27 Aralık 2010 Pazartesi

CANTONA KOLLEKTİFİ


Bu malum yazıda derdimi hatta (bence) davamı anlatmış, sizlerle paylaşmıştım... Meğerse bu konuda benim gibi düşünen, hisseden birçok insan varmış...
Biz de o yüzden Armağan Ükünç kardeşimin önerisiyle bir Cantona Kollektifi kurmaya, oluşturmaya karar verdik. Sadece Cantona üzerine herkesin öğrenme hakkı var, en çok da İngilizce bilmeyen insanların! Sadece Cantona ve ilham kaynağı eserlerini Türkçeleştirmek için değil Cantona Kollektifi... Çok daha fazlasını yapabiliriz ama hep beraber yapabiliriz!
Daha fazla bilgi ya da Cantona Kollektifi'ne katılmak isteyenler lütfen bu adreslerden Armağan'a ulaşsınlar...
armaganukunc@yahoo.com
Twitter: http://twitter.com/#!/Armaganukunc

23 Aralık 2010 Perşembe

İLK DİNLEDİĞİNİZ ŞARKIYI HATIRLIYOR MUSUNUZ?


Doğduğum kasabada
Denizlere yelken açan bir adam yaşardı
Ve bize yaşamını anlatırdı,
Denizaltılar ülkesindeki

Böylece yelken açtık güneşe
Bulana kadar yeşiller denizini,
Yaşadık dalgaların altında
Sarı denizaltımızda

Biz hepimiz sarı denizaltında yaşarız
Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda
Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında
Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda

Ve bütün arkadaşlarımız gemide,
Pek çoğu kapı komşudur
Ve başlar orkestra çalmaya

Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında
Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda
Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında
Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda

Rahat bir yaşam sürerken hepimiz
Herkesin ihtiyacı olan her şey var
Mavi göğü ve yeşiller denizi
Sarı denizaltımızda

Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında
Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda
Biz hepimiz yaşarız sarı denizaltında
Sarı denizaltıda, sarı denizaltıda



1 numara Carragher
2 numara Carragher
3 numara Carragher
4 numara Carragher
5 numara Carragher
......
Hepimiz Carragher'lardan kurulu bir ilk 11'in hayalini kuruyoruz
Formayı sev ve her şeyini ver bize yeter
Hepimiz Carragher'lardan kurulu bir ilk 11'in hayalini kuruyoruz

HER TAKIMA BİR CARRAGHER, HER KÜTÜPHANEYE BİR CARRAGHER

21 Aralık 2010 Salı

KAZMA YAYINEVLERİNE İNAT CANTONA ÇEVİRİSİ

İsteyen (sanki bir iltifat değil de hakaretmiş gibi) romantik desin hatta dünyayı iyi şekilde değiştiren insanların %99'unun romantik olduğunu görmezden gelecek kadar cahil ve ikiyüzlü olsunlar, asla umrumda değiller... Zaten onlara acıdığım anlar haricinde de asla umrumda olmadılar, olmayacaklar!

Yaşar gibi yapıp aslında her gün ölenlerin bakarkörlüğüne çifte kavrulmuş inat bence hayat paylaştıkça daha yaşanılır hale geliyor. Paylaşmadan izole bir hayat ise 1 liralık uyduruk içeceği 8 liraya kakalayan amerikan kahvecilerinde oturup dünya üzerine ahkam kesmek kadar içi boş... Sadece yaşar gibi yaparken her gün bir kez daha ölmek gibi sahte bir provadan ötesi değil!

Bu inadına bakış açımla 2 ayda 10 yayınevine gittim, sadece 5 kez okuyup her seferinde daha da büyülendiğim bir başyapıtın çevirisini yayınlamalarını önermek için: Cantona: The Rebel Who Would Be King.
Hepsi de söz birliği etmişçesine "Ali Ece bey siz Cantona'yı yazsanız bu kitaptan 10000 kat fazla satarız" dediler. Israrla çeviriyi bedavaya yapmaya hazır olduğumu sadece İngilizce bilmeyen Türk futbol delileri de bu kitap kılığına bürünmüş ilham hazinesinden mahrum kalmasınlar diye kimseye dökmediğim dili döktüm ama nafile... Kendilerine "devrimci" vs etiketi yapıştıran hatta bu etiketle yıllarca bir sürü kitap satan adamlara göre (bence dünya tarihinde virgül kadar değeri olmayan) Ali Ece ne yazsa yayınlanmaya değermiş ama koskoca France Football'un en değerli futbol-hayat analizi zanaatkarlarından Philippe Auclair'in yazdığı Cantona kitabını çevirmek sadece kağıt israfıymış!
Ben de bu kez 1000 kez inadına blogdan kitaptan pasajları çevirip yayınlayacağım. Tabii ki Auclair'e telif ücretini ödeyecek durumum maalesef olmadığı ve kitabı kelime kelime cümle cümle çevirmek ahlaki açıdan uygun olmayacağı için bu hazinevari kitaptan alıntılar yapıp diğer okuduğum ve Cantona ile ilgili yaşadıklarımı aralara katmakla yetineceğim...
Okursunuz, okumazsınız; bir yerden sonra çok da sevinmem ya da üzülmem çünkü blog yazmak da blog okumak da bir yerden sonra bizlere hiçbir şey ifade etmeyen fast-food insan taklitlerini sürmanşet yapan gazeteleri okumaktan çok daha naif, gerçek ve bir o kadar da romantik! Ancak böyle bir hazineyi ağza bal çalacak kıvamda da olsa sizlerle paylaşmazsam, gözüm açık giderim; tek derdim davam da budur... En yakın zamanda Cantona günlükleri adı altında blog yazılarına başlıyorum. Ben İngilizce öğrenecek kadar şanslıyım, o şansı bulamayanların da Cantona'yı öğrenmesi varoluş meselesi olarak benim yazdığım herhangi bir şeyden çok daha değerli, o yüzden en yakın zamanda başlıyor CANTONA GÜNLÜKLERİ! "Delirdin sen!" demeyin, 16 yaşımdan beri böyleyim, inşallah da hep böyle kalacağım. Beni delirtenlere inat Viva Cantona!
Cantona reisin söylediğini asla unutmamak lazım:
"Martılar, balıkçı teknesini izlediklerinde kendilerine sardunya atılacağını zannederler de o yüzden izlerler"

20 Aralık 2010 Pazartesi

CANTONA-ZiDANE müzik yapsa NOIR DESIR olurdu ama o hatayı yapmazları BERTRAND BABA

Zidane ile Cantona futbol oynamak yerine ortak bir müzik grubu kursalardı Noir Desir gibi bir şey olurdu herhalde.

