29 Ekim 1996 günü soluğu Trabzon’da almış, UEFA Kupası 2. turu rövanş maçında Schalke, Trabzonspor’la olağanüstü bir maç sonrası 3-3 berabere kalıp yoluna devam edip bizi üzerken Ingo müthiş performansıyla Erhan’ı dünyanın en mutlu insanına dönüştürmüştü!&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwwELs8REI/AAAAAAAABa8/YMlEfhQib20/s1600/schalke-04-1997.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 261px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwwELs8REI/AAAAAAAABa8/YMlEfhQib20/s400/schalke-04-1997.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560872488314618946" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Trabzonspor adına sahanın yıldızı iki gol atan Hami Mandıralı’dan başkası değildi, tabii ki! Aynı Hami yaklaşık 1.5 yıl sonra Schalke 04’ün yolunu tutacak, Ingo ile beraber oynayacaktı. Hamit Altıntop o efsane golü attığında hepimiz “Vay be Hamit’in içine Hami girmiş!” demiştik. Ancak Hamit ödülünü aldığında çocukken içine giren Ingo’dan bahsetti. Daha doğrusu sabahın 8’inde çalan telefonla uyandım. “Eyvah babama mı bir şey oldu yoksa!” diye tirtir titrerken duyduğum dünya tatlısı delinin sesiyle kendime geldim. Tabii ki “Ingo Erhan”dı arayan: “Bak Ali Ece, bütün programlarını izledim, dinledim; bir kere Ingo’yu anlatmadın ama gördün mü tarihte bu ödülü alan tek bir Türk var. O da başkasının değil Ingo’nun adını verdi!”&lt;br /&gt;Meğerse “Ingo Erhan” halen Ingo’nun peşindeymiş tıpkı benim Tony Cascarino’nun peşinde olmaya devam etmem gibi. “Cascarino ile meslektaş oldum oğlum, adam Times’ta yazıyor hem de!” dedim. “O bir şey mi?” dedi Erhan, “Ingo hâlâ takım çalıştırıyor, hem de amatör kümede. Üstelik de bir sürü futbol okulu açtı. Senin Cascarino hâlâ içiyor mu peki?”&lt;br /&gt;“Cascarino’yu boşver, gel biz içelim!” dedim. “Gelemem oğlum, ben Berlin’de yaşıyorum, sen gel!” dedi! Çok yaşa be Erhan, hâlâ futbolun hiç büyümek istemeyen çocukların oyunu olduğuna inanmayan varsa onu da artık Ali Eren çarpsın, ne diyeyim! &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwxBZFvI5I/AAAAAAAABbE/JWlFm9UcGkg/s1600/Ali%2BEren.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwxBZFvI5I/AAAAAAAABbE/JWlFm9UcGkg/s400/Ali%2BEren.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560873539880297362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-3674191990461832722?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/3674191990461832722/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=3674191990461832722' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3674191990461832722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/3674191990461832722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/01/hamit-altintop-puskas-ve-ingo.html' title='HAMİT ALTINTOP, PUŞKAŞ VE INGO ANDERBRUGGE'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSwuqr9JhWI/AAAAAAAABac/bbWxc8uTmB4/s72-c/fc-schalke-04-ingo-anderbrugge-77-panini-premium-cards-1994-bundesliga-football-trading-card-27431-p.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-5946378253539884666</id><published>2011-01-08T03:29:00.000-08:00</published><updated>2011-01-08T03:45:16.905-08:00</updated><title type='text'>(YENİDEN) KENNY DALGLISH</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaVx50qyBI/AAAAAAAAASA/G6nnhg_pIrI/s1600-h/dalglish+a%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 295px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaVx50qyBI/AAAAAAAAASA/G6nnhg_pIrI/s400/dalglish+a%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C5%9F.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316101094725306386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Cesuryürek”te William Wallace’in sevdiği kızı dolaştırmak için babasına “Efendim ne güzel işte yağmur, tam da İskoçya havası!” diye dil döktüğü günkü gibi yağmurun delirmişçesine yağdığı bir Mart günü Britanya tarihinin en büyük futbol efsanesi doğdu.&lt;/span&gt; O yağmur, yine tüm hayalleri yıkamış, kurumaları için ayışığına asmıştı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;O ayışığının en güzel hayaller olarak yeniden insanların üzerine yansıdığı yer de Celtic taraftarlarının “Cennet” dedikleri bizim de Parkhead adıyla bildiğimiz stadyumdu.&lt;/span&gt; Dünyadaki tüm Katoliklerin takımı, bayrağı, bir futbol kulübünden çok daha fazlası olan Glasgow Celtic’in mabedinin hemen yanında dünyaya gözleri açan &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kenny Dalglish’in kaderindeki İskoç yağmuru o günkü gibi asla dinmeyecek, rüzgar kılığına girmiş kaderin keyfine göre Ada’nın dört bir tarafında hiç dinmeyecek bir futbol fırtınasına dönüşecekti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/2q0WagSMIrw?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mühendis baba Dalglish, ekonomik standartların Glasgow’un Protestan kısmına göre Afrika düzeyinde olan Katoliklerin doğu kısmından diğer tarafa taşınınca, Dalglish de Rangers’ın antrenman sahasına beş dakikalık mesafedeki yeni evlerinin bahçesinde top oynamaya başlayacaktı.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Her İskoç çocuk gibi onun da hayatında mezhep savaşları ve İngiliz sömürgesinin altında ezilmenin acılarını çıkaracağı tek şey vardı: Futbol! &lt;/span&gt;Ama diğer İskoç çocuklardan önemli bir farkı vardı, Katoliklik ya da Protestanlıktan ise futbolu bir din olarak benimseyen Kenny’nin… &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İlkokul takımında kaleciyken, antrenörü futbol topunun daha önce hiçbir İskoç’un ayağına bu kadar yakışmadığını keşfetmiş, ona “Sen sadece topun ayağına gelmesini bekle” diyerek oyuna sürmüştü. &lt;/span&gt;Daha 15 yaşındayken Liverpool onu denemeye almış ama o zamanki Avrupa şampiyonu takımın kriterlerine göre yeteri kadar iyi bulunmamıştı. Onu o zamanlar yeteri kadar iyi bulmayanlar, yıllar sonra Britanya tarihinin en büyük parasını ödeyerek onu Liverpool tarihinin en büyük efsanesine dönüştüreceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaWmooyb2I/AAAAAAAAASI/XtxT63BGYu8/s1600-h/DALGLISH+1973.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 307px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaWmooyb2I/AAAAAAAAASI/XtxT63BGYu8/s400/DALGLISH+1973.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316102000645140322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ama önce daha 16’sındayken, sadece maç yapmak için gittiği okulu bırakıp profesyonel futbolcu olmalı, mühendis babaya futbolla hayatını kazanacağını ispat etmesi gerekiyordu. 1&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;967 yazında bir gün, iki hafta önce Şampiyon Kulüpler Kupası’nda şampiyon olan Celtic’in yardımcı antrenörü Fallon, hayatında ilk kez Rangers’ın antrenman sahasının bu kadar yakınına gelerek küçük Dalglish’i ailesinden isteyecekti. Ancak bir sorun vardı, hem de çok büyük bir sorun!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Fallon, Celtic antrenörü olarak Glasgow’un bu sokağının ailesi için ölümcül tehlikede olduğunu söyleyerek eşinin arabada beklemesini,&lt;/span&gt; fazla uzun sürmeyeceğini, en fazla 10 dakika sonra evlilik yıldönümlerini kutlamak için geri döneceğini söylemişti. Kapıyı çaldığında, anne Dalglish’e kendisini tanıttı. Şeytanı görmüş gibi bembeyaz kesilen anne, İskoçya’yı Avrupa’nın en büyüğü yapan adamı salona aldı ve hemen oğlunun odasına gitti:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Kenny, hemen o duvardaki Rangers posterlerini yok et!”&lt;br /&gt;“Neden ama ben Rangers’lıyım!”&lt;br /&gt;“Eğer baban gibi okula devam edip mühendis olmak istemiyorsan dediğimi yap. Salonda Avrupa Şampiyonu Celtic’in antrenörü seni bekliyor”&lt;br /&gt;“!!!”&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScachSLaSVI/AAAAAAAAASY/yuHPEdIXvi4/s1600-h/dalglish+celtic.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 150px; height: 174px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScachSLaSVI/AAAAAAAAASY/yuHPEdIXvi4/s400/dalglish+celtic.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316108505786763602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Odanın tüm duvarlarını kaplayan mavi Rangers posterleri beş dakika sonra çöpteydi, Kenny ise Fallon’un yanında süt dökmüş kedi gibi oturuyordu. Anne hemen, Fallon’un getirdiği formları doldurmak için sabırsızlanırken, 16 yaşındaki Kenny Dalglish Avrupa şampiyonuna “Ama ben hemen oynamak istiyorum, o şartla imza atarım” diyecek, Fallon’un eşi de Kenny ikna olana kadar tam 3 saat arabada bekleyecekti. O gün Fallon çiftinin yıldönümü berbat olmuş ama Ada futbol tarihinin en büyük efsanesi başlamıştı.&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScacJEqVxXI/AAAAAAAAASQ/u4jkpaE-nrk/s1600-h/dalglish+celtic+0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScacJEqVxXI/AAAAAAAAASQ/u4jkpaE-nrk/s400/dalglish+celtic+0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316108089841534322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Önce Celtic’in pilot takımlarından Cumbernault United’da bir sezonda 37 gole imza atacak, sonra da &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;o zamanlar Britanya sokaklarında polisten daha fazla borusu öten Kalite Sokak Çetesi’yle karşılaştırılacak kadar kudretli bir takım olan Celtic rezerv takımında harikalar yaratacaktı.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Celtic rezerv takımı, 1968-71 yılları arasında her maçını binlerce kişiye oynuyor, top Dalglish’in her ayağına geldiğinde herkes ay çarpmış gibi büyüleniyordu. Antrenör Fallon, bir gün sahada İskoçya Milli Takımı’nın 1986 Dünya Kupası’na katılmayı garantilediği maçta heyecandan ölecek olan o zamanki Celtic menejeri Jock Stein’a şu raporu vererek Dalglish’i hemen A takıma almasını öneriyordu:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;1-1967’de Avrupa Şampiyonu olan takımda bile bu kadar mücadeleci, teknik kapasitesi yüksek bir oyuncu yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Her oynadığı maçta son maçını oynuyormuş gibi ölümüne oynuyor. Her maçta gol atıyor ve sadece etrafında dönüp gülümseyerek topu santraya götürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-O bugüne kadar eşine rastlanmamış bir İskoç: Bugüne kadar bir bardak bile bira içmedi. Viskilerin hangisi burbon, hangisi skoç ondan bile haberi yok. Maçlar biter bitmez, tesislerde uyuyor ve ertesi günkü antrenmana kadar gözlerini açmıyor. Uyandığı andan itibaren ise yüzü sürekli gülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-Bu oyun zekası ile gelmiş geçmiş en büyük İskoç futbolcu olacağına adım gibi eminim. Mümkünse şimdiden futbolu bırakınca menejer olması için de sözleşme imzalatalım&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScacvTI7HDI/AAAAAAAAASg/5SMMkGkOpug/s1600-h/dalglish+celtic+2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 277px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScacvTI7HDI/AAAAAAAAASg/5SMMkGkOpug/s400/dalglish+celtic+2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316108746562935858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Jock Stein için, Fallon’un aklı, kendi aklıydı. Hemen Celtic’in ilk maçı olan Kilmarnock maçında Dalglish’i oynatmaya karar verdi. Maçtan önce soyunma odasında bu genç yıldızı motive etmek için yanına gittiğinde aralarında unutulmaz bir diyalog yaşanacaktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Kenny, çok mu heyecanlısın?”&lt;br /&gt;“Hayır, öyle mi görünüyorum?”&lt;br /&gt;“İki dakikadır ısrarla sağ ayağına sol kramponunu giymeye çalışıyorsun da!”&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Avrupa fatihi Stein, bizzat kendi elleriyle o bir türlü giyilmeyen ayakkabıları giydirecekti. O gün Celtic, Beattie’nin jübile maçında Kilmarnock’u 7-2 yenmişti, bu o yıllarda son derece normal bir sonuçtu. Fakat Dalglish’in o 7 golden 6’sını atmış olması bugüne kadar eşine rastlanmamış bir olaydı. Bunun üzerine Stein, Fallon’a böyle bir yeteneği keşfettiği için Parkhead’e heykelinin dikilmesi gerektiğini söylemiş, Fallon ise hemen kupanın ilk maçında Dalglish’i oynatmasının yeterli olduğunu, keşfettiği yeteneğinin bizzat canlı bir futbol heykeli olduğunu belirtmişti.&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScadKb-qTfI/AAAAAAAAASw/vJeDQpJIb5o/s1600-h/Dalglish+1970+sonu.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 228px; height: 349px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScadKb-qTfI/AAAAAAAAASw/vJeDQpJIb5o/s400/Dalglish+1970+sonu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316109212792278514" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kader işte! &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Dalglish, ilk resmi maçındaki ilk golünü Rangers’a atacak, sezonun kalanında da orta sahada oynadığı 49 maçta 23 gole imza atarak canlı bir futbol heykeli olduğunu tüm Ada’ya kanıtlayacaktı.&lt;/span&gt; Tam da o günlerde, Liverpool’un efsanevi teknik adamları Bill Shankley ve Bob Paisley böylesine eşsiz bir yeteneğini beğenmeyen altyapı hocalarının hepsini doğduklarına pişman edecek ve Dalglish’in peşine düşeceklerdi. Ama Fallon, kendi keşfettiği cenneti bizzat kendisi yaşamaya ve ne pahasına olursa olsun onu satmamaya yemin etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1973’te 46 golle Britanya’nın en çok gol atan oyuncusu olan Dalglish, hala orta sahada oynuyordu.&lt;/span&gt; Celtic’i uzun yıllar başarıdan başarıya sürükleyecek, çok genç yaşta hem Celtic’in kaptanı hem de İskoçya Milli Takımı’nın her şeyi olacaktı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1976 yılındaki unutulmaz İngiltere-İskoçya maçında attığı galibiyet golünden sonra İskoç taraftarlar sahaya atlayıp Kral Kenny’nin golünü attığı kaleyi ve fileleri sökerek evlerine götüreceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/Scag_cDrCTI/AAAAAAAAAS4/nZTSbAqfefw/s1600-h/dalglish+celtic+3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 165px; height: 316px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/Scag_cDrCTI/AAAAAAAAAS4/nZTSbAqfefw/s400/dalglish+celtic+3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316113421881248050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Artık Dalglish, İskoçya’ya sığamayacak kadar devasa bir efsaneydi. O zamanlar Ada’nın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu olarak gösterilen Kevin Keegan, Hamburg’a gitmek için Liverpool’dan ayrılmış, kızılların yüreğinde o zamanlar dolması imkansız gibi gözüken bir delik açmıştı. Artık Fallon’un da, Stein’ın da başka seçeneği yoktu. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1977’ye kadar 269 kez Celtic forması giyip 167 gol atan, Parkhead’in Henrik Larsson’dan önce gördüğü en güzel rüya bitmek üzereydi. Bu kez bizzat Dalglish, bir zamanlar kendisini beğenmeyip burun kıvıran kulübe gitmek istiyordu. Ama bu kez ucuza gitmeyecekti. &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1977 yazında Liverpool, Celtic 440.000 Pound ödeyerek tüm transfer rekorlarını kırarken hiç kimse bir süre sonra Keegan adının esamesinin bile okunmayacağını farkında değildi. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Belki Dalglish bile bu kadarını beklemiyordu ama kızıl formayla ilk maçında, henüz 7. dakikada asla hafızalardan silinmeyecek bir gole imza atacak, 14 yıl boyunca da Anfield’ın gördüğü en güzel rüya olacaktı. Dalglish gelmiş, Liverpool’un altın çağı başlamıştı: 17 yılda futbolcu, menejer ve menejer-futbolcu olarak tam 25 şampiyonluk yaşanacak, Dalglish’in kulüpten ayrıldığı günden itibaren de Liverpool ligde bir daha şampiyonluk yüzü görmeyecekti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScahZYn9blI/AAAAAAAAATA/9KeNBTFTYMg/s1600-h/dalglish+imza.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 276px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScahZYn9blI/AAAAAAAAATA/9KeNBTFTYMg/s400/dalglish+imza.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316113867636305490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Dalglish gelmeden önce Keegan’ın 7 numaralı formasının bir daha asla kimseye verilmeyerek ölümsüzleştirilmesi istenmişti. Ama Dalglish’li Liverpool, Avrupa Süper Kupası’nda Keegan’lı Hamburg ile karşılaştığında Keegan artık sadece efsanevi bir tarihin tozlu sayfalarından biriydi. Liverpool, o gün Hamburg’u 6-0’lık bir hezimete uğratırken, o gün Liverpool’un kızıl yakasında doğan çocukların neredeyse hepsine Kenny adını verilecekti. &lt;/span&gt;6&lt;span style="font-weight:bold;"&gt; yıl sonra 1983’te, Dalglish Liverpool formasıyla 100. &lt;/span&gt;golünü attığında, hem İskoçya hem de İngiltere’de 100’er gol atan ilk oyuncu oldu. Bir yıl sonraki Heysel felaketine kadar Dalglish’li Liverpool, tam 3 kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu olurken, 1985’teki felaketten sonra Liverpool Avrupa Kupaları’ndan men edilecek, camia karışacaktı.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScahjL5oMUI/AAAAAAAAATI/R_cZ104WiKc/s1600-h/dalglish+imza+arrival3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 339px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScahjL5oMUI/AAAAAAAAATI/R_cZ104WiKc/s400/dalglish+imza+arrival3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316114036019441986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bob Paisley’den sonra başa geçen Fagan, istifa etmiş, Liverpool o yaza teknik direktörsüz girmek üzereydi. Ama Heysel’den sonra hemen toparlanmak zorunda olan Liverpool’u bir kez daha kurtaracak olan isim Dalglish’ten başkası değildi. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;34 yaşındaki Kral Kenny, saha içindeki yarı yaşındaki gençlere taş çıkartırken, İngiltere tarihinin ilk menejer-futbolcusu olacak ve uzun yıllar Ada’ya damgasını vuracak olan menejer-futbolcu akımını başlatacaktı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takım arkadaşı &lt;blockquote&gt;Souness, “Bu ülkede kimse futbolcu olarak Dalglish’in eline su dökemez. Dünyada da ondan daha iyi olan bir tek Pele’yi gördüm, Cruyff’tan bile hiçbir eksiği yok fazlası var”&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt; demişti. Nasıl Dalglish’in futbolculuğu eşsizse, menejer-futbolculuğu da en az o kadar eşsiz olacaktı. Hatta daha önce futbolcu olarak bu kadar büyük bir efsane olmasa bile sadece Liverpool menejeri olarak başardıkları bile onun heykelinin dikilmesine yeter de artardı. Ama o aynı anda hem menejer hem de saha içinde takımının en büyük silahı olarak imkansızı başardı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Liverpool 1985-86 sezonunda, tarihinde ilk kez hem ligde hem de kupada şampiyon olarak duble yapacak, Dalglish 34 yaşındayken son 9 maçta kendisini de oynatacaktı. O son 9 maçta Liverpool tam 24 gol atıp sadece 1 gol yemiş, ligin son haftasında şampiyonluğu getiren golü de bizzat Dalglish atmıştı.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/Scaht6gu-tI/AAAAAAAAATQ/hEUo4_skixo/s1600-h/dalglish+paisle+rush+1983pfa.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 294px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/Scaht6gu-tI/AAAAAAAAATQ/hEUo4_skixo/s400/dalglish+paisle+rush+1983pfa.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316114220330187474" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1987-88 sezonunda ise birçok futbol otoritesinin gelmiş geçmiş en güzel takım olarak nitelediği o yılın Liverpool’unu bizzat sıfırdan yaratmak zorundaydı.&lt;/span&gt; Liverpool’a geldiğinden beri mükemmel bir ikili oluşturdukları Kızıllar tarihinin en çok gol atan oyuncusu &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ian Rush’ı Juventus’a kaptırmış, o parayla da Aldridge, Beardsley, Barnes gibi kağıt üstünde asla Rush’ın yerini doldurmayacak oyuncuları transfer etmişti.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;O sezon Aldridge 45 maçta 29, Barnes 48 maçta 17, Beardsley ise 48 maçta 18 gol atarak Rush’ın bile pabucunu dama atacaklardı. İlk 37 maçta mağlubiyet yüzü görmeyecekler, ligin bitmesine 4 hafta kala çoktan açık ara şampiyon olacaklardı. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1988-89 sezonunda ise bir sezon önce şanssız bir şekilde Wimbledon’a kaptırdıkları kupada Everton’ı devirerek şampiyon olacaklar, ligde ise akıl almaz bir biçimde ligin son haftasının son dakikasında yedikleri golle şampiyonluğu bir farklık averajla Arsenal’e kaptıracaklardı. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;1989-90 sezonunda ise Dalglish o güne kadar adı sanı duyulmamış İsrailli Rosenthal’ı ligin son 8 haftası için kiralayacak, İsrailli forvetin o 8 maçta attığı 7 golle Liverpool tarihinde son kez şampiyon olacaktı. Aynı yıl Dalglish 38 yaşında son kez Liverpool forması giyecek ve 835 maç sonra faal futbol yaşamına son noktayı koyacaktı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/Scah5K7-8bI/AAAAAAAAATY/T6MRYzBHVhg/s1600-h/dalglish+s%C3%BCper+_800.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/Scah5K7-8bI/AAAAAAAAATY/T6MRYzBHVhg/s400/dalglish+s%C3%BCper+_800.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316114413718008242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey çok güzel görünüyordu. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Liverpool’dan eski forvet ortağı Tommy Smith’in dediği gibi Dalglish, cennetten futbol oynaması ve oynatması için aramıza yollanmış bir mucizeydi. &lt;/span&gt;Ama aramıza karıştıktan 39 yıl sonra artık bir insan olarak Dalglish ne kadar mutluydu, ne kadar mutsuzdu? Kimse bunun farkında bile değildi. Dalglish gerçeği karşısında herkes gözlerini kapatıp bu gördükleri en güzel rüyayı görmeye devam ediyorlardı. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Ama 1990-91 sezonunda, Liverpool ligde liderken şampiyonluğun mutlak favorisi takımın menejeri olarak görevi bıraktığında Dalglish gerçeği bambaşkaydı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaiD2YLrwI/AAAAAAAAATg/DqEow2H4Zio/s1600-h/dalglish+menajer+futbolcu.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 145px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaiD2YLrwI/AAAAAAAAATg/DqEow2H4Zio/s400/dalglish+menajer+futbolcu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316114597177700098" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1989’daki Hillsborough trajedisi Dalglish’in hayatındaki dördüncü büyük felaketti. Celtic’te oynarken Rangers’la karşılaştıkları bir Old Firm derbisinde 66 kişi ölmüş, 1985’te Heysel’de 99 kişi gözlerinin önünde hayatını kaybetmiş, aynı yıl Celtic’te onu bir efsaneye dönüştüren teknik direktörü Jock Stein İskoçya’ya Dünya Kupası biletini aldırdıktan hemen sonra hayata gözlerini yummuştu.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Hillsborough felaketi tüm bunların üzerine tüy dikecekti. Aramızdan başkası olsa bu felaketlerin sadece ikincisinden sonra bile bir daha asla futbol topu görmek istemeyecek duruma gelir, her şeyi bırakıp kaçardı. Ama Dalglish kaçmamıştı. Nasıl hayatında tek bir gün bile içki ve sigara içmemiş, saha içindeki mücadelesi ile saha dışında ve içinde hayat boyu rol modeli olduysa Hillsborough depreminin artçı şoklarından sonra da dimdik ayaktaydı. Göğüs kanseri olan eşiyle günde 4 cenazeye gidiyor, hastanedeki yaralıların aileleri geceyarısı bile olsa kendilerini aradıklarında hemen atlayıp futbol gazilerinin yanına gidiyordu. 1991 yılına gelindiğinde ise son iki yıldır her gün en az 4 kez sakinleştirici iğneler yapılıyor, evde çocuklarının yüzünü kanlar içinde görüyordu. Daha fazla yapamadı, 1991’de efsane Dalglish, insan Dalglish'e yenildi ve “Altyapıda Robbie Fowler var, onu hemen A takıma alın” diyip son sözünü söyledi; Liverpool’un altın çağı da bir daha hiç geri gelmemek üzere gitti.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaiOseJIzI/AAAAAAAAATo/MnJnmfPjJp8/s1600-h/dalglish+1982+spursmilk.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 259px; height: 340px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaiOseJIzI/AAAAAAAAATo/MnJnmfPjJp8/s400/dalglish+1982+spursmilk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316114783496905522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra efsane geri dönmeye karar verdi. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1991 Ekimi’nde 2. Lig’in dibine demir atmış Balckburn’ün başına geçtiğinde herkes çok şaşırmıştı.&lt;/span&gt; O sıralarda halefi Souness, Liverpool’u bir türlü toparlayamıyor, kızıl efsane gün geçtikçe daha da fazla irtifa kaybediyordu. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Liverpool yönetimi kendisini aramadıkça o Blackburn’ü Liverpool’laştırmaya devam etti. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;1995’te Blackburn, Liverpool ve Manchester United’ı geçerek sürpriz bir şampiyonluğa imza attığında Dalglish, Clough ve Chapman’dan sonra Ada’da iki ayrı takımı şampiyon yapmayı başarmış üçüncü teknik adamdı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaiXsIbRrI/AAAAAAAAATw/ynQoOrFsCTo/s1600-h/dalglish+menajer.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 306px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaiXsIbRrI/AAAAAAAAATw/ynQoOrFsCTo/s400/dalglish+menajer.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316114938024642226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;O sezon menejerliği bırakıp yine bir ilke imza atarak futbol direktörlüğüne başladı. İşleri umduğu gibi gitmeyince soluğu Newcastle’da aldı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Liverpool ve Blackburn’den sonra Newcastle’daki istikrarlı istikrarsızlık pek de Dalglish’e göre değildi.&lt;/span&gt; 1999’da yine futbol direktörü olarak Celtic’in başına geçtiğinde John Barnes’ı takımın başına getirdi. Ama Barnes, Dalglish’in yüzünü kara çıkartınca hayatında şimdilik son kez olarak yine menejerliğe soyundu. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Celtic’i kupa şampiyonluğuna taşıdıktan sonra görevden ayrılan Dalglish, o günden beri takım çalıştırmıyor. Göğüs kanseri olan eşiyle beraber, Ada’daki en büyük kanserle savaş derneği Marina Dalglish Foundation’ın başında çalışırken, her yıl bir sürü menejerlik teklifleri alıyor.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aynı saatte oynanmadıkça, Celtic ve Liverpool’un tüm maçlarına gidip her daim al yanaklarıyla bir türlü onun olduğu dönemdeki altın çağlarına dönemeyen takımlarını destekliyor.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Son olarak, gelirini kanser hastalarına bağışlamak için düzenlediği 1986 FA Cup finali maçının tekrarında forma giydi, yine golünü attı, yine sadece ekseninde döndü ve ilk günkü gibi gülümsemekle yetindi.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaikyrItAI/AAAAAAAAAT4/HpsJHtGSM3k/s1600-h/dalglish+hillsborough.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 330px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaikyrItAI/AAAAAAAAAT4/HpsJHtGSM3k/s400/dalglish+hillsborough.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316115163119137794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;K&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;endisini Liverpool tarihinin gelmiş geçmiş en büyük efsanesi olarak seçenlere “Bob Paisley ve Bill Shankley varken ben en fazla yardımcı antrenör olurum. Fowler ve Rush varken de belki yedek kulübesinde kendime yer bulabilirim” diyor.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Son noktayı ise Bob Paisley koyuyor: “40 yıl boyunca Liverpool’da çalıştım, hem insan hem de futbol adamı olarak Kenny Dalglish gibisini asla görmedim. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;O öyle bir yıldızdır ki Dalglish parladığında, tüm Liverpool aydınlanır, futbol ışıl ışıl bir cennete dönüşür” &lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaiwAWL3LI/AAAAAAAAAUA/ZSVSAhdaHIw/s1600-h/dalglish-eva_1213298c.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 250px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaiwAWL3LI/AAAAAAAAAUA/ZSVSAhdaHIw/s400/dalglish-eva_1213298c.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316115355767921842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/Scai3LZ7ixI/AAAAAAAAAUI/QqXiRLcK4wY/s1600-h/dalglish+torres+en+sona.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 385px; height: 185px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/Scai3LZ7ixI/AAAAAAAAAUI/QqXiRLcK4wY/s400/dalglish+torres+en+sona.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316115478995503890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-5946378253539884666?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/5946378253539884666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=5946378253539884666' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5946378253539884666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5946378253539884666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/01/yeniden-kenny-dalglish.html' title='(YENİDEN) KENNY DALGLISH'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScaVx50qyBI/AAAAAAAAASA/G6nnhg_pIrI/s72-c/dalglish+a%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C5%9F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6239796699556262737</id><published>2011-01-06T10:33:00.000-08:00</published><updated>2011-01-06T10:36:59.144-08:00</updated><title type='text'>SAÇLA DEĞİL KAFAYLA OLUR KARİZMA</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSYLoAwGOgI/AAAAAAAABaU/_HP9xGwqK34/s1600/1976-TURKSPOR-DERGISI-NO-26-TRABZONSPOR-INONUDE__3162573_0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 290px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSYLoAwGOgI/AAAAAAAABaU/_HP9xGwqK34/s400/1976-TURKSPOR-DERGISI-NO-26-TRABZONSPOR-INONUDE__3162573_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5559143572059863554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Çoğu zaman Zonguldak maden işçilerinin eldivenleri ile kalecilik yaptım. Eskiden açlar futbol oynar toklar (gelir seviyesi yüksek olanlar) izlerdi, şimdi toklar futbol oynuyor açlar (gelir seviyesi düşük olanlar) izliyor."&lt;/span&gt; - ŞENOL GÜNEŞ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6239796699556262737?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6239796699556262737/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6239796699556262737' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6239796699556262737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6239796699556262737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2011/01/sacla-degil-kafayla-olur-karizma.html' title='SAÇLA DEĞİL KAFAYLA OLUR KARİZMA'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TSYLoAwGOgI/AAAAAAAABaU/_HP9xGwqK34/s72-c/1976-TURKSPOR-DERGISI-NO-26-TRABZONSPOR-INONUDE__3162573_0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6599968463351911493</id><published>2010-12-27T15:11:00.000-08:00</published><updated>2010-12-27T15:19:48.373-08:00</updated><title type='text'>CANTONA KOLLEKTİFİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://aliece.blogspot.com/2010/12/kazma-yayinevlerine-inat-cantona.html"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu malum yazıda derdimi hatta (bence) davamı anlatmış, sizlerle paylaşmıştım... Meğerse bu konuda benim gibi düşünen, hisseden birçok insan varmış...&lt;br /&gt;Biz de o yüzden Armağan Ükünç kardeşimin önerisiyle bir &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Cantona Kollektifi&lt;/span&gt; kurmaya, oluşturmaya karar verdik. Sadece Cantona üzerine herkesin öğrenme hakkı var, en çok da İngilizce bilmeyen insanların! Sadece Cantona ve ilham kaynağı eserlerini Türkçeleştirmek için değil Cantona Kollektifi... Çok daha fazlasını yapabiliriz ama hep beraber yapabiliriz!&lt;br /&gt;Daha fazla bilgi ya da &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Cantona Kollektifi&lt;/span&gt;'ne katılmak isteyenler lütfen bu adreslerden Armağan'a ulaşsınlar...&lt;br /&gt;armaganukunc@yahoo.com&lt;br /&gt;Twitter: http://twitter.com/#!/Armaganukunc&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/bTq6aApCBnA?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6599968463351911493?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6599968463351911493/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6599968463351911493' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6599968463351911493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6599968463351911493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/bu-malum-yazda-derdimi-hatta-bence.html' title='CANTONA KOLLEKTİFİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/bTq6aApCBnA/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-1874818235867030252</id><published>2010-12-23T07:25:00.000-08:00</published><updated>2010-12-23T07:42:55.860-08:00</updated><title type='text'>İLK DİNLEDİĞİNİZ ŞARKIYI HATIRLIYOR MUSUNUZ?</title><content type='html'>&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/pb-YvkgBVAo?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;Doğduğum kasabada &lt;br /&gt;Denizlere yelken açan bir adam yaşardı &lt;br /&gt;Ve bize yaşamını anlatırdı,&lt;br /&gt;Denizaltılar ülkesindeki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece yelken açtık güneşe&lt;br /&gt;Bulana kadar yeşiller denizini,&lt;br /&gt;Yaşadık dalgaların altında&lt;br /&gt;Sarı denizaltımızda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hepimiz sarı denizaltında yaşarız &lt;br /&gt;Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda&lt;br /&gt;Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında&lt;br /&gt;Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bütün arkadaşlarımız gemide,&lt;br /&gt;Pek çoğu kapı komşudur&lt;br /&gt;Ve başlar orkestra çalmaya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında&lt;br /&gt;Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda&lt;br /&gt;Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında&lt;br /&gt;Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahat bir yaşam sürerken hepimiz&lt;br /&gt;Herkesin ihtiyacı olan her şey var&lt;br /&gt;Mavi göğü ve yeşiller denizi&lt;br /&gt;Sarı denizaltımızda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında&lt;br /&gt;Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda&lt;br /&gt;Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında&lt;br /&gt;Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/flT6TalMT2U?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 numara Carragher&lt;br /&gt;2 numara Carragher&lt;br /&gt;3 numara Carragher&lt;br /&gt;4 numara Carragher&lt;br /&gt;5 numara Carragher&lt;br /&gt;......