14 Aralık 2010 Salı

TARİHİN EN ESKİ FUTBOL REKABETİ: İSKOÇYA v/s İNGİLTERE FUTBOL SAVAŞI

2006 Haziranı… 7 yaşındaki Hugo Clapshow, İskoçya’nın başkenti Edinburgh’un uçsuz bucaksız futbol parklarından birinde üzerine İngiltere formasını giymiş, babası ile en sevdiği oyunu oynuyordu… Tipik bir futbol delisi her İngiliz çocuk gibi babasına uzun bir top yollamış ve koşmaya başlamıştı… Tam o esnada üzerine İskoçya forması giymiş babası yaşında bir adam, Hugo’yu durdurmuş ve havaya kaldırarak avazı çıktığı kadar suratına bağırmıştı:
“Burası İskoçya, Allahın belası İngiltere değil çocuk!”


Büyük ihtimalle 7 yaşındaki Hugo’nun ne William Wallace’ten, ne de gelmiş geçmiş en büyük İskoç futbol adamı olan Bill Shankly’den haberi vardı… Okullarda İngiltere ve İskoçya’nın Britanya Birleşik Krallığı bünyesinde ortak bir ülke olduğunu öğrenmişti ama o gün parkta yaşadığı şok, ona resmi tarihin dünyanın her yerinde koca bir yalandan ibaret olduğunu haykırmış, çok sevdiği futbolun babası ile parkta oynayacağı zararsız bir oyun olmadığını öğretmişti. O Liverpool’u dünya devine dönüştüren madenci çocuğu çılgın İskoç’un dediği gibi Britanya’da futbol bir ölüm kalım meselesi değil, çok daha önemli bir mevhumdu.


Söz konusu olan futbolsa, İskoçya ve İngiltere, bir ülkeyi oluşturan iki bölge değil, cennet ve cehennem kadar birbirine uzak iki dünyadır. Britanya’nın resmi marşı, İngiltere Kraliçesi’ne ithafen yazılmış olan “Tanrı, Kraliçe’yi Korusun” olsa da İskoçya Milli Takımı’nın maçlarından önce birkaç Rangers’lı aşırı fanatik hariç hiçbir İskoç, Tanrı’dan İngiliz kraliçesini korumasını dilemez. Maç seremonisinde milli marş niyetine söylenen gayri resmi marş “İskoçya Çiçeği”, tam aksine İskoçların İngiliz sömürgeciliğine karşı en büyük zaferine gönderme yapar:

“İskoçya Çiçeği
Çarpıştın ve öldün
Ve İngiliz Edward’ın ordusunu
Geldiği yere yolladın”



Her ne kadar İskoçya’nın İngiltere’den tam bağımsızlığını savunan solcu İskoçya Ulusal Partisi 10 yıl hükümete doğrudan ya da kıyısından köşesinden ortak olsa da henüz İskoçya, Kosova kadar bile bağımsız bir ülke statüsüne kavuşamadı. William Wallace’ten sonra Robert the Bruce’un ordusunun İngiltere Kralı Edward’a karşı kazandığı zafere rağmen, yüzyıllardır İngiltere’nin iç sömürgesi olmaya devam eden İskoçya için bugün İskoçya forması, “İskoçya Çiçeği” marşı ve futbol topu William Wallace’in kılıcının yerini almış durumda. Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tam bağımsız olmadığı için İngiltere’den ayrı bir ülke olarak tanınmayan İskoçya, son olarak 2007 yılında bir dahaki olimpiyatlarda başta futbolda olmak üzere hiçbir sporcusunun İngilizlerle beraber Britanya formasıyla mücadele etmeyeceğini açıkladı. Aynı günlerde, Euro 2008 elemelerinin son maçında İngiltere’ye beklenmedik bir çelme atarak, İngilizlerin turnuvaya katılmasını engelleyen Hırvatistan’ın forması, İskoçya’nın milli maçlarını oynadığı Hampden Park’ın gönderine çekildi.