Ama kafası kızdığında birilerini öldürmek ya da bir kadına tecavüz etmek dışında her şeyi yapacak potansiyeldeki Zizou ile Cantona'dan farklı olarak "Fransız muhalif rock'ının Zidane'ı, Cantona'sı" Bertrand Cantat önce kendisinden çok sevdiği sevgilisinin ölümüne sebep oldu, sonra eşi intihar etti, annesi de maalesef bu acıların etkisiyle aramızdan ayrıldı. Sonunda Noir Desir de resmen dağıldığını açıkladı...


Fransa'nın Jim Morrison'ı olarak lanse edilen Cantat sadece en sevdiklerini ve Noir Desir'i değil bizi de kıyısından köşesinden yaktı... Aslında süper adamdın sen Bertrand Cantat, yozluk abidesine dönüşmüş bir ülkede çöpte açan çiçek misaliydin. Ben ve daha milyonlarca renginden dolayı iğrenç ırkçılıklara maruz kalınan o Sarkozy Cumhuriyeti'ne mecburen katlanmamızı sağlayan birkaç umut rüzgârından en güçlüsüydün. Hani "Le vent nous portera"ydı, yani rüzgâr bizi hayalini kurduğumuz düş ülkeye, düş dünyaya taşıyacaktı? Ama o çok sevdiğin kişinin ölümüne sebep olduğun gün maalesef benim için de çoktan öldün... Yine de ara sıra mezarına uğruyor kulaklarım, kalbim... Rüzgâr esmiyor artık o ayrı...

Yine de şarkıyı yıllarca Beyoğlu'ndan geçerken dinleyip ne anlattığını merak eden varsa diye yazıyorum o ayrı:


Yoldan korkmuyorum

Ne olursa olsun

Tadına varmak, görmek gerekecek

Göğüs boşluğunda zikzaklar misali

Ve her şey iyi olacak

...orada

Rüzgâr bizi taşıyacak

Büyük Ayıya mesajın

Ve yarışın yörüngesi

Kadifeden, yumuşak kısa bir an

Hiçbir şeye yaramasa da

...git

Rüzgâr onu götürecek

Her şey yok olup gidecek ama

Rüzgâr bizi taşıyacak

Okşayış ve mermiler

ve bu felaket bizi çekip duran

Başka günlerin sarayı

Dünün ve yarının aslında

Rüzgar onları taşıyacak

Omuzdan geçmiş genetik

Atmosferdeki kromozomlardan

Galaksilere giden taksilerden

Ve benim uçan halım der ki

Rüzgâr onu götürecek

Her şey yok olup gidecek ama

Rüzgâr bizi taşıyacak


Aslında yaşar gibi yaptığımız ama yaşamadığımız yıllarımızın bu kokusu

Bir gün kapını çalabilir

Kaderlerin sonsuzluğunda

Biri ortaya konur, peki karşılığında ne alıkonur?


Rüzgâr onu götürecek

Deniz yükseldiğinde

ve herkes kendi hesabını yaptığında

Gölgemin derinliklerine

Senin tozlarını götüreceğim

Rüzgâr onları taşıyacak

Sen yok olup gideceksin ama

Rüzgâr bizi sürükleyecek

19 Aralık 2010 Pazar

SEYİRCİSİZ MAÇIN YAZISI BU KADAR OLUR!

Yakında hastanelerde sus işareti yapan hemşire yerine Beşiktaş formalı bir futbolcunun resmini görürseniz, hiç şaşırmayın! Beşiktaş’ta neredeyse bir takım sayısı kadar oyuncu eksik.
Eksiklerin sayısı bir yana, nitelik açısından Ernst ve Guti’nin aynı anda olmaması, Beşiktaş’ın modern futbol standartlarının gerisinde bir orta sahayla mücadele etmek zorunda kalmasıyla eş anlamlı.
Yine de en büyük eksik açık ara seyirci! Leeds United’ın “emekli Guti”si Johnny Giles seyircisiz oynatılan bir maçtan sonra
“Boş bir statta oynamaktansa, dolu bir evde futbol oynamayı tercih ederim!”
demiş. Büyük ihtimalle Quaresma da Ali Kuçik de dün gece içlerinden Giles’ın sözlerine benzer duyguları fazlasıyla hissetmişlerdir.
Benim bugüne kadar anlamadığım ve 100 yıl yaşasam da anlayamayacağım bir şey var: Futbol bir temaşa sanatıysa ve izleyiciler için oynanıyorsa, maçları seyircisiz oynatmaktan daha az mantıksız bir ceza yok mu? Ayrıca ceza verilmesine sebep olan maça hasta olduğu için gelemeyen ama daha maçlar başlamadan tüm sezon için kombinesini alan taraftarın günahı ne? Bir insanın hiç karışmadığı bir olay yüzünden, daha önceden parasını ödeyerek satın aldığı en doğal haktan mahrum edilmesinin hukuki gerekçesi ne olabilir?
Ayrıca tarihin ilk ve en çok saha kapatma ve seyircisiz oynama cezası alan takımı Millwall. Halen kâbus dolu holiganizm günlerini hatırlatan ve dünya futbolunun beşiği İngiltere’de en kötü olayları yaratmaya devam eden yegâne taraftarlar da Millwall taraftarları. O zaman diğer maçlarda Millwall taraftarına göre süt dökmüş kediden bile uysal olan taraftarlara bu tip bir ceza vermenin ne gibi bir faydası olabilir ki? Hele dün geceki futbolcuların, teknik adamların suçu ne ki ben herhangi birine kıyıp maçı yazıyım?

18 Aralık 2010 Cumartesi

SADECE PLAJLARI DEĞİL KALECİSİ DE MEŞHURDUR: Tomiç ve Split'li kaleciler



Dün geceki Trabzonspor - Karabükspor maçını analiz ederken her şeyi Trabzonspor'un oyun planı ya da form grafiğiyle açıklamak, Karabük'ün Hırvat kalecisi Vjekoslav Tomiç'in emeklerini hakir görmekten başka bir şey değil.
Tıpkı Cernat gibi Hajduk Split'ten Karabükspor'a gelen Tomiç aslında önemli bir kaleci geleneğinin en az ünlü isimlerinden birisi.

Zoran Simoviç başta olmak üzere, şimdilerde Tottenham'ın yedek kalecisi olan son model Balkan file bekçisi harikası Stipe Pletikosa'dan, şimdilerde Trabzonspor'dan kiralık olarak Ankaragücü forması giyen Drago Gabriç’in babası Tonji Gabriç'e plajları kadar kalecileriyle de ünlü Split.