&lt;br /&gt;Hepimiz Carragher'lardan kurulu bir ilk 11'in hayalini kuruyoruz&lt;br /&gt;Formayı sev ve her şeyini ver bize yeter&lt;br /&gt;Hepimiz Carragher'lardan kurulu bir ilk 11'in hayalini kuruyoruz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HER TAKIMA BİR CARRAGHER, HER KÜTÜPHANEYE BİR CARRAGHER&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TRNt3G8du5I/AAAAAAAABaI/6fUhr2fVcSs/s1600/carra.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TRNt3G8du5I/AAAAAAAABaI/6fUhr2fVcSs/s400/carra.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5553903559002405778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-1874818235867030252?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/1874818235867030252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=1874818235867030252' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1874818235867030252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1874818235867030252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/ilk-dinlediginiz-sarkiyi-hatirliyor.html' title='İLK DİNLEDİĞİNİZ ŞARKIYI HATIRLIYOR MUSUNUZ?'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/pb-YvkgBVAo/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-7682263099008453608</id><published>2010-12-21T16:26:00.000-08:00</published><updated>2010-12-21T16:59:16.686-08:00</updated><title type='text'>KAZMA YAYINEVLERİNE İNAT CANTONA ÇEVİRİSİ</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İsteyen (sanki bir iltifat değil de hakaretmiş gibi) romantik desin hatta dünyayı iyi şekilde değiştiren insanların %99'unun romantik olduğunu görmezden gelecek kadar cahil ve ikiyüzlü olsunlar, asla umrumda değiller... Zaten onlara acıdığım anlar haricinde de asla umrumda olmadılar, olmayacaklar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; Yaşar gibi yapıp aslında her gün ölenlerin bakarkörlüğüne çifte kavrulmuş inat bence hayat paylaştıkça daha yaşanılır hale geliyor. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Paylaşmadan izole bir hayat ise 1 liralık uyduruk içeceği 8 liraya kakalayan amerikan kahvecilerinde oturup dünya üzerine ahkam kesmek kadar içi boş... Sadece yaşar gibi yaparken her gün bir kez daha ölmek gibi sahte bir provadan ötesi değil!&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TRFMNWz3iXI/AAAAAAAABZ4/b-H6PbSSkkQ/s1600/cantona-the-rebel-who-would-be-king-1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TRFMNWz3iXI/AAAAAAAABZ4/b-H6PbSSkkQ/s400/cantona-the-rebel-who-would-be-king-1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5553303607869671794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu inadına bakış açımla &lt;span style="font-style:italic;"&gt;2 ayda 10 yayınevine gittim, sadece 5 kez okuyup her seferinde daha da büyülendiğim bir başyapıtın çevirisini yayınlamalarını önermek için:&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Cantona: The Rebel Who Would Be King.&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Hepsi de söz birliği etmişçesine "Ali Ece bey siz Cantona'yı yazsanız bu kitaptan 10000 kat fazla satarız" dediler. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Israrla çeviriyi bedavaya yapmaya hazır olduğumu sadece İngilizce bilmeyen Türk futbol delileri de bu kitap kılığına bürünmüş ilham hazinesinden mahrum kalmasınlar &lt;/span&gt;diye kimseye dökmediğim dili döktüm ama nafile... &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kendilerine "devrimci" vs etiketi yapıştıran hatta bu etiketle yıllarca bir sürü kitap satan adamlara göre (bence dünya tarihinde virgül kadar değeri olmayan) Ali Ece ne yazsa yayınlanmaya değermiş ama koskoca France Football'un en değerli futbol-hayat analizi zanaatkarlarından &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Philippe Auclair'in yazdığı Cantona kitabını çevirmek sadece kağıt israfıymış!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ben de bu kez 1000 kez inadına blogdan kitaptan pasajları çevirip yayınlayacağım. Tabii ki Auclair'e telif ücretini ödeyecek durumum maalesef olmadığı ve kitabı kelime kelime cümle cümle çevirmek ahlaki açıdan uygun olmayacağı için bu hazinevari kitaptan alıntılar yapıp diğer okuduğum ve Cantona ile ilgili yaşadıklarımı aralara katmakla yetineceğim...&lt;br /&gt;Okursunuz, okumazsınız; bir yerden sonra çok da sevinmem ya da üzülmem çünkü blog yazmak da blog okumak da bir yerden sonra bizlere hiçbir şey ifade etmeyen fast-food insan taklitlerini sürmanşet yapan gazeteleri okumaktan çok daha naif, gerçek ve bir o kadar da romantik! &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ancak böyle bir hazineyi ağza bal çalacak kıvamda da olsa sizlerle paylaşmazsam, gözüm açık giderim; tek derdim davam da budur... &lt;/span&gt;En yakın zamanda Cantona günlükleri adı altında blog yazılarına başlıyorum. Ben İngilizce öğrenecek kadar şanslıyım, o şansı bulamayanların da Cantona'yı öğrenmesi varoluş meselesi olarak benim yazdığım herhangi bir şeyden çok daha değerli, o yüzden en yakın zamanda başlıyor CANTONA GÜNLÜKLERİ! "Delirdin sen!" demeyin, 16 yaşımdan beri böyleyim, inşallah da hep böyle kalacağım. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beni delirtenlere inat Viva Cantona! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Cantona reisin söylediğini asla unutmamak lazım:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"Martılar, balıkçı teknesini izlediklerinde kendilerine sardunya atılacağını zannederler de o yüzden izlerler"&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TRFMcfuXyTI/AAAAAAAABaA/s9uMVgOmVz4/s1600/Eric_Cantona_kung-fu_kick.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 281px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TRFMcfuXyTI/AAAAAAAABaA/s9uMVgOmVz4/s400/Eric_Cantona_kung-fu_kick.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5553303867960576306" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-7682263099008453608?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/7682263099008453608/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=7682263099008453608' title='18 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7682263099008453608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7682263099008453608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/kazma-yayinevlerine-inat-cantona.html' title='KAZMA YAYINEVLERİNE İNAT CANTONA ÇEVİRİSİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TRFMNWz3iXI/AAAAAAAABZ4/b-H6PbSSkkQ/s72-c/cantona-the-rebel-who-would-be-king-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>18</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2203519101807186088</id><published>2010-12-20T06:19:00.001-08:00</published><updated>2010-12-20T10:55:54.612-08:00</updated><title type='text'>CANTONA-ZiDANE müzik yapsa NOIR DESIR olurdu ama o hatayı yapmazları BERTRAND BABA</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zidane &lt;/span&gt;ile &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Cantona &lt;/span&gt;futbol oynamak yerine ortak bir müzik grubu kursalardı Noir Desir gibi bir şey olurdu herhalde.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/6EKmYhFk42M?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;Ama kafası kızdığında birilerini öldürmek ya da bir kadına tecavüz etmek dışında her şeyi yapacak potansiyeldeki Zizou ile Cantona'dan farklı olarak &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Fransız muhalif rock'ının Zidane'ı, Cantona'sı"&lt;/span&gt; Bertrand Cantat önce kendisinden çok sevdiği sevgilisinin ölümüne sebep oldu, sonra eşi intihar etti, annesi de maalesef bu acıların etkisiyle aramızdan ayrıldı. Sonunda Noir Desir de resmen dağıldığını açıkladı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="480" height="295" src="http://www.youtube.com/embed/NrgcRvBJYBE?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;Fransa'nın Jim Morrison'ı olarak lanse edilen Cantat sadece en sevdiklerini ve Noir Desir'i değil &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;bizi de kıyısından köşesinden yaktı...&lt;/span&gt; Aslında süper adamdın sen Bertrand Cantat, yozluk abidesine dönüşmüş bir ülkede çöpte açan çiçek misaliydin. Ben ve daha milyonlarca renginden dolayı iğrenç ırkçılıklara maruz kalınan o Sarkozy Cumhuriyeti'ne mecburen katlanmamızı sağlayan birkaç umut rüzgârından en güçlüsüydün. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hani "Le vent nous portera"ydı, yani rüzgâr bizi hayalini kurduğumuz düş ülkeye, düş dünyaya taşıyacaktı?&lt;/span&gt; Ama o çok sevdiğin kişinin ölümüne sebep olduğun gün maalesef benim için de çoktan öldün... Yine de ara sıra mezarına uğruyor kulaklarım, kalbim... Rüzgâr esmiyor artık o ayrı... &lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/w4NYRbtGAak?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;Yine de şarkıyı yıllarca Beyoğlu'ndan geçerken dinleyip ne anlattığını merak eden varsa diye yazıyorum o ayrı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Yoldan korkmuyorum &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olursa olsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tadına varmak, görmek gerekecek &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göğüs boşluğunda zikzaklar misali&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve her şey iyi olacak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...orada &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr bizi taşıyacak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Ayıya mesajın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yarışın yörüngesi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadifeden, yumuşak kısa bir an &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şeye yaramasa da &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...git &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr onu götürecek &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey yok olup gidecek ama &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr bizi taşıyacak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okşayış ve mermiler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve bu felaket bizi çekip duran &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka günlerin sarayı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünün ve yarının aslında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgar onları taşıyacak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Omuzdan geçmiş genetik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atmosferdeki kromozomlardan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galaksilere giden taksilerden &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve benim uçan halım der ki &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr onu götürecek &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey yok olup gidecek ama &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr bizi taşıyacak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yaşar gibi yaptığımız ama yaşamadığımız yıllarımızın bu kokusu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün kapını çalabilir &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaderlerin sonsuzluğunda &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri ortaya konur, peki karşılığında ne alıkonur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr onu götürecek &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz yükseldiğinde &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve herkes kendi hesabını yaptığında &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölgemin derinliklerine &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin tozlarını götüreceğim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr onları taşıyacak &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen yok olup gideceksin ama &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüzgâr bizi sürükleyecek&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2203519101807186088?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2203519101807186088/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2203519101807186088' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2203519101807186088'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2203519101807186088'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/noir-desir.html' title='CANTONA-ZiDANE müzik yapsa NOIR DESIR olurdu ama o hatayı yapmazları BERTRAND BABA'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://img.youtube.com/vi/6EKmYhFk42M/default.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-5538466730588349201</id><published>2010-12-19T12:09:00.000-08:00</published><updated>2010-12-19T12:11:49.114-08:00</updated><title type='text'>SEYİRCİSİZ MAÇIN YAZISI BU KADAR OLUR!</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yakında hastanelerde sus işareti yapan hemşire yerine Beşiktaş formalı bir futbolcunun resmini görürseniz, hiç şaşırmayın!&lt;/span&gt; Beşiktaş’ta neredeyse bir takım sayısı kadar oyuncu eksik. &lt;br /&gt;Eksiklerin sayısı bir yana, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;nitelik açısından Ernst ve Guti’nin aynı anda olmaması&lt;/span&gt;, Beşiktaş’ın modern futbol standartlarının gerisinde bir orta sahayla mücadele etmek zorunda kalmasıyla eş anlamlı.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yine de en büyük eksik açık ara seyirci!&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Leeds United’ın “emekli Guti”si Johnny Giles&lt;/span&gt; seyircisiz oynatılan bir maçtan sonra &lt;blockquote&gt;“Boş bir statta oynamaktansa, dolu bir evde futbol oynamayı tercih ederim!”&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt; demiş. Büyük ihtimalle Quaresma da Ali Kuçik de dün gece içlerinden Giles’ın sözlerine benzer duyguları fazlasıyla hissetmişlerdir.&lt;br /&gt;Benim bugüne kadar anlamadığım ve 100 yıl yaşasam da anlayamayacağım bir şey var: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Futbol bir temaşa sanatıysa ve izleyiciler için oynanıyorsa, maçları seyircisiz oynatmaktan daha az mantıksız bir ceza yok mu?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt; Ayrıca ceza verilmesine sebep olan maça hasta olduğu için gelemeyen ama daha maçlar başlamadan tüm sezon için kombinesini alan taraftarın günahı ne?&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir insanın hiç karışmadığı bir olay yüzünden, daha önceden parasını ödeyerek satın aldığı en doğal haktan mahrum edilmesinin hukuki gerekçesi ne olabilir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Ayrıca tarihin ilk ve en çok saha kapatma ve seyircisiz oynama cezası alan takımı Millwall.&lt;/span&gt; Halen kâbus dolu holiganizm günlerini hatırlatan ve dünya futbolunun beşiği İngiltere’de en kötü olayları yaratmaya devam eden yegâne taraftarlar da Millwall taraftarları. O zaman diğer maçlarda Millwall taraftarına göre süt dökmüş kediden bile uysal olan taraftarlara bu tip bir ceza vermenin ne gibi bir faydası olabilir ki? &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hele dün geceki futbolcuların, teknik adamların suçu ne ki ben herhangi birine kıyıp maçı yazıyım?&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-5538466730588349201?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/5538466730588349201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=5538466730588349201' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5538466730588349201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5538466730588349201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/seyircisiz-macin-yazisi-bu-kadar-olur.html' title='SEYİRCİSİZ MAÇIN YAZISI BU KADAR OLUR!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-692386965701974794</id><published>2010-12-18T04:04:00.000-08:00</published><updated>2010-12-18T05:39:10.832-08:00</updated><title type='text'>SADECE PLAJLARI DEĞİL KALECİSİ DE MEŞHURDUR: Tomiç ve Split'li kaleciler</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQymktPSNWI/AAAAAAAABYY/u-QmqXOja-M/s1600/vjekoslav_tomic.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 131px; height: 160px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQymktPSNWI/AAAAAAAABYY/u-QmqXOja-M/s400/vjekoslav_tomic.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551995590190183778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün geceki Trabzonspor - Karabükspor maçını analiz ederken her şeyi Trabzonspor'un oyun planı ya da form grafiğiyle açıklamak, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Karabük'ün Hırvat kalecisi Vjekoslav Tomiç'in emeklerini&lt;/span&gt; hakir görmekten başka bir şey değil.&lt;br /&gt;Tıpkı &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Cernat gibi Hajduk Split'ten Karabükspor'a gelen Tomiç&lt;/span&gt; aslında önemli bir kaleci geleneğinin en az ünlü isimlerinden birisi. &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQynHGqu-dI/AAAAAAAABYg/psy6ZXm32_g/s1600/PLETIKOSA_S_20061011_GH_L.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 304px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQynHGqu-dI/AAAAAAAABYg/psy6ZXm32_g/s400/PLETIKOSA_S_20061011_GH_L.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551996181131753938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zoran Simoviç&lt;/span&gt; başta olmak üzere, şimdilerde Tottenham'ın yedek kalecisi olan son model Balkan file bekçisi harikası &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Stipe Pletikosa&lt;/span&gt;'dan, şimdilerde Trabzonspor'dan kiralık olarak Ankaragücü forması giyen &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Drago Gabriç’in babası Tonji Gabriç&lt;/span&gt;'e plajları kadar kalecileriyle de ünlü &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Split&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQymhdW9m8I/AAAAAAAABYQ/1ab18nw09bE/s1600/tomic.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 225px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQymhdW9m8I/AAAAAAAABYQ/1ab18nw09bE/s400/tomic.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551995534387813314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Nacizane hafızamın hayal meyal de olsa hatırladığı ilk Hajduk Split yapımı harika kaleci &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ivan Kataliniç&lt;/span&gt;: Şimdilerde ismi Premier Lig olan o zamanki adıyla İngiltere 1. Ligi'nde forma giyen ilk Hırvat eldiven olan Kataliniç (alttaki fotoğrafta en arkada soldan ikinci sırada olan bıyıklı kaleci), 1980'li yıllarda &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Southampton forması giymiş, yerine Peter Shilton transfer edilene kadar da başarılı performansıyla Balkanlar'dan gelip İngiltere'de ses getiren ilk isimlerden birisi olmuştu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy3kzPJSNI/AAAAAAAABZQ/8pGwRPG3Fyc/s1600/hajduk%2Bsplit%2B1974-75.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 284px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy3kzPJSNI/AAAAAAAABZQ/8pGwRPG3Fyc/s400/hajduk%2Bsplit%2B1974-75.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552014283497883858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kataliniç'in Southampton'a transfer olması üzerine de yerine &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zoran Simoviç&lt;/span&gt; transfer edilmiş ve &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;4 yıl boyunca önce Hajduk Split sonra da Euro 84'e kadar rahmetli Yugoslavya Milli Takımı'nın kalesini başarıyla korumuştu.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;1984'te Galatasaray'a geldikten sonrası ise malum başlı başına bir kalecilik efsanesi üzerine yazı konusu...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy3tRNdoNI/AAAAAAAABZY/xqYnJTgtMR0/s1600/SIMOVIC01.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 277px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy3tRNdoNI/AAAAAAAABZY/xqYnJTgtMR0/s400/SIMOVIC01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552014428982845650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde Türkçeye &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Split'li Emekçiler Futbol Kulübü&lt;/span&gt; olarak çevirebileceğimiz &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Radnicki nogometni klub Split yani Football Manager dilinde konuşursak RNK Split&lt;/span&gt;'i çalıştıran Kataliniç'in plonjon yapan bir fotoğrafı halen Southampton kulübünün girişindeki duvarları süslüyormuş...&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQys2Xq3gvI/AAAAAAAABYo/xmhIIwzWnoY/s1600/gabri%25C3%25A7ler.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 285px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQys2Xq3gvI/AAAAAAAABYo/xmhIIwzWnoY/s400/gabri%25C3%25A7ler.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552002490707706610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Drago Gabriç'in babası kaleci Tonci Gabriç&lt;/span&gt; de kariyerine ilk olarak RNK Split'te başlamış PAOK dahil birkaç takımda forma giydikten sonra yıllarca Hajduk Split'in kalesini korumuştu. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Euro 96'da büyük çıkış yapan Hırvatistan Milli Takımı'nda fazla şans bulamamasının sebebi ise önünde &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ladiç &lt;/span&gt;ve Beşiktaş'tan da gayet iyi tanıdığımız &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mrmiç &lt;/span&gt;gibi birbirinden harika iki kaleci olmasıydı.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bir nevi Pepe Reina'nın Casillas önünde normal olarak pek şans bulamamasını andıran bir durum söz konusuydu.&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQytKQEGneI/AAAAAAAABY4/wLuevNqFd7w/s1600/Hrvatska-USA.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 275px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQytKQEGneI/AAAAAAAABY4/wLuevNqFd7w/s400/Hrvatska-USA.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552002832263454178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gabriç, emekli olduğunda teknik direktörlüğü pek denemedi, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;onun yerine futbolcu olmak isteyen ikiz çocuklarına yol açtı. İkizlerden birisi malum bonservisi Trabzonspor'da olan Drago Gabriç; diğeri ise Hırvatistan Hanım Futbolu'nun en büyük yıldızlarından Paskvalina Gabriç!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQytE8LLg9I/AAAAAAAABYw/zsEf4lwO4c8/s1600/Paskvalina.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 160px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQytE8LLg9I/AAAAAAAABYw/zsEf4lwO4c8/s400/Paskvalina.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552002741025080274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pletikosa'yı ise uzun uzun anlatmaya gerek yok herhalde... Semih'ten o meşhur son saniye golünü yiyene kadar Euro 2008'in en iyi kalecisiydi. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ben yine de onu 21 yaş altı turnuvasında çok kötü goller yiyip gelmiş geçmiş en kötü Hırvat kaleci olarak fişlendikten sonra A milli kategorisinde en çok milli formayı giyen kaleci olmayı başarmasındaki olağanüstü dirilişiyle hatırlamayı tercih ediyorum.&lt;/span&gt; Ayrıca Semih'ten yediği golü anlatırkenki sıcaklığı, doğallığı tam da kendisine &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"öz Split'li" diyen Cevat Prekazi&lt;/span&gt;'nin bana anlata anlata bitiremediği Zagreb'linin tam tersi olan Split'li futbolcu prototipini anımsatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Split demişken kalecileri kadar plajları da ünlü &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1700 yaşındaki Dalmaçya şehrinin. &lt;/span&gt;Tabii ki yıllarca Zagreb'deki oportünist politikacılara boyun eğmemeleri, Split'i Hırvat şehrinden öte dünya kenti olduğu konusunda inat etmeleri apayrı bir yazı konusu. Ben sadece 1 gün hatta 8 saat kadar görebildim Split'i... İçimde de kalmadı değil. O zamanlar vize yoktu, bilmiyorum şimdi var mı ama bence boşverin kazıkçı batı Avrupa turlarını, bu soğukta Avrupa'da çekilebilecek yegane şehirlerden birisi Split: Fiyatları son derece ucuz, bir nevi eldeğmemiş Antalya misali bir Güney Avrupa şehri. Roma imparatoru Diocletian'ın sarayı çok acayip, akıl ötesi bir yer. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Her ne kadar futbol takımlarının ismindeki "Hajduk" Osmanlılara karşı savaşmış isyancılardan gelse de biz Türkleri seviyorlar.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sadece futbolla yatıp kalkmıyorlar, spora doğuştan aşıklar.&lt;/span&gt; Ne de olsa &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Toni Kukoç&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Dino Radja&lt;/span&gt; gibi iki basketbol harikası da, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Goran Ivaniseviç&lt;/span&gt; de Split'li!&lt;br /&gt;Asıl konu kalecilerdi değil mi? Şimdiden gidip bakmak lazım yeni Tomiç'ler var mı? &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir tesadüf eseri anneannemin Bosnalı babasıyla aynı soyadı taşıyan kalecileri Danijel Subaşiç, hiç fena bir kaleci değil.&lt;/span&gt; Pletikosa'dan fırsat bulup da Hırvatistan'ın kalesine geçtiği üç maçta da gayet iyi oynadı. &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy35e9i1aI/AAAAAAAABZg/LkCnhqf2H5o/s1600/senijad-ibricic.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 373px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy35e9i1aI/AAAAAAAABZg/LkCnhqf2H5o/s400/senijad-ibricic.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552014638832604578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Uzun süre &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Galatasaray'la adı geçen Senijad Ibriçiç&lt;/span&gt;, açık ara Hajduk Split'in en iyi oyuncusu ki &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;kulüp tarihinde yılın en iyi oyuncusuna verilen "Yılın Hajduk"u ödülüne layık görülmüş ilk Hırvat olmayan futbolcu da Bosnalı orta saha oyuncusunun ta kendisi! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Babaları Filistinli olan ancak Hırvatistan Milli Takımı'nda oynayan Sharbini kardeşler de hiç fena oyuncular değiller.&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy3U3oWPcI/AAAAAAAABZA/ScmZeEUO7u0/s1600/Anas_Sharbini.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 180px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy3U3oWPcI/AAAAAAAABZA/ScmZeEUO7u0/s400/Anas_Sharbini.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552014009799425474" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kaleci bulamasanız, maç izlemeseniz de gidin Split'i görün derim. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sokağın ortasında bir salaklık yapıp "Yaşasın Dinamo Zagreb" diye bağırmadıkça gayet güzel&lt;/span&gt; anlar yaşayabileceğiniz bir yer. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Herhangi bir konuda başınız sıkışırsa da hemen Milan Rapaiç'in adını verin, gerisi kolay!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy3dN4cTJI/AAAAAAAABZI/6KuyHDbxlrw/s1600/croatia-split%2B3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy3dN4cTJI/AAAAAAAABZI/6KuyHDbxlrw/s400/croatia-split%2B3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552014153211464850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy4FW6riuI/AAAAAAAABZo/kBDRJmsrLNY/s1600/rapai%25C3%25A7.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 140px; height: 168px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQy4FW6riuI/AAAAAAAABZo/kBDRJmsrLNY/s400/rapai%25C3%25A7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552014842831538914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-692386965701974794?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/692386965701974794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=692386965701974794' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/692386965701974794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/692386965701974794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/sadece-plajlari-degil-kalecisi-de.html' title='SADECE PLAJLARI DEĞİL KALECİSİ DE MEŞHURDUR: Tomiç ve Split&apos;li kaleciler'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQymktPSNWI/AAAAAAAABYY/u-QmqXOja-M/s72-c/vjekoslav_tomic.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2786676655811592403</id><published>2010-12-17T10:42:00.000-08:00</published><updated>2010-12-17T10:51:02.593-08:00</updated><title type='text'>Dinamo Kiev eşleşmesi üzerine: KÖTÜNÜN İYİSİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwqcKNXDI/AAAAAAAABX4/NjnGvm1RWy0/s1600/Lobanovsky.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwqcKNXDI/AAAAAAAABX4/NjnGvm1RWy0/s400/Lobanovsky.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551725208824273970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1986-87 Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde Beşiktaş – Dinamo Kiev ile eşleştiğinde&lt;/span&gt;, tüm gazetelerimiz&lt;span style="font-weight:bold;"&gt; “Eyvah, 2000’li yılların takımıyla eşleştik!”&lt;/span&gt; manşetleri atmıştı. Hiç unutmam, unutamam o günleri çünkü babam şu anda bu satırları yazdığım yaştayken ağır bir kalp ameliyatı olmuş, hastaneden çıkar çıkmaz da (ki doktoru dinlemeyip maçı izlemek için 3 gün erken çıkmış, kar yüzünden maç ertelenince de geri dönmemişti!) eve maçı izlemeye gelmişti!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’ler geldiğinde ise Dinamo değil o yere göğe sığdırılamayan “21. yüzyıl takımı” gücünde olmak, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1987’de SSCB Milli Takımı’nın nüvesi olan takımın yarı gücünde bile değildi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yine de &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;dünya futbol tarihinde daha menajerlik oyunları icat edilmeden yıllar önce, bilgisayarları taktik geliştirme bağlamında ilk kullanan teknik adam olan Valery Lobanovsky &lt;/span&gt;yeni bir jenerasyon inşa etmiş Sovyetlerin küllerinden yola çıkarak yeni bir Ukrayna futbol devriminin tohumlarını atıyordu. &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwwsObBeI/AAAAAAAABYI/4Yc-w7udgAQ/s1600/LUZHNY_Oleg_20010218_GH_L.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 298px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwwsObBeI/AAAAAAAABYI/4Yc-w7udgAQ/s400/LUZHNY_Oleg_20010218_GH_L.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551725316216128994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Schevchenko, Rebrov’la&lt;/span&gt; beraber o takımın en parlak genç yeteneğiydi. 2010-11 model Dinamo Kiev’in ise en tecrübeli yıldızı ve takımın abisi &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;yeni yıldızları Milevskiy&lt;/span&gt;’in arkasında yardımcı forvet olarak oynayan Schevchenko’dan başkası değil. Artık sadece stadının adı Lobanovsky olan Dinamo bir önceki sefer 2002-03’te Beşiktaş’la eşleştiğinde bir Schevchenko’su dahi yoktu. Şimdilerde de bu satırların yazıldığı anda değil bir Lobanovsky ustası, sürekli bir teknik direktörü bile yok.&lt;br /&gt;2010-11 model Dinamo’yu geçici olarak &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Arsenal’in eski yıldızı Oleg Luzhny &lt;/span&gt;çalıştırıyor. Ancak Lucescu usta ile Dinamo’nun başaramadığını başarıp İstanbul’daki tarihin son UEFA Kupası finalinde şampiyon olmayı başaran Shakhtar, her geçen yıl Dinamo’nun Ukrayna futbolu üzerindeki hegemonyasını daha da fazla sarsamaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwtjZyHiI/AAAAAAAABYA/5Wbs6qvlNeU/s1600/lobanovsky_01.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 110px; height: 158px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwtjZyHiI/AAAAAAAABYA/5Wbs6qvlNeU/s400/lobanovsky_01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551725262308253218" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kısacası 2010-11 model Dinamo’yu kurada çekmek kötünün iyisi misali. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir zamanlar Dinamo Kiev, Anadolu'ya maça geldiğinde hasta Beşiktaşlı oyuncu abimiz, süper insan Erkan Can ve abileri&lt;/span&gt; isminden etkilenerek &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Dinamo Mesken&lt;/span&gt; isimli bir ilçe takımı bile kurmuşlardı, nereden nereye... &lt;br /&gt;Hayat devam ediyor işte! &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İnşallah yıllar sonra ilk kez bir ilkbahar sabahı UEFA heyecanıyla uyanmakla yetinmez ilkbahar boyunca Dublin'deki finale kadar her sabah aynı heyecanla uyanır güne başlarız!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwmIZ5G5I/AAAAAAAABXw/W8a66NlGJF4/s1600/loba.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 327px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwmIZ5G5I/AAAAAAAABXw/W8a66NlGJF4/s400/loba.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551725134801869714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2786676655811592403?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2786676655811592403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2786676655811592403' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2786676655811592403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2786676655811592403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/dinamo-kiev-eslesmesi-uzerine-kotunun.html' title='Dinamo Kiev eşleşmesi üzerine: KÖTÜNÜN İYİSİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQuwqcKNXDI/AAAAAAAABX4/NjnGvm1RWy0/s72-c/Lobanovsky.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-704634602312822525</id><published>2010-12-15T13:57:00.000-08:00</published><updated>2010-12-15T13:58:52.110-08:00</updated><title type='text'>BİZE ÇOK ŞEY İFADE EDİYOR!</title><content type='html'>Schuster reis için bir şey ifade etmeyen bir maçmış… Gel bir de bize sor! Yıllardır ülke puanı yerinde sayan, Avrupa’da ilkbaharı görme özlemiyle yanıp tutuşan, bu dün geceki &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Norveç ikliminde bile İnönü’yü Rio Karnavalı’na çeviren Beşiktaş âşıklarına sor…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;UEFA Europa Ligi’nde bir galibiyete 140 bin euro ödül veriliyor. Lakin bu para primler-vergi hariç &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nobre’ye ödenen yıllık garanti maaş 2.3 milyon euro’nun da Tabata’nın bonservisine verilen 8 milyon’un da yanında devede kulak… &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Zaten bir yerden sonra bu kapitalist-endüstriyel hesaplar biz futbol delilerini aşıyor! &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Maç bileti alacak paramız varsa biz zaten kendimizi Şeyh Mansur ya da Abramovich kadar zengin hissediyoruz; bir geceliğine de olsa, hayat boyu da olsa…&lt;br /&gt;Quaresma ve kendi klasına yakı&lt;/span&gt;şmayan şekilde oyundan atılmayan Guti’nin yanında Ali, İsmail, Cenk, Ersan’ı; Beşiktaş’ın geleceğini görmek bizim için çok önemli! İşte tam da bu yüzden Beşiktaş delileri sana bel altı vurulduğunda bu kadar isyan ediyorlar, “sözde” arkanda değil “özde” yanında duruyorlar!