
Nisan 1980… Liverpool liman işçileri, yani neredeyse şehrin tamamı grevde… Thatcher hükümeti, işçilerin birikmiş maaşlarını ödememek için Demirelvari her türlü adi numarayı denemekte. Bir yandan el altından yabancı düşmanlığını körüklerken, diğer yandan da işgücü maliyetini sadaka seviyesine düşürmek için Britanya’nın parçası olan diğer ülkelerden, yani iç sömürgelerinden ucuz emek göçünü özendiriyor. En çok da “İngiltere’nin Kürtleri” Galliler, kapılıyor Thatcher’ın sahte cennet vaatlerine… Bir günde tam 5 bin Galli, Liverpool limanına “modern köleler” olarak adımlarını atarken aynı gemiden başka türlü bir Galli iniyor… Liverpool’un kızıl yakasının en bereketli futbol topraklarına bir yağmur damlası düşüyor, ileride büyük bir gol tufanına dönüşecek Ian Rush…
Tam da “İngiltere’nin Kürtleri” Galliler… O yıllardaki birçok Galler ailesi gibi Rush’lar da 10 kardeş! En küçükleri Ian Rush, babası tarafından diğer kardeşleri gibi Liverpool FC’nin yeminli düşmanı Everton fanatiği olarak büyütülmüş… Ama 1980 yılında Britanya’daki yaşam şartları, İkinci Dünya Savaşı standartlarına gerileyince, ekmeğin renginin mavi ya da kızıl olması ikinci plana itiliyor; ekmek olsun da ne renk olursa olsun! Ama yine de küçükken görülen en büyük kâbusun gerçekleşiyor olması sadece hilebaz kaderin alışıldık oyunlarından birisi işte deyip geçemeyiz… O, kırmızı Liverpool forması ile delicesine tutulan Everton’a FA Cup finalinde atılan 3 golden oluşan çocuk gözlerin gördüğü en büyük kâbus, kısa bir süre sonra büyüyüp 10 kardeşe bakmak için Liverpool’a gönderilen “gol işçisi”nin hayatındaki en güzel rüyaya dönüşecek!

Tam da o kâbusun görüldüğü günlerde, Rush ve gol eş anlamlı kelimelere dönüşmüşler çoktan… Deeside okul takımında 33 maçta atılan 72 golden sonra aslında Galler takımı olan ama İngiltere Ligi’nde oynamak zorunda kalan Chester’da Ian Rush neredeyse girdiği her pozisyonu gole çevirince 34 maçta 14 gole imza atıyor. Tam da o günlerde baba-oğul heyecandan titreye titreye Everton’ın aramasını bekliyorlar. Ama işte bir kere daha futbol tanrısı, yukarıda purosunu tellendirip yeni kaderler üflerken Everton mavisi bulutlar, Liverpool kırmızısına dönüşüp Galler’deki evin üzerine yağıyor. Belki de Everton aramadığı için 19 yaşındaki Ian Rush, “Liverpool’da oynayacak kadar iyi değilim” deyip teklifi nazikçe geri çevirmeye çalışırken, dünyanın en fanatik Everton’lısı olan baba son noktayı koyuyor: “Teklif ettikleri parayı reddedebilecek kadar iyi değiliz Ian”
Liverpool’un Shankley ile beraber gelmiş geçmiş en büyük antrenörü Bob Paisley’nin 18’lik Galli’nin bonservisine gözü kapalı ödediği 300 bin Pound, o zamana kadar genç bir yeteneğe ödenen en büyük para. Üstelik ilk sezonunda 9 maçta bir tek gol bile atamıyor bu Türk bıyıklı Galli… İşte tam da o anda 80’ler 90’lar Ada futbolunun dönüm noktası yaşanıyor. Sürekli yedek kaldığı için mutsuz olan Ian Rush, Paisley’nin odasına girip “Ya beni oynat, ya da sat” dediğinde aldığı cevap her şeyi bir anda değiştiriyor: “Tamam, hemen satalım seni”

Önce Aston Villa, sonra Leeds ve diğerleri… Tabii ki son arayan Everton! Paisley, Rush’a “Seni satıyoruz” derken, onu isteyen herkese “Dünyaları da verseniz Liverpool’un geleceğini satın alamazsınız” diyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu değil;
Paisley’nin ta kendisi: “Onu satacağımı söyledikçe o daha da hırslanıyor, gol atmak için bencilleşiyor, cezaalanında top ayağına geldiğinde sadece kaleyi görüyordu. Önce sağ ayağı ile hat-trick yaptı. Sonra sol ayağı ile… Bir süre sonra hangi ayağının asıl ayağı olduğunu kendisi bile unuttu. Cezaalanında top ayağına geldiğinde, yerimden bile kalkmıyordum, nasıl olsa gol olacaktı. O yıllarda tüm bahisçiler, eğer izin verilseydi cezaalanında top Rush’ın ayağındayken gol olacağına dair evlerini bile ipotek ettirirlerdi.”
