30 Kasım 2010 Salı

ZUBİZARRETA: Kalecilikten futbol direktörlüğüne, bir kaderden diğerine koşmak

“Bugün artık sokaklarda top oynayan çocukların bile hiçbiri kaleye geçmek istemiyor. Bunda da şaşılacak hiçbir şey yok çünkü futbolda tüm sevaplar forvetlere, tüm günahlar da kalecilere aittir”
diye söze başlıyor, 126 kezle İspanya tarihinin en çok milli olmuş Bask kökenli kalecisi, Barcelona sportif direktörü…
“Eskiden en azından Bask ülkesinde kalecilerin saygın bir konumu vardı. Biz Basklar gol yemeyi sevmediğimiz için eskiden hep en iyi oyuncumuzu kaleye geçirirdik. O zamanlar kaleci demek takımın yarısı demekti.”


Andoni Zubizarreta, 23 Ekim 1961’de Bask ülkesinin en kalabalık nüfusa sahip ikinci şehri olan Vitoria-Gasteiz’de dünyaya geldiğinde, iyi bir kaleci iyi bir takımla neredeyse eş anlamlıymış. Çocukluğunun geçtiği Aretxabaleta’da, Bask olmanın en kestirmeden dışavurumu eğer kendini silahlı ya da silahsız Bask bağımsızlığını davasına adamıyorsan ya bir aşçı olmak ya da kaleci olmakmış:
“Biz Basklar yemek yemeyi çok severiz. Bizim için yemek yemek ikinci bir ibadet biçimi gibidir. Bu yüzden başkent Madrid’de bu kadar çok Bask lokantası vardır. Ben de çocukluğumda aşçı olmak ile kaleci olmak arasında kararsızdım. Hatta 18 yaşında Deportivo Alaves’in kadrosuna girip hiç forma şansı bulamadığımda bile aklımın bir köşesinde bu dünyanın en nankör mesleği olan kaleciliği bırakıp bir restoran açmak vardı.”


“Neyse ki futbol yaşantım boyunca bana her zaman gözü kapalı güvenen Javier Clemente henüz ben Alaves ile tek bir resmi maça bile çıkmamışken beni Athletico Bilbao’ya transfer etti. Yoksa bir restoran açsaydım kesinlikle yemeklerin çoğunu tek başıma yiyerek kısa sürede iflas ederdim. Kalecilik kariyerimde 17 yıl sonra iflas ettim. Başta 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nden sonra olmak üzere birçok kez iflasın eşiğinden döndüm. Şimdilerde geriye dönüp hem de bir kaleci olarak İspanya Milli Takımı’nın formasını en fazla giyen oyuncu olmamın yanı sıra Victor Valdes’ten önce Barcelona’nın ligde en az gol yiyen kalecisi olduğuma hâlâ inanamıyorum”

Zubizarreta’nın “iflas ettiğim gün” diye nitelediği 1998 Dünya Kupası ilk tur grup maçlarında, İspanya’nın Bulgaristan’ı 7-1 yenmesine rağmen elendiğinde o zamanlar 37 yaşında olan Bask kaleci yine ülke futbolunun en büyük günah keçisiydi. Grubun iki büyük favorisi olan Nijerya ile İspanya’nın karşılaştığı maçta İspanya 2-1 öndeyken, Nijeryalı Laval’ın yerden ortasını istem dışı bir hareketle kendi kalesine yollayan Zubizarreta, kalecilik hayatının ilk hatasını yapmamıştı. Ama takımın demoralize olarak 3-2 yenilmesine neden olan hatalar zincirini başlatan bu hata, son hatası oldu ve İspanya elendikten sonra profesyonel futbol yaşantısını noktalamak zorunda kaldı. Uzun yıllardır, harika oyunculara sahip olmasına rağmen EURO 2008'e kadar bir türlü takım olmayı başaramayan İspanya’nın hedef tahtasındaki adamı olarak futbolu bırakmak zorunda kalması kaleciliğin dünyanın en nankör mesleği olduğunu bir kez daha haykırıyordu.