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Rüyanda görsen inanmazsın ama İstanbul’da Bolton’a yenilince olmayan Bolton şehrindeki olmayan rövanşa götürmeyi taahhüt eden yöneticiler gördü bu gözler. Renginden dolayı “çeribaşı” diye hakaret edilen, tarihin son UEFA Kupası şampiyonu Luce ustanın bozuk para gibi harcanışını gördü bu gözler… &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Senin Real Madrid”e son Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazandıran Del Bosque’yi Yeniköy esnafına benzeterek aklı sıra aşağılayan zihniyeti çekti bu gönüller… &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Gazozuna, 120 bin euro’suna ya da Tabata’sına hiç fark etmez Schuster reis. Bu kendisini Norveç zanneden havaya inat Rio karnavalı tadındaki İnönü’de bir Avrupa maçı daha oynamak, hele hele sonucu önemli olmasa da sanki Dublin finalinin provası ateşiyle oynamak bir milat olsun. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Q7’nin sanat eseri, Ernst’in zanaat harikası golleri de nazar boncuğu olsun Schuster reis!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-704634602312822525?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/704634602312822525/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=704634602312822525' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/704634602312822525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/704634602312822525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/bize-cok-sey-ifade-ediyor.html' title='BİZE ÇOK ŞEY İFADE EDİYOR!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8934273087908793335</id><published>2010-12-14T17:01:00.000-08:00</published><updated>2010-12-14T17:45:08.258-08:00</updated><title type='text'>TARİHİN EN ESKİ FUTBOL REKABETİ: İSKOÇYA v/s İNGİLTERE FUTBOL SAVAŞI</title><content type='html'>2006 Haziranı… 7 yaşındaki Hugo Clapshow, İskoçya’nın başkenti Edinburgh’un uçsuz bucaksız futbol parklarından birinde üzerine İngiltere formasını giymiş, babası ile en sevdiği oyunu oynuyordu… &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tipik bir futbol delisi her İngiliz çocuk gibi babasına uzun bir top yollamış ve koşmaya başlamıştı…&lt;/span&gt; Tam o esnada üzerine İskoçya forması giymiş babası yaşında bir adam, Hugo’yu durdurmuş ve havaya kaldırarak avazı çıktığı kadar suratına bağırmıştı: &lt;blockquote&gt;“Burası İskoçya, Allahın belası İngiltere değil çocuk!”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgT2rAJIgI/AAAAAAAABVg/Rl5sR_AUtbg/s1600/ww.jpeg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 323px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgT2rAJIgI/AAAAAAAABVg/Rl5sR_AUtbg/s400/ww.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550708370711323138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Büyük ihtimalle 7 yaşındaki Hugo’nun ne William Wallace’ten, ne de gelmiş geçmiş en büyük İskoç futbol adamı olan Bill Shankly’den haberi vardı…&lt;/span&gt; Okullarda İngiltere ve İskoçya’nın Britanya Birleşik Krallığı bünyesinde ortak bir ülke olduğunu öğrenmişti ama o gün parkta yaşadığı şok, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ona resmi tarihin dünyanın her yerinde koca bir yalandan ibaret olduğunu haykırmış, çok sevdiği futbolun babası ile parkta oynayacağı zararsız bir oyun olmadığını öğretmişti.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;O Liverpool’u dünya devine dönüştüren madenci çocuğu çılgın İskoç’un dediği gibi Britanya’da futbol bir ölüm kalım meselesi değil, çok daha önemli bir mevhumdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgUfL8orWI/AAAAAAAABVw/fKWAHwhO9vc/s1600/bill-shankly.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 234px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgUfL8orWI/AAAAAAAABVw/fKWAHwhO9vc/s400/bill-shankly.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550709066749750626" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Söz konusu olan futbolsa, İskoçya ve İngiltere, bir ülkeyi oluşturan iki bölge değil, cennet ve cehennem kadar birbirine uzak iki dünyadır.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Britanya’nın resmi marşı, İngiltere Kraliçesi’ne ithafen yazılmış olan “Tanrı, Kraliçe’yi Korusun” olsa da İskoçya Milli Takımı’nın maçlarından önce birkaç Rangers’lı aşırı fanatik hariç hiçbir İskoç, Tanrı’dan İngiliz kraliçesini korumasını dilemez. Maç seremonisinde milli marş niyetine söylenen gayri resmi marş “İskoçya Çiçeği”, tam aksine İskoçların İngiliz sömürgeciliğine karşı en büyük zaferine gönderme yapar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/4-rplOisb8g?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“İskoçya Çiçeği&lt;br /&gt;Çarpıştın ve öldün&lt;br /&gt;Ve İngiliz Edward’ın ordusunu&lt;br /&gt;Geldiği yere yolladın”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgVwW5BYSI/AAAAAAAABV4/u6g6KZoSSbs/s1600/snp.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 301px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgVwW5BYSI/AAAAAAAABV4/u6g6KZoSSbs/s400/snp.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550710461256786210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İskoçya’nın İngiltere’den tam bağımsızlığını savunan solcu İskoçya Ulusal Partisi&lt;/span&gt; 10 yıl hükümete doğrudan ya da kıyısından köşesinden ortak olsa da henüz İskoçya, Kosova kadar bile bağımsız bir ülke statüsüne kavuşamadı. William Wallace’ten sonra Robert the Bruce’un ordusunun İngiltere Kralı Edward’a karşı kazandığı zafere rağmen, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;yüzyıllardır İngiltere’nin iç sömürgesi olmaya devam eden İskoçya için bugün İskoçya forması, “İskoçya Çiçeği” marşı ve futbol topu William Wallace’in kılıcının yerini almış durumda. &lt;/span&gt;Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tam bağımsız olmadığı için İngiltere’den ayrı bir ülke olarak tanınmayan İskoçya, son olarak 2007 yılında bir dahaki olimpiyatlarda başta futbolda olmak üzere hiçbir sporcusunun İngilizlerle beraber Britanya formasıyla mücadele etmeyeceğini açıkladı. Aynı günlerde, Euro 2008 elemelerinin son maçında İngiltere’ye beklenmedik bir çelme atarak, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İngilizlerin turnuvaya katılmasını engelleyen Hırvatistan’ın forması, İskoçya’nın milli maçlarını oynadığı Hampden Park’ın gönderine çekildi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgV0fl_nSI/AAAAAAAABWA/OsaQlFXNSm0/s1600/snp%2B2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgV0fl_nSI/AAAAAAAABWA/OsaQlFXNSm0/s400/snp%2B2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550710532312374562" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Belki de yine resmi tarihe göre &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;tüm dünya, futbolun İngilizler tarafından icat edildiğinde hem fikir olsa da yine sadece İskoçlara göre İngilizler futbolu icat etmediler ama tıpkı viski ve bira gibi İskoçya’dan çalıp dünyaya pazarladılar.&lt;/span&gt; İskoç vakanüvislere göre 16. yüzyılda, Edinburgh ve Aberdeen’de insanlar parklarda “fute-ball” isimli bir oyun oynuyorlar ve sonradan “futbol” etiketiyle İngiltere’de oynanmaya başlanan oyuna göre çok daha sert bir biçimde icra edilen spor sayesinde İngiliz boyunduruğundan kurtulmak için prova yapıyorlardı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ünlü İskoç ozan Walter Scott da daha futbol icat edilmeden önce sevgilisine yazdığı mektuplardan birinde şöyle yazıyordu:&lt;/span&gt; &lt;blockquote&gt;“Her ne kadar çok sert bir oyun olsa da kesinlikle izlemekten en çok zevk aldığım spor fute-ball”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgW5InSo_I/AAAAAAAABWI/FMQY0cbbjdA/s1600/walter-scott.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 334px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgW5InSo_I/AAAAAAAABWI/FMQY0cbbjdA/s400/walter-scott.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550711711554774002" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda henüz icat edilmeden önce zaten tarihi nedenlerle birbirinin en büyük düşmanı olan iki milletin arasındaki ateşin üzerine en büyük benzini futbol topunun dökmesi kaçınılmazdı. 19. yüzyılın ikinci yarısında ilk futbol kulüpleri İngiltere’de kurulacak, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İngiltere sınırları dışında kurulan ilk futbol takımı ise &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1867’de Queens Park&lt;/span&gt; isimli İskoç takımı olacaktı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Henüz her iki ülkede de futbol ligleri başlamamışken, futbol tarihinin ilk uluslararası karşılaşmasında da 30 Kasım 1872’de İskoçya ve İngiltere karşılaştı. Tüm oyuncuları Queens Park’ta forma giyen İskoçya, Hamilton Crescent’taki ilk maçına Celtic misali çemberli sarı-kırmızı formasıyla çıkarken, karşılaşma golsüz beraberlikle sonuçlandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgXn6thvqI/AAAAAAAABWY/I8mRnMo4LHU/s1600/QP%2B2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 257px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgXn6thvqI/AAAAAAAABWY/I8mRnMo4LHU/s400/QP%2B2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550712515276684962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgXjhAKiBI/AAAAAAAABWQ/Oo0fW51J0_A/s1600/qp%2B1.jpeg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 223px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgXjhAKiBI/AAAAAAAABWQ/Oo0fW51J0_A/s400/qp%2B1.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550712439656056850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1707’de İskoç halkının büyük bir kısmı hâlâ William Wallace’in izinde, düşük yoğunluklu bir çatışma düzeyinde olsa da İngilizlere karşı bağımsızlık savaşına devam ediyordu. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Ama İngilizler ile derin ticari ilişkileri olan aristokrat İskoç oligarşisi, büyük biraderi ile sınır ticareti ve ortak pazar oluşturma uğruna Büyük Britanya Krallığı’na girmeyi kabul ettikten iki yüzyıl sonra bu kez de futbol sahalarında İngiltere “ortak”, İskoçlar da “pazar” oldu.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;19. yüzyılın sonlarında profesyonelleşen İngiltere Ligi’nin en başarılı takımı Preston’ı İskoç yıldızları sürüklerken, o zamanların Liverpool 11’inin tamamı futbolun hâlâ amatör düzeyde oynandığı İskoçya’dan göç eden İskoçlardan oluşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın başında şimdilerin Amerikası gibi dünyanın tartışmasız hükümdarı olan İngiltere, sömürgecilik politikasıyla neredeyse tüm dünyayı hegemonyası altına aldığında, İskoçya en büyük iç sömürge olarak iyiden iyiye Londra’ya bağımlı hale geldi. Ama futbol söz konusu olduğunda, İskoçya İngiltere karşısında dünyanın en bağımsız ülkesiydi! &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İskoçlar, Birleşik Britanya Krallığı’nın marşı “Tanrı Kraliçe’yi Korusun”u yuhalarken, sahada da İngilizlere kök söktürecek, ilk galibiyetlerini 1874’te Glasgow’daki maçta 4-2’lik skorla İngiltere’ye karşı alacaktı.&lt;/span&gt; Bu maçtan 20 yıl sonra futbolu Brezilya’ya ihraç eden İskoç kökenli William Miller ise dünya futbolunu kökünden değiştirecek bir şey yaptığını farkında bile değildi! &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgYmPHAJGI/AAAAAAAABWo/BJpU5W3qnUI/s1600/Charles%2BWilliam%2Bmiller.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 273px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgYmPHAJGI/AAAAAAAABWo/BJpU5W3qnUI/s400/Charles%2BWilliam%2Bmiller.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550713585904133218" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgYifySsjI/AAAAAAAABWg/iKGpsr6hZA4/s1600/Charles%2BMiller.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 225px; height: 266px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgYifySsjI/AAAAAAAABWg/iKGpsr6hZA4/s400/Charles%2BMiller.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550713521661194802" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İkinci Dünya Savaşı öncesinde, uçakla seyahat yaygın olmadığı için milli takımlar düzeyinde kanlı bıçaklı komşular İngiltere ve İskoçya, Britanya Uluslar Kupası’nda sık sık karşılaşacak ve 1928’deki kupanın finalinde Wembley’de İngiltere’yi 5-1’lik bir hezimete uğratan İskoçya şampiyon olacaktı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;O gün İskoçya forması giyen ve tarihe “Wembley Büyücüleri” olarak geçen İskoç futbolcular, uzun yıllar İskoç taraftarların tezahüratlarında yaşamaya devam ederken, futbol tarihinin ilk milli karşılaşması aynı zamanda da kısa bir sürede dünya futbol tarihinin ilk uluslararası derbisine dönüştü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oynanan iki İskoçya-İngiltere derbisinde İskoçlar 1928’teki tarihi zaferlerini mumla aradılar. Önce 1955’te 7-2’lik sonra da 1961’de 9-3’lük skorlarla ezeli rakibini hezimete uğratan İngiltere, beş yıl sonraki Dünya Kupası’nda da şampiyon olduğunda, İskoçlar rakiplerinin çok gerisinde kaldılar. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Arada 1963 yılında, o zamanlar oyuncu değiştirilmesine izin verilmediği için maçın büyük bir bölümünü 10 kişi oynamasına rağmen &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Jimmy Baxter&lt;/span&gt;’ın iki golüyle İngiltere’yi yenen İskoçlar için bu zafer sadece bir züğürt tesellisi olarak kalacaktı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgZPngcodI/AAAAAAAABW4/Xwv6pcJ6sVg/s1600/imbaxtertwo203.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 203px; height: 152px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgZPngcodI/AAAAAAAABW4/Xwv6pcJ6sVg/s400/imbaxtertwo203.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550714296827945426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1966 Dünya Kupası Finali’nde, İngiltere’nin rakibi Almanya’yı tutan İskoçlar, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;o final karşılaşmasından sonra bir yıl boyunca namağlup unvanını koruyan İngiltere ile oynayacakları bir dahaki karşılaşmayı iple çektiler. İngiltere, dünya şampiyonu olduğundan beri yenilmemiş, İskoçya ise kupaya bile katılamamıştı. 1967 yılında Wembley’de oynanan maçı kazanan İskoçya, Dünya Kupası Şampiyonu’nu yenen ilk takım olduğu için kendisini “yeni” dünya şampiyonu ilan edecek, maçın sonlarında galibiyeti korumak için uzun süre topu ayağında ve dizinde sektiren Jimmy Baxter, kibirli İngilizleri küçük düşürerek İskoç futbolunun sembol ismine dönüşecekti.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgZLuYCF7I/AAAAAAAABWw/XjhQFZhEjpc/s1600/wallace_lennox_baxter238.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 290px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgZLuYCF7I/AAAAAAAABWw/XjhQFZhEjpc/s400/wallace_lennox_baxter238.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550714229952223154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarihi zafere rağmen, Avrupa Şampiyonası Elemeleri’ndeki diğer maçlarda hedeflediği sonuçları alamayan İskoçya kupaya katılamazken İngiltere gruptan lider olarak çıktı. İskoçya, ezeli düşmanına daha da fazla bilenirken, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1975 yılında Wembley’de oynanan karşılaşmada Francis’in hat-trick yaptığı maçta 5-1’lik ağır bir hezimete uğradı. İki yıl sonra oynanan karşılaşma ise sadece 1975 hezimetinin rövanşı niteliğinde değildi; İskoçya ezeli rakibini 10 yıldır Wembley’de yenememiş ve uzun yıllardır yakaladığı yeni jenerasyonla ilk kez dünya futbolunda iddialı hale gelmişti.&lt;/span&gt; 4 Haziran’da Wembley’de oynanan maçı, Kenny Dalglish ve Gordon McQueen’in golleriyle 2-1 kazanan İskoçlar kendilerinden geçtiler. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Onbinlerce İskoç taraftar, maçın bitiminde Wembley’i istila ederken, kale direkleri ve çimleri söküp evlerine götürdüler. Bu maç aynı zamanda holiganizm ve Kuzey İrlanda’daki iç savaş yüzünden 1984’ten sonra bir daha oynanmayan Britanya Uluslar Kupası’nın yokluğunda Euro 96’ya kadar iki ezeli düşman arasında oynanan son efsanevi karşılaşma oldu.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgad6gzoBI/AAAAAAAABXI/0kszKa6lh4A/s1600/gordon%2Bauld-enemy-1977-version-2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgad6gzoBI/AAAAAAAABXI/0kszKa6lh4A/s400/gordon%2Bauld-enemy-1977-version-2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550715641959522322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgaY0NtmdI/AAAAAAAABXA/mAyqq8-hKxQ/s1600/gordon%2B125scotland_468x277.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 237px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgaY0NtmdI/AAAAAAAABXA/mAyqq8-hKxQ/s400/gordon%2B125scotland_468x277.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550715554369477074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’de düzenlenen Euro 96’da İskoçya ve İngiltere aynı gruba düştüğünde kıyametin kopması kaçınılmazdı. İngiltere, İskoçya’yı Gary McAllister’ın penaltı kaçırdığı ve Gascoigne’in jenerik bir performans sergilediği maçta 2-0’la geçtikten sonra son maçında da Hollanda’yı 4-1’lik bir hezimete uğrattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQga905NRPI/AAAAAAAABXQ/8kLR_pGO3G8/s1600/gazza.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQga905NRPI/AAAAAAAABXQ/8kLR_pGO3G8/s400/gazza.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550716190207067378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İskoçya ise son maçında İsviçre karşısında 1-0 öndeyken çeyrek finali getirecek ikinci golü bulamadı. Ama asıl İngiltere’nin maçın sonlarında Hollanda’dan yediği tek gol, İskoçların 1974, 1978 ve 1982 Dünya Kupaları’ndan sonra bir kez daha gol averajı ile elenmesine sebep oldu. İskoçlar, İngiltere kalecisi Seaman’ın o golü bilerek yediğini iddia ederken, o yılların en teknik İskoç oyuncusu olan Gary McAllister’ı ezeli düşman karşısında kaçırdığı penaltı yüzünden hiç affetmediler ve uzun süre birçok maçta yuhaladıktan sonra milli takımı bırakmasına sebep oldular.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgbm9dzYWI/AAAAAAAABXY/_CI5ufWofSo/s1600/mcallister_416.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgbm9dzYWI/AAAAAAAABXY/_CI5ufWofSo/s400/mcallister_416.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550716896882680162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Euro 96’nın rövanşı, Euro 2000 play-off’unda yaşandı. İki maçta toplam 230 kişi tutuklanıp 107 taraftar mahkemede suçlu bulunarak futbol maçlarından men edilirken, ilk maçta Glasgow’da İngilizler Scholes’un golleriyle 2-0 galip ayrıldılar. Wembley’de İskoçların harika bir performans gösterdikleri maçta aldıkları 1-0’lık galibiyet elenmelerine engel olamasa da ezeli rakipleri karşısında deplasmanda gösterdikleri performans elenmenin acısını fazlasıyla hafifletti. &lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgc7eMY1YI/AAAAAAAABXo/jmB0ozCp38A/s1600/Tartan-Army.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 250px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgc7eMY1YI/AAAAAAAABXo/jmB0ozCp38A/s400/Tartan-Army.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550718348777018754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu karşılaşma iki ezeli futbol düşmanı arasında oynanan son maç olurken bir kez daha İskoçlar için İngiltere’yi yenmenin Dünya Kupası’nı ya da Avrupa Şampiyonası’nı kazanmaktan daha hayati bir mesele olduğu ortaya çıkmıştı.&lt;/span&gt; İngiltere, bir kez de olsa Dünya Şampiyonu olurken, İskoçya katıldığı tüm Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonları’nda ilk turda elendi. 1998 Dünya Kupası’nda İskoçya’nın resmi şarkısı “Eve çok erken gelme” adlı Del Amitri 45’liği, İskoçların futbola bakışının en güzel özeti. &lt;br /&gt;&lt;iframe width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/embed/W9Lf6P_zPO4?fs=1" frameborder="0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;Futbol söz konusu olduğunda İskoçya’nın tek derdi İngiltere’yi yenmek. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İngilizler, 1966’dan beri yaşadıkları hayal kırıklıkları ile holiganizm ve büyüklük kompleksi arasına sıkışmışken, Tartan Ordusu olarak anılan İskoç taraftarlar dünyanın en centilmen taraftarları olarak birçok kez UEFA ve FIFA tarafından ödüllere layık görüldü. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgc2TlAGTI/AAAAAAAABXg/vg4t5_OAIqE/s1600/tartan_army_sns446.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 292px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgc2TlAGTI/AAAAAAAABXg/vg4t5_OAIqE/s400/tartan_army_sns446.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550718260028119346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İskoçya’yı çalıştıran tek yabancı antrenörün bir Alman olan Berti Vogts olması da son derece manidar çünkü İngiltere’nin uluslararası futbol rekabetinde en büyük rakibi Almanya. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bunun yanı sıra İskoç teknik adamların İngiltere Ligi’nin en başarılı hocaları olması da İngiliz-İskoç futbol düşmanlığının başka bir boyutu. Dünya futbol tarihinin en başarılı kulüpleri olan Manchester United ve Liverpool’a Matt Busby, Alex Ferguson, Bill Shankly ve Kenny Dalglish gibi İskoç teknik adamlar altın çağlarını yaşatırken, Britanya’nın ilk Avrupa şampiyonu da bir İskoç takımı olan Glasgow Celtic oldu. &lt;/span&gt;Ama 1967’de Celtic’i Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu yapmayı başaran ve İskoçya’yı çalıştırırken sahada kalp krizi geçirip yaşamını kaybeden Jock Stein’ın sözleri İskoçya ve İngiltere arasındaki ezeli futbol düşmanlığının en güzel özeti: &lt;blockquote&gt;“Şampiyon Kulüpler Kupası’nı Britanya kazanmadı, İskoçya kazandı!”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgUbRa2LHI/AAAAAAAABVo/Mi8mZkF9W-M/s1600/shanks%2B%2526%2Bstein.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgUbRa2LHI/AAAAAAAABVo/Mi8mZkF9W-M/s400/shanks%2B%2526%2Bstein.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550708999499164786" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8934273087908793335?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8934273087908793335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8934273087908793335' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8934273087908793335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8934273087908793335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/tarihin-en-eski-futbol-rekabeti-iskocya.html' title='TARİHİN EN ESKİ FUTBOL REKABETİ: İSKOÇYA v/s İNGİLTERE FUTBOL SAVAŞI'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQgT2rAJIgI/AAAAAAAABVg/Rl5sR_AUtbg/s72-c/ww.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-7505692186160585013</id><published>2010-12-13T10:28:00.000-08:00</published><updated>2010-12-13T10:32:34.071-08:00</updated><title type='text'>Simao Sabrosa ve Hugo Almeida</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Simao Sabrosa: &lt;br /&gt;ESKİ “YENİ FİGO”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Simao, ülkemizde Sporting Lizbon olarak bilinen ama kulüp başkanının Türk gazetecilere ısrarla belirttiği gibi asıl adı Sporting CP olan dünyaca ünlü açık oyuncuları yetiştiren kulübün sayısız “Yeni Figo” adaylarından birisiydi. İlk olarak 1996’da Avrupa şampiyonu olan Portekiz U-17 Milli Takımı’nda adını duyurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;19’unda Barcelona’ya&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Son 15 yılda Figo, Cristiano Ronaldo, Quaresma gibi yıldız açık oyuncularının yetiştiği Sporting CP altyapısının ilk “Yeni Figo”su olarak lanse edilen Simao, bizzat Figo’yla beraber oynamak için 1999 yazında 19 yaşındayken Barcelona’ya transfer oldu.&lt;br /&gt;2000 yazında Figo’nun Barcelona kaptanıyken Real Madrid’e rekor transferi üzerine herkes Simao’dan “Yeni Figo” lakabının hakkını vermesi ve Katalan devine “ihanet eden” vatandaşının yerini doldurmasını bekledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beşiktaş’a karşı varlık gösteremedi!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;19 Eylül 2000 günü Beşiktaş’ın tarihi bir zafere imza atarak Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona’yı 3-0 yendiği maçta da 77 dakika forma giyen Simao, Figo’nun yerini dolduramamakla kalmadı, o sezon hayal kırıklığı yaratan Barcelona takımındaki yerini de kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Portekiz’in kartallarıyla yeniden doğdu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;2001 yılında saha dışında kendisi de “Figo’luk yaparak” Sporting’in ezeli rakibi Sporting Lizbon Benfica’ya giden Simao, kısa sürede harika futboluyla Portekiz’in kartallarının gönlünde taht kurdu ve takım kaptanlığına getirildi. Altı yıl boyunca daha çok kanatta oynamasına rağmen takımın en golcü ismi olmayı başaran ve 11 yıl sonra gelen şampiyonlukta büyük katkısı olan Simao, Portekiz Milli Takımı’nın da banko oyuncusu olmayı başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 yıl önce Manchester Utd istiyordu!&lt;br /&gt;2006 yazında başta Liverpool ve Manchester United olmak üzere dev kulüplerin gözdesi olan Simao, kulübü çok yüksek bonservis bedelleri talep edince soluğu bonservisine 20 milyon euro ile en çok para veren Atletico Madrid’de aldı.&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıl Atletico’nun UEFA Kupası’nı kazanmasında önemli bir rol oynayan 31 yaşındaki oyuncu, temsilcimiz Galatasaray’a attığı golle İspanyol ekibin UEFA Ligi’nde yoluna devam etmesini sağlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQZmdl0WA-I/AAAAAAAABUQ/NVcanYrsHb8/s1600/Simao.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 280px; height: 280px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQZmdl0WA-I/AAAAAAAABUQ/NVcanYrsHb8/s400/Simao.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550236249334612962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;FIFA 2010’un kapak yıldızı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Simao da tıpkı vatandaşı Quaresma gibi genç Beşiktaşlıların kalplerinde daha sahaya çıkmadan taht kuracak bir isim. Daha önce çocuklara futbol öğreten videolarda rol alan 31 yaşındaki yıldız oyuncu, Frank Lampard’la beraber dünyaca ünlü futbol oyunu FIFA 2010’un Portekiz versiyonunun kapağında yer alıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harika frikiklerinin yanı sıra havası ve temposunu bulduğunda her türlü savunmacıyı geçebilecek dripling yeteneklerine sahip oyuncunun tek sorunu gençliğinden beri fizik-kondisyonundaki istikrarsızlık. Quaresma gibi her iki kanatta da aynı başarıyla oynayabilen oyuncu bu sezon La Liga’da 14 maçta oynadı, 4 gol atıp 3 asiste imza attı. 31 yaşında olmasına rağmen Holosko, Nobre, Tabata gibi oyuncularla karşılaştırıldığında kısa vadede Beşiktaş’ın hücum opsiyonlarını fazlasıyla zenginleştirecek ve yetenekleriyle büyük fark yaratacak bir oyuncu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hugo Almeida: GEÇ ISIRAN “PITBULL”!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Son 15 yıldır birbirinden parlak hücuma dönük orta saha oyuncuları yetiştirip dünya futboluna sunan Portekiz futbolu, bir türlü Figo-Rui Costa ve Cristiano Ronaldo-Simao’ların ortasına koyabilecekleri bir santrfor bulamadığı Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları’nda şampiyonluk yüzü göremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;16’lık büyük umut&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;26 yaşındaki Hugo Almeida, henüz 16’sında Naval’dan Portekiz devi Porto’ya geldiğinde gelecekte Portekiz’in müzmin santrfor sorununu çözebilecek kapasitede bir yetenek olarak değerlendiriliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQZmoYJ6eqI/AAAAAAAABUY/cWSr4qlZ3ac/s1600/images.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 259px; height: 194px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQZmoYJ6eqI/AAAAAAAABUY/cWSr4qlZ3ac/s400/images.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5550236434645547682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Porto’da yapamadı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ancak Almeida’nın kariyeri beklendiği gibi ilerlemedi. Klasik bir santrfordan çok 4-3-3/4-6-0 karışımı gezgin/patlayıcı bir forvet oyuncusu olan Pitbull lakaplı oyuncu Porto’da kalıcı olmayı başaramadı. Porto’nun B takımından A takımına çıktıktan sonra birkaç kez kiralık olarak başka takımlara giden Almeida, Portekiz’deki profesyonel kariyerinde 75 maçta 12 gole imza atabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İmkânsız gollerin adamı!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;2006 yılında Bundesliga’nın güçlü ekiplerinden Werder Bremen’e kiralanan Pitbull, Almanya’da da en başlarda attığı gol sayısından çok gollerinin estetik boyutuyla dikkat çekti. Hami Mandıralı ve Roberto Carlos’u andıran şekilde mesafe tanımaksızın frikiklerden birçok oyuncunun atmasının imkânsız olduğu cinsten goller atan oyuncu, her iki ayağını da başarıyla kullanabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Werder’de yeniden doğdu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Portekizli birçok oyuncu gibi iyi bir top tekniğine sahip olan oyuncu, Porto’da Lisandro Lopez’i bir türlü kesemeyince bir de üstüne Edgar ve Farias transfer edilince kiralık gittiği Werder’e bonservisiyle beraber transfer oldu. Klose’nin Werder’den ayrılmasından sonra ise ilk 11’in gediklilerinden birisi oldu ve 2007-8 sezonunda ilk 12 maçta attığı 7 golle göz doldurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İstanbul’daki finalde cezalıydı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;2008-09’da yine başarılı bir performans sergileyen Pitbull, Werder Bremen İstanbul’daki UEFA Kupası finalinde sarı kart cezalısı olduğu için forma giyemedi. Geçtiğimiz sezon zaman zaman yedek kalan Almeida, bu sezona harika başladı ve ilk 10 lig maçında 6 gol kaydetti. Son olarak da St Pauli maçında hat-trick yaparken rakibine dirsek attığı için oyundan atıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nobre ve Holosko’dan sonra büyük heyecan yaratır!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İlk kez 2008’de Portekiz A Milli Takımı’na çağırılan Almeida, Sporting’in Brezilyalı santrforu Liedson Portekiz vatandaşı olunca ilk 11’deki yerini kaybetti ve 2010 Dünya Kupası’na yedek olarak başladı. En büyük sorunu gol sayısındaki istikrarsızlık olan Almeida, zaman zaman sanat eseri golleriyle büyülerken zaman zaman da bir maçta 3 gol atıp 5 maçı tamamen boş geçtiği için eleştiriliyor. Yine de Beşiktaş’ın elindeki forvetlerle karşılaştırınca, Nobre’ye göre çok kolay çalım atabilmesi, her iki ayağını kullanabilmesi ve Holosko’ya göre çok üstün top tekniğiyle fazlasıyla heyecanlandıran bir transfer. 1.91’lik boyu ve Simao, Quaresma gibi vatandaşlarıyla oynayacak olması da cabası!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-7505692186160585013?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/7505692186160585013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=7505692186160585013' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7505692186160585013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7505692186160585013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/simao-sabrosa-ve-hugo-almeida.html' title='Simao Sabrosa ve Hugo Almeida'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TQZmdl0WA-I/AAAAAAAABUQ/NVcanYrsHb8/s72-c/Simao.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-7367676693922193160</id><published>2010-12-12T13:02:00.000-08:00</published><updated>2010-12-12T13:08:55.001-08:00</updated><title type='text'>2010 MODEL MAÇ</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İki farklı kuşağın iki altın hocasının&lt;/span&gt; taktik mücadelesi harikaydı. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Nasıl Şenol Güneş dışında başka bir teknik adam Trabzon’u çalıştırsa bordo-mavililer şampiyonlukta bu kadar iddialı olamazsa, Abdullah Avcı’dan başkası İBB’nin başında olsaydı bu mütevazı kadro da bu kadar ses getiremezdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Avcı &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;taktik model olarak Barcelona&lt;/span&gt;’yı örnek alıyor ancak elindeki &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;kadro Almeira’dan hallice!&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Şenol Güneş ise Trabzon’un üst üste şampiyon olduğu yıllardaki takım ruhu ile modern futbol stratejilerini başarıyla harmanlıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon’un golü öncesi &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;rakip sahadaki kolektif pres ve henüz ilk atakta sağ bek Serkan’ın takımın en ilerideki oyuncusu olması, bu harmanın en güzel futbol tadıydı.&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Uzun yıllar önlibero olarak yıldızı parlayan Serkan’daki bu dönüşüm %99 Şenol Güneş yapımı. Tıpkı Colman’ın günümüzün son model orta sahaları gibi ofans ile defans arasında eşit ağırlıklı olarak başarıyla oynaması gibi. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Burak’taki dönüşümün sırrını ise şişeleyip satsalar herhalde ligimizin tüm teknik direktörleri o şişeden 10’ar 10’ar alırlar!&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Avcı’nın Jaja gibi bir yıldızı bu kadar etkisiz hale getirebilen orta saha kurgusunu ise teknik direktör lisans kurslarında ayrı bir ders konusu olarak işlemek gerek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;50 bin kişilik mesaj&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Trabzonspor şampiyonluk yolundaki rakipleriyle kıyaslayınca bu şekilde 2010 model futbol oynamaya devam ettikçe, 27 yıllık hasrete bu sezon son verebilir. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ayrıca Norveç iklimine rağmen başka maçlarda daha çok “Zulüm”piyat olan stadı hakiki Olimpiyat Stadı’na çeviren 50 bin Trabzonlunun mesajını iyi okumak lazım.