Aslında ilk zamanlarda hata Paisley’deydi çünkü ya Rush’ı Dalglish’in yerine ya da Dalglish’i Rush’ın yerine oyuna alıyordu. Ama bir gün sakatlıklar yüzünden ikisini ilk kez beraber oynatmak zorunda kaldı. 30 Eylül 1981’de, o tarihi günde muhteşem bir ikili kuruldu: Liverpool, o gün Şampiyonlar Ligi’nde (o zamanlar Şampiyon Kulüpler Kupası) rakibini 7-0’lık bir hezimete uğratırken yepyeni bir forvet hattı oluştu. Daha önceleri Liverpool da diğer takımlar gibi bir uzun-bir kısa çift santraforu yan yana oynatıyor, Keegan-Toschak zamanında fırtına gibi esiyordu. Ancak belki de o gün sakatlıklar yüzünden beraber oynatılan ikilinin uyumu, Ada’da yeni bir forvet hattı anlayışı yaratacaktı: Rush, forvet hattının en ilerisinde savunma hattının ilk elemanı gibi çalışırken, Dalglish hemen arkasında pusuya yatıyor ve bir yandan orta sahasını daha da kuvvetlendirirken, diğer yandan da muhteşem tekniği ile Rush’ın olağanüstü hızını tamamlıyordu. İşte o sezon bu dizilişle Ian Rush 49 maçta 30 gole imza atarken o güne kadar eşi benzeri görülmemiş bir gol ortalamasına imza attı. Liverpool şampiyon olurken, Paisley’nin yeni icadı bir zamanlar inatla satmadığı Liverpool’un geleceğini altın bir çağa dönüştürecekti.

1983’te Yılın En İyi Genç Oyuncusu seçilen Rush, Liverpool’u hem ligde hem de Lig Kupası’nda şampiyonluğa taşıyacaktı. O zamanlar adı Süt Kupası olan Lig Kupası’nın reklamlarında ise Liverpool forması giymiş iki çocuk konuşuyorlardı: “Rush da bu sütü içiyor değil mi? Hayır hayır golü attıktan sonra sütü kupadan içiyor… Olur mu, önce bu sütü içiyor, sonra da o golleri atıyor.” Önce ya da sonra, her şekilde Rush gol olup yağıyor, ligde attığı 24 golle o zamanlar galibiyete 2 puan verilen ligde Liverpool ikinci olan Elton John’un Watford’una tam 11 puan fark atarak şampiyon oluyordu. Lig Kupası Finali’nde ezeli rakip Manchester United’a uzatmalarda attığı galibiyet golünden sonra ise futbol sahalarında bir oyuncuya yazılan en manidar şarkı yazılacaktı. Manchester şehrinin efsanevi grubu The Smiths’in “Bigmouth Strikes Again”ini “Büyük burun yine golünü atıyor”a dönüştüren Kop tribünü, ezeli rakiplerini kendi silahları ile can evlerinden vururken, Rush’ı da göklere çıkarıyordu:
“Şimdi anlıyorum Jan Dark’ın nasıl hissettiğini
Büyük burunlu deyip burun kıvıranlar
Açın küçük kulaklarınızı
Bu sesi duyun
Büyük burun yine golünü atıyor
Açın küçük gözlerinizi
İyice seyredin
Büyük burun yine golünü atıyor”