O gün bile
“Tamam Zubizarreta hatalı bir gol yedi ama o golden sonra maç 2-2’ydi. O andan sonra galibiyeti getirecek golü atamayan forvetlerimizin ve hiç de Andoni’nin suçu olmayan Nijerya’nın üçüncü golünü engelleyemeyen oyuncularımızın hiç mi kabahati yok?”
diyerek asıl suçu üstlenen Javier Celemente son bir kez Zubizarreta’yı savunup görevinden istifa edecekti. Aynı Clemente henüz 19’undaki kaleciyi 1980 yılında Bilbao’nun kalesine geçirdiğinde yine eleştirilerin odağındaydı: “Benim gibi 19’luk bir çaylağı Bilbao gibi Baskların yarısının yaşamlarıyla eşanlamlı olan bir takımın kalesine geçirdiğinde, herkes Javier’nin kendi ayağına kurşun sıktığını söylemişti. O kadar genç bir yaşta bu eleştiri bombardımanından etkilenmemem imkânsızdı. Ama Clemente’nin ısrarla İspanya tarihinin en iyi kalecisi olacağımı iddia etmesi tüm eleştirilere kulağımı tıkayıp herkesten çok motive olmamı sağladı”

1980-86 yılları arasında 169 maçta Bilbao’nun bir numarası olan Zubizarreta, takımının 1983 ve 1984’te iki sezon üst üste yaşadığı şampiyonluklarda gösterdiği performansla Baskların “İyi bir kaleci takımın yarısıdır” sözünü haklı çıkaracak, kısa sürede İspanya Milli Takımı’nın kaleciliğine yükselecekti. Karşı karşıya pozisyonlardaki refleksleri, 1.87’lük fiziğini konuşturduğu yan toplardaki üstünlüğünün yanı sıra, kritik anlardaki çizgi kaleciliğindeki zarif tekniği ile de kısa sürede İspanya’nın en iyi kalecisi oldu. İspanya Milli Takımı’nın eldivenlerini devraldığı selefi Luis Arconada, Zubi’den önce sadece İspanya’nın değil, Avrupa’nın da en iyi kalecilerinden birisi olarak gösterilirken, Euro 84 finalinde Platini’nin frikik vuruşunu “yumurtladığında” bir anda İspanya’daki en istenmeyen adama dönüşmüştü. Zubizarreta’nın İspanya formasını son kez giydiği maçlarda, daha o zamandan hem İspanya’nın, hem de kalecilerinin o anda Arconada’yla birlikte sonsuza kadar lanetlendiğini daha iyi anlayacaktık.

Ama asıl lanet, Zubizarreta’nın Barcelona’ya transferiyle bambaşka bir boyut kazanacaktı. 1986-1994 yılları arasında 301 kez Barça formasını giyen Zubizarreta, 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nde maçın mutlak favorisi olan Barcelona’nın Milan karşısında aldığı 4-0’lık hezimetin günah keçisi olarak maç dönüşü takım otobüsünde Cruyff tarafından satışa koyulacaktı. Zubizarreta’dan Victor Valdes’e kadar dünyanın dört bir yanından başta Rüştü, Dutruel, Bonano, Pepe Reina olmak üzere birçok yetenekli kaleci Barcelona’ya gelip gidecek hiçbiri de Zubizarreta’nın boşluğunu dolduramayacaktı: “Benden sonra kaleye geçen Busquets, dünyanın en çok eleştirilen kalecisi oldu. Ama herkes bilsin ki bunda Busquets’in hiçbir suçu yoktu. Yıllarca beni sakat sakat oynattıklarında zaten onun özgüvenini bir daha tamir olmayacak şekilde zedelemişlerdi.”