&lt;/span&gt; Hazır Sadri Şener gibi yüz akı bir başkan varken artık Trabzon’a daha modern bir stat yapmanın tam zamanı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tribünlerine Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer, Cemil Usta gibi şehrin ölümsüz futbol devrimcilerinin isimlerinin verileceği Şampiyonlar Ligi kalitesinde bir stat bu takıma çok yakışır!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca İnci Sözlük projesi Bozbaykuşlar’a da tebrikler, (BİZE HER YER DEPLASMAN pankartı müthiş bir zeka ürünü) artık Abdullah Avcı reis ve talebeleri sayelerinde daha az üşüyorlar. Taraftar bu oyunun asıl sahibi ne de olsa!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-7367676693922193160?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/7367676693922193160/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=7367676693922193160' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7367676693922193160'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7367676693922193160'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/2010-model-mac.html' title='2010 MODEL MAÇ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2181069146427446448</id><published>2010-12-12T12:56:00.000-08:00</published><updated>2010-12-12T12:59:29.601-08:00</updated><title type='text'>NE YAPTIN GUTİ USTA?</title><content type='html'>Önemli olan iki maç üst üste aynı 11’le sahaya çıkılması değil… &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Eğer öyle olsaydı, Alex Ferguson, 4 gün önce Manchester United’da üst üste 150. maçta farklı 11 sahaya sürüp 9 ay sonra kendi sahasında ilk golü yemezdi!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Asıl önemli olan iki maç üst üste Necip-Ali-Cenk-Ersan gibi 4 genç yetenekle sahaya çıkılması… &lt;/span&gt;Günü kurtaracağım diye geleceğin ıskalanmaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskişehir, takımın metronomunu belirleyen harika bandosu, 24 saat kırmızıyla nefes alıp siyahla nefes veren taraftarıyla en zorlu deplasmanlardan birisi…&lt;br /&gt;Böyle bir deplasmanda genç Ersan takımı ayakta tutarken, oyun kuruculuğunun yanı sıra son haftalarda saha içindeki teknik direktör olarak da pırıl pırıl parıldayan Guti ustanın klasına yakışmayacak kadar saçma bir şekilde oyundan atılması en kötü kâbustan bile beter!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;2. sarı karttaki kural bir acayip o ayrı ama gençlerden birinin bu şekilde atılması başka, Guti’nin atılması bambaşka! Toplam 16 yıl boyunca R. Madrid forması giymiş bir yıldız ne olursa olsun Beşiktaş’ın genç yeteneklerini bu şekilde yalnız bırakmamalıydı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Guti’nin atılmasından sonra Ersan’ın sanki 16 yıldır Beşiktaş forması giyiyormuş kadar olgun ve cesur bir şekilde kramponunu taşın altına sokması sadece dün gece için değil, parlak bir siyah-beyaz gelecek için çok önemli.&lt;br /&gt;Guti saha dışında kimsenin yaralanmasına ya da ölmesine sebep olmadıkça istediğini yapmakta özgürdür, kanunların gerektirdiği cezayı çeker biter. Ama saha içinde bu şekilde oyundan atılmasının cezasını Beşiktaş adına herkes çekti. Guti’yle beraber olurken ekstradan motive olan gençler, Guti’nin şok atılışından sonra Eskişehir’in golüne kadar da farklı bir şekilde ekstradan motive oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;PIQUE ERSAN, CASILLAS CENK, NO ERHAN!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;10 kişilik direnişte Ersan müdahaleleriyle Beşiktaş’ın Pique’si olmak yolunda daha da büyük adımlar atarken, kaleci Cenk ise (Barcelona maçları hariç) Casillas’ı hatırlatan kritik kurtarışlara imza attı.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir de Schuster reis, sana karşı olan her türlü bel altı eleştiriye karşıyız ama lütfen Erhan sevdasından vazgeçsen de sen de Beşiktaşlı da daha fazla zaman kaybetmese!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2181069146427446448?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2181069146427446448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2181069146427446448' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2181069146427446448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2181069146427446448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/12/ne-yaptin-guti-usta.html' title='NE YAPTIN GUTİ USTA?'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-7008617744467214728</id><published>2010-11-30T05:33:00.000-08:00</published><updated>2010-11-30T05:45:52.663-08:00</updated><title type='text'>ZUBİZARRETA: Kalecilikten futbol direktörlüğüne, bir kaderden diğerine koşmak</title><content type='html'>&lt;blockquote&gt;“Bugün artık sokaklarda top oynayan çocukların bile hiçbiri kaleye geçmek istemiyor. Bunda da şaşılacak hiçbir şey yok çünkü futbolda tüm sevaplar forvetlere, tüm günahlar da kalecilere aittir”&lt;/blockquote&gt; diye söze başlıyor, 126 kezle İspanya tarihinin en çok milli olmuş Bask kökenli kalecisi, Barcelona sportif direktörü… &lt;blockquote&gt;“Eskiden en azından Bask ülkesinde kalecilerin saygın bir konumu vardı. Biz Basklar gol yemeyi sevmediğimiz için eskiden hep en iyi oyuncumuzu kaleye geçirirdik. O zamanlar kaleci demek takımın yarısı demekti.”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andoni Zubizarreta, 23 Ekim 1961’de Bask ülkesinin en kalabalık nüfusa sahip ikinci şehri olan Vitoria-Gasteiz’de dünyaya geldiğinde, iyi bir kaleci iyi bir takımla neredeyse eş anlamlıymış. Çocukluğunun geçtiği Aretxabaleta’da, Bask olmanın en kestirmeden dışavurumu eğer kendini silahlı ya da silahsız Bask bağımsızlığını davasına adamıyorsan ya bir aşçı olmak ya da kaleci olmakmış: &lt;blockquote&gt;“Biz Basklar yemek yemeyi çok severiz. Bizim için yemek yemek ikinci bir ibadet biçimi gibidir. Bu yüzden başkent Madrid’de bu kadar çok Bask lokantası vardır. Ben de çocukluğumda aşçı olmak ile kaleci olmak arasında kararsızdım. Hatta 18 yaşında Deportivo Alaves’in kadrosuna girip hiç forma şansı bulamadığımda bile aklımın bir köşesinde bu dünyanın en nankör mesleği olan kaleciliği bırakıp bir restoran açmak vardı.”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Neyse ki futbol yaşantım boyunca bana her zaman gözü kapalı güvenen Javier Clemente henüz ben Alaves ile tek bir resmi maça bile çıkmamışken beni Athletico Bilbao’ya transfer etti. Yoksa bir restoran açsaydım kesinlikle yemeklerin çoğunu tek başıma yiyerek kısa sürede iflas ederdim. Kalecilik kariyerimde 17 yıl sonra iflas ettim. Başta 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nden sonra olmak üzere birçok kez iflasın eşiğinden döndüm. Şimdilerde geriye dönüp hem de bir kaleci olarak İspanya Milli Takımı’nın formasını en fazla giyen oyuncu olmamın yanı sıra Victor Valdes’ten önce Barcelona’nın ligde en az gol yiyen kalecisi olduğuma hâlâ inanamıyorum”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Zubizarreta’nın&lt;span style="font-weight:bold;"&gt; “iflas ettiğim gün” diye nitelediği 1998 Dünya Kupası ilk tur grup maçlarında, İspanya’nın Bulgaristan’ı 7-1 yenmesine rağmen elendiğinde o zamanlar 37 yaşında olan Bask kaleci yine ülke futbolunun en büyük günah keçisiydi.&lt;/span&gt; Grubun iki büyük favorisi olan Nijerya ile İspanya’nın karşılaştığı maçta İspanya 2-1 öndeyken, Nijeryalı Laval’ın yerden ortasını istem dışı bir hareketle kendi kalesine yollayan Zubizarreta, kalecilik hayatının ilk hatasını yapmamıştı. Ama takımın demoralize olarak 3-2 yenilmesine neden olan hatalar zincirini başlatan bu hata, son hatası oldu ve İspanya elendikten sonra profesyonel futbol yaşantısını noktalamak zorunda kaldı. Uzun yıllardır, harika oyunculara sahip olmasına rağmen &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;EURO 2008'e kadar bir türlü takım olmayı başaramayan İspanya’nın hedef tahtasındaki adamı olarak futbolu bırakmak zorunda kalması kaleciliğin dünyanın en nankör mesleği olduğunu bir kez daha haykırıyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün bile &lt;blockquote&gt;“Tamam Zubizarreta hatalı bir gol yedi ama o golden sonra maç 2-2’ydi. O andan sonra galibiyeti getirecek golü atamayan forvetlerimizin ve hiç de Andoni’nin suçu olmayan Nijerya’nın üçüncü golünü engelleyemeyen oyuncularımızın hiç mi kabahati yok?”&lt;/blockquote&gt; diyerek asıl suçu üstlenen Javier Celemente son bir kez Zubizarreta’yı savunup görevinden istifa edecekti. Aynı Clemente henüz 19’undaki kaleciyi 1980 yılında Bilbao’nun kalesine geçirdiğinde yine eleştirilerin odağındaydı: “Benim gibi 19’luk bir çaylağı Bilbao gibi Baskların yarısının yaşamlarıyla eşanlamlı olan bir takımın kalesine geçirdiğinde, herkes Javier’nin kendi ayağına kurşun sıktığını söylemişti. O kadar genç bir yaşta bu eleştiri bombardımanından etkilenmemem imkânsızdı. Ama Clemente’nin ısrarla İspanya tarihinin en iyi kalecisi olacağımı iddia etmesi tüm eleştirilere kulağımı tıkayıp herkesten çok motive olmamı sağladı”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1980-86 yılları arasında 169 maçta Bilbao’nun bir numarası olan Zubizarreta, takımının 1983 ve 1984’te iki sezon üst üste yaşadığı şampiyonluklarda gösterdiği performansla Baskların&lt;/span&gt; “İyi bir kaleci takımın yarısıdır” sözünü haklı çıkaracak, kısa sürede İspanya Milli Takımı’nın kaleciliğine yükselecekti. Karşı karşıya pozisyonlardaki refleksleri, 1.87’lük fiziğini konuşturduğu yan toplardaki üstünlüğünün yanı sıra, kritik anlardaki çizgi kaleciliğindeki zarif tekniği ile de kısa sürede İspanya’nın en iyi kalecisi oldu. İspanya Milli Takımı’nın eldivenlerini devraldığı selefi &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Luis Arconada&lt;/span&gt;, Zubi’den önce sadece İspanya’nın değil, Avrupa’nın da en iyi kalecilerinden birisi olarak gösterilirken, Euro 84 finalinde Platini’nin frikik vuruşunu “yumurtladığında” bir anda İspanya’daki en istenmeyen adama dönüşmüştü. Zubizarreta’nın İspanya formasını son kez giydiği maçlarda, daha o zamandan hem İspanya’nın, hem de kalecilerinin o anda Arconada’yla birlikte sonsuza kadar lanetlendiğini daha iyi anlayacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama asıl lanet, Zubizarreta’nın Barcelona’ya transferiyle bambaşka bir boyut kazanacaktı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1986-1994 yılları arasında 301 kez Barça formasını giyen Zubizarreta, 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nde maçın mutlak favorisi olan Barcelona’nın Milan karşısında aldığı 4-0’lık hezimetin günah keçisi olarak maç dönüşü takım otobüsünde Cruyff tarafından satışa koyulacaktı.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Zubizarreta’dan Victor Valdes’e kadar dünyanın dört bir yanından başta Rüştü, Dutruel, Bonano, Pepe Reina olmak üzere birçok yetenekli kaleci Barcelona’ya gelip gidecek hiçbiri de Zubizarreta’nın boşluğunu dolduramayacaktı:&lt;/span&gt; “Benden sonra kaleye geçen Busquets, dünyanın en çok eleştirilen kalecisi oldu. Ama herkes bilsin ki bunda Busquets’in hiçbir suçu yoktu. Yıllarca beni sakat sakat oynattıklarında zaten onun özgüvenini bir daha tamir olmayacak şekilde zedelemişlerdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zubizarreta da Barcelona’ya İspanya’nın en iyi kalecisi olarak transfer edildiğinde aynı özgüven sorunundan muzdaripti. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Maradona’nın varlığına rağmen bir türlü hedeflediği başarıları gerçekleştiremeyen kulüp&lt;/span&gt;, elindeki süper yıldızları iyi bir takıma dönüştürmesi için İngiliz Terry Venables’ı takımın başına getirmişti. Nou Camp’ta ise hala Cruyff’un ve onun temsil ettiği eski Barcelona’nın hayaletleri dolaşıyordu: “Urruti gibi bir Barcelona idolünün yerine kaleye geçmek çok zor bir şeydi. İspanya Milli Takımı’nın ve iki sezon üst üste şampiyon olan Bilbao’nun kalecisi olmam Nou Camp’taki insanlara çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Zaten Barça’nın kalecisi olmak, başlı başına insanın üstünde tarifsiz bir baskı oluşturuyordu. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hücum futbolunun en güzel bayrağı olan bu kulüp, asla tarihi boyunca pahalı bir kaleciye yatırım yapmadı. Onlar için takımın hücum yükünü taşıyacak hücuma dönük bir orta saha, bir santrfor ya da bir açık oyuncusunun yanında bir kaleci son derece atıl bir yatırımdı”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Nou Camp, uzun yıllar Barça kalesinin bir numarası olan Urruti’ye deli gibi âşıktı ve kalede sadece onu görmek istiyorlardı. Zubizarreta’nın onlar kendini kabul ettirmesi için hiç hata yapmaması ve dünyaları kurtarması gerekiyordu. Venables, yıldızların egolarını törpüleyip Barcelona’ya göreceli de olsa başarılar yaşatmaya başladığında Maradona’yı takımdan göndermiş, Nou Camp’ı karşısına almıştı. O zamanlar herkes gibi Zubizarreta da İngiliz teknik adama karmaşık duygular besliyordu: “Venables’ın beni gerçekten isteyip istemediğini bilmiyorum. Büyük ihtimalle İngiliz kaleciler gibi fizikli olduğum ve yan toplarda kadrodaki diğer kalecilerden daha çok güven verdiğim için beni seçmişti. Ama antrenmanları mükemmeldi. Daha önceki Barça teknik direktörlerinin aksine teknikten çok fiziğe dayalı bir oyun tarzını sahaya yansıtıyorduk. Blok halinde 90 dakika pres yapıyor ve toplu halde hücuma çıkıyorduk. Venables, savunmayı çizgi halinde oynatıyor, benden kaleciliğimin yanı sıra liberoluk da yapmamı istiyordu. Ben ilk zamanlar İngiliz takımları gibi çok hızlı oynayan takımın vitesine göre ağır kalıyordum. Ama zamanla ben de Venables sayesinde tempomu arttırıp Avrupa’nın en hızlı kalecilerinden birisi oldum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Venables’ın Barça’ya kazandırdığı La Liga şampiyonluğu ve Kral Kupası, Cruyff’un her daim Nou Camp’ın üzerinde dolaşan hayaletinin sahaya inmesine engel olamadı. 1988 yılında hala günde en az bir paket sigara içmeye devam eden Hollandalı futbol efsanesi, Barça’nın başına geçtiğinde sadece Katalan ve İspanya futbollarında değil, Avrupa futbolunda da büyük bir devrim başlayacaktı.&lt;/span&gt; Bu devrimden en çok nasibini alanların başında yine Zubizarreta vardı: &lt;blockquote&gt;“Cruyff’a göre önemli olan kasların değil beyninizin hızıydı. Artık oyuncular değil, top olabilecek en hızlı şekilde koşuyordu. Yerden kısa paslarla oyunu sürekli ileri itiyorduk. Bu oyun düzeninde de savunmayı Venables zamanına göre çok ileride kuruyorduk, bu da benim libero olarak görev alanımı iyice genişletiyordu. Venables döneminde topu gelişigüzel olarak uzaklaştırdığımda alkışlanıyordum ama Cruyff buna çok kızıyor ve beni saatlerce bir kaleciden çok bir orta saha oyuncusu gibi çalıştırıyordu.”&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Geçirdiği by-pass ameliyatından sonra sigara yerine Katalan şekerlerinin tiryakisi olan Cruyff’lu Barça 1991, 1992, 1993 ve 1994’te üst üste 4 kez La Liga’da şampiyon olurken, 30’lu yaşlarına giren Zubizarreta artık Avrupa’nın en iyi kalecisi olarak gösteriliyordu. &lt;/span&gt;1989’daki UEFA Kupası şampiyonluğuna 1992’deki Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğuna da eklemişti. 1986 ve 1990 Dünya Kupaları’nda İspanya kalesinde takımın en başarılı isimlerinden biri olarak oynadıktan sonra 33 yaşında Amerika’da yapılacak 1994 Dünya Kupası’na hazırlanan Zubizarreta, 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nden önce yine formunun zirvesindeydi. Ligde son dakikada Deportivo’lu Djukiç’in kaçırdığı penaltıyla gelen son dakika şampiyonluğundan sonra Barcelona Atina’daki finalin de en büyük favorisiydi: &lt;blockquote&gt;“Herkes, dört sene üst üste harika bir futbol oynayarak La Liga şampiyonu olan Barça’nın Atina’da Milan’ı da çok rahat yeneceğini düşünüyordu. Ama o son dakika penaltısının üstümüzde yarattığı stres ve aşırı sevinç karışımı ruh hali aslında içten içe konsantrasyonumuzu bozmuş ve o geceki tarihi hezimeti hazırlamıştı. Maçtan hemen sonra otobüse bindiğimizde Cruyff hiç olmadığı kadar sinirliydi, sigarayı bıraktıktan sonra ağzından düşürmediği lolipopu önce yere fırlattı sonra da kabak benim başıma patladı: ‘Andoni, yarın ilk iş olarak kendine yeni bir takım bul!’”&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra Cruyff’lu Barcelona bir daha tek bir kupa bile kazanamazken, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Katalan ekibi 2000’li yılların ortasında Valdes’i kaleye monte edene kadar o maçtan sonra Valencia’ya transfer olan Zubizarreta’yı mumla aradı.&lt;/span&gt; Her şeyden önce Saviçeviç’in Zubizarreta’yı günah keçisine dönüştürerek gafil avladığı üçüncü golden önce, topu sol kanatta Nadal’dan tabanıyla almıştı, asıl suçlu pozisyon burnunun dibinde olmasına rağmen bayrağını kaldırmayan yan hakemdeydi. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ama işte tıpkı dünyanın gelmiş geçmiş en iyi kalecilerinden Schumacher, Arconada ve Dassaev gibi Zubizarreta da artık o golle hatırlanacaktı!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1994-98 yılları arasında Valencia formasıyla 152 kez daha La Liga kalelerini şereflendiren Zubizarreta toplamda 622 kezle İspanya Ligi’nde en çok forma giyen kaleci oldu. 1994’teki Şampiyonlar Ligi Finali’nden sonra yeni kuşak futbolseverler tarafından 1998 Dünya Kupası’nda Nijerya’dan yediği golle İspanya’yı yakan adam olarak hatırlansa da toplamda 126 kez milli olarak sadece en çok m&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;illi olan kaleci değil aynı zamanda da en çok İspanya forması giyen futbolcu oldu. Üst üste dört Dünya Kupası’nda bir maçın bir dakikası hariç İspanya’nın kalesini başarıyla korurken, Arconada’nın ve İspanya’nın müzmin lanetinden kurtulamadı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nasıl Dassaev, “Van Basten’in en güzel golünü yiyen kaleci” olarak hatırlanıyorsa, Zubizarreta da biz kalecileri en fazla yediği gollerle anan millet olan Türkler tarafından hep tebessümle hatırlanır.&lt;/span&gt; 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nde Saviçeviç’in daha sonradan kendisinin de itiraf ettiği, Ray Charles dâhil tüm dünyanın gördüğü ama yan hakemin ıskaladığı tabanı hangimiz hatırlıyor? &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ama hiçbir Türk futbolsever, o zamanlar orta sahada oynayan Beşiktaşlı Gökhan Keskin’in Bilbao deplasmanında, orta sahanın biraz ilerisinden Zubizarreta’ya attığı golü unutmadı.&lt;/span&gt; 1994’teki finalde Saviçeviç’in golünden sonra yan hakemin körlüğüne isyan ederek önce Hayrettin Demirbaşvari bir sinir krizi geçiren daha sonra da topu hışımla sahanın dışına diken Zubizarreta, tesadüfün böylesi ki &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;o anda hayatta tek hatası kaleci olmak olan Galatasaray’ın unutulmaz kalecisi Hayrettin’in kendisiyle özdeşleşmiş kaleci kazağının aynısını giyiyordu!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yine de Zubizarreta’yı sadece, Barcelona’nın altın çağının bir numarası olarak ve dört Dünya Kupası’nda üst üste İspanya’nın makus talihini değiştirmeye çalışırken sergilediği kalecilik zanaatıyla değil, geçtiğimiz yıllarda Afrika’daki çocukların yaşam şartlarını düzeltmek için oynanan “Mandela için 90 Dakika” maçındaki performansıyla da hatırlamayı tercih ediyorum. Başta Pele, Gullit, Eto’o, Uche, Amokachi ve Redondo olmak üzere birçok futbol efsanesinin aynı sahada ter döktüğü maçtan sonra söyledikleri, kurtardığı binlerce golden bile daha kritik bir pozisyonu hafızalarımıza kazıyor:&lt;blockquote&gt; “Bugün burada, hayatımın kurtarışını yaptığımı düşünüyorum. Sadece toplanan paranın değil, bizim gibi hayatı boyunca futbolun sağladığı lüks hayata kalenin diğer tarafından ilk kez bakma fırsatını bulan birisi olarak, Tanrı’nın kalecilerden esirgediği merhamet ve eşitliği Afrika’ya bahşetmesini diliyorum.”&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;29 Kasım pazartesi gecesi ise bugüne kadar biz ölümlülerin gördüğü en güzel, en ihtişamlı futbol takımlarından birinin, Barcelona'nın futbol direktörü olması ise bambaşka bir yazı konusu olmaya fazlasıyla değer!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-7008617744467214728?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/7008617744467214728/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=7008617744467214728' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7008617744467214728'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7008617744467214728'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/zubizarreta-kalecilikten-futbol.html' title='ZUBİZARRETA: Kalecilikten futbol direktörlüğüne, bir kaderden diğerine koşmak'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8614296392401793265</id><published>2010-11-29T15:32:00.000-08:00</published><updated>2010-11-29T16:15:04.943-08:00</updated><title type='text'>ZAMAN SENİ 5 KERE DAHA HAKLI ÇIKARDI CRUYFF USTA</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1- &lt;/span&gt;1979: Johan Cruyff, dönemin Barcelona başkanı Nunez'le toplantıda:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Öncelikle yapmamız gereken La Masia'ya bir özkaynak düzeni, altyapı inşa etmek. Siz binayı yapın felsefi ve ruhani inşasını bana bırakın. Orada sadece yıldız futbolcular değil, yıllarca Barcelona'ya hizmet edecek ortak bir felsefenin, evrensel bir güzel futbolun tohumlarını yeşertecek değerler yetiştireceğiz." &lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;La Masia'nın ilk mezunlarından birisi, medarı iftaharı Josep Guardiola olacak, 1988'de teknik direktörlüğe getirilen Johan Cruyff tarafından A takıma çıkarılıp uzun yıllar kaptanlık yaptıktan sonra rekorların takımının hocası olacaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ4taVDPoI/AAAAAAAABTo/BkfcXoR2tK4/s1600/Johan-Cruyff%2B3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 280px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ4taVDPoI/AAAAAAAABTo/BkfcXoR2tK4/s400/Johan-Cruyff%2B3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545119394012806786" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;2- 2008:&lt;/span&gt; Johan Cruyff, bir nevi Barcelona'nın "ruhani lideri" olarak dönemin başkanı Laporta'nın odasında yeni teknik direktörün kim olacağı üzerine fikrini beyan eder: &lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Şu anda sadece bir taktisyene değil bir ruha ihtiyacımız var: Rijkaard’ın yerine kim mi gelmeli? Barcelona B’nin hocası, eski talebem Josep Guardiola. Eğer Guardiola’nın eski takım arkadaşı olan sportif direktörümüz Txixi Begiristain’a da uygunsa, hemen Pep’i göreve getirin”&lt;/span&gt; &lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ5dQZOqCI/AAAAAAAABUA/dQDHsJrlFB0/s1600/Johan-Cruyff.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 359px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ5dQZOqCI/AAAAAAAABUA/dQDHsJrlFB0/s400/Johan-Cruyff.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545120215979698210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;3- 1991:&lt;/span&gt; Barcelona 4 yıllık şampiyonluk serisine başlayacağı ligin son maçından önce:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Taktiğimizde tek bir değişikliğe dahi gerek yok: Eğer top sürekli bizde olursa, rakip bize gol atamaz. Sizden tek isteğim var, bugün kazansak da kaybetsek de kendi felsefemize uygun olarak oynayın. Bu gece kaybetsek bile bu felsefeye sadık kalırsak, gelecekte sürekli kazanan biz olacağız”&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;29 Kasım 2010: Barcelona: 5 - Real Madrid: 0, Barcelona'nın topla oynama oranı %67&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ5YJtxBzI/AAAAAAAABT4/RLqME0sh_fQ/s1600/johan_cruyff-295330.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 379px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ5YJtxBzI/AAAAAAAABT4/RLqME0sh_fQ/s400/johan_cruyff-295330.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545120128287442738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;4- 2009 Cruyff &amp; Rexach sohbeti:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Guardiola, Barcelona’yı çalıştırabilecek teknik direktörler arasında açık ara en deneyimli olanı çünkü o daha futbolcuyken sahadaki teknik direktörümüzdü!”&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;29 Kasım 2010 günü Barcelona, Real Madrid'i 5-0 yendiğinde Guardiola da aynen şunu söyler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Bu başarı başkanından scout'una birçok insana ait. Yılların birikimi.”&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ5OFlZDOI/AAAAAAAABTw/Z8zAvwU_Qgk/s1600/johan%2Bcruyff-army.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 296px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ5OFlZDOI/AAAAAAAABTw/Z8zAvwU_Qgk/s400/johan%2Bcruyff-army.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545119955379883234" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;5- Tarihi ve yeri belirsiz:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Futbol basit bir oyundur, zor olan onu basit oynamaktır"&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ5jwOYXnI/AAAAAAAABUI/1qg68A5zA8g/s1600/johan-cruyff1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ5jwOYXnI/AAAAAAAABUI/1qg68A5zA8g/s400/johan-cruyff1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545120327603347058" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8614296392401793265?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8614296392401793265/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8614296392401793265' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8614296392401793265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8614296392401793265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/zaman-seni-5-kere-daha-hakli-cikardi.html' title='ZAMAN SENİ 5 KERE DAHA HAKLI ÇIKARDI CRUYFF USTA'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TPQ4taVDPoI/AAAAAAAABTo/BkfcXoR2tK4/s72-c/Johan-Cruyff%2B3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-4258229364426425875</id><published>2010-11-28T06:55:00.000-08:00</published><updated>2010-11-28T14:35:08.319-08:00</updated><title type='text'>JAJA JAJA ŞAŞAŞA!</title><content type='html'>Jaja henüz 24 yaşında. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;America MG takımının altyapısında yetişen&lt;/span&gt; birçok Brezilyalı gibi 18 yaşındayken de spektaküler yeteneklerle bezeli bir futbol mücevheriydi. Ancak mücevherin işlenip parlaması zaman aldı. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;2004’te dönemin Hollanda devi Feyenoord’a geldiğinde de çok yetenekliydi ancak bireysel yeteneklerini forma giydiği takımdan çok kendisine oynamak için kullandığı için daha mütevazı takımlara sürgüne gitti.&lt;/span&gt; Belçika’da Westerlo, İspanya’da Getafe derken arada kiralık olarak Brezilya’ya bile döndü…&lt;br /&gt;Sonra beklenmedik bir ülkenin sürpriz bir takımında uzaktan attığı mükemmel golle adını tüm Türkiye’ye duyurdu. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hatta Türkiye’ye gelmeden önce Türkiye Ligi’nin kaderini değiştirdi: “Jajazede” olan Ertuğrul Sağlam “Hayat devam ediyor” diyerek Bursa’yı efsanevi bir şekilde şampiyonluğa taşıdı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sezon başında Sadri Şener başkanla Trabzon’da gezerken bordoyla nefes alıp maviyle nefes veren herkes, başkana yeni transferin kim olacağını soruyordu. Başkan Şener ısrarla &lt;blockquote&gt;“Şenol Güneş hoca kimi isterse o!” &lt;/blockquote&gt;diye cevaplarken bana dönüp şunu söylemişti: &lt;blockquote&gt;“Bizim İstanbul takımları gibi çok büyük bir ismi getirip havalimanı şampiyonluğu yaşayacak lüksümüz yok. Şenol Güneş’in taktik planına uyan en iyi ismi transfer edeceğiz”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kore deneyiminden sonra zaten üst düzey olan teknik direktörlüğünü daha da geliştiren Güneş sadece Kore futboluna &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Premier Lig’in yeni yıldızı Lee&lt;/span&gt;’yi kazandırmakla kalmadı. Kendi futbol vizyonuna da çok şey kazandırdı! &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Trabzonspor topu kaybettiği anda tüm hatlarıyla kolektif savunmaya başlarken topu kazanır kazanmaz da hücuma olabilecek en hızlı ve en efektif şekilde çıkarak ligimizin en modern futbolunu oynayan takımı.&lt;/span&gt; Bir de Jaja’nın santrfor versiyonunu bulurlarsa yılların şampiyonluk hasretine son vermeleri işten bile değil!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-4258229364426425875?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/4258229364426425875/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=4258229364426425875' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/4258229364426425875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/4258229364426425875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/jaja-jaja-sasasa.html' title='JAJA JAJA ŞAŞAŞA!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-1677581815920329341</id><published>2010-11-21T12:58:00.001-08:00</published><updated>2010-11-21T12:58:31.979-08:00</updated><title type='text'>BAYRAM TRAFİĞİ</title><content type='html'>Beşiktaş’ı 2-1 öne geçiren goldeki gibi… Top, Quaresma’nın ayağına geldiğinde bir nevi hiç bitmeyecek gibi gözüken Beşiktaş bayramı! Ancak Beşiktaş’ta bazı oyuncular bayram trafiği misali: Topla ya da topsuz bir türlü gidemiyor, pas trafiğini ve siyah-beyaz futbol gönlünü fena halde sıkıştırıyorlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Beşiktaş’ın “taktik akıl” açısından en gelişmiş ve olgunlanmış iki oyuncusu Guti’yle Sivok’un yokluğunda oyun kurma görevi takıma eşit olarak dağılıyor. Ancak doğal oyun kurucuların olmadığı dizilişte “kolektif oyun inşası” görevini daha fazla üstlenmesi gereken Aurelio sürekli yana ve geriye oynayınca mecburen sürpriz isimler ön plana çıkıyor: Sarı kart görene kadar ısrarla dikey oynayan Ersan yaşından büyük işler başarıyor. Sezon başlamadan önce “Hedefim Beşiktaş’ın Pique’si olmak” derken ne demek istediğini daha iyi anlatıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne de olsa top insandan hatta Messi’den bile hızlı! İnanmayan Messi’li Barcelona ile Messi’li Arjantin’in farkı üzerine bir daha düşünsün. Fakat Holosko futbolun icat edildiği günden beri geçerli olan bu “hız dengesi”ni bir türlü anlayamayıp inatla topla beraber rakiplerinin içinden geçmeye çalışınca, rakip alanda bütün yük Quaresma’nın kramponlarına biniyor. &lt;br /&gt;Q7 oyundan çıkana kadar elinden geleni yine yaptı, hatta yaptığı ortanın sonucunda Holosko gol bile attı! Ancak Q7 sakatlanıp yerine Erhan girince bayram bir anda bitti! &lt;br /&gt;Erhan’ın maçı 2-2’ye getiren goldeki kademe hatasını Beşiktaş’ın A2 ligindeki lider takımının sağ beki antrenmanlarda bile yapmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KEŞKE…&lt;br /&gt;Keşke Schuster sezon öncesinde Mustafa Denizli ile konuşsaydı da Erhan’larla, Holosko’larla zaman ve puan kaybetmeseydi. Keşke Necip’i yedek bırakarak kendi felsefesinden vazgeçmeseydi!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-1677581815920329341?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/1677581815920329341/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=1677581815920329341' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1677581815920329341'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1677581815920329341'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/bayram-trafigi.html' title='BAYRAM TRAFİĞİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-1827156685300704494</id><published>2010-11-18T04:28:00.000-08:00</published><updated>2010-11-18T04:30:24.161-08:00</updated><title type='text'>HOLLANDA - TÜRKİYE MAÇI ve GECİKMİŞ YENİLİKLER</title><content type='html'>Günümüz futbolunda belirleyici olan 2 ana unsur var: &lt;br /&gt;&lt;em&gt;1-Hücumun bittiği anda savunmaya ne kadar kolektif başladığınız&lt;br /&gt;2-Savunmada topu kapınca kolektif hücuma ne kadar efektif çıktığınız&lt;/em&gt;Bu iki unsurun ne kadar belirleyici olduğu 2010 Dünya Kupası’nda da tescillenmişti: Avrupa’da bu ikisini en iyi şekilde sahaya yansıtan iki takımdan birisi Hollanda. O Hollanda ile hazırlık maçı yapmak, geleceğin milli takımını kurma; eldeki takımın futbolunu güncelleştirme, bir üst seviyeye çıkarma hedefine uygun bir tercih. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;21. yüzyıl futbolu, “kramponlu Pisagor” Cruyff’un yıllar önce anlatmak istediği gibi: Aslında basit bir futbol ama zor olan onu basit oynamak. Ligimizde en basit yani en efektif oynayan takımın, Trabzonspor’un bu kadroda ağır basması son derece doğal ve Hiddinkçe bir tercih.&lt;/strong&gt; Bu “yeni” milli takım, beraber açılıp beraber kapanmaya, hücuma açılma ve savunmaya kapanma arası süreyi minimuma indirmeye çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hiddink, daha önce Güney Kore, Avustralya ve Rusya’yı benzer son model futbol ilkelerini uygulayarak ihya etti.&lt;/em&gt; İlk 45 dakikada da milli takımımızda nihayet Hiddink futbolundan izler gördük. En üstte saydığım günümüz futbolunun iki belirleyici ana unsurunu şimdilik 10 üzerinden 6-7 arası bir seviyede sahaya başarıyla yansıtabildik.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;2010 yazı boşa geçti!&lt;/blockquote&gt;&lt;/strong&gt;Keşke bu “yeni” milli takımın temelleri dün gece değil de 2010 yazında atılsaydı. Amerika’da ne idüğü belirsiz bir statta benzeri futbol oynayan hiçbir takımın 2012 grubumuzda bulunmadığı Kuzey İrlanda yerine Dünya Kupası öncesinde Hollanda ile karşılaşsaydık! Dün gece kazanmasak da en azından Azerbaycan kazasını yaşamazdık!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-1827156685300704494?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/1827156685300704494/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=1827156685300704494' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1827156685300704494'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1827156685300704494'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/hollanda-turkiye-maci-ve-gecikmis.html' title='HOLLANDA - TÜRKİYE MAÇI ve GECİKMİŞ YENİLİKLER'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6644043441304779856</id><published>2010-11-18T04:15:00.000-08:00</published><updated>2010-11-18T04:27:59.329-08:00</updated><title type='text'>GEÇEN YIL BUGÜN NE OLMUŞTU?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Çok yazık olmuştu futbola karşı yetenekleri kısıtlı olsa da futbol yürekleri kocaman olan 11 İrlandalı gence... &lt;/strong&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZxfh9RpI/AAAAAAAABTg/Nby_wRQURtM/s1600/6%2Bhenry.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 223px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZxfh9RpI/AAAAAAAABTg/Nby_wRQURtM/s400/6%2Bhenry.