Nacizane hafızamın hayal meyal de olsa hatırladığı ilk Hajduk Split yapımı harika kaleci Ivan Kataliniç: Şimdilerde ismi Premier Lig olan o zamanki adıyla İngiltere 1. Ligi'nde forma giyen ilk Hırvat eldiven olan Kataliniç (alttaki fotoğrafta en arkada soldan ikinci sırada olan bıyıklı kaleci), 1980'li yıllarda Southampton forması giymiş, yerine Peter Shilton transfer edilene kadar da başarılı performansıyla Balkanlar'dan gelip İngiltere'de ses getiren ilk isimlerden birisi olmuştu.


Kataliniç'in Southampton'a transfer olması üzerine de yerine Zoran Simoviç transfer edilmiş ve 4 yıl boyunca önce Hajduk Split sonra da Euro 84'e kadar rahmetli Yugoslavya Milli Takımı'nın kalesini başarıyla korumuştu. 1984'te Galatasaray'a geldikten sonrası ise malum başlı başına bir kalecilik efsanesi üzerine yazı konusu...

Şimdilerde Türkçeye Split'li Emekçiler Futbol Kulübü olarak çevirebileceğimiz Radnicki nogometni klub Split yani Football Manager dilinde konuşursak RNK Split'i çalıştıran Kataliniç'in plonjon yapan bir fotoğrafı halen Southampton kulübünün girişindeki duvarları süslüyormuş...

Drago Gabriç'in babası kaleci Tonci Gabriç de kariyerine ilk olarak RNK Split'te başlamış PAOK dahil birkaç takımda forma giydikten sonra yıllarca Hajduk Split'in kalesini korumuştu. Euro 96'da büyük çıkış yapan Hırvatistan Milli Takımı'nda fazla şans bulamamasının sebebi ise önünde Ladiç ve Beşiktaş'tan da gayet iyi tanıdığımız Mrmiç gibi birbirinden harika iki kaleci olmasıydı. Bir nevi Pepe Reina'nın Casillas önünde normal olarak pek şans bulamamasını andıran bir durum söz konusuydu.


Gabriç, emekli olduğunda teknik direktörlüğü pek denemedi, onun yerine futbolcu olmak isteyen ikiz çocuklarına yol açtı. İkizlerden birisi malum bonservisi Trabzonspor'da olan Drago Gabriç; diğeri ise Hırvatistan Hanım Futbolu'nun en büyük yıldızlarından Paskvalina Gabriç!


Pletikosa'yı ise uzun uzun anlatmaya gerek yok herhalde... Semih'ten o meşhur son saniye golünü yiyene kadar Euro 2008'in en iyi kalecisiydi. Ben yine de onu 21 yaş altı turnuvasında çok kötü goller yiyip gelmiş geçmiş en kötü Hırvat kaleci olarak fişlendikten sonra A milli kategorisinde en çok milli formayı giyen kaleci olmayı başarmasındaki olağanüstü dirilişiyle hatırlamayı tercih ediyorum. Ayrıca Semih'ten yediği golü anlatırkenki sıcaklığı, doğallığı tam da kendisine "öz Split'li" diyen Cevat Prekazi'nin bana anlata anlata bitiremediği Zagreb'linin tam tersi olan Split'li futbolcu prototipini anımsatıyor.

Split demişken kalecileri kadar plajları da ünlü 1700 yaşındaki Dalmaçya şehrinin. Tabii ki yıllarca Zagreb'deki oportünist politikacılara boyun eğmemeleri, Split'i Hırvat şehrinden öte dünya kenti olduğu konusunda inat etmeleri apayrı bir yazı konusu. Ben sadece 1 gün hatta 8 saat kadar görebildim Split'i... İçimde de kalmadı değil. O zamanlar vize yoktu, bilmiyorum şimdi var mı ama bence boşverin kazıkçı batı Avrupa turlarını, bu soğukta Avrupa'da çekilebilecek yegane şehirlerden birisi Split: Fiyatları son derece ucuz, bir nevi eldeğmemiş Antalya misali bir Güney Avrupa şehri. Roma imparatoru Diocletian'ın sarayı çok acayip, akıl ötesi bir yer. Her ne kadar futbol takımlarının ismindeki "Hajduk" Osmanlılara karşı savaşmış isyancılardan gelse de biz Türkleri seviyorlar. Sadece futbolla yatıp kalkmıyorlar, spora doğuştan aşıklar. Ne de olsa Toni Kukoç ve Dino Radja gibi iki basketbol harikası da, Goran Ivaniseviç de Split'li!
Asıl konu kalecilerdi değil mi? Şimdiden gidip bakmak lazım yeni Tomiç'ler var mı? Bir tesadüf eseri anneannemin Bosnalı babasıyla aynı soyadı taşıyan kalecileri Danijel Subaşiç, hiç fena bir kaleci değil. Pletikosa'dan fırsat bulup da Hırvatistan'ın kalesine geçtiği üç maçta da gayet iyi oynadı.

Uzun süre Galatasaray'la adı geçen Senijad Ibriçiç, açık ara Hajduk Split'in en iyi oyuncusu ki kulüp tarihinde yılın en iyi oyuncusuna verilen "Yılın Hajduk"u ödülüne layık görülmüş ilk Hırvat olmayan futbolcu da Bosnalı orta saha oyuncusunun ta kendisi!
Babaları Filistinli olan ancak Hırvatistan Milli Takımı'nda oynayan Sharbini kardeşler de hiç fena oyuncular değiller.

Kaleci bulamasanız, maç izlemeseniz de gidin Split'i görün derim. Sokağın ortasında bir salaklık yapıp "Yaşasın Dinamo Zagreb" diye bağırmadıkça gayet güzel anlar yaşayabileceğiniz bir yer. Herhangi bir konuda başınız sıkışırsa da hemen Milan Rapaiç'in adını verin, gerisi kolay!

17 Aralık 2010 Cuma

Dinamo Kiev eşleşmesi üzerine: KÖTÜNÜN İYİSİ



1986-87 Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finalinde Beşiktaş – Dinamo Kiev ile eşleştiğinde, tüm gazetelerimiz “Eyvah, 2000’li yılların takımıyla eşleştik!” manşetleri atmıştı. Hiç unutmam, unutamam o günleri çünkü babam şu anda bu satırları yazdığım yaştayken ağır bir kalp ameliyatı olmuş, hastaneden çıkar çıkmaz da (ki doktoru dinlemeyip maçı izlemek için 3 gün erken çıkmış, kar yüzünden maç ertelenince de geri dönmemişti!) eve maçı izlemeye gelmişti!

2000’ler geldiğinde ise Dinamo değil o yere göğe sığdırılamayan “21. yüzyıl takımı” gücünde olmak, 1987’de SSCB Milli Takımı’nın nüvesi olan takımın yarı gücünde bile değildi.
Yine de dünya futbol tarihinde daha menajerlik oyunları icat edilmeden yıllar önce, bilgisayarları taktik geliştirme bağlamında ilk kullanan teknik adam olan Valery Lobanovsky yeni bir jenerasyon inşa etmiş Sovyetlerin küllerinden yola çıkarak yeni bir Ukrayna futbol devriminin tohumlarını atıyordu.