1984 yılında ise Jan Dark’tan bile daha iyi hissedeceklerdi kendilerini. Liverpool, ligde yine şampiyon olup, Lig Kupası’nı bir kez daha müzesine götürmekle yetinmeyecek, tarihi bir double-double, kazanılan Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğu ile muhteşem bir üçlemeye dönüşecekti. Yine Souness topu kesmiş, yine Dalglish’e vermişti… Top İskoç forvete geldiğinde yine Rush koşmaya başlamış, tabii ki yine hep gol olmuştu. Bizler, al yanaklarından dolayı Dalglish’i çok severken, Türk bıyıkları yüzünden Rush’a daha bir aşık olmuştuk. Bu ikilinin arasındaki “uyum”dan çok daha fazlasıydı. Sanki aralarında bir telepati vardı hatta Rush-Dalglish ikilisi başlı başına kozmik bir bilinçti. Yıllar sonra o sezon 65 maçta 47 gol atan ve neredeyse attığı gollerin tamamının pasını Dalglish’ten alan Rush o günleri şöyle anlatacaktı:
“Top Dalglish’in ayağına geldiğinde ben koşmaya başlıyordum ve her seferinde top tam ayağıma geliyordu, Dalglish’le oynamak cennet bahçesinde oynamak gibiydi”
Dalglish ise bu kez Rush’ın kelimelerle attığı harika pası şöyle gole çeviriyor:
“Ben topu Rush’a atmıyordum aslında, ben topu nereye atarsam atıyım Rush mutlaka orada oluyordu. O kadar zeki ve hızlıydı ki, onun arkasında oynayıp ona asist yapmamak imkansız”

Her şey bir yana gol ve Rush eş anlamlı hale geldiğinde o hala muhteşem bir takım oyuncusuydu. Belki de Dalglish’in anlatmaya çalıştığı durum da bundan ibaretti. Şimdilerde Rafa Benitez'in yardımcısı olan o zamanlar Liverpool’unun "en Bülent Korkmaz"ı Sammy Lee, daha o zamanlarda kendisine “Sizce Liverpool’un en büyük savunmacısı kim, Hansen mi Lawrenson mı?” sorusuna verdiği cevap her şeyi en güzel şekilde özetliyor: “Bizim en iyi savunmacımız Ian Rush” Sonradan teknik direktör olarak da Rush’la çalışacak Ulubatlı Souness da aynı fikirdeydi: “Gelmiş geçmiş en iyi savunma oyuncusu Ian Rush’tır”
Aslında Liverpool tarihinin en çok gol atan oyuncusunun aynı zamanda da gelmiş geçmiş en büyük savunmacısı olarak anılması çelişkili değil. O yıllarda başta Tanju Çolak olmak üzere bizim de Picasso ile karşılaştırılabilecek gol sanatçılarımız vardı. Ama Ian Rush’ın yaptığı hücum presin dünyada bir eşi benzeri daha yoktu. Hakan Şükür, Galatasaray’a geldiğinde tüm antrenörleri Rush’ı izlettirmeye çalışacaktı.
1985’teki Heysel felaketine kadar, Rush’lı Liverpool’u kimse durduramadı. Zaten o gün de Liverpool’u Liverpool durduracak, taraftarların ve fazladan sahte bilet satanların neden olduğu talihsiz olaylar yüzünden zaten Galler’de oynadığı için Dünya Kupası yazlarında göremediğimiz Rush’tan Avrupa Kupaları’nda da mahrum kalacaktık. 1985-86 sezonunda Avrupa’dan men edilip Ada’ya sıkışıp kalan Liverpool, hem ligde hem de kupada şampiyon olurken Ian Rush, 1987’de Juventus’a satılana kadar Liverpool filminin ilk yarısında 224 maçta tam 165 gole imza atmıştı.