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540863254617474706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZsdKCL3I/AAAAAAAABTY/sS_T4yCOw4I/s1600/3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 277px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZsdKCL3I/AAAAAAAABTY/sS_T4yCOw4I/s400/3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540863168080916338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Kupası'na el değdi... Kura çekiminde herkes hiçbir şey olmamış gibi maskeli baloya devam ederken bir delikanlı çıktı, beklenmedik bir isim ama beklendik bir çıkış: &lt;strong&gt;Dünya Kupası grup kuraları çekilirken Fransa'yı çeken Charlize Theron, Platini'nin gözünün içine baka baka "İrlanda" dedi...&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZmomZJcI/AAAAAAAABTQ/POUaHj1DC8s/s1600/2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 333px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZmomZJcI/AAAAAAAABTQ/POUaHj1DC8s/s400/2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540863068073436610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZgmieqiI/AAAAAAAABTI/_eiPj1Cqo5Y/s1600/1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 279px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZgmieqiI/AAAAAAAABTI/_eiPj1Cqo5Y/s400/1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540862964440934946" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir Güney Afrika sıcağında Meksika, hırsızları çok fena çarptı. Kaderin cilvesi miydi bilmiyorum ama Meksika ilk kez klasik kırmızı-yeşil kombinasyonu yerine çorabından formasına İrlanda yeşil-beyazıyla mücadele etti... Ertesi gün FourFourTwo-Lig Radyo'ya gelen herkese söz verdiğim gibi Fransa'nın yediği gol sayısı kadar lahmacun ısmarladım.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZE_yd6OI/AAAAAAAABTA/H9xOdPpcwZM/s1600/irlanda.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 284px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZE_yd6OI/AAAAAAAABTA/H9xOdPpcwZM/s400/irlanda.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540862490182543586" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yalnız başıma değildim: Fransız hırsızlığı tüm dünyada tepki gördü ve İnönü'de de İrlanda bayrağı açıldı... &lt;strong&gt;Vallahi o bayrağı açan ben değilim ama açan arkadaşlar dünya ahiret kardeşimdir...&lt;br /&gt;Hayat başkalarının acılarına kayıtlı kaldıkça hakiki ve yaşanmaya değer!&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6644043441304779856?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6644043441304779856/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6644043441304779856' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6644043441304779856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6644043441304779856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/gecen-yil-bugun-ne-olmustu.html' title='GEÇEN YIL BUGÜN NE OLMUŞTU?'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOUZxfh9RpI/AAAAAAAABTg/Nby_wRQURtM/s72-c/6%2Bhenry.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2959394174976374448</id><published>2010-11-16T04:50:00.000-08:00</published><updated>2010-11-16T04:58:29.197-08:00</updated><title type='text'>YAŞAR DURAN:  İNGİLTERE'YE GOL ATANA KADAR!</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOJ_tBgIYeI/AAAAAAAABS4/_f5uZPm2jR8/s1600/yedek%2Byasar.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 268px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOJ_tBgIYeI/AAAAAAAABS4/_f5uZPm2jR8/s400/yedek%2Byasar.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5540130903093174754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaleci olmasaymış çok rahatlıkla Kemal Sunal filmlerinde kötü adamların en kötüsü olarak harika bir sinema kariyeri yapabilirdi Yaşar… &lt;strong&gt;Rahmetli Yadigar Ejder’den hiçbir eksiği yoktu, fazlası vardı.&lt;/strong&gt; Boyu daha uzun, refleksleri daha jenerikti. Hiç olmadı, en kötü ihtimalle Metin Milli ya da Çetin Alp ayarında bir şarkıcı olabilir, en azından onun her daim sevimli yüzünün hatırına Eurovision’da İngilizler’den 8 puan alabilirdi. Zaten kendisi de söylemişti: &lt;blockquote&gt;“İngiltere’den 8 yedikten sonra sinemadan, televizyondan, sahnelerden birçok teklif geldi ama insanlara aslında ne kadar iyi bir kaleci olduğumu ispat etmek için kabul etmedim” &lt;/blockquote&gt;Fenerbahçe ve Milli Takım’ın efsanevi oyuncusu Yaşar Duran’ın “iyi” bir kaleci olduğu, yarın sabah güneş doğacağı kadar aşikâr… Çünkü ondan başka hiç kimse –mesela Galatasaraylı ikizi Hayrettin- 8 gol yedikten sonra kendi kendisiyle alay edemez ya gözüne giren güneşten dem vurur ya da açıkça savunmayı ve orta sahayı suçlar. Ancak bu kadar “iyi” adamlar, kendileriyle böyle fütursuzca alay edebilirler: &lt;blockquote&gt;“İngiltere maçından önce milli takımın asıl kalecisi Ankaragücülü Arif’ti. Ama sanki mahalle maçına çıkacakmışız gibi büyüklerimiz bana ‘Yaşar, senin boyun uzun… İngilizler havadan oynuyorlar, kaleye sen geç’ dediler.”&lt;/blockquote&gt;O gün gerçekten de bir mahalle maçı oynandı Türkiye’de… &lt;strong&gt;O zamanki futbol kriterlerine göre Londra’nın en zengin mahallesi ile 12 Eylül Türkiye’sinde Alibeyköy’ün en fakir mahallesinin maçı… &lt;/strong&gt;Top, forvetimiz Rıdvan Dilmen’in ayağına toplamda 9 kere gelmiş, 9 kez santra yapmıştı. 9 santranın yedincisinde teknik direktörümüz Coşkun Özarı, o gün dudaklarının arasından hiç eksik olmayan uzun Samsun’unu ters yakmış, o esnada dünyada nikotine en çok ihtiyacı olan maçın Türk spikeri top altıncı kez ağlarımıza girdiğinde “Bir İngiltere atağını daha gol yiyerek savuşturuyoruz” demişti. Yedinci golde ise gelmiş geçmiş en trajikomik Türk filminin en unutulmaz sahnesinde yine Yaşar vardı: Golden sonra topu eline almış, santra yapması için topu ısrarla Rıdvan’a vermiyor, kendisini uyaran hakeme &lt;blockquote&gt;“Atmam abi, bitir artık bu maçı, o zaman ben de topu atarım”&lt;/blockquote&gt; diyordu. Sekizinci ve nihayet son golü yediğimizde maçın 90. dakikasıydı, spikerimiz belki de tersten bir Samsun yakmış, biraz rahatlamıştı: “Sayın seyirciler, maç bitti, biz hala gol yiyoruz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Yaşar’ın da Hayrettin gibi kaleci olmak dışında hiç hatası yoktu. Bir ay boyunca hiç durmadan yan top çalışmışlar ama nedense kalemize yapılan her orta gol olmuştu. Yaşar’a göre hezimetin asıl sorumlusu Özarı’dan başkası değildi: &lt;blockquote&gt;“40. dakikada ‘Hocam allahını biraz seversen beni oyundan al’ diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Ama o gitti orta sahaya adam aldı. Halbuki orta sahamız langırt masasındaki orta saha gibiydi zaten. 90 dakika sahadaki 20 oyuncu sürekli karşımdaydı, bizim ceza alanının içinde saklambaç oynanıyordu ama nedense hep ben ebe oluyordum. Gözümü açtığımda topu filelerden çıkarıyordum”&lt;/blockquote&gt;Aslında Orwell’in kehanetlerinde kıyamet yılı olan 1984’teki o gün, orada ya da televizyonların başında Yaşar’ın suretinde yenilen 8 gol bize enflasyon, Özal, zamlar, Kenan Evren ve askerlik arkadaşları olarak görünüyordu sadece. Aradan yıllar geçti, hala İngiltere’ye tek bir gol bile atamadık, o yüzden de Yaşar’ı asla unutamadık. Ama o zamanlar, amacımız gol atmak ve galibiyet değildi. Asıl gayemiz, şerefli mağlubiyetler almaktı. Rövanş maçında Wembley’de de ilk maça göre skortif açıdan gayet şerefli bir mağlubiyet alacaktık: 0-5.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli Takım otobüsü Wembley’in önünde durduğunda Fenerbahçeli Abdülkerim, otobüsten yangından kaçarcasına atlayacak, diğer koşmaya hazırlanan oyuncularımızı geçip “Wembley’e ayak basan ilk Türk ben olacağım” diyerek hayatının deparını atacaktı. &lt;strong&gt;Yaşar’a göre bu depar, o zamanlar Wemley’i uzay, kendisini de Neil Armstrong olarak algılayan Türk futbolcusunun en büyük kompleksini kustuğu andı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’nin Ada’ya vize istemeden aldığı ilk Türk olan Yaşar Duran ise Wembley’e nedense son adım atan Türk oldu. &lt;strong&gt;Yaşar’ın biraderi Türkiye Elektrik Kurumu başkanı olarak ayarlamış gibi, başta bizim mahalle olmak üzere İstanbul’un yarısında elektrikler kesikti.&lt;/strong&gt; Zihnindeki elektrik kaçağı asla kesilmeyen Abdülkerim ise ceza alanında, Yaşar ve Raşit Çetiner’e “Lineker’i gördünüz mü?” diye sorup “Biraz önce buradaydı” cevabını aldığında topu yine filelerden çıkartıyorduk. Maç 4-0’ken, 1-0 öndeymiş gibi zaman geçirdik. Ama Coşkun Özarı’nın yıllar sonra 2004’te İstanbul’da 0-0 biten İngiltere maçından sonra söyleyeceği gibi “yine olduramadık”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplamda 18 kez milli olup bunların sadece ikisinde 13 gol yiyen Yaşar, kısa bir süre sonra oynanacak ikinci 8-0’da kaleye geçmeyeceğini adı gibi biliyordu. &lt;strong&gt;Ama o zamanlar da şimdi olduğu gibi Türk “skor” basını rakiplerinden her daim 8 yemekle meşguldü. &lt;/strong&gt;Yaşar’ın yedeği olan Fatih’le aralarında sorunlar olduğunu, küs olduklarını yazdılar. Ama yine ters köşeye yatmışlardı: O gece bu sefer Fatih 8 tane yiyince, Yaşar Duran o efsanevi basın toplantısını yaptı: “Gördüğünüz gibi oda arkadaşım da olan Fatih’le aramızda hiçbir sorun yok. Hatta o kadar içli dışlıyız ki bugün de gördünüz yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de hele de o yıllarda, kaleci olmak maden işçisi ya da öğretmen olmaktan bile daha zor bir işti. Bir hatalı gol yedin mi, ne kadar mucizevî şekilde olursa olsun kurtardığınız toplar sizi tarihin gazabından asla kurtaramazdı. Değişen bir şey var mı? Yaşar Duran da tıpkı Rüştü Reçber gibi hem Fenerbahçe’nin hem de milli takımın kalecisiydi. İkinci Lig’de Gaziantep’te oynarken Milli Takım’a çağrılan ilk oyuncuydu. Fenerbahçe ile 2 kez lig şampiyonu olacak, ne kadar kupa varsa kazanacaktı. Ama Fenerbahçe kariyerinde bile akılda kalanlar hep 8-0’dan sonra üzerine yapışıp kalan, ağzıyla bile top tutsa asla kurtulamayacağı “kovalık”larıydı: Göteborg’dan 40 metreden yediği gol, Fiorentina maçında baraj kurdurturken kaleye giren top, Beşiktaş maçında yüzü kendi kalesine dönükken yumrukladığı ortanın kendi kalesine girmesi…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama, bu kadar “inanılmaz” bir kaleciyi ve bir o kadar da sevimli ve iyi bir adamı siz de Bursa-Fenerbahçe ve Adana Demirspor-Gaziantep maçlarında kurtardığı 3’er penaltı ile hatırlamaya çalışın. En azından bir gün İngiltere’ye bir gol atana kadar…&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2959394174976374448?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2959394174976374448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2959394174976374448' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2959394174976374448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2959394174976374448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/yasar-duran-ingiltereye-gol-atana-kadar.html' title='YAŞAR DURAN:  İNGİLTERE&apos;YE GOL ATANA KADAR!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOJ_tBgIYeI/AAAAAAAABS4/_f5uZPm2jR8/s72-c/yedek%2Byasar.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-7315621962605619965</id><published>2010-11-15T11:54:00.000-08:00</published><updated>2010-11-15T12:04:47.597-08:00</updated><title type='text'>Metin Tekin’in Beşiktaş A takımındaki ilk antrenmanı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOGRkPvC7VI/AAAAAAAABSw/Ql9Luy0TDm8/s1600/1986%2Bkadro.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 268px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOGRkPvC7VI/AAAAAAAABSw/Ql9Luy0TDm8/s400/1986%2Bkadro.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5539869068527594834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Beşiktaş A takımındaki ilk idmanımı dün gibi hatırlıyorum. Saçlarımdan dolayı takımın ağabeyleri düz koşu yaparken kendi aralarında ‘&lt;strong&gt;Bak yahu Cruyff Beşiktaş’a gelmiş’ &lt;/strong&gt;diye gülüşüyorlardı. Ziya Doğan abi de gülenlere &lt;strong&gt;‘En azından Cruyff’a, bir futbolcuya benziyor. Sizin gibi dalgacı Mahmut’lara benzemiyor ya ona bakın!’&lt;/strong&gt; diye çıkışmıştı. Sonra yan top çalışmaya başladık. Benim boyum uzun ve kafa vuruşlarım iyi diye hocamız beni öndireğe yolladı. Kenardan gelen ilk ortada ise Ziya Doğan abinin sesini duydum: “Arka direği boşaltın!” Döndüm baktım, Ziya abinin boyu öyle çok uzun değil ama birden arka direğe doğru kendini yere attı ve uçan kafayla topu doksana taktı! Sonra maçlarda da sürekli aynısını oldu, hatta 1986’da şampiyonluğun kader maçında yine Ziya Doğan abi ‘Arka direği boşaltın!’ diye bağırarak Galatasaray’a golü attığında o ilk antrenman aklıma geldi!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-7315621962605619965?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/7315621962605619965/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=7315621962605619965' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7315621962605619965'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/7315621962605619965'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/metin-tekinin-besiktas-takmndaki-ilk.html' title='Metin Tekin’in Beşiktaş A takımındaki ilk antrenmanı'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TOGRkPvC7VI/AAAAAAAABSw/Ql9Luy0TDm8/s72-c/1986%2Bkadro.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2698989642502240959</id><published>2010-11-04T06:44:00.000-07:00</published><updated>2010-11-04T06:47:53.661-07:00</updated><title type='text'>PREKAZİ ile UNUTULMAZ BİR SOHBET</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Prekazi ile Lig TV koridorlarında rastlaştım. Cep telefonumdaki Dalglish resmini görünce anlatmaya başladı, doyamadım… Yine gel, hatta hiç gitme Cevat usta!&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Önce kendi cep telefonundaki Liverpool armasını gösterdi büyük usta. Fiziği, hayat doluluğuyla sanki daha dün Monaco’ya o golü atmış; Hoddle’a kramponunu, Wenger’e gözlüğünü ters giydirmiş gibiydi… Sonra cep telefonu çaldı Cevat ustanın ama üzerinde Liverpool arması olan değil, &lt;strong&gt;haritada dağılmış ama Prekazi’nin gönlünden asla silinmemiş anavatanı Yugoslavya’nın Atatürk’ü Tito’nun portresinin olduğu telefonu çaldı.&lt;/strong&gt; Cevat usta bizden nazikçe özür dileyip telefonunu açmadan önce çalan melodisine eşlik etti: &lt;strong&gt;“Yaşasın Tito ve halkların kardeşliği…” &lt;/strong&gt;Sonra da telefonu kısa kesip anlatmaya başladı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Liverpool şahanedir, futbol sınırlarının ötesinde bir yaşam biçiminin, hayat felsefesinin futbol forması giymiş halidir… Buradan beraber atlayıp gemiyle Liverpool’a gitsek &lt;strong&gt;‘Siz de kimsiniz, neden geldiniz, nerelisiniz?’ &lt;/strong&gt;demezler, gönlümüzün pasaportuna bakıp içeri buyur ederler. Liverpool’lu, İngiliz falan değildir! &lt;strong&gt;Tıpkı Saraybosnalıların önce Saraybosnalı sonra Boşnak, Sırp ya da Hırvat olmaları gibi, tıpkı Split’lilerin önce Dalmaçyalı sonra Split’li sonra Hırvat olmaları gibi Liverpool’lular da önce Liverpool’ludur, İngiliz, İskoç ya da İrlandalı olmadan önce. &lt;/strong&gt;Biliyor musunuz, Liverpool ilk maçında 11 İskoç futbolcu ile sahaya çıkmış. Bir zamanlar Partizan da Liverpool gibi bir takımdı, mesela bizim Abdullah Gegiç, Miloş Milutinoviç, Fahrettin Yusufi, (gelmiş geçmiş en şahane hoca) Ivıca Osim gibi insanoğlu insan adamlar hep Partizan’la özdeşleşmişti. Sonra Partizan’ı da Kızılyıldız gibi faşistler işgal etti. &lt;strong&gt;Eskiden Kızılyıldız’lılar, akılları sıra Partizanlı’ları ‘Türk, Müslüman, komünist’ diye aşağılarlardı. &lt;/strong&gt;Galatasaray da beni Partizan’dan sonra o zaman Dalmaçya’nın Partizan’ı misali olan Hajduk Split’te oynarken keşfetmişti. Tottenham’la yarı final oynuyorduk. &lt;strong&gt;Ben o maçta hem Split hem de Liverpool aşkıyla oynuyordum, herhalde ondan o kadar iyi oynamışım da gözlerine çarpmışım.”&lt;/strong&gt;“Artık Sırp faşistlerinin takımı olan Kızılyıldız’lıların Partizan’ı sevmediği gibi diğer İngilizlerin bazıları da Liverpool’luları sevmezler. Siyah tenlisi, Çinlisi, kızıl saçlı İskoç-İrlandalısının yan yana oturup ‘Asla Yalnız Yürümeyeceksiniz’ diye şarkılar söylemesine kafası basmaz kafatasçı zihniyetlerin. &lt;strong&gt;Sürekli bok atarlar Liverpool’a çünkü Liverpool’da bizim İstanbul ve eski Yugoslavya’daki gibi 70 milletten insan vardır ve hiçbirinin dini-dinsizliği-rengi-ırkı sorun olmaz, birbirinin gözüne batmaz. Britanya’da başka türlü bir Yugoslavya’dır Liverpool şehri.&lt;/strong&gt;”&lt;br /&gt;“Eski Yugoslavya futbolundaki ne cevherler vardı, rüşvetçi-satılık faşistler iki avuç dolara şereflerini satmasalardı Yugoslavya dağılmazdı. Dağılmamış Yugoslavya’nın futbol takımı da basket takımı da sürekli şampiyon olurdu. Aslında hâlâ ne cevherler var dağılıp unufak olan eski Yugoslavya topraklarında. Daha ne Zlatan İbrahimoviç’ler var bizim oralarda! Mesela Bojan Krkiç’in babasının adı da Bojan Krkiç’ti, o da iyi topçuydu. Bizde aile boyu futbol aşkı vardır. Mesela &lt;strong&gt;Saffet “Baba” Susiç’in abisi Susiç’ten bile parlak topçuydu. Bizim oranın George Best’iydi ama içmekten yeteri kadar oynayamadı.&lt;/strong&gt; Şimdi bir oğlu var aynı amcasıyla babasının kokteyli gibi: Yumuşacık bilekler, sırtında gözü varmış gibi bir pas yeteneği...”&lt;br /&gt;“Mesela Hırvatlar bir ara Almanların gazına gelip komple faşist oldular. &lt;strong&gt;Bosna’da yaşanan insanlık dışı trajedide Sırp faşistleri kadar Hırvat faşistleri de suçlu, günahkâr.&lt;/strong&gt; Neyse sonra Mesiç geldi de düzeldiler. &lt;strong&gt;Milli takımın başına da Biliç geçti. Çok kıyak çocuktur Biliç; o da Split’lidir, rock’çıdır, Che’cidir, bizdendir…&lt;/strong&gt; Antiç dede de güzel adamdır. Var mı ondan başka hem Barcelona, hem Real, hem de Atletico Madrid’i çalıştıran (var ama bu şahane muhabbete gereksiz bilgi limonu sıkmanın hiç lüzumu yok Cevat usta)? &lt;strong&gt;Antiç dede İngiltere’de de kraldır. Futbolculuğunda Luton’da efsane olmuştur, gidin Luton Town kulübüne girişte Antiç’in resmi vardır; o kadar sayılır sevilir… &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Aslında bizim Simoviç de İngiltere ligine gidecekti zamanında, hatta Van Breukelen’in yerine Nottingham Forest’e gidecekti ama iyi ki gidemedi de bizim Galatasaray’a geldi. &lt;/strong&gt;Dünyanın en güzel ruhlu adamlarındandır Simoviç kardeş. Eskisi kadar görüşemiyoruz ama bazen kendimi gece gece ‘Simo nasıldır, nerededir?’ diye düşünürken buluyorum.” &lt;br /&gt;“Galatasaray armasını neden cep telefonumda duvar resmi yapmıyorum? Benim Galatasaray’a olan aşkım başka türlü bir aşktır. Öyle cep telefonuna falan sığmaz, taşar. Mezara bile sığmaz Galatasaray’a olan aşkım. &lt;strong&gt;İnsan aşkına kızar, küser ama asla vazgeçmez; mezarda bile sevmeye devam eder!&lt;/strong&gt;”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2698989642502240959?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2698989642502240959/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2698989642502240959' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2698989642502240959'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2698989642502240959'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/11/prekazi-ile-unutulmaz-bir-sohbet.html' title='PREKAZİ ile UNUTULMAZ BİR SOHBET'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-930860468536295546</id><published>2010-10-27T13:58:00.000-07:00</published><updated>2010-10-27T14:04:33.303-07:00</updated><title type='text'>(Yorumları bir yana) Çok büyük sanatçıydın sen Sergen!</title><content type='html'>Her şey ne de güzel başlamıştı… Babam “Yusuf Tunaoğlu”, dedem “George Best” demişti… Ben küçüktüm, daha önce hiç Sergen gibisini görmemiştim, onu bilirdim… Rıdvan vardı tabii ki… Tanju’yu da görmüştüm. Ama Sergen, Beşiktaşlı’ydı! Ancak bizimkilere Allah söyletmiş! “Servetimin büyük bir kısmını kadınlar ve içkiye yatırdım, geri kalanını da çarçur ettim” diyen &lt;strong&gt;George Best, yeteneklerini çarçur etme bağlamında Sergen’in yanında en fazla Metin Tekin’miş aslında! &lt;/strong&gt;Ne de güzeldi o sol ayak! O zamanlar çekirdek yemezdi Sergen, hatta inanmayacaksınız ama bir zamanlar Giggs kadar hızlı, Fabregas kadar zayıftı; belki Mesut Özil bile onun kadar tanrısal bir teknikle bahşedilmemişti… Futbol tanrıları, ona her şeyi vermişti &lt;strong&gt;ama en güzel eserini yapmak için uğraşırken tabloyu uzun yıllar aynı kalitede koruyacak cilayı çekmeyi unutan ressam gibi o eşsiz yeteneği nasıl kullanması gerektiğine dair ipucunu Sergen’den esirgemişti…&lt;/strong&gt;Bu yüzden hep kendini aradı Sergen… &lt;strong&gt;&lt;em&gt;Beşiktaş altyapısının Türkiye’nin Ajax’ı olduğu günlerde Serpil Hamdi Tüzün’ün özene bezene işlediği bir futbol cevheriydi… &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;İşin aslı efsanevi hocanın kendisinin de itiraf ettiği gibi Sergen’in olağanüstü futbol yeteneklerini keşfetmek için Serpil Hamdi Tüzün olmaya gerek yoktu, onun oynadığı herhangi bir sahanın yanından geçen herhangi birisi bile Sergen’in bu topraklara 100 yılda bir gelecek kalibrede bir futbol elması olduğunu fark edebilirdi. &lt;br /&gt;Elmas günışığına çıktığında, yavru önce annesine baktı, “Ben bu anneye göre fazla mı güzelim?” diye en baştan tereddüt etti. İlk doğduğunda Sergen, annemizin ligine göre çok ama çok güzeldi belki ama o futbol güzelliğine layık olan yerin burası olmadığı aşikârdı… Ne de olsa yıllar sonra Serpil Hamdi Tüzün hocanın bana gösterdiği defterde Sergen daha A takımla hiç sahaya çıkmadan önce o duran ya da durmayan toplardan birbirinden jenerik gollerin hepsini kafasında atmıştı. &lt;strong&gt;Ölümsüz özkaynak devrimcisinden öğrendiği sibernetik tekniğiyle ileride yapabileceği her şeyi o üzerinde “Ali Rıza Sergen Yalçın” yazan kareli defterdeki çocuksu çizimlerde herkesten önce başarmıştı bile!&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;em&gt;O Liverpool’da Fowler’a asist yapmalı, Barcelona’da Guardiola topu kaptığında oyunu kurması için o binlerce maçın kaderini tek başına değiştirecek kudretteki sol ayağa vermeliydi, Cantona golünü attığında ilk sarıldığı kişi kendisine ortayı yapan Sergen olmalıydı; ara sıra Maldini’den savunmaya yardım etmediği için fırça yemeli ama yine de Sacchi’nin kadroyu kurarken kağıda adını yazdığı ilk isim olmalıydı…&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;Olmadı, olamadı… Onu büyüten, yetiştiren ülke, “o ülkeler” gibi değildi. Kendi köşesini yazıp gazetenin kalanında ne yazdığını önemsemeyen gazeteci, suçluyu yakalayıp gerekli merciye teslim ettikten sonra salıverilmesine isyan etmeyen polis memuru, hükümet olup derin devlet karşısında iktidar olamayan başbakanlar gibi yeteneğinin ona emrettiğini yapmadı, kendince görevini yapıp gözlerini yumdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görevi, şimdilerde Alex ve Mesut Özil’in yaptığı gibi, maçın büyük kısmında düşük tempoda fırsat kollayıp iş başa düştüğünde ayağına gelen futbol topunu büyücülerin sihirli küresine dönüştürmekti. Mick Jagger bile ısrarla “Her zaman her istediğin olmaz” diye haykırsa da Sergen’in o 40 yılda bir bu ülke topraklarından fışkıran yeteneğiyle Kara Kartal’ı güneşin bile yukarısına uçurup sonradan Hagi’nin yapacağını önceden yapıp bize göreceğimiz en güzel futbol rüyasını gördürtmesini istedik. Sonra da Türk futbolunun eşsiz yeteneği “Beşiktaşlı Sergen” olarak ver elini Liverpool, Barcelona, Milan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çoğunuza göstermedi ama inanın Beşiktaş’ın ilk yıllarında salt yetenek açısından Sergen’in Hagi’den hiçbir eksiği yoktu…&lt;/strong&gt; Ama olmadı işte… &lt;em&gt;O zamanların en güzel volelerini atan adam da hepimiz gibi “Televole” oldu! &lt;/em&gt;Biz çocuktuk o zaman, anlayamazdık. Hani, koluna Hülya Avşar’ı, Monica Bellucci’yi taksa yine anlardık biraz, böylesine devasa bir futbol yeteneğinin yanında o kepçe kulaklar o kadar da küçük kalırdı ki! Hadi diyelim ki Tanju gibi eşsiz bir yeteneği kadınların kollarında çar çur etmemeye yemin etmişti. Ama bu toprakların en harcanmış futbol sanatçısı Rıdvan Abi’si hiç mi o Mister Spack kulaklarını çekmemişti? Neydi Sergen’in bu at aşkı? &lt;strong&gt;O zamanlar günümüz Türkiye’sinin tek gerçek muhalefeti olarak Tayip Erdoğan’ı sırtından atan Cihan isimli at da daha ortalarda yoktu!&lt;/strong&gt; Ancak, yaşımız kemale erip Dostoyevski’nin Sergen’den bile büyük bir kumarbaz olduğunu öğrendiğimizde anladık Sergen’i… Bu öyle bir tutkuydu ki Fowler ile McManaman’ın bile atları vardı, Sergen’in onlardan tek eksiği Türk olması mıydı yani?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Beşiktaş’taki ilk beş sezonu bile efsane olmasına yeter de artardı. Önceleri Gordon Milne 4-4-2’sinde sol açık, sonra da Daum 3-5-2’sinde forvet arkası serbest adam olarak &lt;strong&gt;o yıllarda Türkiye sınırlarında futbol sanatının en görkemli yapıtlarına imza atacaktı. &lt;/strong&gt;Milne bile disipline edemezdi Sergen’i… Zaten o zamanlar Türkiye’de hiçbir futbolcuyla değil sadece Syd Barrett’ın müziğe olan yeteneğiyle karşılaştırılabilirdi 20 yaşındaki Sergen’in futbol dehası. Daum haklıydı, Sergen de Syd Barrett gibi ne kadar serbest bırakılırsa o kadar Sergen olabilirdi.&lt;strong&gt; En sevdiğimiz Rolling Stones şarkısındaki “Yakut Salı”ydı Sergen. Ona neden bu kadar özgür olması gerektiğini boşuna soruyorduk, onun için özgür olmak, var olmakla eş anlamlıydı. Hiç büyümeyen ve hep özgür kalan çocuklar gibi canı ne isterse onu yaptı… “Avrupa’da oynamak isteseydim oynarım” diyecek, canı istediğinde de bir Chelsea deplasmanında olduğu gibi Avrupa’daki bir sürü paha biçilmez 10 numaraya pabucunu ters giydirecekti. &lt;/strong&gt;Bir gün yine o şarkıdaki gibi gitti ansızın… Her yeni bir gün biraz daha değişirken, biz onu daha da fazla özleyecektik. &lt;strong&gt;Bu kadarı bile İnönü’de futbol cennetiydi, 1991-96 yılları arasında 136 maç orta sahada oynayıp 67 gol atmıştı.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;em&gt;Gollerin sayısı, atılış biçimleri ve vuruş anlarındaki zekâ ve estetiğin yıllar sonra bir araya gelen âşıkların kimseninkine benzemeyen sevişmelerinin yanında sadece küçük bir ayrıntıydı.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Biz, futbol kurallarının değiştirilip Sergen’in sadece frikik atması için ölene kadar Beşiktaş’ta oynayacağının hayallerini kurarken, kaynağı Haliç sularından bile bulanık olan bir adamın parası onu bizden çalıp Siirt’e kaçırmıştı! Üstelik Siirt’te hipodrom da yoktu!&lt;/strong&gt;İstanbulspor’a gelişini de çocuk aklımızla hipodroma bağlayacaktık. O zamanlar bilmiyorduk ki çalıntı da olsa para her şeyi satın alabilirdi. Sergen onların kafalarında tıpkı aynı adamın televizyonu, gazetesi, partisi gibi sadece bir reyting makinesiydi. Tabii ki o futbol yeteneği hiçbir reytinge de sığamaz, beşinci sınıf Berlusconi taklidine yar olamazdı. Sadece 16 maç oynamasına rağmen birbirinden klas 14 gole imza atmış, yeteneğinin ölümsüzlüğünü cümle âleme göstermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama keşke Cem Uzan, hayalini kurduğu Törkiş Berlusconi olup Sergen’i İstanbulspor’da tutabilseydi! Sergen, sırtına ezeli rakibimizin sarı-lacivertli formasını geçirip gözümüzün içine baka baka “Ben zaten doğuştan Fenerliyim” demeseydi! &lt;br /&gt;O masumiyetin aniden yitirilişinin acısıydı, tüm o koro halinde İnönü’den yükselen küfürler… En azından Barcelona’nın Figo’ya yaptığı gibi üstüne kesik domuz başı atmamıştık. Fenerbahçe yetmezmiş gibi Galatasaray’a imza atıp “Hep Galatasaray’da oynamak istemiştim” dediğinde, bir ara onu bile yapmayı düşündük ama belki de o günlerde bize Uranüs kadar uzak gözükse de bir gün yine başka formalarla yapamayıp İnönü’ye dönme ihtimalini saklı tuttuğumuz için yapmadık, ona değil bizimle olan hatıralarına kıyamadık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon’a gittiğinde içten içe sevindik bile… Bizim için Trabzon teknik direktörlüğünden de ötede insanlığın yüzakı olan Şenol Güneş’ti. Biz şampiyon olamazsak, Trabzon olsundu; bir daha “Doğuştan Fenerliyim, Galatasaraylıyım” dediğini duyup ısrarla sevmeden yapamadığımız eski aşkımıza küfür etmek zorunda kalmamak yeter de artardı bize…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sergen, sen belki farkında değildin ama öyle bir futbolcuydun ki kimseye yar olmadın, olamadın. O “Yakut Salı” gibi gittin, geldin; kimse seni anlatacak kelimeleri bulamadı. Ama bildiğim tek şey var ki o da nereden gidersen git, hep özlendin, kaybedilmiş olmanla isyan ettirdin.&lt;/strong&gt; 2002 Dünya Kupası sırasında Yapı Kredi Yayınları’nın Futbol Yıldızları Sergisi’nde bile senin yüzünden yer yerinden oynadı. Serginin açılmasına saatler kala Galatasaray’dan Beşiktaş’a geri döndüğün açıklandığında, Galatasaraylı genel müdür sarı-kırmızı formalı maketini söktürmek için işçilerin hayatını kararttı. Ve sokak sergisini gezen herkes “Nasıl olur da Sergen olmaz?” diyerek hayatımızı cehenneme çevirdi. Ama hiç kimse de o sırada oynanan Dünya Kupası’nda senin neden böylesine sıra dışı yeteneklerine rağmen dünyaca ünlü olmadığın sorusunun asıl sorulması gereken olduğunu anlayamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunun cevabını bir tek sen biliyordun, ama her zamanki gibi çoğumuzdan akıllı olduğun için hiç kimseye söylemedin. Peki, söylesene Dünya Kupası dışında futbol kariyerleri sıradan kalan Schilacci’den, Rossi’den ne eksiğin vardı? &lt;strong&gt;En azından bir yazlığına, birkaç haftalığına canın isteseydi de o yeteneği tüm dünya görseydi, en azından o sol ayağınla birkaç frikik atsaydın, belki biz de Dünya Kupası 3.üncülüğü ile yetinmezdik, kim bilir?&lt;/strong&gt;Ama sen “Erman Toroğlu bile bu ülkede para kazanıyorsa ben asla aç kalmam” derkenki gibi hep herkesten akıllıydın Sergen, zaten yıllarca herkesi senin yeteneğine ihanet eden bir aptal olduğuna inandırmandan belli değil miydi? Nasıl da canın istedi Beşiktaş’ın yüzüncü yılında? Nasıl da birden her şeyi unutturup İnönü’ye gelmiş geçmiş en güzel futbol rüyasına kaldığı yerden devam ettin… Nasıl oldu da Fatih Terim’lerin, Daum’ların, Mustafa Denizli’lerin başaramadığını Lucescu becerdi de seni öyle oynattı? Lucescu’nun onlardan çok fazla eksiği yoktu, tek fazlası sendin Sergen… O Sergen’i Sergen’i olarak kabul etmiş, senin futbol dehan karşısında egosunu daha da sıfırlamıştı. &lt;strong&gt;Her zamanki gibi sezon öncesi kampında sakattın, düzeldiğini söylediğinde de “yapar gibi yaptığın” antrenmanı başkası yapsa üçüncü ligde bile oynayamazdı, sen de biliyorsun! &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Beşiktaş’ın yeni tesislerinde basket potaları yoktu, ama bir zamanlar o potalara sol ayağının içiyle soktuğun topu futbol gönlümüzün en güzel köşesine tam 90’dan öyle bir soktun ki Sergen, o andan itibaren Beşiktaş’tan ilk ayrılmandan sonra yaptıkların bir daha hiç hatırlanmamak üzere silindi gitti.&lt;strong&gt; O sol ayak, çocukluğumuzun yarıda kalan en güzel siyah-beyaz futbol masalına bizi yeniden bağlayan teknikolor rüya jeneratörü gibi devreye bir girdi, pir girdi.&lt;/strong&gt; 100. yılda kaderin en anlamlı cilvesi olarak şampiyonluğu perçinleyen son dakika golünü Galatasaray’a attığında biz Önder Focan ustanın sana yazdığı, tersten okununca ölümsüz futbol yeteneğiyle eşanlamlı adına dönüşen “Negres”in en güzel solosunu bir kez daha dinledik. Evet kiloluydun, taraftarlar seni omuzlarına almaya çalışırken kan ter içinde kalıp sadece bel hizalarına kadar kaldırabildiklerinde bunu daha iyi görmüştük ama şarkıdaki gibi tersten bakınca ölün bile içimizde yıllardır can çekişen futbol delisi çocuğu sonsuza kadar diriltecek harika bir caz solosuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umurunda mıydı tüm bunlar? &lt;strong&gt;2003 sonbaharında Abramoviç’in kaynağı belirsiz parasıyla yarattığı son model yıldızlar topluluğu Chelsea’yi o gecenin en parlak yıldızı olarak tek başına devirip oyundan çıkarken sana sarı kart gösteren hakeme bakışındaki kadar umurundaydı her şey… &lt;/strong&gt;En kayıtsız, gamsız göründüğün anda bile aslında sahada tek başına yapabileceklerini en iyi bilen yine sen olduğun için Beşiktaş’ın galibiyetine 5000 dolarlık bahis oynayıp 40000 Dolar kazanmıştın. Buna rağmen hala kilonu fazla bulanlara verdiğin cevap en az o mağrur Chelsea’yi perişan ederken oynadığın futbolun kadar Sergenceydi: &lt;strong&gt;“Daha fazla kilo verip jokey mi olayım yani?”&lt;/strong&gt;İsteseydin İstanbul’un en güzel yemekçilerini anlatan bir kitap yazar, gurmelerin Hagi’si olurdun… Sana göre en iyi yaptığın üç şey sevişmek, yemek yemek ve futbol oynamaktı. Diğerlerini herkes tartışabilir ama futbol söz konusu olduğunda adının tartışılması ertesi gün güneş doğup doğmayacağını tartışmak kadar gereksiz ve saçma. Hâlâ tartışanlar var biliyorum, çünkü o yerde yatarken attığın golü o anda golün atıldığı kalenin arkasından görmediler. Sen öyle bir dehasın ki Sergen, sen sadece biz Türklerin görme, bilme ayrıcalığına eriştiği tek ama tek şeysin. Belki Türkiye-Almanya maçından biraz Mattheus hatırlar seni, hayatında ilk ve son kez yediği en güzel çalımı… Biraz da sana karşı oynadıktan sonra hayatında ilk ve son kez yedek kulübesine mahkûm olan Chelsea kaptanı Marcel Desailly… Ama biz nasıl unuturuz, Beşiktaş formasıyla Fenerbahçe’ye en güzel golleri atan adamı? Harun Erdenay’ın eliyle bile atarken zorlanacağı mesafeden sol ayağının içiyle basket atan, Hagi’nin profesyonel olmayı reddeden Türk halini? &lt;br /&gt;Söylesene, senin Beşiktaş’tan ayrılmana neden olan Uğur Ekşioğlu’nun adını hatırlayan kaç kişi var? Peki, Türkiye’de şampiyonluk yaşamış dört takımda da forma giyen bir başkası var mı? Buna rağmen, o maçlardan bile uzun süren futbolun Amerikan reytingi seviyesizliğine indirgendiği programların birinde o dört formayı ve senin resmini yan yana koyduklarında, en reyting yalakası bile sana Beşiktaş formasından başka bir formayı yakıştırmaya cüret edebildi mi? Tüm bunları yapıp yine de senin kadar umursamıyormuş gibi davranan, işin kötüsü bu kayıtsızlığın bile bu kadar yakıştığı bir başkası var mı? Sen değil miydin, Galatasaray formasıyla Beşiktaş’a karşı oynadıktan sonra Yasin ile formanı değişip uzun yıllar sonra kendine yakışan formayı giydiğinde “Ne yapayım, Yasin formamı istedi, çıplak mı gezseydim yani?” diyen?