Schevchenko, Rebrov’la beraber o takımın en parlak genç yeteneğiydi. 2010-11 model Dinamo Kiev’in ise en tecrübeli yıldızı ve takımın abisi yeni yıldızları Milevskiy’in arkasında yardımcı forvet olarak oynayan Schevchenko’dan başkası değil. Artık sadece stadının adı Lobanovsky olan Dinamo bir önceki sefer 2002-03’te Beşiktaş’la eşleştiğinde bir Schevchenko’su dahi yoktu. Şimdilerde de bu satırların yazıldığı anda değil bir Lobanovsky ustası, sürekli bir teknik direktörü bile yok.
2010-11 model Dinamo’yu geçici olarak Arsenal’in eski yıldızı Oleg Luzhny çalıştırıyor. Ancak Lucescu usta ile Dinamo’nun başaramadığını başarıp İstanbul’daki tarihin son UEFA Kupası finalinde şampiyon olmayı başaran Shakhtar, her geçen yıl Dinamo’nun Ukrayna futbolu üzerindeki hegemonyasını daha da fazla sarsamaya devam ediyor.

Kısacası 2010-11 model Dinamo’yu kurada çekmek kötünün iyisi misali.
Bir zamanlar Dinamo Kiev, Anadolu'ya maça geldiğinde hasta Beşiktaşlı oyuncu abimiz, süper insan Erkan Can ve abileri isminden etkilenerek Dinamo Mesken isimli bir ilçe takımı bile kurmuşlardı, nereden nereye...
Hayat devam ediyor işte! İnşallah yıllar sonra ilk kez bir ilkbahar sabahı UEFA heyecanıyla uyanmakla yetinmez ilkbahar boyunca Dublin'deki finale kadar her sabah aynı heyecanla uyanır güne başlarız!

15 Aralık 2010 Çarşamba

BİZE ÇOK ŞEY İFADE EDİYOR!

Schuster reis için bir şey ifade etmeyen bir maçmış… Gel bir de bize sor! Yıllardır ülke puanı yerinde sayan, Avrupa’da ilkbaharı görme özlemiyle yanıp tutuşan, bu dün geceki Norveç ikliminde bile İnönü’yü Rio Karnavalı’na çeviren Beşiktaş âşıklarına sor…
UEFA Europa Ligi’nde bir galibiyete 140 bin euro ödül veriliyor. Lakin bu para primler-vergi hariç Nobre’ye ödenen yıllık garanti maaş 2.3 milyon euro’nun da Tabata’nın bonservisine verilen 8 milyon’un da yanında devede kulak…
Zaten bir yerden sonra bu kapitalist-endüstriyel hesaplar biz futbol delilerini aşıyor! Maç bileti alacak paramız varsa biz zaten kendimizi Şeyh Mansur ya da Abramovich kadar zengin hissediyoruz; bir geceliğine de olsa, hayat boyu da olsa…
Quaresma ve kendi klasına yakı
şmayan şekilde oyundan atılmayan Guti’nin yanında Ali, İsmail, Cenk, Ersan’ı; Beşiktaş’ın geleceğini görmek bizim için çok önemli! İşte tam da bu yüzden Beşiktaş delileri sana bel altı vurulduğunda bu kadar isyan ediyorlar, “sözde” arkanda değil “özde” yanında duruyorlar!
Rüyanda görsen inanmazsın ama İstanbul’da Bolton’a yenilince olmayan Bolton şehrindeki olmayan rövanşa götürmeyi taahhüt eden yöneticiler gördü bu gözler. Renginden dolayı “çeribaşı” diye hakaret edilen, tarihin son UEFA Kupası şampiyonu Luce ustanın bozuk para gibi harcanışını gördü bu gözler…
“Senin Real Madrid”e son Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazandıran Del Bosque’yi Yeniköy esnafına benzeterek aklı sıra aşağılayan zihniyeti çekti bu gönüller…
Gazozuna, 120 bin euro’suna ya da Tabata’sına hiç fark etmez Schuster reis. Bu kendisini Norveç zanneden havaya inat Rio karnavalı tadındaki İnönü’de bir Avrupa maçı daha oynamak, hele hele sonucu önemli olmasa da sanki Dublin finalinin provası ateşiyle oynamak bir milat olsun. Q7’nin sanat eseri, Ernst’in zanaat harikası golleri de nazar boncuğu olsun Schuster reis!

14 Aralık 2010 Salı

TARİHİN EN ESKİ FUTBOL REKABETİ: İSKOÇYA v/s İNGİLTERE FUTBOL SAVAŞI

2006 Haziranı… 7 yaşındaki Hugo Clapshow, İskoçya’nın başkenti Edinburgh’un uçsuz bucaksız futbol parklarından birinde üzerine İngiltere formasını giymiş, babası ile en sevdiği oyunu oynuyordu… Tipik bir futbol delisi her İngiliz çocuk gibi babasına uzun bir top yollamış ve koşmaya başlamıştı… Tam o esnada üzerine İskoçya forması giymiş babası yaşında bir adam, Hugo’yu durdurmuş ve havaya kaldırarak avazı çıktığı kadar suratına bağırmıştı:
“Burası İskoçya, Allahın belası İngiltere değil çocuk!”


Büyük ihtimalle 7 yaşındaki Hugo’nun ne William Wallace’ten, ne de gelmiş geçmiş en büyük İskoç futbol adamı olan Bill Shankly’den haberi vardı… Okullarda İngiltere ve İskoçya’nın Britanya Birleşik Krallığı bünyesinde ortak bir ülke olduğunu öğrenmişti ama o gün parkta yaşadığı şok, ona resmi tarihin dünyanın her yerinde koca bir yalandan ibaret olduğunu haykırmış, çok sevdiği futbolun babası ile parkta oynayacağı zararsız bir oyun olmadığını öğretmişti. O Liverpool’u dünya devine dönüştüren madenci çocuğu çılgın İskoç’un dediği gibi Britanya’da futbol bir ölüm kalım meselesi değil, çok daha önemli bir mevhumdu.