Zubizarreta da Barcelona’ya İspanya’nın en iyi kalecisi olarak transfer edildiğinde aynı özgüven sorunundan muzdaripti. Maradona’nın varlığına rağmen bir türlü hedeflediği başarıları gerçekleştiremeyen kulüp, elindeki süper yıldızları iyi bir takıma dönüştürmesi için İngiliz Terry Venables’ı takımın başına getirmişti. Nou Camp’ta ise hala Cruyff’un ve onun temsil ettiği eski Barcelona’nın hayaletleri dolaşıyordu: “Urruti gibi bir Barcelona idolünün yerine kaleye geçmek çok zor bir şeydi. İspanya Milli Takımı’nın ve iki sezon üst üste şampiyon olan Bilbao’nun kalecisi olmam Nou Camp’taki insanlara çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Zaten Barça’nın kalecisi olmak, başlı başına insanın üstünde tarifsiz bir baskı oluşturuyordu. Hücum futbolunun en güzel bayrağı olan bu kulüp, asla tarihi boyunca pahalı bir kaleciye yatırım yapmadı. Onlar için takımın hücum yükünü taşıyacak hücuma dönük bir orta saha, bir santrfor ya da bir açık oyuncusunun yanında bir kaleci son derece atıl bir yatırımdı”

Gerçekten de Nou Camp, uzun yıllar Barça kalesinin bir numarası olan Urruti’ye deli gibi âşıktı ve kalede sadece onu görmek istiyorlardı. Zubizarreta’nın onlar kendini kabul ettirmesi için hiç hata yapmaması ve dünyaları kurtarması gerekiyordu. Venables, yıldızların egolarını törpüleyip Barcelona’ya göreceli de olsa başarılar yaşatmaya başladığında Maradona’yı takımdan göndermiş, Nou Camp’ı karşısına almıştı. O zamanlar herkes gibi Zubizarreta da İngiliz teknik adama karmaşık duygular besliyordu: “Venables’ın beni gerçekten isteyip istemediğini bilmiyorum. Büyük ihtimalle İngiliz kaleciler gibi fizikli olduğum ve yan toplarda kadrodaki diğer kalecilerden daha çok güven verdiğim için beni seçmişti. Ama antrenmanları mükemmeldi. Daha önceki Barça teknik direktörlerinin aksine teknikten çok fiziğe dayalı bir oyun tarzını sahaya yansıtıyorduk. Blok halinde 90 dakika pres yapıyor ve toplu halde hücuma çıkıyorduk. Venables, savunmayı çizgi halinde oynatıyor, benden kaleciliğimin yanı sıra liberoluk da yapmamı istiyordu. Ben ilk zamanlar İngiliz takımları gibi çok hızlı oynayan takımın vitesine göre ağır kalıyordum. Ama zamanla ben de Venables sayesinde tempomu arttırıp Avrupa’nın en hızlı kalecilerinden birisi oldum”

Venables’ın Barça’ya kazandırdığı La Liga şampiyonluğu ve Kral Kupası, Cruyff’un her daim Nou Camp’ın üzerinde dolaşan hayaletinin sahaya inmesine engel olamadı. 1988 yılında hala günde en az bir paket sigara içmeye devam eden Hollandalı futbol efsanesi, Barça’nın başına geçtiğinde sadece Katalan ve İspanya futbollarında değil, Avrupa futbolunda da büyük bir devrim başlayacaktı. Bu devrimden en çok nasibini alanların başında yine Zubizarreta vardı:
“Cruyff’a göre önemli olan kasların değil beyninizin hızıydı. Artık oyuncular değil, top olabilecek en hızlı şekilde koşuyordu. Yerden kısa paslarla oyunu sürekli ileri itiyorduk. Bu oyun düzeninde de savunmayı Venables zamanına göre çok ileride kuruyorduk, bu da benim libero olarak görev alanımı iyice genişletiyordu. Venables döneminde topu gelişigüzel olarak uzaklaştırdığımda alkışlanıyordum ama Cruyff buna çok kızıyor ve beni saatlerce bir kaleciden çok bir orta saha oyuncusu gibi çalıştırıyordu.”