&lt;br /&gt;Beşiktaş’tan bir kez daha ayrılınca Şekerspor’a transfer olup yine sadece sana özgü eşsiz çalımını attığında, bir kez daha anlayamadılar seni. Sen ilk günden beri futbola senin yeteneğinle karşılaştırınca en fazla bomba muamelesi yapabilen yöneticilerin, başkanların, skor yorumcularının yönettiği o endüstriyel futbol yalanını oynamak istemedin. Tıpkı bizim seni izleyip en güzel futbol düşlerini kurduğumuz çocukluk günlerimizdeki gibi önemli olan kazanmak ya da kaybetmek değil, “o kadar güzel oynamak”tı! O parçası olmak istemediğin dünyanın en büyük yıldızlarından Roberto Carlos üç bin kişinin huzurunda Fenerbahçe’ye imza attığında sen Eskişehir formasını sırtına geçirirken seni karşılayan 8000 Eskişehirli de mi haksızdı yani?&lt;br /&gt;Senin adının yanında ister istemez kifayetsiz kalan tüm bu cümleleri yazarken dedemin söylemek istediğini daha iyi anladım. &lt;strong&gt;Sadece “George Best” deyip gözünü kırpmamaya çalışarak seni izlemişti o ilk gün… Hayatının son gününde ameliyata girmeden önce doktorlar istediği bir şey olup olmadığını sorduklarında ise “Odama televizyon getirin, Sergen’i izleyeceğim” demişti. Bunu da bil Sergen!&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-930860468536295546?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/930860468536295546/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=930860468536295546' title='19 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/930860468536295546'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/930860468536295546'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/10/yorumlar-bir-yana-cok-buyuk-sanatcydn.html' title='(Yorumları bir yana) Çok büyük sanatçıydın sen Sergen!'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>19</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8286178707758043864</id><published>2010-10-27T12:24:00.000-07:00</published><updated>2010-10-27T12:48:08.385-07:00</updated><title type='text'>LORIK CANA: Arnavut Deschamps</title><content type='html'>&lt;em&gt;&lt;strong&gt;24 yaşında Marsilya’da, geldiğinin ertesi günü Sunderland’de takım kaptanı olmak. Ribery’nin ardından en iyi ikinci Marsilyalı oyuncu seçilmek… Bunlar Lorik Cana’nın ne kadar isabetli bir nokta transfer olduğuna dair sadece birkaç veri…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce Marsilya’da bizim halı sahaların sentetik yerine doğal çimle kaplı bedava versiyonu olan bir “halk sahası”nda duymuştum Lorik Cana’nın adını… O halk sahasındaki maçta, doğma büyüme Marsilyalı olan orta yaşlı Arap esnaf abiye biraz sertçe bir müdahalede bulunmuştum. Bizim Türkiye’deki halı sahalarda benzer bir müdahalede bulunsam sahadan “Takoz Recep” sesleri yükselirdi, o cinsten oyun kuralları dâhilinde normal ama orta yaşlı ağabeylerle oynanan bir maçta “hayat kuralları bağlamı”nda biraz fazla sert bir müdahaleydi. Marketçi Arap abiyi yerden kaldırırken bana &lt;strong&gt;“Sen kendini Lorik Cana mı sanıyorsun, aslanım!” &lt;/strong&gt;diye serzenişte bulunmuştu…&lt;br /&gt;Sonra Marsilya’nın mabedi Velodrome’a ilk kez gitme mutluluğunu yaşadığımda, Lorik Cana’nın Marsilya taraftarı için bir oyuncudan çok daha ötesi olduğunu fark ettim. Cana’nın sahadaki en teknik ve yaratıcı oyuncu olmadığı herkesin malumuydu ama henüz &lt;strong&gt;24 yaşında koca bir şehir için hayatla eş anlamlı olan takımın kaptanlığına getirilen bu Kosovalı Arnavut genç, onlar için bir futbol zanaatkarından daha ötesiydi.&lt;/strong&gt; Paris’tekilere göre fazlasıyla geçim sıkıntısı çeken &lt;strong&gt;% 90’ı etnik Fransız olmayan Marsilya âşıklarının&lt;/strong&gt; oturduğu tribünde neredeyse herkesin Cana ile bir anısı vardı: “Geçen hafta bizim mahalledeki pub’a geldi, şarap içtik” diyordu Martinik göçmeni bir genç. Hemen yandan Zidane formalı Cezayirli bakkal abi itiraz etti: “Cana Müslümandır, alkol içmez.” Hemen arkasındaki bir diğer Marsilya delisi, Cezayirli abinin tezini anında çürütüverdi: “Cana Kosovalı Arnavut ama aynı zamanda da ruhsal açıdan doğuştan Marsilyalı! Şarap da içer, cuma günü namaza da gider. Ne yapsa Cana’ya yakışır. O bizim büyük kaptanımız!”&lt;br /&gt;O gün Cana, her zamanki gibi Marsilya formasıyla % 101’lik bir performans sergilemişti. Sanki Kosova savaşında Sırplarla savaşıyormuşçasına tekmeye kafa uzattı, hatta bir pozisyonda yerdeyken driplinge devam eden rakibinin ayağına kafasını uzatarak topu kesti ve tüm Velodrome ahalisi sanki Marsilya, ezeli futbol düşmanı PSG’ye gol atmışçasına kendinden geçerek ayağa kalktı. Ne de olsa Cana beş yıl PSG forması giydikten sonra aynı zamanda menejeri de olan babasının yönlendirmesiyle 2005 yazında Marsilya’ya transfer olmuş ve “Kalbimdeki kulübe geldim” demişti. &lt;br /&gt;Belki bunu Türkiye’de Fenerbahçe-Galatasaray transfer hattında söylemiş olsa aklımıza “Gerzek Şaban”da sürekli aldığı paraya göre damarında akan kanın rengi değişen kaleci Bülent karakteri gelirdi ama Cana’nın hayatı zaten bir film gibiydi ve maalesef Kemal Sunal’inkiler gibi komediden çok dram tarzında bir filmdi. &lt;strong&gt;En dramatik olan da onun PSG’den Marsilya’ya gelmesini isteyen babası Agim Cana, 20 Ocak 1989 günü yaşanan elim kaza esnasında kulübü Samsunspor tarafından kadro dışı bırakılmış olmasaydı henüz 5 yaşındayken Lorik Cana öksüz kalacaktı.&lt;/strong&gt; Belki de hiçbir zaman Marsilya’ya ya da babasının Alim adını alarak vatandaşı olduğu Türkiye’ye gelemeyecekti.&lt;br /&gt;Lorik Cana’nın kaderini belirleyen yine fazlasıyla dramatik bir dönüm noktası da adeta Emir Kusturica filmlerinden aramıza sızmış bir kare misali: Aslında 10 yıldır dünyanın kalanının pek haberi olmayan bir etnik savaşın yaşandığı Kosova’dan 1992’de Yugoslavya’nın resmen dağılmasından sonra kaçan Cana ailesi, bu kez İsviçre’ye sığındı.&lt;strong&gt; Agim Cana, İsviçre’de oğlunu Lausanne-Sport’un altyapısına yazdırırken bir süre sonra dünyanın en büyük genç futbolcu kâşifi Arsene Wenger’in kapılarını çalacağını rüyasında bile görse inanmazdı.&lt;/strong&gt; Ancak o zamanlar &lt;em&gt;İsviçre ve Fransa vatandaşı olmayan Lorik, İngiltere’deki çalışma izni bürokrasisine takıldı ve Wenger’in çok istemesine rağmen Arsenal’e transfer olamadı.&lt;/em&gt; Bunun üzerine Lorik henüz çocuk sayılabilecek bir yaş olan 16’sında kendisini Fransa’nın başkenti Paris’te buldu. Tüm olup biten sanki Kusturica'nın “Çingeneler Zamanı” filminin futbol versiyonu gibiydi. Tabii arada çok önemli bir fark vardı: Lorik Cana, Paris varoşlarında büyük isyanın koptuğu günlerde ilk kez profesyonel sözleşmeye imza atarak sürekli olarak PSG forması giymeye başlarken &lt;strong&gt;Paris varoşlarında büyüyen bir başka futbol efsanesi Pascal Nouma şöyle buyuracaktı: “O sokaklarda büyüyenler ya arabaları ateşe verirler ya da Zidane olurlar!” &lt;/strong&gt;Cana’nın Zidane’ın yarısı kadar teknik yaratıcılığa sahip olmadığı kesin ama modern zamanlarda saha içinde kendi mevkisinde “Zidane’ın önlibero” versiyonu gibi ruhani bir etki yarattığından da şüpheniz olmasın! Bana ve Marsilya halkına inanmayanlar Galatasaray’a efsanevi bir şampiyonluk yaşayan Marsilya’nın eski hocası Eric Gerets’e ya da bir başka eski dost olan Cana’nın PSG’deki hocası Vahid Halilhodziç’e kulak kabartsınlar! &lt;strong&gt;Behrami gibi İsviçre forması giymenin kolaylığının ve avantajlarının tadını çıkarmak yerine Arnavutluk forması giymeyi hatta FIFA’nın Kosova Milli Takımı’nı resmen tanıması halinde anavatanı için oynamak istemeyi tercih eden &lt;/strong&gt;Lorik Cana, sözde değil özde bir futbol savaşçısı. Eğer Cana biraz daha yaşlı olsaydı “Futbol ateşli silahlar kullanmadan yapılan bir savaştır” sözünün sahibi rahmetli Bobby Robson, Arnavut yıldızı ezeli rakipleri Sunderland’den çok daha önce Newcastle formasıyla İngiltere’ye getirir ve tıpkı Sunderland’in hocası Steve Bruce gibi hiç düşünmeden ona geldiğinin ertesi günü kaptanlık pazubandını verebilirdi. &lt;br /&gt;“Peki, Cana bu kadar iyi de neden İngiltere Premier Ligi’nde daha iyi bir takıma gitmedi de Galatasaray’a geldi?” diye soranları duyabiliyorum. Cana’nın kariyer tercihlerine baktığımızda Galatasaray tercihi son derece tutarlı ve başka “duygusal” sebeplere indirgenemeyecek kadar anlamlı.&lt;strong&gt; Çünkü aynı Cana daha 21 yaşında Real Madrid ve Bayern Münih’ten aldığı teklifleri reddederek neredeyse yarı maaş karşılığı Marsilya’yı tercih etmiş bir isim.&lt;/strong&gt; Günümüz futbolunda nesli fazlasıyla tükenmiş bir biçimde köklerine bağlı kalan ve para sihirbazları yerine öz babasını menejeri yapan Lorik Cana için Türkiye ve Galatasaray harika bir tercih. Aynı şekilde de Lorik Cana, Galatasaray ve Türkiye için çok iyi bir tercih. Şöyle bir karşılaştırma yapmak gerekirse, &lt;strong&gt;son 5 yılda Galatasaray forması giymiş en yetenekli ve sansasyonel isim olan Franck Ribery, “Marsilya’da yılın oyuncusu” seçildiğinde, Lorik Cana “yılın en iyi ikinci Marsilya oyuncusu” ödülüne layık görülmüştü. &lt;/strong&gt;Marsilya’nın diğer efsanevi kaptanlarından en ünlüsünün bir başka “önliberoların Zidane’ı” etkisi yaratan Didier Deschamps olduğunu da not düşmek lazım. Didier Deschamps da Lorik Cana misali az kart gören bir oyuncu değildi ancak onun da tüm kariyeri boyunca oyundan atıldığı maçların sayısı Cana gibi bir elin parmaklarını dahi geçmez. En azından şunu söyleyebiliriz, eğer beklenmedik bir adaptasyon sorunu yaşanmazsa Galatasaray Lorik Cana’yı alırken Didier Deschamps’ın Arnavut versiyonunu transfer etti.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eğer Cana Kosovalı Arnavut değil de mesela önliberoda asla Cana’nın yarattığı etkinin % 70’ini dahi yaratmayı başaramayan Lucas Leiva gibi Brezilyalı olsaydı, İstanbul’a ayak bastığı gün havalimanında en az 20 kamera daha olurdu.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Ancak İtalyan aşçı-Türk aşçı diyalektiğinde olduğu gibi bazen yemeğin lezzetinden çok aşçının milliyetinin geçer akçe sayıldığı ülkeler genellikle hesap ödenirken kazık yerler!&lt;/strong&gt; Bu yüzden Simon Kuper’in “Futbolun Şifreleri” kitabında altını çizdiği gibi en büyük yıldızların bir araya geldiği 11’ler doğru bir kimyayla oluşturulan biraz daha az parlak yıldızların bir araya geldiği “doğru 11’ler”e yenilirler. Geçen yıl da Galatasaray buna benzer bir hayal kırıklığı yaşamamış mıydı zaten? O yüzden Lucas Neill’ın önlibero versiyonu olan Marsilya ve Sunderland’in eski kaptanı Lorik Cana’nın olduğu bir takım, Jo gibi “kendine forvet”lerden medet umulan takımlardan her zaman daha başarılı olmazlar mı zaten?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8286178707758043864?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8286178707758043864/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8286178707758043864' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8286178707758043864'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8286178707758043864'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/10/lorik-cana-arnavut-deschamps.html' title='LORIK CANA: Arnavut Deschamps'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8461659231236038616</id><published>2010-10-04T04:13:00.000-07:00</published><updated>2010-10-04T04:14:44.752-07:00</updated><title type='text'>PARALEL OLMAYAN BİR HÜCUM EVRENİ</title><content type='html'>Uzun bir süredir Beşiktaş set hücumu yaparken Holosko pozisyona girdiğinde heyecanlanmıyorum, kaçacak gol için boşuna hayıflanmıyorum. Holosko ne kadar etkili bir “kontratak silahı”ysa o kadar da “ters tepen”, sürekli ıska geçen bir “set hücumu silahı”. Slovak forvet, 21. dakikada maalesef başta tek vuruş plaseler olmak üzere son vuruşlarda ne kadar büyük fundemantal eksikleri olduğunu en trajikomik şekilde bir kez daha gösterdi. Sonra da konsantrasyonunu tamamen kaybetti. Holosko, Beşiktaş’ın hücum setlerine “paralel olmayan bir evren”de kendi kendine bocaladı…&lt;br /&gt;Beşiktaş’ın Schuster menşeli set hücumları her ne kadar Feyyaz’ın, İlhan Mansız’ın olmadığı yerde santrfor olarak nitelen Nobre’nin sınırlı yetenekleriyle biraz daha uyumlu olsa da, Holosko’nun “patlayıcı kontra forvet” profiline hiç uymadığı kesin. Aynı set hücumu mantığında Q7’nin yokluğunda Beşiktaş kanatlardan iki “ofansif özellikleri gelişmiş” bekiyle hücum etti ve Schuster orta sahanın kanatlarında sabit açık oyuncuları kullanmadı. &lt;br /&gt;İki bek oyuncusunun bu kadar ofansif rollerle oynatıldığı bu sistemde de Aurelio mecburen önliberodan çok, ikinci hamleleri kısıtlı olan iki stopere çok yaklaşıp beklerinin boşalttığı alanlarda ilk topa basmak, kademeye girmek için “önstoper” gibi oynadı. Gözümüz gönlümüz iki ceza alanı arası sürekli mekik dokuyan Necip’i aradı. Aurelio’lu rotasyondan önce Ernst-Necip ikilisiyle Beşiktaş kalesinde daha çok pozisyon görse de rakibe verdiği pozisyonun en az iki katını buluyordu! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii o maçlarda rakiplerin hiçbiri Trabzonspor değildi. Hasan Gören’in LigTV istatistiklerine göre ligimizin topla en çok oynayan üç oyuncusundan ikisi Trabzon orta sahasından Selçuk ve Colman. Bu maça kadar ligde hücumlarının %43’ünü kanatlardan %57’sini ortadan geliştiren Beşiktaş, ligin en optimum top kullanan orta sahası karşısında Rotasyon-Holosko-Aurelio üçgeninde ofans-defans dengesini kuramayınca zorlu deplasmandan eli boş dönmek zorunda kaldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8461659231236038616?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8461659231236038616/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8461659231236038616' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8461659231236038616'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8461659231236038616'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/10/paralel-olmayan-bir-hucum-evreni.html' title='PARALEL OLMAYAN BİR HÜCUM EVRENİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6054451026417167703</id><published>2010-08-12T03:12:00.001-07:00</published><updated>2010-08-12T03:21:04.743-07:00</updated><title type='text'>HOCANIN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT: Ziya Doğan-Ayman özelinden hareketle</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;Nasıl her Capello'nun bir Emerson'u, her Redknapp'ın bir Crouch'ı varsa her Ziya Doğan'ın bir Ayman'ı, her Rıza Çalımbay'ın da bir Youla'sı var(dı)...&lt;/blockquote&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarımız "Futbol bir endüstri, takımlar da şirketler gibi yönetilmeli" derken, daha romantik futbol aşıkları için ayaktopu her geçen gün daha da endüstrileşse bile son tahlilde doğup büyüdüğümüz mahallede oynadığımız açık ara en güzel oyun... &lt;strong&gt;İşin aslı günümüz futbolu eşit oranda olmasa da her ikisinin tam anlamıyla sentezi.&lt;/strong&gt; Bir tarafta dünyanın en zengin adamları başkanlık koltuğuna kurulmuşken, &lt;strong&gt;futbol medeniyet düzeyi gelişmiş ülkelerde "Parayı verdim düdüğü sadece ben çalarım" görgüsüzlüğü tek başına oyuna hâkim değil.&lt;/strong&gt; Diğer türlü olsaydı hayatında futbol oynamamış olan Liverpool'un tartışmalı Amerikalı sahipleri sadece taraftarlara saygılarını göstermek için devrimci Bill Shankly'nin adını anmazlar, tişörtlerini giymezlerdi... Şimdilerde de kovulmaktan beter hallere düşürülmezlerdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu yüzden bu güzel oyunda olup biten her şeye, annemizin ligine tepeden bakmadan ama asla futbolun en güzel yaşandığı ülkeleri ıskalamadan olabilecek en analitik şekilde bakmak lazım. &lt;/strong&gt;Bizde olan bazı negatif şeylerin "onlar"da olmadığı kesin ancak onlarda olan birçok şeyin de bizim ülkemizin futbolunda olduğu aşikar: &lt;strong&gt;Nasıl her Capello'nun bir Emerson'u, her Harry Redknapp'ın bir Peter Crouch'ı varsa her Ziya Doğan'ın bir Ayman'ı, her Rıza Çalımbay'ın da bir Youla'sı var...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ayman Abdelaziz, Malatyaspor, Gençlerbirliği ve Trabzonspor'da beraber çalıştığı Ziya Doğan'ın yeni takımı Diyarbakırspor'a imza attığında "Ziya Doğan, Ayman'ına kavuştu" manşetleri atılmıştı. Manşetlerin altındaki yorumlar ise ülkemizdeki futbol yorumu bağlamında müzmin bakarkörlüğün sadece bir kısmıydı: &lt;strong&gt;"Çalıştırdığı üç takıma da götürdü, artık komisyonlarla kendisine boğazda ev alır!"&lt;/strong&gt; İşin aslı o esnada Ziya Doğan, Diyarbakır'da bir haftadır beraber antrenman yaptığı 21 yeni transferle kumdan kaleler inşa etmeye çalışmakla meşguldü. &lt;strong&gt;"Ayman, uzun yıllar beraber çalıştığım, benim futbol felsefemde taktiksel açıdan kilit önemde olan bir oyuncu. O yüzden Malatyaspor'da çalıştığımız dönemden beri onu her çalıştırdığım takımda oynatmak istememden daha doğal bir şey olamaz, diğer türlü düşünmek çok art niyetli. Ben hayatta sadece parayı düşünsem zaten Diyarbakırspor'u çalıştırmazdım ki! &lt;/strong&gt;Geçen sezon Konyaspor'da yarım devreliğine 250 bin dolar alan Ayman, bu sezon Diyarbakırspor'da bir sezon için 150 bin dolara oynuyor. Ayman-Ziya Doğan ilişkisi bundan ibaret: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;Takımın teknik patronu olarak en çok işime yarayacak personeli bütçemize uygun olarak en az maliyete çalıştırıyorum. İş kısmı bir yana mahallede top oynarken de hep gözünüz kapalı güvendiğiniz kişiyle aynı takımda olmak istemez misiniz?"&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt; diye söze başlıyor Ziya Doğan. Gerçekten de Ziya Doğan-Ayman özelinden teknik direktör ve vazgeçmediği oyuncu genelini incelersek futbol adına ortada asla başka şeylere tenezzül edilmeyecek bir başarı söz konusu: "En başta Ayman gelmeden önceki ve Ayman geldikten sonraki Malatyaspor'un performansını incelemek gerek. Ayman'dan önce küme düşmemeye oynayan takım Ayman'la beraber ligi Fenerbahçe'nin üstünde 5. sırada tamamladı ve UEFA Kupası'na katılma hakkını kazandı. 2005-6 sezonunda ise yine küme düşme hattında olan Gençlerbirliği'ne devre arasında tek bir isim transfer ettik, o da Ayman Abdelaziz'di; ikinci yarıyı 5. sırada bitirdik. Keza Trabzonspor'a da devre arasında Ayman'ı transfer ettik ve puan tablosunun alt kısmındayken ikinci yarıyı lider bitirip sezonu 4. sırada tamamladık. Ayman'la dört ayrı takımda çalıştım, tek bir gün en ufak&lt;strong&gt; problem çıkarmadı, oynadığı her maçta terinin son damlasına kadar mücadele etti. Trabzon'dayken onu sürekli oynatıyorum diye 'Ziya Doğan'ın manevi oğlu' dediler, ben çalıştığım kurumun başarısı söz konusuysa değil Ayman'ı babamı bile tanımam!"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;FourFourTwo, Ziya hocaya Ayman'ın taktiksel önemini ısrarla sorsa da "Siz benden daha iyi analiz ediyorsunuz zaten, ben kendi ağzımla taktik sırlarımı ifşa etmeyeyim daha hayırlı olur" diyerek Aymanvari markajımızdan ustaca sıyrılıyor. Gerçekten de insan kendi kendisine sormadan edemiyor: &lt;strong&gt;"Mesele taktiksel değil de öküz altındaki buzağıysa, insan hem kendini bu kadar afişe edip hem de üstüne daha önce Tolga Seyhan gibi gözden çıkardığı oyuncuyu yeni takımına neden alır ki?"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun cevabı da dünyanın en popüler ligi Premier Lig'in Türkiye'ye açılan pencerelerinden birinden, Liverpool ve Galatasaray eski teknik direktörü Souness'tan geliyor: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;"Futbol tarihi boyunca eski çalıştırdığı takımlardan iyi tanıdığı oyuncuları daha sonra çalıştırdığı kulüplere transfer etme bağlamında en büyük komisyonculuk suçlamasına maruz kalan isim benim.&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt; 1991-94 yılları arasında görev yaptığım Liverpool dünyanın en büyük takımlarından birisidir ve her zaman en iyi oyuncuları kadrosunda bulundurur. Ben de o yüzden genellikle oradaki eski oyuncularımı daha sonra çalıştırdığım takımlara transfer ettim. Ama mesela 1991'de büyük umutlarla transfer ettiğim Dean Saunders'ı kapalı savunmaları çözen bir santrfordan ise daha çok bir kontratak forveti olduğu için bir yıl sonra Aston Villa'ya sattım. &lt;strong&gt;Liverpool'da asıl performansını gösteremiyordu çünkü herkes Ada'nın en güçlü takımına karşı kalabalık bir savunma yapıyor, Saunders da o oyun planında başarılı olamıyordu.&lt;/strong&gt; O Saunders, A. Villa formasıyla ilk maçında, Liverpool'a iki gol birden attı çünkü onların kalabalık alan savunmasına dayalı kontratak taktiği için biçilmiş kaftandı. Aynı şekilde bu kez Galatasaray'ın başındayken Saunders'ı transfer ettim, Türkiye'de de oldukça başarılı oldu çünkü o zaman Türk savunmacıları çok ağırdı. &lt;strong&gt;Galatasaray'a getirdiğim diğer isimlerden birisi Barry Venison bir sezon önce Newcastle United'da önlibero olarak İngiltere Milli Takımı'na kadar seçildi. Halbuki ben Venison Liverpool'da sağ bekken onu dönemin futbol standartlarına göre ağır olduğu için satmıştım, Galatasaray'a da önlibero olarak transfer ettim ancak sakatlıklar yüzünden Saunders kadar başarılı olamadı.&lt;/strong&gt; Yani Venison portföyümden çıkmış oldu, Saunders'ı ise 1998'de Benfica'ya da götürdüm. Liverpool'da öğrencim olan Michael Thomas da Benfica'ya götürdüğüm Adalı oyuncular arasındaydı. Bir teknik adam her zaman tanıdığı, güvendiği oyuncularla çalışmak ister. Aynı mantıktan hareketle Galatasaray'dan oyuncum Tugay Kerimoğlu'nu önce eski takımım Rangers'a önerdim, sonra da Blackburn Rovers'a transfer ettim. Hakan Şükür, Hakan Ünsal ve diğer birçok eski çalıştırdığım takımlardan tanıdığım, güvendiğim isimleri de sayınca hepsinden komisyon almış olsam herhalde o paralarla Manchester City'nin sahibinden bile daha zengin olur Liverpool'u alırdım!"&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hocaların oyun planlarındaki kilit isimleri her gittikleri takıma götürmek istemesi bağlamında Souness - Saunders özelindeki ilişkinin annemizin ligindeki versiyonunun Rıza Çalımbay - Youla ikilisi olduğu herkesin malumu(ydu): "Hızlı hücum, patlayan forvetler günümüz futbolunun en yadsınamaz gerçeği. Bu taktiksel açıdan bakınca son 10 yılda ligimizin en etkili patlayıcı forvetlerinden olan Youla'yla sadece ben değil, tüm teknik adamlar çalışmak istiyorlardı" diye söze başlıyor Rıza Çalımbay. " Mesela Göztepe'den Denizlispor'a götürdüğüm eski taleben Servet de oyuncu ve insan kalitesi bağlamında her zaman %100'le oynayan bir oyuncu, onu da her zaman çalıştırdığım takımda oynatmak isterim ancak çalıştırdığım takımın imkanları ölçüsünde istediğim oyuncularla çalışma fırsatı buluyorum. Zamanında Tigana'dan önce ben Burak Yılmaz'ı Antalyaspor'dan Beşiktaş'a transfer etmek istemiştim ama o dönemde Beşiktaş'ın transfer bütçesi bu transferin gerçekleşmesine uygun değildi ya da bana öyle söylenildi! &lt;strong&gt;Herhalde Tigana yabancı olduğu için benden sonra göreve geldiğinde bir anda bütçe büyüyüverdi!&lt;/strong&gt; Aynı dönemde Youla, Beşiktaş'tayken haksızlığa uğradı, bazıları 'Youla kapalı defanslara karşı oynayamaz' diye biletini kestiler ancak Eskişehirspor'da gördük ki kapalı defanslara karşı da gayet başarılı bir forvet. Zaten kapalı savunmalara karşı yetersiz bir oyuncu olsa İstanbul'da 1-0 yenildiğimiz maçın rövanşında dünyanın en iyi kapalı savunma yapan ekollerinden İsveç'in Malmö'sünü tek başına perişan edemezdi. Mourinho da zamanında tüm eleştirilere kulağını tıkayarak Deco ve Carvalho'da inat etti, sonunda hep o haklı çıktı. Denizlispor - Porto maçlarında tüm Türkiye bir anda Deco'yu tanımıştı. &lt;strong&gt;Halbuki aynı Deco birkaç yıl önce zamanın Benfica teknik direktörü Souness tarafından yeterli bulunmayıp istenmemişti.&lt;/strong&gt; Tüm bunlar tercih meselesi sadece. Teknik direktör yaptığı doğru oyuncu tercihleri ölçüsünde başarılıdır. Mourinho Deco'yu çalıştırdığı Inter'e transfer etmek istiyordu çünkü tüm teknik adamlar beraber çalışırken maksimum verim aldıkları oyuncuları götürebildikleri yere kadar götürmek isterler!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Youla'nın da Rıza Çalımbay ile ilgili duygularını göz önününde bulundurunca aslında yazımızın başlığı cuk oturuyor gibi: "Hocanın götürdüğü yere git!" Bu futbolcu - teknik adam arasındaki zaman ve maddiyat ötesi ilişkiye en yakından şahit olan FourFourTwo muhabiri Hilal Gülyurt'un tanıklığı her şeyi olabilecek en anlamlı şekilde özetliyor: "Youla röportajını yaparken Rıza Çalımbay da Youla'nın görebileceği bir noktada oturuyordu. Onu göstererek 'Ne kadar ekmek o kadar köfte' dedi. Komik olan bunu bozuk Türkçesiyle söylemeye çalışmasıydı. Her cümlesine Rıza hocayı ekleyerek sürekli 'Beni bu kadar optimal kullandığı için ona çok şey borçluyum' dedi. Kampta mangal yaparken balıkları toplayıp toplayıp Rıza hocaya götürüyormuş. 'Ben ona bakacağım, o bana çok baktı' diyormuş." Tabii sonra Youla-Rıza Çalımbay arasında neler neler yaşandı, tüm bunlar aşk bitip kalplere zehir karıştıktan sonra hatırlanmak bile istenmediği için şömineye atılan mutluluk fotoları misali kül olup gittiler…&lt;br /&gt;Ancak Kim bilir belki de Emerson da tuttuğu balıkları hâlâ Capello’ya götürüyordur da bizim haberimiz yoktur ama şurası kesin ki eğer Brezilyalı önlibero İngiliz olsaydı hala Michael Carrick’in yerine Capello’nun prensi olmaya devam ederdi! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİM KİMLE NEREDE ÇALIŞTI?&lt;br /&gt;Modern zamanların yerel rekortmeni Ersun Yanal ve adamları!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ERSUN YANAL&lt;br /&gt;Oyuncu         Beraber çalıştığı takımlar&lt;br /&gt;Serkan Balcı: Gençlerbirliği, Trabzonspor&lt;br /&gt;Ümit Bozkurt: Denizlispor, Gençlerbirliği, Manisaspor&lt;br /&gt;Selçuk İnan: Manisaspor, Trabzonspor&lt;br /&gt;Veysel Cihan: Denizlispor, Gençlerbirliği&lt;br /&gt;Umut Bulut: Ankaragücü, Trabzonspor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HARRY REDKNAPP&lt;br /&gt;Oyuncu         Beraber çalıştığı takımlar&lt;br /&gt;Peter Crouch: Southampton, Portsmouth, Tottenham&lt;br /&gt;Jermain Defoe: West Ham, Portsmouth, Tottenham&lt;br /&gt;David James: Portsmouth + 2009-10’da 39 yaşında Tottenham’a aldırmak uğruna yönetimle ters düştü.&lt;br /&gt;Niko Kranjcar: Portsmouth, Tottenham&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FABIO CAPELLO&lt;br /&gt;Oyuncu         Beraber çalıştığı takımlar&lt;br /&gt;Emerson: Roma, Juventus, Real Madrid&lt;br /&gt;Panucci:        Milan, Real Madrid, Roma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;JOSE MOURINHO&lt;br /&gt;Oyuncu         Beraber çalıştığı takımlar&lt;br /&gt;Paulo Ferreira: Porto, Chelsea&lt;br /&gt;Maniche: Porto, Chelsea&lt;br /&gt;Ricardo Carvalho:Porto, Chelsea, Real Madrid&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RINUS MICHELS&lt;br /&gt;Oyuncu         Beraber çalıştığı takımlar&lt;br /&gt;Johan Cruyff: Ajax, Barcelona, Los Angeles Aztecs&lt;br /&gt;Johan Neeskens:  Ajax, Barcelona&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖNEMLİ NOT: &lt;em&gt;Bu yazı yaklaşık 1 yıl önce yazılmıştır &lt;/em&gt;&lt;strong&gt;(FourFourTwo arşivindendir)&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6054451026417167703?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6054451026417167703/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6054451026417167703' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6054451026417167703'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6054451026417167703'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/08/hocanin-goturdugu-yere-git-ziya-dogan.html' title='HOCANIN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT: Ziya Doğan-Ayman özelinden hareketle'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-668924830284749795</id><published>2010-07-12T03:16:00.000-07:00</published><updated>2010-07-12T03:18:56.324-07:00</updated><title type='text'>EN İYİ 3. OLAN BİLİR(MİŞ)</title><content type='html'>Madalya kürsüsüne çıkıldığında 2. sırayı alan sporcu, 3. sırayı alana göre daha az mutlu gözükmez mi? &lt;strong&gt;Bill Shankly’nin de dediği gibi “Herkes son maçıyla hatırlanır, o yüzden her maçınızı kazanmak zorundasınız!” Bazılarının gözünde sadece sonuçtan ibaret olan Dünya Kupası’ndaki son maçınızda finalde yenilip 2. olmaktansa, bir gün önce kazanıp 3. olmak bazen daha az kötü değil midir?&lt;/strong&gt;Bu &lt;strong&gt;“3. olmak 2. olmaktan daha az acı verir”&lt;/strong&gt; hissiyatının üstüne bir de giderayak final öncesi son bir hoş sadâ bırakma arzusu eklendiğinden olsa gerek 3.-4.’lük maçları 2010 versiyonunda da olduğu gibi hep futbol gönüllerinde hoş bir “uvertür sanatçı” tadı bırakır.&lt;br /&gt;“Bu kupada yıldız yok” diyenlere de bir çift sözüm var! &lt;strong&gt;Dün gecenin ilk golünü atarken 2010 Dünya Kupası’nda kaleyi tutan 6. şutunda 5. golünü atan Müller, tüm turnuva boyunca ilk hatasını dün yapan Schweinsteiger, top her ayağına geldiğinde Zidane’ın gençliğini hatırlatacak kadar heyecanlandıran Mesut Özil yıldız değil diyen Heybeli’de mehtabı izlesin! &lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Hele hele Uruguay’ın “ilk 3 vahası”nı görmesinde %51 oranda başrol oynayan Diego Forlan’ın yıldızlığını hiç sorgulamayın derim, istediği an hepimize kramponunu ters giydirir, tek voleyle kalemlerimizi çöldeki kumlara dönüştürür!&lt;/em&gt;Mesut’un tercihine üzülmektense, &lt;strong&gt;Müller gibi oyuncuları neden yetiştiremediğimize daha fazla kafa patlatsak keşke! O zaman yıldız yetiştirmek bağlamında bizim Hrubesh’lerimiz olan Abdullah Avcı’lar, Reha Kapsal’lar, Serpil Hamdi Tüzün’lerin kıymetini de daha iyi biliriz. 3.-4.’lük maçını kimin kazandığı bir yere kadar önemli: Bunu en iyi 3. olduktan sonra üst üste iki Dünya Kupası’nı evinden izlemek zorunda kalanlar bilir!&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-668924830284749795?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/668924830284749795/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=668924830284749795' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/668924830284749795'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/668924830284749795'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/07/en-iyi-3-olan-bilirmis.html' title='EN İYİ 3. OLAN BİLİR(MİŞ)'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-1940575548389082944</id><published>2010-07-11T14:42:00.000-07:00</published><updated>2010-07-11T14:52:20.525-07:00</updated><title type='text'>Şampiyon Cruyff ve Yeniköy’ün medarı iftiharı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDo8ICoE0NI/AAAAAAAABSA/uGeSH-Qdazg/s1600/la+masia+2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 378px; height: 292px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDo8ICoE0NI/AAAAAAAABSA/uGeSH-Qdazg/s400/la+masia+2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5492768804373319890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnanması güç ama Cruyff &amp; Neeskens ve arkadaşlarından önce Hollanda, Lüksemburg’dan hallice bir milli takımdı. 1974’teki Total Futbol devriminden önceki tek başarıları da bir kez Lüksemburg’un olduğu gruptan Avrupa Şampiyonası finallerine çıkmaktı! &lt;br /&gt;Cruyff 3 gün önce El Periodico’daki köşesinde şöyle yazmıştı: “Ben Hollandalı’yım ama her zaman İspanya’nın oynadığı tür futbolun arkasında olacağım!” Cruyff’un emekli futbol devrimcisi yoldaşlarından Krol da maçtan önce BBC’ye “asıl Total Futbol mirasçıları”nın anavatanları Hollanda’nın rakibi İspanya olduğunu söyledi. Ne de olsa finalde İspanya forması giyen 7 İspanya vatandaşı (Puyol, Pedro, Busquets, Xavi, Iniesta, Pique ve Fabregas) 1988’de Cruyff’un Total Futbol prensipleriyle restore ettiği Barcelona altyapısı La Masia’nın yetiştiler. Hollanda’nın hocası Van Marvijk de oyuncularına “Artık Total Futbol’u unutun, eskisi kadar güzel oynamasak da şampiyon olabilecek şekilde oynayacağız!” dememiş miydi zaten?&lt;br /&gt;Hollanda özellikle ilk yarıda daha çok bir “Total Faul” taktiğiyle mücadele etti ve İspanya orta sahasının “Vivaldi yaylılarıvari pas sanatı”nı icra etmesine izin vermedi.  Tarihin en gösterişsiz ama en uzun süredir namağlup olan Hollanda’sı aynı zamanda Dünya Kupası tarihinin bir turnuvada toplamda en çok sarı kart gören takımı oldu. &lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDo8cFdIk8I/AAAAAAAABSI/ZvaSVUlmOKk/s1600/la+masia+1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 286px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDo8cFdIk8I/AAAAAAAABSI/ZvaSVUlmOKk/s400/la+masia+1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5492769148730119106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2010 yazının “hatice şampiyonu” genç ve futbol güzeli Almanya aklıma geldi bir anda. Finalde Müller’li Almanya olsa, en azından 1994 finalinden daha zevkli bir final olurdu belki, kim bilir? Ama artık “Hollanda – Almanya tarihi futbol soğuk savaşı” bağlamında şuna adım gibi eminim: Bu finalde de çok net gördüğümüz gibi Hollanda artık 2006 öncesi “eski Almanya”nın rolünde; 2010 model Almanya ise artık 1974 sonrası “eski Hollanda” gibi!&lt;br /&gt;Ancak futbolu kısa vadeli neticelerden ibaret olan görüp usta hocaları “Yeniköy Kasabı” diyerek aklınca aşağılayanlar için dün gece daha tarihi bir olay gerçekleşti. Marcelo Lippi’den sonra Vicente Del Bosque, Avrupa tarihinin kulüpler ve milli takımlar düzeyinde dünya şampiyonu olan ikinci hocası olarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı. &lt;br /&gt;Acaba Yıldırım Demirören başkan dün hangi takımı tutmuştur? Ben dede mirası kontenjanından Hollandalı’ydım ama her zaman Cruyff ustanın izinde İspanya ve 2010 model Almanya’nın oynadığı tür futbolun arkasında olacağım!&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDo8qNqlCRI/AAAAAAAABSQ/fx-bdUWR5NE/s1600/la+masia+3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 275px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDo8qNqlCRI/AAAAAAAABSQ/fx-bdUWR5NE/s400/la+masia+3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5492769391452162322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-1940575548389082944?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/1940575548389082944/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=1940575548389082944' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1940575548389082944'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/1940575548389082944'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/07/sampiyon-cruyff-ve-yenikoyun-medar.html' title='Şampiyon Cruyff ve Yeniköy’ün medarı iftiharı'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDo8ICoE0NI/AAAAAAAABSA/uGeSH-Qdazg/s72-c/la+masia+2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2166382093318602667</id><published>2010-07-07T13:54:00.000-07:00</published><updated>2010-07-07T13:56:28.602-07:00</updated><title type='text'>"Xaviesta", Mozart ve iki usta</title><content type='html'>İlk faul düdüğünün 26:52’de çalınması harika değil mi? &lt;strong&gt;Ne de olsa sahada, ülkemizdeki çarpık futbol yönetimi düzeninde “Yeniköy Kasabı” ve “Çamaşır Suyu Markası” denerek kovulmaktan beter edilen ama dünyanın her yerinde pound misali geçerli ve değerli olan iki harika teknik adamın taktik kapışmasına da bu güzel yarı final yakışırdı.