Belki de yine resmi tarihe göre tüm dünya, futbolun İngilizler tarafından icat edildiğinde hem fikir olsa da yine sadece İskoçlara göre İngilizler futbolu icat etmediler ama tıpkı viski ve bira gibi İskoçya’dan çalıp dünyaya pazarladılar. İskoç vakanüvislere göre 16. yüzyılda, Edinburgh ve Aberdeen’de insanlar parklarda “fute-ball” isimli bir oyun oynuyorlar ve sonradan “futbol” etiketiyle İngiltere’de oynanmaya başlanan oyuna göre çok daha sert bir biçimde icra edilen spor sayesinde İngiliz boyunduruğundan kurtulmak için prova yapıyorlardı. Ünlü İskoç ozan Walter Scott da daha futbol icat edilmeden önce sevgilisine yazdığı mektuplardan birinde şöyle yazıyordu:
“Her ne kadar çok sert bir oyun olsa da kesinlikle izlemekten en çok zevk aldığım spor fute-ball”


Bu durumda henüz icat edilmeden önce zaten tarihi nedenlerle birbirinin en büyük düşmanı olan iki milletin arasındaki ateşin üzerine en büyük benzini futbol topunun dökmesi kaçınılmazdı. 19. yüzyılın ikinci yarısında ilk futbol kulüpleri İngiltere’de kurulacak, İngiltere sınırları dışında kurulan ilk futbol takımı ise 1867’de Queens Park isimli İskoç takımı olacaktı. Henüz her iki ülkede de futbol ligleri başlamamışken, futbol tarihinin ilk uluslararası karşılaşmasında da 30 Kasım 1872’de İskoçya ve İngiltere karşılaştı. Tüm oyuncuları Queens Park’ta forma giyen İskoçya, Hamilton Crescent’taki ilk maçına Celtic misali çemberli sarı-kırmızı formasıyla çıkarken, karşılaşma golsüz beraberlikle sonuçlandı.


1707’de İskoç halkının büyük bir kısmı hâlâ William Wallace’in izinde, düşük yoğunluklu bir çatışma düzeyinde olsa da İngilizlere karşı bağımsızlık savaşına devam ediyordu. Ama İngilizler ile derin ticari ilişkileri olan aristokrat İskoç oligarşisi, büyük biraderi ile sınır ticareti ve ortak pazar oluşturma uğruna Büyük Britanya Krallığı’na girmeyi kabul ettikten iki yüzyıl sonra bu kez de futbol sahalarında İngiltere “ortak”, İskoçlar da “pazar” oldu. 19. yüzyılın sonlarında profesyonelleşen İngiltere Ligi’nin en başarılı takımı Preston’ı İskoç yıldızları sürüklerken, o zamanların Liverpool 11’inin tamamı futbolun hâlâ amatör düzeyde oynandığı İskoçya’dan göç eden İskoçlardan oluşuyordu.

20. yüzyılın başında şimdilerin Amerikası gibi dünyanın tartışmasız hükümdarı olan İngiltere, sömürgecilik politikasıyla neredeyse tüm dünyayı hegemonyası altına aldığında, İskoçya en büyük iç sömürge olarak iyiden iyiye Londra’ya bağımlı hale geldi. Ama futbol söz konusu olduğunda, İskoçya İngiltere karşısında dünyanın en bağımsız ülkesiydi! İskoçlar, Birleşik Britanya Krallığı’nın marşı “Tanrı Kraliçe’yi Korusun”u yuhalarken, sahada da İngilizlere kök söktürecek, ilk galibiyetlerini 1874’te Glasgow’daki maçta 4-2’lik skorla İngiltere’ye karşı alacaktı. Bu maçtan 20 yıl sonra futbolu Brezilya’ya ihraç eden İskoç kökenli William Miller ise dünya futbolunu kökünden değiştirecek bir şey yaptığını farkında bile değildi!


İkinci Dünya Savaşı öncesinde, uçakla seyahat yaygın olmadığı için milli takımlar düzeyinde kanlı bıçaklı komşular İngiltere ve İskoçya, Britanya Uluslar Kupası’nda sık sık karşılaşacak ve 1928’deki kupanın finalinde Wembley’de İngiltere’yi 5-1’lik bir hezimete uğratan İskoçya şampiyon olacaktı. O gün İskoçya forması giyen ve tarihe “Wembley Büyücüleri” olarak geçen İskoç futbolcular, uzun yıllar İskoç taraftarların tezahüratlarında yaşamaya devam ederken, futbol tarihinin ilk milli karşılaşması aynı zamanda da kısa bir sürede dünya futbol tarihinin ilk uluslararası derbisine dönüştü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oynanan iki İskoçya-İngiltere derbisinde İskoçlar 1928’teki tarihi zaferlerini mumla aradılar. Önce 1955’te 7-2’lik sonra da 1961’de 9-3’lük skorlarla ezeli rakibini hezimete uğratan İngiltere, beş yıl sonraki Dünya Kupası’nda da şampiyon olduğunda, İskoçlar rakiplerinin çok gerisinde kaldılar. Arada 1963 yılında, o zamanlar oyuncu değiştirilmesine izin verilmediği için maçın büyük bir bölümünü 10 kişi oynamasına rağmen Jimmy Baxter’ın iki golüyle İngiltere’yi yenen İskoçlar için bu zafer sadece bir züğürt tesellisi olarak kalacaktı.