Söz konusu olan futbolsa, İskoçya ve İngiltere, bir ülkeyi oluşturan iki bölge değil, cennet ve cehennem kadar birbirine uzak iki dünyadır. Britanya’nın resmi marşı, İngiltere Kraliçesi’ne ithafen yazılmış olan “Tanrı, Kraliçe’yi Korusun” olsa da İskoçya Milli Takımı’nın maçlarından önce birkaç Rangers’lı aşırı fanatik hariç hiçbir İskoç, Tanrı’dan İngiliz kraliçesini korumasını dilemez. Maç seremonisinde milli marş niyetine söylenen gayri resmi marş “İskoçya Çiçeği”, tam aksine İskoçların İngiliz sömürgeciliğine karşı en büyük zaferine gönderme yapar:

“İskoçya Çiçeği
Çarpıştın ve öldün
Ve İngiliz Edward’ın ordusunu
Geldiği yere yolladın”



Her ne kadar İskoçya’nın İngiltere’den tam bağımsızlığını savunan solcu İskoçya Ulusal Partisi 10 yıl hükümete doğrudan ya da kıyısından köşesinden ortak olsa da henüz İskoçya, Kosova kadar bile bağımsız bir ülke statüsüne kavuşamadı. William Wallace’ten sonra Robert the Bruce’un ordusunun İngiltere Kralı Edward’a karşı kazandığı zafere rağmen, yüzyıllardır İngiltere’nin iç sömürgesi olmaya devam eden İskoçya için bugün İskoçya forması, “İskoçya Çiçeği” marşı ve futbol topu William Wallace’in kılıcının yerini almış durumda. Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tam bağımsız olmadığı için İngiltere’den ayrı bir ülke olarak tanınmayan İskoçya, son olarak 2007 yılında bir dahaki olimpiyatlarda başta futbolda olmak üzere hiçbir sporcusunun İngilizlerle beraber Britanya formasıyla mücadele etmeyeceğini açıkladı. Aynı günlerde, Euro 2008 elemelerinin son maçında İngiltere’ye beklenmedik bir çelme atarak, İngilizlerin turnuvaya katılmasını engelleyen Hırvatistan’ın forması, İskoçya’nın milli maçlarını oynadığı Hampden Park’ın gönderine çekildi.

Belki de yine resmi tarihe göre tüm dünya, futbolun İngilizler tarafından icat edildiğinde hem fikir olsa da yine sadece İskoçlara göre İngilizler futbolu icat etmediler ama tıpkı viski ve bira gibi İskoçya’dan çalıp dünyaya pazarladılar. İskoç vakanüvislere göre 16. yüzyılda, Edinburgh ve Aberdeen’de insanlar parklarda “fute-ball” isimli bir oyun oynuyorlar ve sonradan “futbol” etiketiyle İngiltere’de oynanmaya başlanan oyuna göre çok daha sert bir biçimde icra edilen spor sayesinde İngiliz boyunduruğundan kurtulmak için prova yapıyorlardı. Ünlü İskoç ozan Walter Scott da daha futbol icat edilmeden önce sevgilisine yazdığı mektuplardan birinde şöyle yazıyordu:
“Her ne kadar çok sert bir oyun olsa da kesinlikle izlemekten en çok zevk aldığım spor fute-ball”


Bu durumda henüz icat edilmeden önce zaten tarihi nedenlerle birbirinin en büyük düşmanı olan iki milletin arasındaki ateşin üzerine en büyük benzini futbol topunun dökmesi kaçınılmazdı. 19. yüzyılın ikinci yarısında ilk futbol kulüpleri İngiltere’de kurulacak, İngiltere sınırları dışında kurulan ilk futbol takımı ise 1867’de Queens Park isimli İskoç takımı olacaktı. Henüz her iki ülkede de futbol ligleri başlamamışken, futbol tarihinin ilk uluslararası karşılaşmasında da 30 Kasım 1872’de İskoçya ve İngiltere karşılaştı. Tüm oyuncuları Queens Park’ta forma giyen İskoçya, Hamilton Crescent’taki ilk maçına Celtic misali çemberli sarı-kırmızı formasıyla çıkarken, karşılaşma golsüz beraberlikle sonuçlandı.


1707’de İskoç halkının büyük bir kısmı hâlâ William Wallace’in izinde, düşük yoğunluklu bir çatışma düzeyinde olsa da İngilizlere karşı bağımsızlık savaşına devam ediyordu. Ama İngilizler ile derin ticari ilişkileri olan aristokrat İskoç oligarşisi, büyük biraderi ile sınır ticareti ve ortak pazar oluşturma uğruna Büyük Britanya Krallığı’na girmeyi kabul ettikten iki yüzyıl sonra bu kez de futbol sahalarında İngiltere “ortak”, İskoçlar da “pazar” oldu. 19. yüzyılın sonlarında profesyonelleşen İngiltere Ligi’nin en başarılı takımı Preston’ı İskoç yıldızları sürüklerken, o zamanların Liverpool 11’inin tamamı futbolun hâlâ amatör düzeyde oynandığı İskoçya’dan göç eden İskoçlardan oluşuyordu.

20. yüzyılın başında şimdilerin Amerikası gibi dünyanın tartışmasız hükümdarı olan İngiltere, sömürgecilik politikasıyla neredeyse tüm dünyayı hegemonyası altına aldığında, İskoçya en büyük iç sömürge olarak iyiden iyiye Londra’ya bağımlı hale geldi. Ama futbol söz konusu olduğunda, İskoçya İngiltere karşısında dünyanın en bağımsız ülkesiydi! İskoçlar, Birleşik Britanya Krallığı’nın marşı “Tanrı Kraliçe’yi Korusun”u yuhalarken, sahada da İngilizlere kök söktürecek, ilk galibiyetlerini 1874’te Glasgow’daki maçta 4-2’lik skorla İngiltere’ye karşı alacaktı. Bu maçtan 20 yıl sonra futbolu Brezilya’ya ihraç eden İskoç kökenli William Miller ise dünya futbolunu kökünden değiştirecek bir şey yaptığını farkında bile değildi!


İkinci Dünya Savaşı öncesinde, uçakla seyahat yaygın olmadığı için milli takımlar düzeyinde kanlı bıçaklı komşular İngiltere ve İskoçya, Britanya Uluslar Kupası’nda sık sık karşılaşacak ve 1928’deki kupanın finalinde Wembley’de İngiltere’yi 5-1’lik bir hezimete uğratan İskoçya şampiyon olacaktı. O gün İskoçya forması giyen ve tarihe “Wembley Büyücüleri” olarak geçen İskoç futbolcular, uzun yıllar İskoç taraftarların tezahüratlarında yaşamaya devam ederken, futbol tarihinin ilk milli karşılaşması aynı zamanda da kısa bir sürede dünya futbol tarihinin ilk uluslararası derbisine dönüştü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oynanan iki İskoçya-İngiltere derbisinde İskoçlar 1928’teki tarihi zaferlerini mumla aradılar. Önce 1955’te 7-2’lik sonra da 1961’de 9-3’lük skorlarla ezeli rakibini hezimete uğratan İngiltere, beş yıl sonraki Dünya Kupası’nda da şampiyon olduğunda, İskoçlar rakiplerinin çok gerisinde kaldılar. Arada 1963 yılında, o zamanlar oyuncu değiştirilmesine izin verilmediği için maçın büyük bir bölümünü 10 kişi oynamasına rağmen Jimmy Baxter’ın iki golüyle İngiltere’yi yenen İskoçlar için bu zafer sadece bir züğürt tesellisi olarak kalacaktı.