Juve’nin Rush’a ödediği 4.7 milyon Euro, o zaman için dünya rekoruydu. Ama daha Torino’ya adımını attığında Rush’ın Juventus macerasının bir kâbusa dönüşeceği son derece aşikârdı. O zamana kadar Torino’ya gelen en büyük futbol sanatçısı Platini, yıllarca takımını sırtında taşıdıktan sonra sakatlık yüzünden bekleneni veremeyince skortif başarılara şartlanmış taraftar kılığındaki Agnelli ve Fiat müşterileri kendisini yuhalamış, o da Juventus’u bırakmıştı. Tam da Rush’ın Torino’ya geldiği gün, iki futbol efsanesi havalimanında karşılaşmış ve Platini’nin sözleri Rush’ı geldiğine pişman etmişti:
“Buraya yanlış zamanda geldin. Bu adamlar hiçbir şeye layık değil zaten. Ben gidiyorum, keşke ben varken gelseydin. Ben varken sen olsaydın, diğer takımlar 12 kişi oynasalar bile dünyada kimse elimize su dökemezdi.”
Yerden göğe kadar haklıydı Platini… Rush o sezon İtalya Ligi’nde sadece 8 gole imza atarken, Maradona 14 golle kral olmuş, Van Basten de Rush’ın gerisinde kalarak sadece 7 gole imza atabilmişti. Rush’ın Ada’da futbol diye oynadığı ile İtalya’da insanlara futbol diye pazarlanan kör dövüşünün arasındaki benzerlik Brad Pitt ile Bülent Ersoy’un arasındaki benzerlik kadardı. Bardağı taşıran damla ise Kuzey İtalya futbol baronlarının Rush’ı Galler Milli Takımı’na yollamaması olmuştu. Kendisine önce “Galler’in ayrı bir milli takımı mı var?” diye dünyanın en cahil cüheyla sorularını soranlar bir dahaki sefere de “Galler sana para mı veriyor, paranı biz veriyoruz” diyerek Rush’a hayatının en büyük hakaretini yapacaklardı. 1988’de ise Juve’den kurtulan Rush, Galler forması ile İtalya’yı yendikleri golü atarak Galler’i aşağılayan insan taklitlerine en güzel cevabı verecekti. Platini yerden göğe kadar haklıydı: Rush, sadece bir sezon bu futbol görünümlü horoz dövüşüne dayanabilip Liverpool’a döndüğünde John Charles’ın jübile maçında Fransız maestro ile aynı takımda oynayacaklar ve Rush, Platini’nin 3 asisti ile hat-trick yapacaktı.
Kimileri Ian Rush’ın ikinci Liverpool filmini ilki kadar beğenmez, burun kıvırır. Ama bizzat Rush’ın dile getirdiği gibi onun Liverpool formasını giydiği her an başlı başına cennetten çalınmış sonsuz bir güzellik. 1988-96 yılları arasında 34 yaşına kadar Liverpool formasını 245 maçta giyip 104 gol atan Ian Rush, bu çalınmış güzelliğiyle gol sanatının en ihtişamlı resimlerini çizdi: 20. yüzyılda FA Cup’ta en çok golü 44 golle Rush attı. FA Cup Finalleri’nin en çok gol atan oyuncusu da Lig Kupası’nda Geoff Hurst’le beraber en çok gole imza atan futbolcusu da yine Ian Rush. 5 kez ile en çok Lig Kupası’nı kazanan oyuncu olduğu gibi Galler Milli Takımı’nın da en çok gol atan futbolcusu. Liverpool tarihinin 346 golle en golcü futbolcusu olması yetmezmiş gibi tarihin en güzel cilvesi de Everton-Liverpool arasındaki Merseyside derbilerinde en çok gol atan futbolcu olması.