1966 Dünya Kupası Finali’nde, İngiltere’nin rakibi Almanya’yı tutan İskoçlar, o final karşılaşmasından sonra bir yıl boyunca namağlup unvanını koruyan İngiltere ile oynayacakları bir dahaki karşılaşmayı iple çektiler. İngiltere, dünya şampiyonu olduğundan beri yenilmemiş, İskoçya ise kupaya bile katılamamıştı. 1967 yılında Wembley’de oynanan maçı kazanan İskoçya, Dünya Kupası Şampiyonu’nu yenen ilk takım olduğu için kendisini “yeni” dünya şampiyonu ilan edecek, maçın sonlarında galibiyeti korumak için uzun süre topu ayağında ve dizinde sektiren Jimmy Baxter, kibirli İngilizleri küçük düşürerek İskoç futbolunun sembol ismine dönüşecekti.



Bu tarihi zafere rağmen, Avrupa Şampiyonası Elemeleri’ndeki diğer maçlarda hedeflediği sonuçları alamayan İskoçya kupaya katılamazken İngiltere gruptan lider olarak çıktı. İskoçya, ezeli düşmanına daha da fazla bilenirken, 1975 yılında Wembley’de oynanan karşılaşmada Francis’in hat-trick yaptığı maçta 5-1’lik ağır bir hezimete uğradı. İki yıl sonra oynanan karşılaşma ise sadece 1975 hezimetinin rövanşı niteliğinde değildi; İskoçya ezeli rakibini 10 yıldır Wembley’de yenememiş ve uzun yıllardır yakaladığı yeni jenerasyonla ilk kez dünya futbolunda iddialı hale gelmişti. 4 Haziran’da Wembley’de oynanan maçı, Kenny Dalglish ve Gordon McQueen’in golleriyle 2-1 kazanan İskoçlar kendilerinden geçtiler. Onbinlerce İskoç taraftar, maçın bitiminde Wembley’i istila ederken, kale direkleri ve çimleri söküp evlerine götürdüler. Bu maç aynı zamanda holiganizm ve Kuzey İrlanda’daki iç savaş yüzünden 1984’ten sonra bir daha oynanmayan Britanya Uluslar Kupası’nın yokluğunda Euro 96’ya kadar iki ezeli düşman arasında oynanan son efsanevi karşılaşma oldu.



İngiltere’de düzenlenen Euro 96’da İskoçya ve İngiltere aynı gruba düştüğünde kıyametin kopması kaçınılmazdı. İngiltere, İskoçya’yı Gary McAllister’ın penaltı kaçırdığı ve Gascoigne’in jenerik bir performans sergilediği maçta 2-0’la geçtikten sonra son maçında da Hollanda’yı 4-1’lik bir hezimete uğrattı.


İskoçya ise son maçında İsviçre karşısında 1-0 öndeyken çeyrek finali getirecek ikinci golü bulamadı. Ama asıl İngiltere’nin maçın sonlarında Hollanda’dan yediği tek gol, İskoçların 1974, 1978 ve 1982 Dünya Kupaları’ndan sonra bir kez daha gol averajı ile elenmesine sebep oldu. İskoçlar, İngiltere kalecisi Seaman’ın o golü bilerek yediğini iddia ederken, o yılların en teknik İskoç oyuncusu olan Gary McAllister’ı ezeli düşman karşısında kaçırdığı penaltı yüzünden hiç affetmediler ve uzun süre birçok maçta yuhaladıktan sonra milli takımı bırakmasına sebep oldular.

Euro 96’nın rövanşı, Euro 2000 play-off’unda yaşandı. İki maçta toplam 230 kişi tutuklanıp 107 taraftar mahkemede suçlu bulunarak futbol maçlarından men edilirken, ilk maçta Glasgow’da İngilizler Scholes’un golleriyle 2-0 galip ayrıldılar. Wembley’de İskoçların harika bir performans gösterdikleri maçta aldıkları 1-0’lık galibiyet elenmelerine engel olamasa da ezeli rakipleri karşısında deplasmanda gösterdikleri performans elenmenin acısını fazlasıyla hafifletti.