&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Genç ve “hücum güzeli”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Almanya, hayatları boyunca topu mahalle maçlarında bile rakibine kaptırmayan&lt;strong&gt; “Xaviesta”nın Mozartvari pas sanatı karşısında ilk kez Ballack’ın yokluğunu hissetti.&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;Ne de olsa Löw’ün maçtan önce altını çizdiği gibi İspanya’nın “bir Messi”si olmasa da, paslaşmaya başladılar mı “üç Messi gücü”nde olan bir orta sahası vardı.&lt;/em&gt;Löw ustanın Jansen değişikliği, tam zamanında bir taşla iki kuş vuran bir taktiksel hamleydi. Ramos karşısında ağır kalan Boateng yerine, geçirdiği sakatlıklardan sonra 2. tercihe dönüşen asıl sol kanat beki Jansen’i oyuna aldı. Böylece hem Ramos’un hız üstünlüğünü etkisizleştirdi, hem de sol kanattan  tehlikeli ataklar geliştirerek maçı dengelemeyi başardı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDTppVYSbmI/AAAAAAAABR4/etUc5QVwGiY/s1600/puyol.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDTppVYSbmI/AAAAAAAABR4/etUc5QVwGiY/s400/puyol.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5491270741994401378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ta ki duvarımda resmi olan tek faal futbolcu Puyol,&lt;/strong&gt; Mesut’ların altyapı milli takımlarından hocası Hrubesch’i hatırlatan “altın kafa”sıyla tarih yazana kadar… &lt;strong&gt;“İçimizdeki İspanyol” Orhan Ayhan usta çok sever, öve öve bitiremezdi Puyol’u; keşke maçı da o anlatsaydı da bu sevinci yaşasaydı!  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Belki de Almanya, artık “Total Kontrol”cü olan Hollanda’yla beraber tersine dönen Dünya Kupası’nda şampiyon olmak için “Alman futbol standartları”na göre çok fazla güzel oynuyordu! Tarihin en az gösterişli Hollanda’sı “eski Almanya misali” finale uzanırken, Beckenbauer’lerden beri en güzel Almanya, 2010 yazının “duble” dört dörtlük futbol haticesini neticeye dönüştüremedi. Yine de ben torunuma bile “Fatih Akın film karakterlerinin sahaya inmiş versiyonu” olan bu 2010 model Almanya’yı anlatacağım… Rahmetli dedemin bana 1974 Hollanda’yı anlatırken özenle seçtiği olabilecek en zarif ve şiirvari sözlerle… Ne de olsa “Evladım biliyor musun, bir zamanlar bizim ülkede Löw ve Del Bosque kovulmaktan beter edilmişti” desem, bana inanmaz. “Dede, sen Yeniköy bunağısın!” diyebilir!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2166382093318602667?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2166382093318602667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2166382093318602667' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2166382093318602667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2166382093318602667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/07/xaviesta-mozart-ve-iki-usta.html' title='&quot;Xaviesta&quot;, Mozart ve iki usta'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TDTppVYSbmI/AAAAAAAABR4/etUc5QVwGiY/s72-c/puyol.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-4748497464780938840</id><published>2010-06-25T07:10:00.000-07:00</published><updated>2010-06-28T17:49:58.285-07:00</updated><title type='text'>ERKEN (YARI) FİNAL: İNGİLTERE - ALMANYA SAVAŞI TARİHİ</title><content type='html'>Kırmızı kısmını kanınızla yaptığınız bir bayrakla İngiltere’de herhangi bir pub’a girip “Hadi orduya gönüllü olarak katılalım, Almanları öldürelim” derseniz, kimsenin umurunda olmazsınız. &lt;strong&gt;Ama futbolun mucidi İngiltere’nin tek Dünya Kupası şampiyonluğunu kazandığı 1966 stil kırmızı milli formayla aynı pub’a girip “Hadi maça gidelim, Almanları yenelim” diye bağırırsanız, yanında dünyanın en güzel kızı oturan adam bile koşa koşa peşinizden gelir!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8Mhb1n9I/AAAAAAAABRI/7cRXGykLXHE/s1600/1966.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8Mhb1n9I/AAAAAAAABRI/7cRXGykLXHE/s400/1966.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486717169363689426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;AB içinde Almanlarla en gelişmiş ticari ilişkileri kuran İngilizler için futbol söz konusuysa, Almanya sürekli sıcak savaş halinde oldukları bir “Nazi takımı”dır. Futbolun, sahada oynanan oyundan çok daha fazla ötesi olduğu o anda tüm saatler, 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılında durmuş, İngiltere ile Almanya arasında asla bitmeyecek bir futbol savaşı başlamıştır. &lt;strong&gt;İngiltere ile olan rekabet, yeminli düşmanları Almanlar için her ne kadar Hollanda ile yaşadıkları futbol savaşının yanında çok fazla bir şey ifade etmese de, İngilizler başta basın, yöneticiler ve taraftarlar nezrinde bu savaşı o kadar sıcak yaşar ki, Almanlar’ın “üstün futbol ırkı” psikolojileri kayıtsız kalamaz ve İngilizlerle İngiliz olurlar!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Her iki ülke de kendi futbollarının seviyesini birbirilerine karşı aldıkları skorlara göre tanımlar. Bu iki güçlü futbol ülkesi için ezeli düşmanına yenilmek demek, kendi ülkelerindeki futbolun dibe vurması demektir. &lt;strong&gt;Bu öylesine belirleyici bir psikolojidir ki İngilizlerin gelmiş geçmiş en büyük yıldızlarından Gary Lineker, futbolu tanımlarken, Almanya’yı kıstas alır: “Futbol, 22 kişinin oynadığı ve sonunda penaltılarla Almanların kazandığı bir oyundur”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ama, daha dünya savaşlarında Avrupa’nın mutlak hükümdarı olmak için birbirlerine girmemişken, İngiltere-Almanya maçları hiç de Lineker’in tarifindeki gibi değildir. O zamanlar Prusya İmparatorluğu ve Britanya Kraliçeliği olarak karşılaşan iki ülke, ilk olarak 1899’da karşılaştıklarında Almanya daha çok kalecinin Yaşar olduğu bir Türkiye rolündedir. &lt;strong&gt;Tarihteki ilk karşılaşma İngilizlerin 13-2 üstünlüğü ile biterken, Almanlar yenilen pehlivanlar olarak güreşe doymak bilmezler. &lt;/strong&gt;İki gün sonra İngilizler bu kez 10-2’lik bir skorlar rakiplerine bir ders daha verirken, Almanların 3 gollük göreceli ilerlemelerini alayla bir dille takdir ederler! &lt;strong&gt;Bunun üzerine Almanlar, o zamanlar kendilerinden çok daha iyi oynayan Avusturyalıları da yanlarına alıp İngilizlere bir daha meydan okurlar. Almanlar büyük bir ilerleme kaydederler, ilk maçı 8-0, ikincisi de 7-0 kaybederler!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1. Dünya Savaşı’nda İngilizler, Almanlar’ı bozguna uğrattıktan ya da tarih İngilizler tarafından öyle yazıldıktan &lt;strong&gt;sonra 1930 yılında her iki ülke ilk kez Almanya ve İngiltere olarak karşılaşırlar. Berlin’de 3-3 biten maç, aynı zamanda Hitler’in önce dünya sonra da futbol tarihine iğrenç damgasını vurmadan önceki son karşılaşma olur. &lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS9pv8rXZI/AAAAAAAABRo/dYAIdKzc2b0/s1600/England-Germany-1949-l.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 267px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS9pv8rXZI/AAAAAAAABRo/dYAIdKzc2b0/s400/England-Germany-1949-l.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486718770987359634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1935 yılında ise ilk kez Almanya “Nazi Almanyası” olarak, İngiltere’nin konuğudur. Üstelik maç da Yahudilerin kurduğu ve taraftarlarının büyük bir kısmının Yahudi kökenli olduğu Tottenham’ın White Hart Lane Stadı’nda oynanır. Almanya’dan on bin kadar taraftarın gelip izlediği maç, Alman oyuncuların Musevilerin futbol mabedinde verdiği Nazi selamı ile Hitler’in gövde gösterisine dönüşürken, saha içinde futbol söz konusu olduğunda üstün olan bir ırk varsa o da maçı güle oynaya 3-1 kazanan İngilizlerdir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8_vPJLSI/AAAAAAAABRg/EoX4brPZgnQ/s1600/1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 265px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8_vPJLSI/AAAAAAAABRg/EoX4brPZgnQ/s400/1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486718049241869602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2. Dünya Savaşı’nda Hitler insanlığın yüz karası tiksinçlikleri ile Avrupa kıtasını orta çağdan beter bir hale dönüştürmeden önce son maç 1938’de artık Nazilerin mabedine dönüşmüş olan Berlin Olimpiyat Stadı’nda oynanacaktır. 110.000 kişinin izlediği maçtan önce, Hitler İngiliz oyuncuların artık Avusturya’yı ya da kendisine ilhak eden “Büyük Almanya”ya saygılarını göstermeleri için Nazi selamı vermelerini ister. Başta Musevi kökenliler ve solcular olmak üzere oyuncuların çoğu bunu reddederken, Hitler ile Çekoslovakya’yı işgal etmesi için anlaşan İngiliz başbakan Chamberlain’in dışişleri bakanlığından gelen emirle futbol tarihinin en çirkin fotoğrafı ortaya çıkar. &lt;strong&gt;İngiliz oyuncuların hepsi, Alman meslektaşlarıyla aynı anda Nazi selamı verdikten sonra başlayan maçta futbol ırkı daha üstün olan açık farkla yine İngilizler olur: Chamberlain:6 – Hitler: 3&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;Chamberlain, aklı sıra sanki onlar İngiliz olmadıkları için insan değilmiş gibi Çekoslovakya’yı Hitler’in insafına terk ettikten sonra, son model Nazi bombaları Coventry’yi Çekoslovakya’ya dönüştürdüğünde işin boyutu değişir. &lt;strong&gt;Başta Pink Floyd’un Roger Waters’ının babası olmak üzere yüzbinlerce İngiliz Almanlara karşı savaşırken öldüğünde, futbol sahalarına taşan savaş aslında hiçbir zaman bitmeyecektir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8rU6usAI/AAAAAAAABRY/OV5xZP0Gt_w/s1600/england-germany-19_1115385c.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 250px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8rU6usAI/AAAAAAAABRY/OV5xZP0Gt_w/s400/england-germany-19_1115385c.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486717698579542018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dünya Savaşı sonrası, artık adı Batı Almanya olan İngiltere’nin futboldaki yeminli düşmanı ilk maçta 1954 Dünya Kupası şampiyonu olarak Wembley’e konuk olur. İngilizler 3-1 kazanıp 2. Dünya Savaşı’ndaki üstünlüklerini sürdürdüklerini sanırken, &lt;strong&gt;Almanlar “Sadece yedeklerimizi yendiler” diyerek İngilizlerin milli hamasetini alaya alırlar.&lt;/strong&gt; 1956 ve 1965 yıllarında oynanan dostluk maçlarının sadece isimleri dostluk maçıdır, sahada ise daha çok karate, judo soslu bir mahalle kavgası yapılır. Her iki maçı yine İngilizler kazanır ve can düşmanlarına karşı namağlup ünvanlarını korurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Wembley’de oynanan 1966 Dünya Kupası Finali ise sadece iki ülke arasında oynanan ilk “dostluk” maçı olmayan karşılaşma olmasının yanı sıra Almanya ve İngiltere arasındaki futbol ateşine benzin döken maç olarak başlı başına bir tarihtir.&lt;/strong&gt; 90 dakikası 2-2’lik eşitlikle biten maçın uzatmalarında İngilizleri öne geçiren Geoff Hurst’ün golü, hiç bitmeyecek bir tartışmanın başlangıcı olur. &lt;strong&gt;Hurst’ü vuruşu üst direğe çarpıp kalenin içine ya da dışına düşerken Azeri asıllı Sovyet yan hakem gol kararı verir. &lt;/strong&gt; Daha sonra İngiltere bir gol daha atıp tarihinde ilk ve son kez Dünya Kupası’nı kazanır. &lt;strong&gt;Almanlar Sovyet hakemi, yarı finalde eledikleri Sovyetler Birliği’nin acısını çıkarmakla suçlarken, o tarihten itibaren kendi liglerindeki tüm tartışmalı golleri “Wembley golü” diye tabir ederler.&lt;/strong&gt; İngilizler ise kendilerine Dünya Kupası’nı getiren kararı veren Bakhramanov’a hayat boyu minnettar kalacaklar, hatta 2002 Dünya Kupası Elemeleri’nde Azerbeycan’da Bakhramanov Stadı’nda oynanan maçtan önce 1996’da hayatını kaybeden hakemin anısına Hurst’ün de katıldığı bir tören düzenlerler. &lt;strong&gt;Bazı İngiliz taraftarlar daha da ileri giderek, yetkililere Bakhramanov’un mezarına çiçekler götürmek istediklerini söylerler.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Normalde deplasmanda kırmızı forma giyen İngilizler, kaderin garip bir cilvesiyle evlerinde oynanan finalde ilk kez kendi sahalarında kırmızı giymişler, Retro 66 olarak anılan bu forma İngiliz taraftarların tarihleri boyunca en sevdikleri, en çok satın aldıkları forma olmuştur. &lt;strong&gt;Ama 1968 yılında beyaz forma giyen milli takım, tarihinde ilk kez Almanya’ya boyun eğmesi aslında İngiltere’nin futboldaki düşüşünün miladı olacak, Almanlar bir zamanlar Avrupa’yı yerle bir eden Hitler’in Panzerleri’nin adını alarak futbolda dünya devliğine terfi edecekti.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İlk önce 1970 Dünya Kupası Çeyrek Finali’nde 2-0 geriden gelerek maçı 3-2 kazanan Almanya, 1972 Avrupa Şampiyonası’nda da İngiltere’yi bir kez daha mağlup ettiğinde Observer gazetesinin başyazarı McIlvanney yine Dünya Savaşı’na göndermede bulundu: &lt;strong&gt;“Artık kabul etme zamanı, Almanlar futbol sahasında bizden daha az üstün bir ırk değiller”&lt;/strong&gt; Tonu tartışmalı olsa da tespiti doğrudur. Almanya 1974 Dünya Kupası’nı kazandığında, İngilizler katılma hakkını kazanamadıkları kupayı evde televizyonlarından izlemekle yetinmek zorunda kalırlar. Kulüpler düzeyinde Keegan’lı Liverpool’un fırtına gibi estiği yıllarda bile İngilizler dünya kupaları ve Avrupa şampiyonalarını evlerinden izlemeye devam ettiler. &lt;strong&gt;Hatta sonunda en büyük yıldızları olan Keegan da Hamburg’a transfer olarak Alman Ligi’nin yolunu tuttu.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8Zry0iOI/AAAAAAAABRQ/LmSmx2mcfbw/s1600/1990.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8Zry0iOI/AAAAAAAABRQ/LmSmx2mcfbw/s400/1990.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486717395482740962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra 1982 Dünya Kupası’ndaki 2. tur grup maçında İngiltere ve Almanya tekrar karşılaştıklarında her iki tarafın saha içinde sergiledikleri futbol, saha dışında medya ve taraftarlar arasında oynananın çok gerisinde kaldı. Bu 0-0’lık beraberlik 1990 Dünya Kupası Yarı Finali’ne kadar İngiltere ve Almanya arasında oynanan son üst düzey karşılaşmaydı. İtalya’daki yarı finalde ise ezeli rekabet tüm boyutlarıyla geri döndü. Gelmiş geçmiş en sıkıcı Dünya Kupası’nın en heyecanlı maçının normal süresi 1-1 sona erdi. İngiltere’nin en büyük kozu Gascoigne, kendisini muhtemel finalde cezalı duruma düşüren sarı karttan sonra beyaz formasına sarılıp ağlayacak, penaltılar sonucunda ise İngiltere yine kırmızı uğurlu formasını giymemenin cezasını çekecekti. Pearce ve Waddle, penaltıları kaçırdıklarında, 4-3 kazanan Almanya finalde Arjantin’in rakibi olmuş, İngilizlerin gözyaşlarına nazire yaparcasına şampiyon olmuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS9xo8kuJI/AAAAAAAABRw/NsvK0_kjViQ/s1600/2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 305px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS9xo8kuJI/AAAAAAAABRw/NsvK0_kjViQ/s400/2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486718906546829458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’de düzenlenen Euro 96, “&lt;strong&gt;Futbol 30 yıl sonra evine geri dönüyor” şarkısı ile başladı. Kırmızı formalar sandıklardan çıkarıldı.&lt;/strong&gt; Önce Trafalgar Meydanı’nda İngiliz ve Alman holiganlar 2. Dünya Savaşı’nın parodisini canlandırdılar. İngiltere yarı finale çıkıp Almanya’nın rakibi olduğunda &lt;strong&gt;Daily Mirror “Achtung! Teslim olun, futbol evine, Almanlar ise Berlin’e!” manşetini atmış, ateş bacayı sarmıştı. &lt;/strong&gt;Ama asıl geri dönen, ilk kez İngilizlerin karşısına Batısı ve Doğusu birleşmiş olarak çıkan Almanya’ydı. Bir kez daha Lineker’in futbol tarifine uyan maçta bu kez Pearce penaltısını gole çevirse de şimdilerde Tuncay’ın antrenörü olan Southgate kaçırdığında futbol artık İngiltere’nin evi değildi. Ezeli düşmanlarının sahasında oynanan finalde, Almanlar bir kez daha yenik düştükleri maçta Freddy Krueger misali geri dönerek Çekleri yenip, kupayı evlerine götüren taraf oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4 yıl sonraki Euro 2000’de İngilizler ilk kez gazozuna olmayan bir maçta Almanları yenerken, rakipleri ile beraber grupta son iki sırayı alarak evlerine erken döndüler.&lt;/strong&gt; Almanlar ise &lt;strong&gt;“İngiltere’ye bile yenildiysek, Almanya’da futbol bitmiş demektir” sonucuna vardılar&lt;/strong&gt;. Ama asıl karşılıklı felaket 2002 Dünya Kupası Elemeleri’nde yaşanacaktı. İlk karşılaşmada Wembley yıkılmadan önce oynanan son milli maçta, Almanya, Liverpool’lu Hamaan’ın golüyle 1-0 galip gelecek, devre arasında İngiliz taraftarların yaptığı “Savaşı kazandıysan ayağa kalk!” tezahüratı teknik direktör Keegan’ın kellesini kurtarmaya yetmeyecekti. &lt;strong&gt;Rövanş maçında İngilizler, tarihlerinde ilk kez bir Almanya deplasmanına korkarak çıktılar. Ama bu kez korkunun ecele faydası vardı. Gerrard ve Owen’ın futbol resitali sonucunda ortaya çıkan skor, Almanlar için Rummenige’nin deyimiyle, “Waterloo Savaşı’ndan beri aldıkları en acı hezimet”ti: 5-1&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS7j8q-xCI/AAAAAAAABRA/hR2a9ZcAVmI/s1600/england_v_germany_5-1_football_canvas.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 284px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS7j8q-xCI/AAAAAAAABRA/hR2a9ZcAVmI/s400/england_v_germany_5-1_football_canvas.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486716472300323874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Almanya teknik direktörü Völler’in babasının devre arasında kalp krizi geçirdiğinin rivayet edildiği bu maçtan sonra İngiltere, 2002 Dünya Kupası’nı kazanma hayallerini kurarken, çeyrek finalde elenmekten kurtulamadılar. Futbol imparatorluğu çöktü denilen Almanya ise finalde daha önce İngiltere’yi eleyen Brezilya’ya yenilse de kupayı bir kez daha ezeli düşmanlarının yukarısında tamamlamayı başardı. &lt;strong&gt;İngilizler bir kez daha Almanya fobisine kapılmışken, 2007’de yeniden inşa edilen Wembley’de oynanan maçta bu sahadaki ilk yenilgilerini de Almanya’dan aldılar.&lt;/strong&gt; “Almanlar o kadar sıkıcı oynuyorlar ki rakipleri maça ilgisini kaybedince hep kazanan onlar oluyor” diyen &lt;strong&gt;Nick Hornby &lt;/strong&gt;bile sonunda imana gelecek ve Euro 2008 elemelerindeki rezaletten sonra futbolun neden bir türlü evine dönemediğini açıklayacaktı: &lt;strong&gt;“Biz İngilizler, kafamızı Almanya ile o kadar bozduk ki sonunda onlardan bile daha sıkıcı oynayarak, kendi oyuncularımızın maça ilgisinin kaybolmasına sebep olduk!”&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-4748497464780938840?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/4748497464780938840/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=4748497464780938840' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/4748497464780938840'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/4748497464780938840'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/06/erken-yari-final-ingiltere-almanya.html' title='ERKEN (YARI) FİNAL: İNGİLTERE - ALMANYA SAVAŞI TARİHİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCS8Mhb1n9I/AAAAAAAABRI/7cRXGykLXHE/s72-c/1966.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-8976198046486500742</id><published>2010-06-25T04:16:00.000-07:00</published><updated>2010-06-25T04:25:02.420-07:00</updated><title type='text'>"W" TUŞU VE JAPON DEVRİMİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSR0lzpseI/AAAAAAAABQw/n2lg484DbK0/s1600/fifa_99_2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSR0lzpseI/AAAAAAAABQw/n2lg484DbK0/s400/fifa_99_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486670578732085730" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya-Danimarka maçını izlerken &lt;strong&gt;FIFA 99 &lt;/strong&gt;oyununu hatırladım. Oyunun sonraki sürümlerinde aynı fonksiyon var mıydı bilmiyorum &lt;strong&gt;ama FIFA 99'da 'W' tuşuna basınca oyuncular iki katı hızlı koşardı&lt;/strong&gt;. Dün gece de ilk yarı boyunca sanki Japonlar sürekli 'W' tuşuna basarak oynadılar. &lt;strong&gt;Bir zamanlar 'İskandinavya'nın Hollandası' misali olan Danimarka ise yaşı ilerlemiş 'yarı emekli' yıldızlarıyla mihrabı yerinde olsa da minaresi yıkılmış bir takım hüviyetinde ilk yarı boyunca 'W' tuşunu kullanamadı!&lt;/strong&gt; Kamerun maçında 1998 nostaljisi estiren Danimarka dün gece ilk yarıda FIFA 99'dan çok Emlyn Hughes Soccer gibi Commodore çağının futbol oyunlarının temposunda oynadı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSRKcfzMQI/AAAAAAAABQg/FjJSbMbw3pc/s1600/fifa995big.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSRKcfzMQI/AAAAAAAABQg/FjJSbMbw3pc/s400/fifa995big.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486669854678397186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hazır nostalji yapmışken Dünya Kupası tarihinde 2010 model Japonya'dan önce bir maçta frikikten iki gol atan son takımın 1974 model 'rahmetli Yugoslavya' olduğunu belirtelim.&lt;/strong&gt; Peki, nasıl oldu da bundan 8 yıl önce kendi evinde düzenlenen Dünya Kupası'nda 2010 ev sahibi Güney Afrika'dan hallice oynayabilen Japonya, futbolda bu kadar 'ışık yılı' ilerlemeyi başardı? İlk önce Japon futbolunun öncüsü olan Zico'yu anmak lazım. &lt;strong&gt;Rus edebiyatı için Puşkin ne ise, Japon futbolu için de Zico o!&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;em&gt;Zico'nun Daum'gillerden en önemli farkı gittiği her yere 'pozitif futbol elektriği' yayması ve günü kurtarıp kesesini doldurmak yerine geleceği de düşünen güler yüzlü bir futbol ekolünün misyoneri olması.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Zico'nun yanı sıra Tsubasa çizgi filmi de Japon futbolunda bir zamanlar Beyaz Gölge dizisinin Türk basketbolunda yarattığı etkiye denk bir spor sevgisi yarattı. &lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Tüm bunların üzerine liginde ihracat-ithalat dengesini kuran ve birçok Japon yeteneği Avrupa'nın önde gelen liglerine yollamayı spor politikası olarak benimseyen planlı bir kalkınma projesini koyun, alın size Danimarka gibi bir ekolü alt eden Japonya gerçeği!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSRFcq9qNI/AAAAAAAABQY/lRAgkk3Qm6I/s1600/fifa99.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSRFcq9qNI/AAAAAAAABQY/lRAgkk3Qm6I/s400/fifa99.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486669768825874642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Değişmeyen tek şey değişimin kendisi, işte dünya futbolu da Japonya örneğindeki gibi ışık hızıyla değişiyor: &lt;strong&gt;Kadrosunu ve oyun anlayışını gerektiği gibi yenileyemeyen son şampiyon İtalya, bir zamanların en büyük defansif süper gücü olarak 2010 yazında kalesine çekilen 6 şutun 5'inde gol yedi! &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSR5B1_4QI/AAAAAAAABQ4/YtrLS3aw1Ic/s1600/emlyn.gif"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 299px; height: 251px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSR5B1_4QI/AAAAAAAABQ4/YtrLS3aw1Ic/s400/emlyn.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5486670654977597698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-8976198046486500742?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/8976198046486500742/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=8976198046486500742' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8976198046486500742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/8976198046486500742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/06/w-tusu-ve-japon-devrimi.html' title='&quot;W&quot; TUŞU VE JAPON DEVRİMİ'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCSR0lzpseI/AAAAAAAABQw/n2lg484DbK0/s72-c/fifa_99_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-5070124067502430016</id><published>2010-06-22T23:46:00.000-07:00</published><updated>2010-06-22T23:52:09.146-07:00</updated><title type='text'>ALMA TRAPATTONİ’NİN AHINI ÇIKAR DOMENECH DOMENECH</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGukvTvb9I/AAAAAAAABP4/bZ4xdHj72iU/s1600/6+henry.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 223px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGukvTvb9I/AAAAAAAABP4/bZ4xdHj72iU/s400/6+henry.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5485857767311765458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam 24 yıl önce şu anda Arjantin’in hocası olan Diego Maradona, İngiltere’ye eliyle attığı  golü “Tanrı’nın Eli” olarak nitelemişti. Takım arkadaşı olan “1986 model Higuain” Valdano ise “Ben o golü atamazdım ama Maradona’dan daha iyi betimlerdim” demişti: “Tarih boyunca biz Arjantinliler’e siyasette, ekonomide, ticarette ‘el’le gol atan İngilizlere bu sefer biz saha içinde elle gol atmıştık ama en azından kimsenin burnu kanamamıştı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;24 yıl sonra bu kez Fransa 6 ay içinde hem sahada İrlanda’ya karşı, hem de masa başında “Euro 2016 rakibi” Türkiye’ye attığı elle gollerden sonra aldığı “ah”lar sonucu öyle şeyler yaşadı ki! Bilseydi Henry, elini dünyanın gözüne ve İrlandalı oyuncuların kalbine soktuktan sonra gider hakeme delikanlı gibi “Elle attım” der, Dünya Kupası’nı evinden huzur içinde izlerdi! Kısacası alma Given’ın ahını, çıkar Anelka Anelka; alma Trapattoni’nin ahını, çıkar Domenech Domenech!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGu4t1FFYI/AAAAAAAABQQ/j9qlmiMrxLQ/s1600/3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 277px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGu4t1FFYI/AAAAAAAABQQ/j9qlmiMrxLQ/s400/3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5485858110512108930" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan beraberlik sonucu “el ele” 2. tura çıkabilecek Uruguay ve Meksika, &lt;strong&gt;1982 model Batı  Almanya &amp; Avusturya misali “küçülme”diler.&lt;/strong&gt; Son anına kadar her iki takım da Dünya Kupası finali oynuyormuşçasına hırslı, ateşli ve güzel oyunlarıyla dünyanın tüm “şaibe bağımlısı” Ahmet Çakar’gillerine çok delikanlı bir selam gönderdiler. &lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGux2kuAMI/AAAAAAAABQI/mbDNKn5FH8g/s1600/2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 333px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGux2kuAMI/AAAAAAAABQI/mbDNKn5FH8g/s400/2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5485857992600322242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı boyunca “Tanrı’nın Eli”nin laneti üzerine çöken Maradona da takımı Arjantin’i 2. turu garantilemesine rağmen 90 dakika kazanmak için oynattı. &lt;strong&gt;Keşke Fransızlar da Maradona misali hatalarından ders alsalar; Domenech-Henry çizgisinden ablasına edilen ırkçı küfre cevap vermeyi ne pahasına olursa olsun kazanmaya tercih eden Zidane’ın yolundan gitseler! Zidane’ın yokluğunda üst üste ikinci büyük turnuvada da galibiyet alamayıp 6’da 0 yapmaları anlayabilene çok büyük bir hayat dersi! Ne de olsa Valdano’nun dediği gibi futbol yaşadığımız hayatın metaforu… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGusKjUJII/AAAAAAAABQA/OetG41Fj8ms/s1600/1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 279px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGusKjUJII/AAAAAAAABQA/OetG41Fj8ms/s400/1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5485857894883927170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-5070124067502430016?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/5070124067502430016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=5070124067502430016' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5070124067502430016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5070124067502430016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/06/alma-trapattoninin-ahini-cikar-domenech.html' title='ALMA TRAPATTONİ’NİN AHINI ÇIKAR DOMENECH DOMENECH'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TCGukvTvb9I/AAAAAAAABP4/bZ4xdHj72iU/s72-c/6+henry.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-4647921185062109528</id><published>2010-06-16T13:29:00.000-07:00</published><updated>2010-06-16T13:38:51.273-07:00</updated><title type='text'>FUTBOLUN ERASMUS’U MARCELO BIELSA</title><content type='html'>Şili 48 yıl önce Dünya Kupası’nda son kez galip gelmiş. Bizim 12 Eylül’ün Güney Amerika versiyonu olan CIA destekli askeri darbe vs derken Şili halkının yüzü uzun yıllar gülmemiş. &lt;strong&gt;Ama zaman Güney Amerikalıları haklı çıkardı: “Bir çocuğu mutlu etmek istiyorsanız ona bir futbol topu verin yeter!”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TBk1TewM1aI/AAAAAAAABPg/xeuGkm6d69c/s1600/chile.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 269px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TBk1TewM1aI/AAAAAAAABPg/xeuGkm6d69c/s400/chile.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5483472630089307554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1962’den beri Dünya Kupası’nda oynadığı 14. maçta nihayet galip gelen Şili &lt;/strong&gt;bizim FourFourTwo-Lig Radyo-Total Futbol ekibi için hiç sürpriz değil! &lt;strong&gt;Marcelo Bielsa yönetiminde G. Amerika elemelerini 2. sırada bitiren Şili’yi bir de gol sanatçıları Suazo iyileşince izleyin, tadına doyamayacaksınız! &lt;/strong&gt;Türkiye – Honduras maçından yola çıkarak FIFA sıralamasında 38. sırada olan Honduras’ı küçük görenlere de bir çift sözüm var: &lt;strong&gt;Honduras, Orta Amerika elemelerinde o “takım savunması”nı yere göğe sığdıramadığınız ABD’den bile daha az gol yedi&lt;/strong&gt;; biz de o Honduras’a top göstermeyen Türkiye olarak “ders almayıp ders verme” kategorisinde Dünya Kupası’na katılamayan en güçlü ekibiz!&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TBk1bD8dCII/AAAAAAAABPo/JcU7yWcxHwk/s1600/chile+2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 250px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TBk1bD8dCII/AAAAAAAABPo/JcU7yWcxHwk/s400/chile+2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5483472760331896962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şili’nin hocası ders vermez ders alır; dünyada en çok futbol videosu ve kitabına sahip olan insan olmak tek övünç kaynağıdır.&lt;/strong&gt; Birçok hocanın &lt;strong&gt;“4-3-3 görünümlü ‘gerici’ 4-6-0”&lt;/strong&gt; oynattığı dönemde dünyanın en estetik futbol dizilişi olarak gördüğü 3-3-1-3’te inat ettiği için lakabı “deli”dir. Bielsa rakibin ismine ve ne oynadığına fazla kafayı takmadan aynı estetik futbolu “tribünlere oynatan” bir hoca olarak &lt;strong&gt;“futbolun Erasmus’u”&lt;/strong&gt;dur. Lakin Erasmus ustaya da deli derlerdi! &lt;strong&gt;Bence Erasmus örneğindeki gibi Bielsa’ya “deli” diyen delidir! İlk yarıda Şili’nin yaptığı gibi minimum geri ve yan pas yaparak %70 pas yüzdesine ulaşmak delilikse ben de iflah olmaz bir futbol delisiyim!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İspanya ve İsviçre’nin kapışmasında ise &lt;strong&gt;dünya futbolunda belki de hakkı en az teslim edilmiş teknik adam olan Hitzfeld’in &lt;/strong&gt;“taktik şov”u vardı. İspanya ilk yarıda %73’lük rekor bir topla oynama süresine ulaşmasına rağmen biraz da Torres’siz Villa’nın bekleneni verememesi sonucu golü bulamadı. &lt;strong&gt;Hitzfeld aslında Mourinho gibi iki ayrı takımla Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış bir teknik adam. Ama dünkü tarihi zaferden sonra Mourinho’nun aksine olabildiğine mütevaziydi. Her takıma Bielsa ve Hitzfeld gibi hocalar lazım! &lt;/strong&gt;Tabii her takıma Suarez, Forlan, Cavani gibi hücum sanatçıları da lazım! &lt;strong&gt;Uruguay’ın “hem Zidane’ı hem Romario’su”&lt;/strong&gt; olan Forlan, futbolseverin &lt;strong&gt;“zevk alanını genişleten” komple bir sanatçı.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;em&gt;Hele hele o dünyanın sayılı santrforlarından biriyken egosunu sıfırlayarak bu yaştan sonra oyun kurucu olarak oynaması var ya, işte bu yüzden biz Forlan’a “sahanın her yerinde futbolun her türlü güzelliğini sergilemek” bağlamında “futbol bienali” diyoruz!&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TBk1prEZm0I/AAAAAAAABPw/dvY8tT3jiKw/s1600/forlan.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 321px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TBk1prEZm0I/AAAAAAAABPw/dvY8tT3jiKw/s400/forlan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5483473011352378178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-4647921185062109528?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/4647921185062109528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=4647921185062109528' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/4647921185062109528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/4647921185062109528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/06/futbolun-erasmusu-marcelo-bielsa.html' title='FUTBOLUN ERASMUS’U MARCELO BIELSA'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/TBk1TewM1aI/AAAAAAAABPg/xeuGkm6d69c/s72-c/chile.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-6172022869068821233</id><published>2010-05-23T13:47:00.000-07:00</published><updated>2010-05-23T13:58:02.968-07:00</updated><title type='text'>"KAPICILAR KRALI" MOURINHO</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S_mV-Rux6mI/AAAAAAAABO4/AOBY9SyqqtA/s1600/seyit+1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S_mV-Rux6mI/AAAAAAAABO4/AOBY9SyqqtA/s400/seyit+1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5474571719189588578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yılın en çok para harcayan takımı olan Real Madrid belki tek bir kupa dahi alamadı ama bizim Türkiye'nin hovarda büyüklerinden farklı olarak paranın bir kısmını saha zeminine ayırmayı akıl etmiş en azından!&lt;/strong&gt; Muhteşem bir zemin, iki süper taktisyenin satrançvari kapışmasına sahne oldu. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir tarafta adını ilk kez 1990'lar Barcelona'sının tercümanı olarak duyduğumuz Jose Mourinho, diğer tarafta 1990'ların sonunda Cruyff sonrası Barcelona'nın küllerinden doğmasını sağlayan Luis Van Gaal usta.&lt;/strong&gt; &lt;em&gt;Kağıt üstünde Katenacyo, Total Futbol'a karşı...