Geçirdiği by-pass ameliyatından sonra sigara yerine Katalan şekerlerinin tiryakisi olan Cruyff’lu Barça 1991, 1992, 1993 ve 1994’te üst üste 4 kez La Liga’da şampiyon olurken, 30’lu yaşlarına giren Zubizarreta artık Avrupa’nın en iyi kalecisi olarak gösteriliyordu. 1989’daki UEFA Kupası şampiyonluğuna 1992’deki Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğuna da eklemişti. 1986 ve 1990 Dünya Kupaları’nda İspanya kalesinde takımın en başarılı isimlerinden biri olarak oynadıktan sonra 33 yaşında Amerika’da yapılacak 1994 Dünya Kupası’na hazırlanan Zubizarreta, 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nden önce yine formunun zirvesindeydi. Ligde son dakikada Deportivo’lu Djukiç’in kaçırdığı penaltıyla gelen son dakika şampiyonluğundan sonra Barcelona Atina’daki finalin de en büyük favorisiydi:
“Herkes, dört sene üst üste harika bir futbol oynayarak La Liga şampiyonu olan Barça’nın Atina’da Milan’ı da çok rahat yeneceğini düşünüyordu. Ama o son dakika penaltısının üstümüzde yarattığı stres ve aşırı sevinç karışımı ruh hali aslında içten içe konsantrasyonumuzu bozmuş ve o geceki tarihi hezimeti hazırlamıştı. Maçtan hemen sonra otobüse bindiğimizde Cruyff hiç olmadığı kadar sinirliydi, sigarayı bıraktıktan sonra ağzından düşürmediği lolipopu önce yere fırlattı sonra da kabak benim başıma patladı: ‘Andoni, yarın ilk iş olarak kendine yeni bir takım bul!’”

O günden sonra Cruyff’lu Barcelona bir daha tek bir kupa bile kazanamazken, Katalan ekibi 2000’li yılların ortasında Valdes’i kaleye monte edene kadar o maçtan sonra Valencia’ya transfer olan Zubizarreta’yı mumla aradı. Her şeyden önce Saviçeviç’in Zubizarreta’yı günah keçisine dönüştürerek gafil avladığı üçüncü golden önce, topu sol kanatta Nadal’dan tabanıyla almıştı, asıl suçlu pozisyon burnunun dibinde olmasına rağmen bayrağını kaldırmayan yan hakemdeydi. Ama işte tıpkı dünyanın gelmiş geçmiş en iyi kalecilerinden Schumacher, Arconada ve Dassaev gibi Zubizarreta da artık o golle hatırlanacaktı!

1994-98 yılları arasında Valencia formasıyla 152 kez daha La Liga kalelerini şereflendiren Zubizarreta toplamda 622 kezle İspanya Ligi’nde en çok forma giyen kaleci oldu. 1994’teki Şampiyonlar Ligi Finali’nden sonra yeni kuşak futbolseverler tarafından 1998 Dünya Kupası’nda Nijerya’dan yediği golle İspanya’yı yakan adam olarak hatırlansa da toplamda 126 kez milli olarak sadece en çok milli olan kaleci değil aynı zamanda da en çok İspanya forması giyen futbolcu oldu. Üst üste dört Dünya Kupası’nda bir maçın bir dakikası hariç İspanya’nın kalesini başarıyla korurken, Arconada’nın ve İspanya’nın müzmin lanetinden kurtulamadı.

Nasıl Dassaev, “Van Basten’in en güzel golünü yiyen kaleci” olarak hatırlanıyorsa, Zubizarreta da biz kalecileri en fazla yediği gollerle anan millet olan Türkler tarafından hep tebessümle hatırlanır. 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nde Saviçeviç’in daha sonradan kendisinin de itiraf ettiği, Ray Charles dâhil tüm dünyanın gördüğü ama yan hakemin ıskaladığı tabanı hangimiz hatırlıyor? Ama hiçbir Türk futbolsever, o zamanlar orta sahada oynayan Beşiktaşlı Gökhan Keskin’in Bilbao deplasmanında, orta sahanın biraz ilerisinden Zubizarreta’ya attığı golü unutmadı. 1994’teki finalde Saviçeviç’in golünden sonra yan hakemin körlüğüne isyan ederek önce Hayrettin Demirbaşvari bir sinir krizi geçiren daha sonra da topu hışımla sahanın dışına diken Zubizarreta, tesadüfün böylesi ki o anda hayatta tek hatası kaleci olmak olan Galatasaray’ın unutulmaz kalecisi Hayrettin’in kendisiyle özdeşleşmiş kaleci kazağının aynısını giyiyordu!