Bu karşılaşma iki ezeli futbol düşmanı arasında oynanan son maç olurken bir kez daha İskoçlar için İngiltere’yi yenmenin Dünya Kupası’nı ya da Avrupa Şampiyonası’nı kazanmaktan daha hayati bir mesele olduğu ortaya çıkmıştı. İngiltere, bir kez de olsa Dünya Şampiyonu olurken, İskoçya katıldığı tüm Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonları’nda ilk turda elendi. 1998 Dünya Kupası’nda İskoçya’nın resmi şarkısı “Eve çok erken gelme” adlı Del Amitri 45’liği, İskoçların futbola bakışının en güzel özeti.

Futbol söz konusu olduğunda İskoçya’nın tek derdi İngiltere’yi yenmek. İngilizler, 1966’dan beri yaşadıkları hayal kırıklıkları ile holiganizm ve büyüklük kompleksi arasına sıkışmışken, Tartan Ordusu olarak anılan İskoç taraftarlar dünyanın en centilmen taraftarları olarak birçok kez UEFA ve FIFA tarafından ödüllere layık görüldü.

İskoçya’yı çalıştıran tek yabancı antrenörün bir Alman olan Berti Vogts olması da son derece manidar çünkü İngiltere’nin uluslararası futbol rekabetinde en büyük rakibi Almanya. Bunun yanı sıra İskoç teknik adamların İngiltere Ligi’nin en başarılı hocaları olması da İngiliz-İskoç futbol düşmanlığının başka bir boyutu. Dünya futbol tarihinin en başarılı kulüpleri olan Manchester United ve Liverpool’a Matt Busby, Alex Ferguson, Bill Shankly ve Kenny Dalglish gibi İskoç teknik adamlar altın çağlarını yaşatırken, Britanya’nın ilk Avrupa şampiyonu da bir İskoç takımı olan Glasgow Celtic oldu. Ama 1967’de Celtic’i Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu yapmayı başaran ve İskoçya’yı çalıştırırken sahada kalp krizi geçirip yaşamını kaybeden Jock Stein’ın sözleri İskoçya ve İngiltere arasındaki ezeli futbol düşmanlığının en güzel özeti:
“Şampiyon Kulüpler Kupası’nı Britanya kazanmadı, İskoçya kazandı!”

9 yorum:

Kaan Kavuşan dedi ki...

Ellerine sağlık abi. Gerçekten de anti-İngiliz ada halkları sempatizanı olarak, keyifle okudum. Bir ara şu İrlandalı Ginger Pele'yi de anlatıver herhangi bir mecrada :) Garip kariyer Pele diye başla, Mapeza ol çık. Senden duymuştum ilk forvet olduğunu, hep defans bildiydik.

burocker dedi ki...

Yazınız etkileyici olduğu kadarda keyifliydi.Ellerinize emeğinize sağlık.Ada futbolu hakkında daha farklı yazılarınızı da bekliyorum.

Enjoy The Lappap dedi ki...

eline sağlık abi, harika yazı.

safa dedi ki...

Abi sende öyle bi yazı yazmıssın ki direk fm yi açıp sadece iskoçya milli takımını çalıstırasım geldi senin kadar futbolu daha da sevdiren bi insan yok bana su ülkede..

Kerem Gökbuget dedi ki...

her zamanki gibi müthiş yazı..

Adsız dedi ki...

beyninize kaleminize sağlık.iskoçya için çok değerli bir yazı.benim gibi bir mark knopfler hayranını mest ettiniz.futbol bloğunuzu heyecanla okuyorum...derin analizler emekle
oluşturuluyor çok güzel bir türkçeyle sense of humorla mizahla
okurlara sunuluyor.iyi ki varsınız..
local heroooo

Adsız dedi ki...

beyninize kaleminize sağlık.iskoçya için çok değerli bir yazı.benim gibi bir mark knopfler hayranını mest ettiniz.futbol bloğunuzu heyecanla okuyorum...derin analizler emekle
oluşturuluyor çok güzel bir türkçeyle sense of humorla mizahla
okurlara sunuluyor.iyi ki varsınız..
local heroooo

Oğuz Öztürk dedi ki...

ali abi şöyle bir şey vardı Brezilya futbolu ve William Miller demişken;

http://mutlakgolpozisyonu.blogspot.com/2010/01/brezilya-futbolunun-babas-charles.html

McDennis dedi ki...

Bu yaziyi 15. veya 20. kez okudum, yine gozlerim doldu.. Bir gun gelecek, ayni tarihlerde Glasgow'da olacagiz.. eminim buna..