İspanyol Torres, Liverpool tarihinin en pahalı oyuncusu olarak transfer edildiğinde Gerrard “Torres, bizim kuşağın Ian Rush’ı olabilir” dedi. Torres de Ian Rush gibi golcülüğü, 90 dakika pres yapıp rakibi üzerinde baskı kurmasıyla bir Anfield efsanesi olabilecek potansiyele sahip. Şimdilik Torres’in gol attığı neredeyse hiçbir maçı kaybetmedi Liverpool… Ama Ian Rush’ın kırmızı formayla gol attığı ilk 145 maçta Liverpool’un bileğini kimse bükemedi. Torres’in attığı gollerin bazıları kiç kimsenin atamayacağı cinsten son derece spektaküler goller… Ama Ian Rush’ın Liverpol formasıyla attığı 346 golün hiçbirini diğerinden “daha spektaküler” diye ayıramayız. Spikerler, Rush’ın ilk zamanlarda attığı golleri betimlerken “mükemmel, müthiş, olağanüstü, efsanevi” gibi sıfatları kullanırken bir süre sonra sadece “Ian Rush” demekle yetindiler. Rush da ilk golünden 345. golüne kadar her attığı gole ilk kez gol atıyormuş gibi sevindi. Son zamanlarında kanatları altına aldığı Fowler ilk golünü attığında ise kendi oğlu gol atmış gibi sevinmeye devam etti. Fowler, her attığı golden sonra onun adını andı:
“Ne öğrendiysem, Rush’tan öğrendim”

Daha 29 yaşındayken yaşayan bir efsane olmuş, onun adına özel Ian Rush Kupası düzenlenmişti. 1990’daki Ian Rush Kupası’nın gol kralı Andriy Shevchenko adlı bir “çocuk”tu. Rush, küçük Sheva’ya kramponlarını hediye etti. Aslında kramponlar Sheva’nın ayağına 1-2 numara küçük geliyordu ama küçük Sheva ısrarla o kramponları giydi ve Rush sonrasının en büyük golcüsü oldu. Şimdilerde de Ada’da kıyıdan köşen de olsa Rush’ı hatırlatan Torres’in en büyük rakibi olarak Rush’ın ayak izlerinden gollerine devam ediyor olması ne kadar da manidar! Tıpkı Lineker’in itiraf ettiği gibi:
“Eğer Rush İngiliz olsaydı, ben Lineker olamazdım”
Ian Rush, Anfield’daki son maçından sonra “Hayatımın sonuna kadar o sahada kalmak, kızıl forma ile oynarken ölmek istedim. Keşke o maç hiç bitmeseydi” demişti. Bunun üzerine ne diyebiliriz ki: “Bizim için o maç hiç bitmedi”
6 yorum:
hehe 2. resim süper.:)
Liverpool söz konusu olunca, oyuna anlam katan bu büyük efsaneleri birbirinden ayırt edebilmek çok güç ancak Rush, benim için hep en farklısı, en özeli olmuştur. Onu daha yakından tanımak için bulunmaz bir fırsat olmuş bu yazı. Umarım, 20 yıl sonra Steven Gerrard'ı da bu listeye dahil edebiliriz.
20 yıla gerek yok, yazı dizisinin en sonunda 2 ayrı Gerrard yazısı koyacağım, yaşayan efsane olabilen kaç insan var ki?
yaşan 4 efsane: 1-maradona 2-gerrard 3-messi 4-ali ece
Estağfurullah Tufan Bey... Metin Tekin bile "Efsane olmak ne haddimize, tek efsane Beşiktaş'tır" dedikten sonra ben sadece şunu söyleyebilirim: Belki fena bir efsaneler yazarım değilim ama efsane o kadar güzel ki başka türlü yazılmazdı zaten. Sahi siz en çok hangisini severdiniz: Rush mı, Fowler mı?
Ali Bey blogunuz muazzam, dopdolu... Sağda soldaki yüzeysel bloglardan sonra ilaç gibi bir keşif oldu benim için.
Yorumumu bir Liverpool (8-0'a rağmen) ve Rush sempatizanı olarak özellikle bu başlığın altına yazmak istedim.
Bu arada Dinar Bandosu, yahut Sky Turk ile bir ilginiz olabilir mi? Yoksa isim benzerliği mi?
Yorum Gönder