Ben yine de Zubizarreta’yı sadece, Barcelona’nın altın çağının bir numarası olarak ve dört Dünya Kupası’nda üst üste İspanya’nın makus talihini değiştirmeye çalışırken sergilediği kalecilik zanaatıyla değil, geçtiğimiz yıllarda Afrika’daki çocukların yaşam şartlarını düzeltmek için oynanan “Mandela için 90 Dakika” maçındaki performansıyla da hatırlamayı tercih ediyorum. Başta Pele, Gullit, Eto’o, Uche, Amokachi ve Redondo olmak üzere birçok futbol efsanesinin aynı sahada ter döktüğü maçtan sonra söyledikleri, kurtardığı binlerce golden bile daha kritik bir pozisyonu hafızalarımıza kazıyor:
“Bugün burada, hayatımın kurtarışını yaptığımı düşünüyorum. Sadece toplanan paranın değil, bizim gibi hayatı boyunca futbolun sağladığı lüks hayata kalenin diğer tarafından ilk kez bakma fırsatını bulan birisi olarak, Tanrı’nın kalecilerden esirgediği merhamet ve eşitliği Afrika’ya bahşetmesini diliyorum.”

29 Kasım pazartesi gecesi ise bugüne kadar biz ölümlülerin gördüğü en güzel, en ihtişamlı futbol takımlarından birinin, Barcelona'nın futbol direktörü olması ise bambaşka bir yazı konusu olmaya fazlasıyla değer!

5 yorum:

BesiktaskUlan dedi ki...

Uzun zamandır özlediğimiz, o kendinize has yazı tarzınızla bizi o günlere ve o insanların hayatlarına götüren muazzam bir yazı...
Keşke daha fazla okuyabilsek ya da bir kitapta ölümsüzleştirilse bu klasikler...
Tekrar teşekkürler, yazılarınızdan mahrum bırakmayın bizi.

Son olarak, reklam olarak algılamayın lütfen ama, http://besiktaskulan.blogspot.com adresine bakabilir misiniz? Fikirleriniz bizim için çok önemli, hele ki ülkemizin bu basınında "farklı" olmayı ve futbolu anlatmayı başarabilen ender insanlardan biri olarak, her zaman görüşlerinizi merakla beklemekteyiz.

LimeLiMe dedi ki...

Geçmişi bir yana “Bugün burada, hayatımın kurtarışını yaptığımı düşünüyorum. Sadece toplanan paranın değil, bizim gibi hayatı boyunca futbolun sağladığı lüks hayata kalenin diğer tarafından ilk kez bakma fırsatını bulan birisi olarak, Tanrı’nın kalecilerden esirgediği merhamet ve eşitliği Afrika’ya bahşetmesini diliyorum.”
sözü tüylerimi diken diken etti.

vuvuzela dedi ki...

abi eline sağlık yaa, bu yazıyla birlikte hayatımın ilk buyuk kupası olan 94 dünya kupasını hatırladım ve o kupada izlediğim ilk takımı ve hayatım boyunca benim için efsane olacak bir adamı kaleme almışsın. hatırlıyorumda daha çok küçüktüm ama deli gibi futbol hastasıydım, tv den izlediğim ilk büyük kupada, kendisine hayran bıraktıran bi adam zubizarreta. en iyilarden biriydi o bence. ve adı itibari ile hiç unutmayacağım...

Adsız dedi ki...

facebook+tan ayrılınca üzüldüm ama blogspot .com'u keşfettim.biz ölümlülerin gördüğü en güzel futbol maçlarından biri pazartesi gecesi oynandı....iniesta,xhavi,puyol hepsi
barcelona altyapısından yaratılan futbol efsaneleri...messi çok övülüyor olabilir ama bu şahane üçlü
olmasa ne olur?büyük bir soru??????
zubizeratta va barça ruhu devrimci ruh ..çok yaşa

Zinedine Zidane dedi ki...

Afrikayı Afrikalı futbolculardan daha cok düşünen güzel insan Zubi usta.