1966 Dünya Kupası Finali’nde, İngiltere’nin rakibi Almanya’yı tutan İskoçlar, o final karşılaşmasından sonra bir yıl boyunca namağlup unvanını koruyan İngiltere ile oynayacakları bir dahaki karşılaşmayı iple çektiler. İngiltere, dünya şampiyonu olduğundan beri yenilmemiş, İskoçya ise kupaya bile katılamamıştı. 1967 yılında Wembley’de oynanan maçı kazanan İskoçya, Dünya Kupası Şampiyonu’nu yenen ilk takım olduğu için kendisini “yeni” dünya şampiyonu ilan edecek, maçın sonlarında galibiyeti korumak için uzun süre topu ayağında ve dizinde sektiren Jimmy Baxter, kibirli İngilizleri küçük düşürerek İskoç futbolunun sembol ismine dönüşecekti.



Bu tarihi zafere rağmen, Avrupa Şampiyonası Elemeleri’ndeki diğer maçlarda hedeflediği sonuçları alamayan İskoçya kupaya katılamazken İngiltere gruptan lider olarak çıktı. İskoçya, ezeli düşmanına daha da fazla bilenirken, 1975 yılında Wembley’de oynanan karşılaşmada Francis’in hat-trick yaptığı maçta 5-1’lik ağır bir hezimete uğradı. İki yıl sonra oynanan karşılaşma ise sadece 1975 hezimetinin rövanşı niteliğinde değildi; İskoçya ezeli rakibini 10 yıldır Wembley’de yenememiş ve uzun yıllardır yakaladığı yeni jenerasyonla ilk kez dünya futbolunda iddialı hale gelmişti. 4 Haziran’da Wembley’de oynanan maçı, Kenny Dalglish ve Gordon McQueen’in golleriyle 2-1 kazanan İskoçlar kendilerinden geçtiler. Onbinlerce İskoç taraftar, maçın bitiminde Wembley’i istila ederken, kale direkleri ve çimleri söküp evlerine götürdüler. Bu maç aynı zamanda holiganizm ve Kuzey İrlanda’daki iç savaş yüzünden 1984’ten sonra bir daha oynanmayan Britanya Uluslar Kupası’nın yokluğunda Euro 96’ya kadar iki ezeli düşman arasında oynanan son efsanevi karşılaşma oldu.



İngiltere’de düzenlenen Euro 96’da İskoçya ve İngiltere aynı gruba düştüğünde kıyametin kopması kaçınılmazdı. İngiltere, İskoçya’yı Gary McAllister’ın penaltı kaçırdığı ve Gascoigne’in jenerik bir performans sergilediği maçta 2-0’la geçtikten sonra son maçında da Hollanda’yı 4-1’lik bir hezimete uğrattı.


İskoçya ise son maçında İsviçre karşısında 1-0 öndeyken çeyrek finali getirecek ikinci golü bulamadı. Ama asıl İngiltere’nin maçın sonlarında Hollanda’dan yediği tek gol, İskoçların 1974, 1978 ve 1982 Dünya Kupaları’ndan sonra bir kez daha gol averajı ile elenmesine sebep oldu. İskoçlar, İngiltere kalecisi Seaman’ın o golü bilerek yediğini iddia ederken, o yılların en teknik İskoç oyuncusu olan Gary McAllister’ı ezeli düşman karşısında kaçırdığı penaltı yüzünden hiç affetmediler ve uzun süre birçok maçta yuhaladıktan sonra milli takımı bırakmasına sebep oldular.

Euro 96’nın rövanşı, Euro 2000 play-off’unda yaşandı. İki maçta toplam 230 kişi tutuklanıp 107 taraftar mahkemede suçlu bulunarak futbol maçlarından men edilirken, ilk maçta Glasgow’da İngilizler Scholes’un golleriyle 2-0 galip ayrıldılar. Wembley’de İskoçların harika bir performans gösterdikleri maçta aldıkları 1-0’lık galibiyet elenmelerine engel olamasa da ezeli rakipleri karşısında deplasmanda gösterdikleri performans elenmenin acısını fazlasıyla hafifletti.


Bu karşılaşma iki ezeli futbol düşmanı arasında oynanan son maç olurken bir kez daha İskoçlar için İngiltere’yi yenmenin Dünya Kupası’nı ya da Avrupa Şampiyonası’nı kazanmaktan daha hayati bir mesele olduğu ortaya çıkmıştı. İngiltere, bir kez de olsa Dünya Şampiyonu olurken, İskoçya katıldığı tüm Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonları’nda ilk turda elendi. 1998 Dünya Kupası’nda İskoçya’nın resmi şarkısı “Eve çok erken gelme” adlı Del Amitri 45’liği, İskoçların futbola bakışının en güzel özeti.

Futbol söz konusu olduğunda İskoçya’nın tek derdi İngiltere’yi yenmek. İngilizler, 1966’dan beri yaşadıkları hayal kırıklıkları ile holiganizm ve büyüklük kompleksi arasına sıkışmışken, Tartan Ordusu olarak anılan İskoç taraftarlar dünyanın en centilmen taraftarları olarak birçok kez UEFA ve FIFA tarafından ödüllere layık görüldü.

İskoçya’yı çalıştıran tek yabancı antrenörün bir Alman olan Berti Vogts olması da son derece manidar çünkü İngiltere’nin uluslararası futbol rekabetinde en büyük rakibi Almanya. Bunun yanı sıra İskoç teknik adamların İngiltere Ligi’nin en başarılı hocaları olması da İngiliz-İskoç futbol düşmanlığının başka bir boyutu. Dünya futbol tarihinin en başarılı kulüpleri olan Manchester United ve Liverpool’a Matt Busby, Alex Ferguson, Bill Shankly ve Kenny Dalglish gibi İskoç teknik adamlar altın çağlarını yaşatırken, Britanya’nın ilk Avrupa şampiyonu da bir İskoç takımı olan Glasgow Celtic oldu. Ama 1967’de Celtic’i Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu yapmayı başaran ve İskoçya’yı çalıştırırken sahada kalp krizi geçirip yaşamını kaybeden Jock Stein’ın sözleri İskoçya ve İngiltere arasındaki ezeli futbol düşmanlığının en güzel özeti:
“Şampiyon Kulüpler Kupası’nı Britanya kazanmadı, İskoçya kazandı!”