&lt;/em&gt; &lt;strong&gt;Ama aslında mesele bambaşka: Jose Mourinho, Kemal Sunal'ın efsanevi filmi 'Kapıcılar Kralı'ndaki Seyit karakteri gibi... &lt;/strong&gt;Bir zamanlar sadece sözlerini bir dilden diğer dile çevirdiği teknik adamların maaşlarıyla karşılaştırınca bizdeki madenci maaşları kadar kalan tercüman maaşıyla futbol hayatına atılan bir Portekizli... &lt;strong&gt;Seyit misali yavaş yavaş ama sağlam adımlarla ilerliyor, önce 2003'te UEFA Kupası'nı alıyor, sonra 2004'te yine Porto'yla Şampiyonlar Ligi'ni... &lt;/strong&gt;6 yıl gibi göreceli kısa bir süre sonra da Inter'in yıllar süren Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu hasretini bitiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S_mWgz7j4nI/AAAAAAAABPQ/f3cwGuirZ7s/s1600/kapicilarbysha40ikinet1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 284px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S_mWgz7j4nI/AAAAAAAABPQ/f3cwGuirZ7s/s400/kapicilarbysha40ikinet1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5474572312485552754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mourinho, bir zamanlar kapıcısı misali olduğu 'Avrupa futbol gökdeleni'nin artık tek sahibi... Hatta bir dahaki sezon da Real Madrid'e gideceğini düşünürsek, karşı sokaktaki tüm gökdelenleri de almaya yeminli gibi!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S_mWHbycXZI/AAAAAAAABPA/kvs4sTAujsQ/s1600/seyit+3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S_mWHbycXZI/AAAAAAAABPA/kvs4sTAujsQ/s400/seyit+3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5474571876508130706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Düşünüyorum da mesela Fenerbahçe'deki Portekizce ustası Samet ya da Trabzonspor'un süper tercümanı Halil bir gün Mourinho olabilirler mi? Keşke olabilseler, bence her ikisinin de 'Hayret, Barcelona 25 metrede oynuyor' diyen sözde futbol alimlerinden çok daha fazla şansları var... Yolları açık olsun!&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-6172022869068821233?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/6172022869068821233/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=6172022869068821233' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6172022869068821233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/6172022869068821233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/05/kapicilar-krali-mourinho.html' title='&quot;KAPICILAR KRALI&quot; MOURINHO'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S_mV-Rux6mI/AAAAAAAABO4/AOBY9SyqqtA/s72-c/seyit+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-2690185568983373619</id><published>2010-05-07T15:29:00.000-07:00</published><updated>2010-05-07T15:32:57.853-07:00</updated><title type='text'>KÜÇÜK ŞİFO MEHMET KARDEŞİME</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S-SU8HaCdkI/AAAAAAAABOo/eTNTdRWv42E/s1600/besiktas-kucuk-sifo-yu-kaybetti--636779.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 278px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S-SU8HaCdkI/AAAAAAAABOo/eTNTdRWv42E/s400/besiktas-kucuk-sifo-yu-kaybetti--636779.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5468659608035948098" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Senin yerine pekâlâ ben de kozasından yeni çıkmış kelebek misali o yaşta hayata gözlerimi yumabilirdim kardeşim…  Aslında dün senin yerine ben gitseydim de sen bu dünyada kalsaydın keşke! &lt;br /&gt;Ne de olsa “son gönül adamı” Süleyman Seba’nın başkanlığını, özkaynak dehası Serpil Hamdi Tüzün’ün altyapı devrimini, siyah-beyaz rüyaların en güzelini yeniden başlatan Ziya-Gökhan-Rıza’yı, o rüyayı olabilecek en güzel gerçeğe dönüştüren Metin-Ali-Feyyaz’ı, siyah-beyaz savunma şaheseri Recep Çetin’i, Liverpool maçındaki İnönü tribünlerini ve daha nice ölümsüz siyah-beyaz değeri doya doya yaşama mutluluğuna erişmiş şanslı bir çocuğum ben!&lt;br /&gt;“Abi sen 32 yaşındasın, ne çocuğu!” deme bana Mehmet, futbol hiç büyümek istemeyen çocukların en güzel oyunu. Bazıları ısrarla çirkinleştirmek için elinden geleni yapsa da, biz taraftarı müşteriye indirgemeye çalışsa da bizzat büyümeyi inatla reddettiğimiz için hayatımız bazen o meşin yuvarlağın içinde gizlenmiş büyülü dünyadan ibaret sadece.&lt;br /&gt;Valdano’nun dediği gibi futbol yaşadığımız hayatın metaforu Mehmet. Hayat nasıl seni bu gencecik yaşında aramızdan alacak kadar acımasız olabiliyorsa, inan onun metaforu olan futbol da öyle… Yine de Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler”inin son sayfasında yazdığı gibi “Bir anı bile tüm bir ömre değer bazen”&lt;br /&gt;Sen ki en azından o çok sevdiğin İbrahim Toraman’la beraber İnönü’ye çıkma anında “Tüm rüyalarım gerçek oldu” deyip dünyanın en mutlu çocuğu oldun, hastalığın yüzünden her şeyi unutup Beşiktaş’ı hiç unutmadın ya, farkında olmadan bize çok büyük ders verdin paşam: Bundan böyle Beşiktaş, Beşiktaş gibi olsun; bir de Rıdvan’ların ayağı kırılmasın yeter de artar bana!&lt;br /&gt;Gel de üstümü ört, yazın ilk günü çok üşüdüm be Luce!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-2690185568983373619?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/2690185568983373619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=2690185568983373619' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2690185568983373619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/2690185568983373619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/05/kucuk-sifo-mehmet-kardesime.html' title='KÜÇÜK ŞİFO MEHMET KARDEŞİME'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S-SU8HaCdkI/AAAAAAAABOo/eTNTdRWv42E/s72-c/besiktas-kucuk-sifo-yu-kaybetti--636779.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-5581898628620458464</id><published>2010-04-17T13:20:00.000-07:00</published><updated>2010-04-17T13:53:29.592-07:00</updated><title type='text'>1982 DÜNYA GÜZELİ: ZiCO &amp; SOCRATES'Lİ BREZİLYA 1982</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oY9XljlmI/AAAAAAAABM4/tbL_ayfbkko/s1600/zico_%26_soc%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 264px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oY9XljlmI/AAAAAAAABM4/tbL_ayfbkko/s400/zico_%26_soc%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461204940722771554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam 27 yıl sonra dedemin bembeyaz kapaklı "futbolun kutsal defteri"nin sayfalarını çeviriyorum: Yıllardan 1982… &lt;strong&gt;Son düdüğü mutlu sonla bitmese de tarihin en güzel futbol masallarından birisi başlamak üzere…&lt;/strong&gt; İspanya 40 yıllık Franco zulmünden kurtulmasını 1982 Dünya Kupası’na ev sahipliği yaparak kutluyor…&lt;strong&gt; Hani “Futbol kitlelerin afyonudur” derler ya 1982 yazı da Türklerle beraber Avrupa’nın en futbol delisi halkı olan İspanyolları iyileştirecek, o futbol topunda gizli afyondan yapılan en güzel ilaç misali…&lt;/strong&gt;Masal, &lt;strong&gt;13 haziran 1982 günü  Franco’dan en çok çeken İspanya vatandaşlarının&lt;/strong&gt;, Katalanya’nın mabedi Nou Camp’ta start alıyor… &lt;strong&gt;Gerets’li Belçika’nın açılış sürprizlerine yakışır bir biçimde son şampiyon Arjantin’i yenmesiyle başlıyor her şey…&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt; Takvim yaprakları 13 haziran 1982’yi gösterirken aynı anda yine insanlık düşmanı askeri darbe diktası yüzünden tarifsiz acılar çeken bir yerde, Türkiye’de&lt;/strong&gt; 15 yıl sonra Beşiktaş şampiyon oluyor… Tribünlerde Edip Akbayram’ın yasaklı şarkısı “Aldırma gönül aldırma” yankılanıyor. Fakat birkaç saat sonra Nou Camp’a asılan devasa pankartta yıllar önce Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış ama küçüklükten beri tuttuğu takımı asla unutmamış olan açılış maçının şeref konuklarından Viktorya Kamhi’nin gönlü fazlasıyla aldırıyor! &lt;strong&gt;Kamhi, yine bir askeri darbe sonucu asılan Deniz Gezmiş’in idamından önce son yapmak istediği şey sorulduğunda “Onun gitar konçertosunu dinlemek istiyorum” diyen “o” müthiş gitar üstadı Rodrigo’nun eşi… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama 15 yıl sonra gelen şampiyonlukla tepeden tırnağa siyah-beyaza dönen bizim evde, asıl kupa bir gün sonra 14 haziran 1982’de başlıyor… Birazdan santra yapacak olan Brezilya’nın teknik direktörü Tele Santana’yı ikizi gibi benzeyen rahmetli dedem şöyle buyuruyor: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;“Türkiye yok bu kupada oğlum. Biz de biz askeri darbe mağduru Türkler’in Latin Amerika’daki ruh ikizi olan Brezilya’yı tutuyoruz” &lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ama onlar sarı-lacivert”&lt;/strong&gt; diye çocukluğun iki karış aklıyla itiraz ediyorum “bizim Santana”ya, fakat o beni ikna etmenin en kestirme yolunu adı gibi biliyor: &lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;“Bak bu sakallı var ya babana benzeyen, onun adı Socrates… Aynı zamanda beni iyileştirenler gibi doktor… Amcan gibi her daim iki dirhem bir çekirdek zarif Falcao ve hepsinin kralı Zico! Bak Zico’ya ‘Beyaz Pele’ diyorlar. Ben Pele’yi de seyrettim, eğer Zico Pele’den önce oynamış olsaydı, asıl Pele’ye ‘Siyah Zico’ derlerdi”&lt;/blockquote&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;O andan itibaren doğduğu ülke Dünya Kupası’na katılamayan ama Socrates-Falcao-Zico üçlüsünü görme şansına erişen her çocuk gibi ben de sarı-lacivert, siyah-beyaz renk körlüğünü bırakıp doğuştan Brezilyalı kesiliyorum… &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8odRwcTNVI/AAAAAAAABNg/6C_g0dakeFA/s1600/FALCAO_19820702_GH_T.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 268px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8odRwcTNVI/AAAAAAAABNg/6C_g0dakeFA/s400/FALCAO_19820702_GH_T.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461209689038730578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedemin sanki peygamberleri ya da dünyayı kurtaranları anlatıyormuşçasına kusursuz bir saygı ve karşılıksız bir sevgiyle adlarını andığı isimler, kulaklarımda yankılanıyor, &lt;strong&gt;İspanya’dan Göztepe’ye esen Dünya Kupası rüzgârına karışarak Brezilya sarısı güneşe doğru yükseliyor… &lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8od4Rg3iOI/AAAAAAAABN4/Qlb2Cs6FNaE/s1600/SOCRATES_19820702_GH_L.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 293px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8od4Rg3iOI/AAAAAAAABN4/Qlb2Cs6FNaE/s400/SOCRATES_19820702_GH_L.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461210350751287522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlama düdüğünden hemen önce dedem her şeyi yıllar sonra anlayacağım dille anlatmaya devam ediyor: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;“Futbol bozuluyor artık, İtalyanlar, Almanlar, Sovyetler herkes makine gibi oynuyor; ruh yok, sanat yok, insan dokunuşu yok. Çirkin bir elbiseye dönüştü futbol, Zico da o elbisenin üstündeki küçük gözüken ama bakmasını bilene pırıl pırıl parlayan en güzel düğme… Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar futbolcu olsalardı bu Brezilya Milli Takımı’nda santrfor oynarlardı!” &lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oeCzOlW7I/AAAAAAAABOA/9ctvbXAWn1c/s1600/zico_2%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 294px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oeCzOlW7I/AAAAAAAABOA/9ctvbXAWn1c/s400/zico_2%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461210531600096178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda sesini duymamış olsak da takımın kaptanı olmasının ötesinde 1982 model Brezilya’nın sahaya yansıyan ruhu olan Socrates de meğerse dedemle aynı şeyleri söylüyormuş santradan birkaç saat önce: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;“Bu takım, hayal gücü, idealizm ve şiirin birleşimi. İnsanlar onların hayallerini yansıttığımız için bizi izlemeye geliyorlar. Futbol sahasında güzellik, zaferlerden daha güzeldir!”&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8odcKqS_0I/AAAAAAAABNo/xeqO93WuNQw/s1600/JUNIOR_19820702_GH_T.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8odcKqS_0I/AAAAAAAABNo/xeqO93WuNQw/s400/JUNIOR_19820702_GH_T.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461209867875450690" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Socrates &amp; Zico ve arkadaşları bir çocuğun en saf gözlerinde görülen en renkli futbol rüyası olacaktı 1982 yazında… &lt;strong&gt;“Jogo Bonito” yani “Güzel Oyun”un mucitlerinden Tele Santana’nın takımı estetik açıdan herkesin yüzlerce ışık yılı ilerisindeydi. Öyle ki takımın iki stoperi Oscar ve Luisinho, çok rahat 1982’nin hatice fakiri ama netice şampiyonu İtalya Milli Takımı’nda 10 numara oynayabilecek kadar yetenekli teknik harikalardı…&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;em&gt;Savunmanın her iki kanadındaki Junior ve Leandro, günümüz futboluna damgasını vuran hücumcu beklerin öncüleri, Roberto Carlos-Cafu’dan Gökhan Gönül-Patrice Evra’lara uzanan hattın en hızlı şekilde başladığı futbol istasyonuydu… Cerezo-Socrates-Falcao-Zico dörtlüsü ise futbol dilencilerinin görme mutluluğuna eriştiği açık ara en estetik, en yaratıcı orta saha… &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oc22HL_KI/AAAAAAAABNY/f3mRNc3xvpU/s1600/CEREZO_T_19820702_GH_R.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 297px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oc22HL_KI/AAAAAAAABNY/f3mRNc3xvpU/s400/CEREZO_T_19820702_GH_R.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461209226704321698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Socrates, adaşı olan felsefeci Sokrates’in krampon giymiş versiyonuysa, “cep dinamosu”  Zico da Platon’un yeşil sahadaki mirasçısı; hatta onun kadar hızlı ve derin düşünürken, ondan bile daha hızlı bir şekilde düşüncesini eyleme yansıtan gelmiş geçmiş en kudretli “öncü” futbol filozoflarından birisi…&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ocsB65peI/AAAAAAAABNQ/KDJvsn4YoAc/s1600/brasil1982.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 238px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ocsB65peI/AAAAAAAABNQ/KDJvsn4YoAc/s400/brasil1982.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461209040895452642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yıllar sonra bizzat Zico’nun çalıştıracağı Fenerbahçe takımının başkanı Aziz Yıldırım’a nazire yaparcasına yürüyerek oynuyordu 1982 model Brezilya…&lt;/strong&gt;   Ve yine o Fenerbahçe gibi “yürüyerek şampiyon olması gerekirken” olamadı Socrates &amp; Zico ve arkadaşları… Aslında başlarına gelecek uğursuzluğun belirtisi olarak oynadıkları ilk maçta ilk golü yiyen taraf da Brezilya’ydı… Sevilla’nın Ramon Sanchez Pizjuan Stadı’ndaki maçın 34. dakikasında ilk golü Sovyetler Birliği adına Andrei Bal atacaktı. Golü atan oyuncunun adı gibi tam anlamıyla “bal”ına bir goldü ama dedem sanki Brezilya’yı bizzat yönetiyormuşçasına kendinden emindi. &lt;strong&gt;Bütün bir yıl Türkiye’de tuttuğu takımın golcüleri Ziya Doğan ve Ali Kemal Denizci’nin gol atmasına dua etmesi için babaannemi secdesiyle yan odaya yollayan dedem, bu kez de Socrates ve Zico’nun galibiyet golleri için rahmetliyi o odaya yolladı. &lt;/strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8odq83Rx6I/AAAAAAAABNw/9vosOx_7ZHY/s1600/OSCAR_19820618_GH_L.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 297px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8odq83Rx6I/AAAAAAAABNw/9vosOx_7ZHY/s400/OSCAR_19820618_GH_L.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461210121869838242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Maçın bitimine 25 dakika kala Socrates sanki bizim arka bahçede oynuyormuş gibi rahat bir şekilde iki Sovyet oyuncuyu pazara yollayıp Sovyet kalesine yolladığı füzeyle skoru eşitledi. 88’de Eder’in ceza alanı dışında sol ayağının dışıyla zamanın en iyi kalecisi Dasaev’in koruduğu kaleye attığı galibiyet golü ise o güne kadar eşine az rastlanmış bir futbol konçertosunun en güzel solosu oldu. &lt;strong&gt;2-1 Brezilya’nın galibiyetiyle biten maçtan sonra Socrates, 1988’de Malatyaspor’a imza attıp kulübün İstanbul’da olmadığını öğrenince bir maç oynayıp kaçacak olan Eder’in golünü şöyle betimleyecekti:&lt;/strong&gt; &lt;blockquote&gt;“Bu vuruşu Dünya Kupası’nda yapmaya cesaret bile etmiş olması, bir yerden sonra sonucu boş vererek oynadığımız oyundan ne kadar büyük zevk aldığımızın canlı timsali. Eder sadece Dünya Kupası’nın değil belki de futbol tarihinin en seksi golünü attı.” &lt;/blockquote&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ocAvIEV7I/AAAAAAAABNA/xFkE5awpLv4/s1600/0CAUXEIXC.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ocAvIEV7I/AAAAAAAABNA/xFkE5awpLv4/s400/0CAUXEIXC.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461208297116030898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz o zaman bırakın seksin nasıl yapıldığını bilmek, bizleri leyleklerin getirdiğini sanan çocuklar olarak, dört gün sonra Brezilya’nın İskoçya ile oynayacağı maça kadar mahalledeki hiç bitmeyen dünya kupasında&lt;strong&gt; “Ben Zico olacağım, ben Socrates olacağım”&lt;/strong&gt; diye kavga ederek oyalanmıştık. Neyse ki dört gün sonra 18 haziran günü dedem mahalledeki kardeş kavgasını ayırdı ve hepimizi köşkün salonunda toplayarak kaldığı yerden devam etti: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;“Futbol bu işte… Dünyanın en güzel oyunu… 11 kişinin beraber yarattığı kolektif bir sanat eseri… 9 kişi birden hücum ediyor, sürekli ‘kafiyeli kısa paslar’ vererek gol arıyorlar. Top ayağına gelince her Brezilyalı oyuncu kalem yerine kramponla şiir yazan Yahya Kemal’e dönüşüyor. Hele Socrates! Brezilya’nın kaptanı oyunu sanki kendisi yazmış gibi okuyan bir maestro”&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 yılında Brezilya, İskoçya’yı  4-1 yense, maçın skoru en fazla iddaa bülteninde altyazı olarak geçen son derece normal bir sonuç olarak algılanırdı. Ama 1982 model İskoçya belki de Ada ülkeleri futbol tarihinin en iyi milli takımlarından birisiydi. “Ölüm Grubu” niteliğindeki 6. grupta maçlar sona erdiğinde averajla elenecek olan Cesur Yürekler, 1982’de şimdiki gibi taç kazanınca gol atmış gibi sevinen, 90 dakika sadece yüreklerini sahaya koyarak şerefli beraberlikler koparmaya çalışan bir takımdan çok daha ötesiydi. &lt;strong&gt;1982 elemelerinde son iki Dünya Kupası’nın finalisti Hollanda’yı eleyerek final biletini söke söke almışlar, Liverpool’un o zamanki Carragher-Gerrard-Torres’i olan Hansen-Souness-Dalglish üçlüsüyle altı yılda dört kez İngiltere Ligi, üç kez de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu olmuş bir takımın iskeletine sahiptiler. Ama o gün sahada tek şampiyon vardı: O da Zico’nun orkestra şefliğinde müthiş bir “güzel oyun” serenadı yapan Brezilya… &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1967’de Celtic’i Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğuna taşıyarak Ada’ya kulüp takımları düzeyindeki ilk Avrupa şampiyonluğunu getiren Jock Stein yönetimindeki İskoçya maçın hemen başında David Narey ile öne geçti. Ancak 54 dakika içinde Brezilya’nın Zico, Oscar, Eder ve Falcao’yla bulduğu goller sonucu maç 4-1 gibi farklı bir skorla sona erecekti. &lt;strong&gt;Neticenin ihtişamı bir yana haticede tüm futbol dilencilerini de bir daha asla silinmeyecek bir aşkla kendisine bağlayan Zico ve arkadaşları tıpkı ilk top oynadıkları günkü gibi şenlerdi! Futbol topu Zico-Falcao-Socrates üçlüsünün ayaklarında adeta işsiz bir gencin sokakta bulduğu paltonun içinden çıkan sahipsiz bir pırlanta misaliydi. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş gün sonra yine aynı  statta 1982 model Brezilya futbol senfonisi kaldığı yerden devam etti. Bu kez rakip Yeni Zelanda, netice ise yine 4-1’di. İki Zico, bir Falcao derken araya bir de kaleci Waldir Peres’le beraber pırlantanın en zayıf halkası olarak gösterilen Serginho’nun golü eklenecekti. &lt;strong&gt;Altı yıl sonra yolu Malatayaspor formasıyla Türkiye Ligi’ne düşen Serginho, dönemin Nobre’si olmasa da son anda Santana’nın banko santrforu Careca’nın hesapta olmayan sakatlığı sonucu ilk 11’de kendisine yer bulmuş aslında pek de forma giymesi beklenmeyen bir yedek oyuncuydu.  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oemSuDOCI/AAAAAAAABOI/uyv-G4DzP5k/s1600/SERGINHO_19820616_GH_R.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 296px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oemSuDOCI/AAAAAAAABOI/uyv-G4DzP5k/s400/SERGINHO_19820616_GH_R.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461211141348997154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 temmuz günü finale yükselme grubundaki &lt;strong&gt;Latin Amerika derbisinde Brezilya, Arjantin’i Zico, Junior ve yine Serginho’nun golleriyle 3-1’le geçerken, dört yıl sonra dünyanın en kudretli futbol sanatçısına dönüşecek olan Diego Maradona, topu neredeyse hiç kaptırmayan Zico ve arkadaşlarının karşısında sinirine de yenilip oyundan atılacaktı.&lt;/strong&gt; Maç iki farkla bitse de tüm otoriteler bir konuda hem fikirdi: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;“Serginho’nun yerine Careca olsa, Brezilya en az 5 gol daha atardı!” &lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ofBZhiXQI/AAAAAAAABOY/qIUMPZAdHDc/s1600/ESP_%2BWorld%2BCup%2B1982%2B-%2BBrazil%2Bv%2BArgentina%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 258px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ofBZhiXQI/AAAAAAAABOY/qIUMPZAdHDc/s400/ESP_%2BWorld%2BCup%2B1982%2B-%2BBrazil%2Bv%2BArgentina%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461211607032028418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de attığının en az beş katını kaçıran Serginho ve maç başına kalesinde tek tehlike yaşayıp onu da açılıştaki Sovyet golünde en kötü şekilde gördüğümüz gibi adeta “yumurtlayan” Waldir’in yerine Brezilya’nın üç gün sonraki rakibinin adeta yarısı olan İtalyan Rossi ve Zoff olsaydı, 1982 model Brezilya’nın bileğini tarihte hiçbir futbol takımı bükemezdi. &lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ocM5KkpaI/AAAAAAAABNI/5efg5Hqv444/s1600/1982_ita_bra_03_1999_sq_large.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ocM5KkpaI/AAAAAAAABNI/5efg5Hqv444/s400/1982_ita_bra_03_1999_sq_large.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461208505969321378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5 Temmuz 1982’de finale kalacak takımı belirleyecek maç, sadece benim günlerce ağlamama, hayat boyu da haticenin boşverilip neticenin hatırlanacağı acısını  öğrenmeme sebep olmayacaktı.&lt;/strong&gt; Küçük bir çocuğun gözlerinden bakınca o gün dünyada aslında güzelliğin değil, fırsatçılığın hüküm sürdüğünü ilk kez anlayacaktım. &lt;strong&gt;Brezilya – İtalya maçının oynandığı sabah Beşiktaş’taki altyapı devrimine tüm hızıyla devam eden Serpil Hamdi Tüzün’ü zaman bir kez daha haklı çıkardı:&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;&lt;blockquote&gt;“Futbolcuları ‘golcüler, kaleciler ve diğerleri’ diye ayırmalıyız” &lt;/blockquote&gt;&lt;/strong&gt;Biz o zamanki iki karışlık çocuk aklımızla tabii ki ayıramadık ama o günkü efsanevi maç, bu teorinin en acı pratik deneyimi olarak futbol tarihine geçti. İtalyan orta sahasının hepsini toplasanız teknik açıdan Zico ya da Socrates’in kramponunu çivisi bile etmezlerdi. Ama Serginho vurdukça 40 yaşındaki kaleci Zoff ısrarla kurtardı, kontrataklarda ise İtalya santrforu Rossi üç kez vurdu, Waldir Peres üçünü de tutamadı. Brezilya Socrates ve Falcao ile iki kez maçı beraberliğe getirse de ısrarla geri çekilmeyip 5-0 yenikmiş gibi hücum etmeye devam etti. Halbuki Brezilya’nın finale çıkması için Santana’nın takımına beraberlik bile yetiyordu ama Socrates ve arkadaşları başka türlü düşünüyordu: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;“Oynadığımız oyundan o kadar zevk alıyorduk ki attığımız her golde Dünya Kupası’nı kazanmış gibi seviniyorduk.” &lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;İşin aslı turnuva sonrasında felsefe doktorası yapacak olan Socrates ve arkadaşları için Dünya Kupası’nda birinci olmak Dünya şampiyonu olmakla eş anlamlı değildi. Onlar için gerçekten dünya şampiyonu olmak güzel oyunu oynayarak futbol aracılığıyla “güzel”in yanında olmaktı. &lt;strong&gt;1982 yazında 18 yıllık askeri diktatörlük dönemi bitiminde Brezilya’da düzenlenecek ilk serbest seçimlerde halkı oy vermeye çağırmak için “15’inde oy ver!” tişörtleriyle poz veren Socrates ve arkadaşları o yıl reklam yerinde “Demokrasi” yazan Corinthians formasıyla Sao Paulo eyalet şampiyon olmuşlardı. Tarihe “Corinthians Demokrasi” hareketi olarak geçen bu futbol aracılığıyla devrim projesinin son aşaması 1982 model Brezilya oldu.  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1982’nin Zidane”ı olarak anılan kaptan Socrates turnuva bitiminde şampiyon olamamalarına rağmen kendilerini şampiyonlar gibi karşılayan taraftarlara şöyle diyecekti: &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;“Savunmacılara çalım atmak diktatörlere çalım atmaktan daha kolay… Siz zoru başaracak, Brezilya’ya demokrasi şampiyonluğunu getireceksiniz!”&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt; 2010 yılında ise Brezilya’nın futbol delisi devlet başkanı Lula o güne ithafen &lt;blockquote&gt;&lt;strong&gt;“Ülkemiz gerçekten de demokratik bir ülkeyse Brezilya halkı 1982 takımına çok şey borçlu”&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt; dedi &lt;strong&gt;ve futbolu futbolun ötesine taşıyan kramponlu sanatçılara tarihi bir teşekkür mesajı verdi.&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ofoFZ8I5I/AAAAAAAABOg/017udAVfElc/s1600/1629839.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 272px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8ofoFZ8I5I/AAAAAAAABOg/017udAVfElc/s400/1629839.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461212271646352274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yeşil sahada ise İtalya 3. kez Dünya Kupası şampiyonu olarak, Brezilya’nın rekorunu egale ederken taktiksel açıdan futbol tarihi radikal bir biçimde değişti. &lt;strong&gt;1990’da bizzat İtalya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda İtalya ve biraz da şampiyon Almanya hariç herkes 1982 model İtalya gibi oynadı. &lt;/strong&gt;Tarihin en kötü Dünya Kupası’nda herkes bir nevi küçük İtalya kesildi ve maçların sonuçlarını penaltı atışlarının kumarvari yayvanlığı belirlerdi. &lt;strong&gt;O kupadan sonra FIFA yeni düzenlemelere giderek kaleciye geri pası kaldırdı ve sertliğe karşı önlemler almaya başladı.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Aynı kurallar 5 temmuz 1982 günkü İtalya –Brezilya maçında skorun çok daha farklı olacağını, en azından Zico’nun gölgesine dahi tekme atan Gentile’nin maçın hemen başında oyundan atılacağını Brezilyalılar değil bizzat İtalyanlar itiraf ediyorlar. &lt;/strong&gt;Öyle ya da böyle, 1982 model Brezilya o dönemde dünyanın her yerindeki çocuklarım gördüğü en güzel futbol rüyası olarak sonsuza kadar hatırlanacak, hayırla anılacak… “Socrates, Zico, Falcao” adları geçince, yine elimizi kalbimize götüreceğiz ve onları bize izletme şansını bahçettiği için tanrıya binlerce kez daha şükredeceğiz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8449615820578993088-5581898628620458464?l=aliece.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aliece.blogspot.com/feeds/5581898628620458464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8449615820578993088&amp;postID=5581898628620458464' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5581898628620458464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8449615820578993088/posts/default/5581898628620458464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aliece.blogspot.com/2010/04/1982-dunya-guzeli-zico-socratesli.html' title='1982 DÜNYA GÜZELİ: ZiCO &amp; SOCRATES&apos;Lİ BREZİLYA 1982'/><author><name>Ali Ece</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00647083124342626228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oY9XljlmI/AAAAAAAABM4/tbL_ayfbkko/s72-c/zico_%26_soc%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8449615820578993088.post-29637691277255346</id><published>2010-04-17T12:27:00.000-07:00</published><updated>2010-04-17T12:58:08.229-07:00</updated><title type='text'>DANİMARKA DİNAMİTİ 1986</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oNBf2bdqI/AAAAAAAABLA/CfWCgDYDaj0/s1600/_____Intet_navn_____356489i.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 257px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oNBf2bdqI/AAAAAAAABLA/CfWCgDYDaj0/s400/_____Intet_navn_____356489i.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461191817520969378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DANİMARKA DİNAMİTİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;1986’da tarihinde ilk kez Dünya Kupası’na katılan Sepp Piontek’in Danimarkası, sadece katılmakla kalmadı. Daha ilk denemesinde tarihten asla silinmeyecek bir biçimde gönüllerin şampiyonu oldu…&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oNae9jLuI/AAAAAAAABLI/rlyqFOI6_lk/s1600/2+(2).jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 265px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oNae9jLuI/AAAAAAAABLI/rlyqFOI6_lk/s400/2+(2).jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461192246779129570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sepp Piontek, 1979 yılında henüz 39 yaşındayken iş görüşmesi için Danimarka Futbol Federasyonu’na adımını attığında,&lt;/strong&gt; milli takımlar düzeyindeki tek deneyimi 1976–78 yılları arasında Haiti’yi çalıştırmaktan ibaretti.&lt;strong&gt; Kısa bir süre sonra anlaşacağı Danimarka ise milli takımlar düzeyinde Avrupa’nın Haiti’sinden farksızdı. Avrupa tarihinin en şanslı kurası sonucu kıtanın futbol cüceleri Lüksemburg, Malta ve Arnavutluk’u eleyerek finallere katılmaya hak kazandıkları Euro 1964’ü saymazsak, profesyonel futbolda başarı ve Danimarka Milli Takımı birbirine Jüpiter ve Uranüs kadar uzaklardı: 1971’e kadar sadece amatör lisanslı oyuncuların milli takım formasını giydiği Danimarka’da profesyonel lig ilk kez 1978’de kurulmuştu. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Piontek’in Danimarka’dan sonra bizim yöneticilerin olabilecek en amatör şekilde &lt;/strong&gt;yönettiği profesyonel futbolumuzun başına geçmesi aslında hiç de tesadüf değil, aksine Piontek’in macera dolu kariyerinin kaçınılmaz sonucu. 1971-76 yılları arasında Werder Bremen ve F. Dusseldorf gibi takımları çalıştırdıktan sonra bir anda Haiti’de soluğu alan Alman hoca o 1980’li yıllarda Avrupa’nın en maceraperest, en Yılmaz Vuralvari teknik adamıydı. Diktatör Doc’un yönetimindeki Haiti’de kendine has teknik adamlık tarzıyla Uganda diktatörü Idi Amin’den Steaua Bükreş’in menajeri olan Çavuşesku’nun oğlu Nicolae’ye birçok futbol tutkunu yöneticiyi derinden etkileyen &lt;strong&gt;Piontek, Danimarka’dan önce son bir kulüp macerası yaşadı. Feyenoord, Rapid Wien, Köln, M’Gladbach gibi dönemin en kudretli takımlarından gelen teklifleri ısrarla reddeden nevi şahsına münhasır teknik adam “başka bir futbol”un temsilcisi St Pauli’yi çalıştırmayı tercih etti. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oN62AxM9I/AAAAAAAABLY/gBQXbvsru98/s1600/2+(1).jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 333px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oN62AxM9I/AAAAAAAABLY/gBQXbvsru98/s400/2+(1).jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461192802722460626" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yeni misyonu ise o federasyonda toplantıya geldiği gün binanın barında birini &lt;/strong&gt;söndürürken diğerini yaktıkları sigaraları içerken federasyona sponsor olan Carlsberg biralarını yudumlayan oyunculardan kurulu bir milli takımla Avrupa’nın devlerine kafa tutmaktı. &lt;strong&gt;Alman hoca disiplinsizlikleri ve aşırı rahatlılarıyla ünlü Danimarkalılara planlarını açıkladığında “Bu oyunculardan hiçbir şey olmaz, asla disipline edilemezler. Eleme grubunda sonuncu olmayalım bize yeter de artar” cevabını alacaktı.&lt;/strong&gt; Ancak o gün maceraperest Alman’a “deli” muamelesi yapanlar 7 yıl sonra yaşanacaklardan sonra Piontek’in İskandinavya Adası’na gelmiş geçmiş en büyük dâhi olduğunu söyleyecekler, onu yere göğe sığdıramayacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oNzD19yWI/AAAAAAAABLQ/FVXrzuztYsw/s1600/3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 297px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oNzD19yWI/AAAAAAAABLQ/FVXrzuztYsw/s400/3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461192668996290914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çok değil, iki yıl sonra Danimarka, Dünya Kupası elemelerinde finallerde şampiyon olacak İtalya’yı 3-1 devirerek catenaccio krallarına şampiyonluğa uzanan yoldaki tek mağlubiyetini yaşatacak, 1981’de oynadığı dokuz karşılaşmadan sekizinde sahadan galip olarak ayrılacaktı.&lt;/strong&gt; Bir anda hiç kimse bu hızlı değişime bir anlam veremezken, Piontek hedef olarak önce Euro 84 sonra da 1986 Dünya Kupası finallerini gösterdi. İlk önce içinde tek bir televizyon ve telefonun bulunmadığı maç kamplarını düzenleyen Piontek’le ters düşen takımın “kaşarlar”ı tek tek kadrodan çıkarıldılar ve yerlerine Alman hocanın “yurt dışında oynama”larını şart koştuğu &lt;em&gt;Michael Laudrup, Jesper Olsen, Soren Lerby, Frank Arnesen &lt;/em&gt;gibi genç yıldızlar monte edilmeye başlandı. &lt;strong&gt;“İsteyen sigara ve bira içmeye devam edebilir ama herkes günde 4 saat oksijen çadırına girerken onlar ekstradan 2 saat daha kalma şartıyla”&lt;/strong&gt; diyen Piontek’in asıl radikal değişikliği ise taktikler bağlamında oldu. Görevi devraldığı teknik adam Kurt Nielsen, Danimarka futbol tarihini anlatan &lt;strong&gt;“Og Det Var Denmark” belgeselinde maç taktiğinde sorulduğunda, “Taktik olarak önemli olan gol atmak” diyordu!&lt;/strong&gt; Piontek ise maçlardan önce oyuncularla 4 saatlik taktik toplantılar düzenlerken, Danimarkalılar’ın saha içinde Alman disiplinine uyamayacaklarını adı gibi bildiği için yeni bir sentez geliştirdi. &lt;strong&gt;Sadece Piontek jenerasyonunun değil Danimarka futbol tarihinin en büyük teknik harikası olan Michael Laudrup’un “Avrupa’nın Brezilya’ya cevabı” olarak nitelediği oyun tarzı tam anlamıyla 1974’ün Total Futbol’cu Hollanda’sıyla 1982’nin dripling cambazı Brezilya’nın bir senteziydi.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oOM-TJjXI/AAAAAAAABLg/iTTH23AMJK4/s1600/9+(5).jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/S8oOM-TJjXI/AAAAAAAABLg/iTTH23AMJK4/s400/9+(5).jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461193114184682866" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Piontek’in elindeki oyuncu malzemesiyle oynanabilecek en verimli futbol tarzı da şüphesiz buydu ki daha önce profesyonel futbolda esamisi bile okunmayan Danimarka Euro 84’e katılmakla kalmadı, Zico’lu Brezilya’nın 1982 Dünya Kupası’nda yarattığı etkiyi yaratarak 1984’ün en güzel kaybedeni oldu. Yarı finalde penaltılar sonucu İspanya’ya elenen Danimarka, Cruyff’un Hollanda’sından bile daha hızlı, daha hücumcu bir futbol sergilemiş, tüm estetik futbol romantiklerini ihya etmişti.&lt;strong&gt; Bunu başarırken de 1977’de Ballon d’Or ödülünü alıp 1983’te