13 Aralık 2010 Pazartesi

Simao Sabrosa ve Hugo Almeida

Simao Sabrosa:
ESKİ “YENİ FİGO”

Simao, ülkemizde Sporting Lizbon olarak bilinen ama kulüp başkanının Türk gazetecilere ısrarla belirttiği gibi asıl adı Sporting CP olan dünyaca ünlü açık oyuncuları yetiştiren kulübün sayısız “Yeni Figo” adaylarından birisiydi. İlk olarak 1996’da Avrupa şampiyonu olan Portekiz U-17 Milli Takımı’nda adını duyurdu.

19’unda Barcelona’ya
Son 15 yılda Figo, Cristiano Ronaldo, Quaresma gibi yıldız açık oyuncularının yetiştiği Sporting CP altyapısının ilk “Yeni Figo”su olarak lanse edilen Simao, bizzat Figo’yla beraber oynamak için 1999 yazında 19 yaşındayken Barcelona’ya transfer oldu.
2000 yazında Figo’nun Barcelona kaptanıyken Real Madrid’e rekor transferi üzerine herkes Simao’dan “Yeni Figo” lakabının hakkını vermesi ve Katalan devine “ihanet eden” vatandaşının yerini doldurmasını bekledi.

Beşiktaş’a karşı varlık gösteremedi!
19 Eylül 2000 günü Beşiktaş’ın tarihi bir zafere imza atarak Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona’yı 3-0 yendiği maçta da 77 dakika forma giyen Simao, Figo’nun yerini dolduramamakla kalmadı, o sezon hayal kırıklığı yaratan Barcelona takımındaki yerini de kaybetti.

Portekiz’in kartallarıyla yeniden doğdu
2001 yılında saha dışında kendisi de “Figo’luk yaparak” Sporting’in ezeli rakibi Sporting Lizbon Benfica’ya giden Simao, kısa sürede harika futboluyla Portekiz’in kartallarının gönlünde taht kurdu ve takım kaptanlığına getirildi. Altı yıl boyunca daha çok kanatta oynamasına rağmen takımın en golcü ismi olmayı başaran ve 11 yıl sonra gelen şampiyonlukta büyük katkısı olan Simao, Portekiz Milli Takımı’nın da banko oyuncusu olmayı başardı.

4 yıl önce Manchester Utd istiyordu!
2006 yazında başta Liverpool ve Manchester United olmak üzere dev kulüplerin gözdesi olan Simao, kulübü çok yüksek bonservis bedelleri talep edince soluğu bonservisine 20 milyon euro ile en çok para veren Atletico Madrid’de aldı.
Geçtiğimiz yıl Atletico’nun UEFA Kupası’nı kazanmasında önemli bir rol oynayan 31 yaşındaki oyuncu, temsilcimiz Galatasaray’a attığı golle İspanyol ekibin UEFA Ligi’nde yoluna devam etmesini sağlamıştı.

FIFA 2010’un kapak yıldızı
Simao da tıpkı vatandaşı Quaresma gibi genç Beşiktaşlıların kalplerinde daha sahaya çıkmadan taht kuracak bir isim. Daha önce çocuklara futbol öğreten videolarda rol alan 31 yaşındaki yıldız oyuncu, Frank Lampard’la beraber dünyaca ünlü futbol oyunu FIFA 2010’un Portekiz versiyonunun kapağında yer alıyor.


Harika frikiklerinin yanı sıra havası ve temposunu bulduğunda her türlü savunmacıyı geçebilecek dripling yeteneklerine sahip oyuncunun tek sorunu gençliğinden beri fizik-kondisyonundaki istikrarsızlık. Quaresma gibi her iki kanatta da aynı başarıyla oynayabilen oyuncu bu sezon La Liga’da 14 maçta oynadı, 4 gol atıp 3 asiste imza attı. 31 yaşında olmasına rağmen Holosko, Nobre, Tabata gibi oyuncularla karşılaştırıldığında kısa vadede Beşiktaş’ın hücum opsiyonlarını fazlasıyla zenginleştirecek ve yetenekleriyle büyük fark yaratacak bir oyuncu.



Hugo Almeida: GEÇ ISIRAN “PITBULL”!
Son 15 yıldır birbirinden parlak hücuma dönük orta saha oyuncuları yetiştirip dünya futboluna sunan Portekiz futbolu, bir türlü Figo-Rui Costa ve Cristiano Ronaldo-Simao’ların ortasına koyabilecekleri bir santrfor bulamadığı Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları’nda şampiyonluk yüzü göremedi.


16’lık büyük umut
26 yaşındaki Hugo Almeida, henüz 16’sında Naval’dan Portekiz devi Porto’ya geldiğinde gelecekte Portekiz’in müzmin santrfor sorununu çözebilecek kapasitede bir yetenek olarak değerlendiriliyordu.


Porto’da yapamadı
Ancak Almeida’nın kariyeri beklendiği gibi ilerlemedi. Klasik bir santrfordan çok 4-3-3/4-6-0 karışımı gezgin/patlayıcı bir forvet oyuncusu olan Pitbull lakaplı oyuncu Porto’da kalıcı olmayı başaramadı. Porto’nun B takımından A takımına çıktıktan sonra birkaç kez kiralık olarak başka takımlara giden Almeida, Portekiz’deki profesyonel kariyerinde 75 maçta 12 gole imza atabildi.


İmkânsız gollerin adamı!
2006 yılında Bundesliga’nın güçlü ekiplerinden Werder Bremen’e kiralanan Pitbull, Almanya’da da en başlarda attığı gol sayısından çok gollerinin estetik boyutuyla dikkat çekti. Hami Mandıralı ve Roberto Carlos’u andıran şekilde mesafe tanımaksızın frikiklerden birçok oyuncunun atmasının imkânsız olduğu cinsten goller atan oyuncu, her iki ayağını da başarıyla kullanabiliyor.

Werder’de yeniden doğdu
Portekizli birçok oyuncu gibi iyi bir top tekniğine sahip olan oyuncu, Porto’da Lisandro Lopez’i bir türlü kesemeyince bir de üstüne Edgar ve Farias transfer edilince kiralık gittiği Werder’e bonservisiyle beraber transfer oldu. Klose’nin Werder’den ayrılmasından sonra ise ilk 11’in gediklilerinden birisi oldu ve 2007-8 sezonunda ilk 12 maçta attığı 7 golle göz doldurdu.

İstanbul’daki finalde cezalıydı
2008-09’da yine başarılı bir performans sergileyen Pitbull, Werder Bremen İstanbul’daki UEFA Kupası finalinde sarı kart cezalısı olduğu için forma giyemedi. Geçtiğimiz sezon zaman zaman yedek kalan Almeida, bu sezona harika başladı ve ilk 10 lig maçında 6 gol kaydetti. Son olarak da St Pauli maçında hat-trick yaparken rakibine dirsek attığı için oyundan atıldı.

Nobre ve Holosko’dan sonra büyük heyecan yaratır!
İlk kez 2008’de Portekiz A Milli Takımı’na çağırılan Almeida, Sporting’in Brezilyalı santrforu Liedson Portekiz vatandaşı olunca ilk 11’deki yerini kaybetti ve 2010 Dünya Kupası’na yedek olarak başladı. En büyük sorunu gol sayısındaki istikrarsızlık olan Almeida, zaman zaman sanat eseri golleriyle büyülerken zaman zaman da bir maçta 3 gol atıp 5 maçı tamamen boş geçtiği için eleştiriliyor. Yine de Beşiktaş’ın elindeki forvetlerle karşılaştırınca, Nobre’ye göre çok kolay çalım atabilmesi, her iki ayağını kullanabilmesi ve Holosko’ya göre çok üstün top tekniğiyle fazlasıyla heyecanlandıran bir transfer. 1.91’lik boyu ve Simao, Quaresma gibi vatandaşlarıyla oynayacak olması da cabası!

12 Aralık 2010 Pazar

2010 MODEL MAÇ

İki farklı kuşağın iki altın hocasının taktik mücadelesi harikaydı. Nasıl Şenol Güneş dışında başka bir teknik adam Trabzon’u çalıştırsa bordo-mavililer şampiyonlukta bu kadar iddialı olamazsa, Abdullah Avcı’dan başkası İBB’nin başında olsaydı bu mütevazı kadro da bu kadar ses getiremezdi.
Avcı taktik model olarak Barcelona’yı örnek alıyor ancak elindeki kadro Almeira’dan hallice! Şenol Güneş ise Trabzon’un üst üste şampiyon olduğu yıllardaki takım ruhu ile modern futbol stratejilerini başarıyla harmanlıyor.

Trabzon’un golü öncesi rakip sahadaki kolektif pres ve henüz ilk atakta sağ bek Serkan’ın takımın en ilerideki oyuncusu olması, bu harmanın en güzel futbol tadıydı.
Uzun yıllar önlibero olarak yıldızı parlayan Serkan’daki bu dönüşüm %99 Şenol Güneş yapımı. Tıpkı Colman’ın günümüzün son model orta sahaları gibi ofans ile defans arasında eşit ağırlıklı olarak başarıyla oynaması gibi. Burak’taki dönüşümün sırrını ise şişeleyip satsalar herhalde ligimizin tüm teknik direktörleri o şişeden 10’ar 10’ar alırlar!
Avcı’nın Jaja gibi bir yıldızı bu kadar etkisiz hale getirebilen orta saha kurgusunu ise teknik direktör lisans kurslarında ayrı bir ders konusu olarak işlemek gerek.

50 bin kişilik mesaj

Trabzonspor şampiyonluk yolundaki rakipleriyle kıyaslayınca bu şekilde 2010 model futbol oynamaya devam ettikçe, 27 yıllık hasrete bu sezon son verebilir. Ayrıca Norveç iklimine rağmen başka maçlarda daha çok “Zulüm”piyat olan stadı hakiki Olimpiyat Stadı’na çeviren 50 bin Trabzonlunun mesajını iyi okumak lazım. Hazır Sadri Şener gibi yüz akı bir başkan varken artık Trabzon’a daha modern bir stat yapmanın tam zamanı. Tribünlerine Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer, Cemil Usta gibi şehrin ölümsüz futbol devrimcilerinin isimlerinin verileceği Şampiyonlar Ligi kalitesinde bir stat bu takıma çok yakışır!

Ayrıca İnci Sözlük projesi Bozbaykuşlar’a da tebrikler, (BİZE HER YER DEPLASMAN pankartı müthiş bir zeka ürünü) artık Abdullah Avcı reis ve talebeleri sayelerinde daha az üşüyorlar. Taraftar bu oyunun asıl sahibi ne de olsa!

NE YAPTIN GUTİ USTA?

Önemli olan iki maç üst üste aynı 11’le sahaya çıkılması değil… Eğer öyle olsaydı, Alex Ferguson, 4 gün önce Manchester United’da üst üste 150. maçta farklı 11 sahaya sürüp 9 ay sonra kendi sahasında ilk golü yemezdi!
Asıl önemli olan iki maç üst üste Necip-Ali-Cenk-Ersan gibi 4 genç yetenekle sahaya çıkılması… Günü kurtaracağım diye geleceğin ıskalanmaması.

Eskişehir, takımın metronomunu belirleyen harika bandosu, 24 saat kırmızıyla nefes alıp siyahla nefes veren taraftarıyla en zorlu deplasmanlardan birisi…
Böyle bir deplasmanda genç Ersan takımı ayakta tutarken, oyun kuruculuğunun yanı sıra son haftalarda saha içindeki teknik direktör olarak da pırıl pırıl parıldayan Guti ustanın klasına yakışmayacak kadar saçma bir şekilde oyundan atılması en kötü kâbustan bile beter!
2. sarı karttaki kural bir acayip o ayrı ama gençlerden birinin bu şekilde atılması başka, Guti’nin atılması bambaşka! Toplam 16 yıl boyunca R. Madrid forması giymiş bir yıldız ne olursa olsun Beşiktaş’ın genç yeteneklerini bu şekilde yalnız bırakmamalıydı.
Guti’nin atılmasından sonra Ersan’ın sanki 16 yıldır Beşiktaş forması giyiyormuş kadar olgun ve cesur bir şekilde kramponunu taşın altına sokması sadece dün gece için değil, parlak bir siyah-beyaz gelecek için çok önemli.
Guti saha dışında kimsenin yaralanmasına ya da ölmesine sebep olmadıkça istediğini yapmakta özgürdür, kanunların gerektirdiği cezayı çeker biter. Ama saha içinde bu şekilde oyundan atılmasının cezasını Beşiktaş adına herkes çekti. Guti’yle beraber olurken ekstradan motive olan gençler, Guti’nin şok atılışından sonra Eskişehir’in golüne kadar da farklı bir şekilde ekstradan motive oldular.

PIQUE ERSAN, CASILLAS CENK, NO ERHAN!
10 kişilik direnişte Ersan müdahaleleriyle Beşiktaş’ın Pique’si olmak yolunda daha da büyük adımlar atarken, kaleci Cenk ise (Barcelona maçları hariç) Casillas’ı hatırlatan kritik kurtarışlara imza attı.
Bir de Schuster reis, sana karşı olan her türlü bel altı eleştiriye karşıyız ama lütfen Erhan sevdasından vazgeçsen de sen de Beşiktaşlı da daha fazla zaman kaybetmese!